Salı, Ekim 10, 2006

AKREP / ALGILAMA



Akrep sahip olduğu
üstün algılama sistemi sayesinde, avının yaydığı titreşim ve rayleigh
dalgalarını kullanarak onun yerini kolaylıkla belirler. Üstün donanımlı
bilgisayarlarla karşılaştırabilecek bu sistem Allah ' ın benzersiz yaratma
sanatının delillerinden yalnızca bir tanesidir. Akrep sahip olduğu üstün
algılama sistemi sayesinde, avının yaydığı titreşim ve rayleigh dalgalarını
kullanarak onun yerini kolaylıkla belirler. Üstün donanımlı bilgisayarlarla
karşılaştırabilecek bu sistem Allah ' ın benzersiz yaratma sanatının
delillerinden yalnızca bir tanesidir. Allah ' ın sanatını görmenin bir akıl işi
olduğu Kuran ' da şöyle bildirilmektedir: İşte bu örnekler; Biz bunları
insanlara vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası bunlara akıl erdirmez. ( Ankebut
Suresi, 43) Çölde yaşayan kum akrepleri, küçük hayvanlar için en tehlikeli
düşmanlardandır. Bu akrep türünün gözleri hemen hemen hiç görmez. Buna rağmen
geceleri avlarının yerini büyük bir ustalıkla belirleyebilirler. Peki bu
şaşırtıcı olay nasıl gerçekleşir? Bu durum, akrebin 8 ayağında da bulunan yarık
biçimindeki mükemmel algılayıcılarla ilgilidir. Bu algılayıcılar, milimetrenin
milyonda birinden daha küçük titreşimlere yol açan hareketleri bile
belirleyebilecek kadar hassastırlar. Bu algılama sistemi tıpkı bir bilgisayar
ağı gibi işler. Merkezi bilgisayar, gelen verilere göre dalgaların kaynağını ve
mesafesini tespit eder, ardından da yapılması gerekeni ağdaki tüm bilgisayarlara
bildirir. Akrebin yakınlarında bir yere bir kelebeğin konduğunu düşünelim. Yere
konan kelebek, zeminde iki tip titreşim dalgası oluşturur. Birincisi, saniyede
150 metre hızla ilerleyen hacim dalgalarıdır. İkincisi ise, yüzeye paralel
olarak saniyede 50 metre hızla yayılan rayleigh denilen dalgalardır. Ava olan
mesafe, bu iki dalganın akrebe ulaşma süreleri arasındaki farktan belirlenir.
Avın ne kadar uzakta olduğunu bilmek elbette tam bir tespit anlamına gelmez. Bu
nedenle hedefin hangi yönde olduğunun bilinmesi de şarttır. Akrebin bacakları
yaklaşık 5 santim çapında bir daire üzerinde yere basar. Dolayısıyla avın
yaydığı rayleigh dalgasının akrebin ava en yakın bacağına ulaşmasıyla, en
uzaktaki algılayıcıya varması arasında 5 milisaniye (saniyenin iki yüzde biri)
kadar bir fark olur. Algılayıcılardan biri, rayleigh dalgasını belirlediğinde,
sinir hücreleri akrebin sinir sistemi merkezine bir sinyal yollar. Bu uyarıcı
sinyal, karşı taraftaki üç ayaktan gecikmiş olarak gelen dalgaları algılayan
sinire de ulaştırılır. Ancak bu üç bacaktan gelen sinyaller bastırılır ve bu
nedenle de sinir sistemi merkezine anında ulaştırılmaz. Böylece her defasında
erken gelen sinyale kaynak oluşturan ayak ile diğer taraftaki üç ayağın konumu
değerlendirmeye alınır. Bu konumsal değerlendirmeyle dalganın kaynağının yönü
belirlenir. Eğer uyarıcı sinyal ile baskılanan sinyallerin ayaktaki
algılayıcılara ulaşması arasındaki fark saniyenin beş yüzde biri kadarsa, sinir
sistemi merkezi her iki sinyali de gecikmesiz olarak aynı anda algılar. Bu ise
akrep için, harekete geç ve saldırı için mükemmel tasarlanmış silahlarını kullan
anlamına gelen bir komut gibidir. Ayaklardan gelen sinyalleri işlemden geçiren 8
sinir hücresi adeta bir komite gibi toplanıp, her defasında avın yönünü ortak
bir kararla belirlemektedir. Bu belirleme nasıl gerçekleşir? Bunun için sinir
hücreleri biraraya gelip bir durum değerlendirmesi mi yaparlar? Aralarında
kararlar alıp sonuca mı ulaşırlar? (Harun Yahya, Doğadaki Mühendislik) Kuşkusuz
bu mümkün değildir. Sinir hücreleri yalnızca protein, yağ ve sudan oluşan
mikroskobik uzantılardır. Bir akla, şuura, muhakeme yeteneğine sahip
değildirler. Bu mekanizma milyonlarca yıldan beri, yaşamış her akrepte aynıdır.
Evrimcilerin iddia ettikleri gibi, tesadüfen zaman içinde gelişmiş veya sonradan
eklenmiş değildir. Eskiden yaşayan akreplerde daha ilkel, günümüz akreplerinde
ise daha kompleks bir algı mekanizması yoktur. Günümüzde var olan sistem, bundan
binlerce yıl önce yaşamış olan akreplerdekilerle aynı kompleksliktedir. Bunun
nedeni, akrebi de sahip olduğu mekanizmayı da yaratanın üstün ilim sahibi tek
bir Yaratıcı olmasıdır. Bu mükemmel tasarımların mimarı, herşeyi kusursuz
yaratan Allah ' tır. Burada çok önemli bir noktayı hatırlatmak yerinde
olacaktır: Akrep için sahip olduğu özellik, yaşamını devam ettirmek için
yalnızca bir vesiledir. Bu sistemin kompleks yapısını, mucizeviliğini görebilen
tek varlık ise insandır. İnsan ancak bu gerçekleri fark edebildiği zaman
kendisine verilen mesajı anlayabilir ve kendisini Yaratana yönelebilir. Ancak
kendi kibrine kapılıp bütün bu mucizelerden yüz çevirirse, o zaman şuursuzluk
içinde yaşamını devam ettirmekten başka bir seçeneği yoktur. Zehirli mızrak
Akreplerin bazen insanı bile öldürecek derecede kuvvetli olan zehirleri,
vücutlarının arka tarafında bulunan mızrakları vasıtasıyla düşmanlara aktarılır.
Güçlü zırh Vücudunu bir zırh gibi saran kabuğu, akrebi yalnız düşmanlarından
değil, radyasyondan bile koruyacak kadar dirençlidir. İnsan vücudunun radyasyona
direnci 600 rads dolayındadır. Oysa akreplerde bu direnç 40-150 bin radsa kadar
yükselir. Beyin Akrep başından kuyruğuna kadar uzanan 15 sinir düğümünden oluşan
bir beyin yapısına sahiptir. Beynin bu yapısı hayvanın süratli karar alması,
refleksleri ve gerekli emirlerin organlara ulaştırılması için büyük bir avantaj
sağlar. Ciğerler Akreplerin karınlarında 8 adet nefes deliği bulunur. Bunlardan
sadece biri açık olsa bile akrep hiç zorlanmadan nefes almaya devam eder. Güçlü
ciğerleri sayesinde 2 gün suyun altında rahatlıkla kalabilir. Ayaklar
Ayaklarındaki alıcılar hayvanın her türlü hareketi, sesi ve titreşimi
algılamasını sağlamaktadır. Bu alıcılar o kadar hassastır ki, akrep, yakınındaki
bir canlının kumda neden olduğu titreşimleri, saniyenin binde biri kadar bir
sürede algılayabilir. Kıskaçlar Akrebin kıskaçlarının görevi, kurbanlarını
iğnesiyle sokmadan önce etkisiz hale getirmektir. Ayrıca kıskaçlar vasıtasıyla
kumu kazıp yer altına gizlenebilirler. Karın bölgesi Dişi akrebin karnı tarak
adı verilen çok duyarlı organlarla kaplıdır. Bunlarla toprağın sertlik düzeyini
tespit eder ve yumurtaları bırakmak için en uygun yeri belirler.


H.A.E
Saygilarla.

Pazartesi, Ekim 09, 2006

OKYONUSTA YOLCULUK...

TEK BAŞINA MUCİZE




Deniz kaplumbağaları, ilginç yaşamları ve uzun göçleriyle okyanusların en dikkat çekici canlılarındandır. Haklarında en fazla araştırma yapılan canlılardan biri olan deniz kaplumbağaları, tüm bu araştırmalara rağmen halen daha açıklanamayan birçok mucizevi özelliğe sahiptirler. Peki ama uzun mesafelerdeki göçleri sırasında kaplumbağalar nasıl hiç yanılmadan yollarını bulabilirler?



Göçleri esnasında beslendikleri alandan üreme alanlarına doğru seyahat eden deniz kaplumbağalarının çok farklı türleri vardır. Bu türler içinde göç konusunda en dikkat çekici olanı, Güney Amerikanın Brezilya sahillerinde beslenen yeşil kaplumbağa (chelonia mydas)dır. Her yıl bu kaplumbağaların binlercesi Brezilya sahillerinden Atlantik Okyanusundaki Ascension Adalarına doğru göç ederler. Bu göç yolculuğu yaklaşık 2.300 kilometre kadardır. Ulaştıkları adanın yalnızca 11 km genişliğinde olduğu göz önüne alındığında, kaplumbağaların yön bulma becerisi daha net ortaya çıkmaktadır.

Dişi Kaplumbağanın Mucizevi Göçü

Deniz kaplumbağalarının hareketlerini incelemek üzere yapılan bir deneyde, işaretlenen bir dişi kaplumbağanın izlediği yollar araştırılmıştır. Güney Queensandde yuvası olan ve X38756 kodu ile etiketlenen yetişkin bir dişi, yedi yıl sekiz ay boyunca görülmemiş, 1989da 2.543 km uzaktaki Carpentaria Körfezindeki üreme bölgesinde yakalanmıştır. Sekiz gün sonra da tekrar kendi plajında yumurtlarken bulunmuştur. Hayvanın yumurtalığı üzerinde yapılan inceleme, aradan geçen sekiz yıl boyunca üremenin hiç gerçekleşmediğini göstermektedir.

Bu süre zarfında kaplumbağa minimum 5.100 km seyahat etmiştir. Bu, yumurtladığı günden itibaren sayılırsa, kaplumbağanın üreme yerine geri dönmek için günde 32 kilometre katetmesi demektir. Carpentaria Körfezini geçmek için ilk önce kuzeydoğuya gitmiş, daha sonra Torres Boğazını geçtikten sonra genellikle güneye yönelmiş, seyahati boyunca bir kısmının onun gittiği yönde bir kısmının ise aksi yönde olduğu çok çeşitli akıntılara maruz kalmış olmalıydı. Eğer bu kaplumbağa gelişigüzel dolanarak seyahat etmiş olsaydı, bu kadar çabuk dönüş seyahati yapamazdı. (John Owen, Fantastic Journey, s.138-142)

Bu amaçlı ve hedefi belirlenmiş yolculuk çok önemli bir soruyu akla getirmektedir.

Göç Planı Hatasız Nasıl İşliyor?

Kaplumbağanın üremek için başlattığı göç döngüsünü başarabilmesi için eski seyahatlerindeki deneyimlerinin ve yön bulma bilgilerinin adeta kaplumbağanın hafızasında depolanmış olması gerekmektedir. Bu organizasyondaki mükemmelliğin sebebi olarak kaplumbağanın hafızasını göstermek, şüphesiz ki akla ve mantığa aykırıdır. Bu şekilde muazzam bir yolculukla üreme bölgesine ulaşan kaplumbağalar buraya yakın yerlerde çiftleşirler. Ancak dişiler aldıkları spermleri kullanmaz, depolarlar ve yaklaşık 100 kilometre ilerideki üreme plajına giderler. Burada depoladıkları spermlerle yumurtalarını döllerler. Kuluçka dönemi kaplumbağanın iki haftasını alır ve bu sırada kaplumbağa yaklaşık 120 kadar yumurta bırakır. Bu işlemi aynı sezon içinde yaklaşık 10 kez tekrarlar. Bu üreme mevsimi sırasında üreme bölgesine yakın bir deniz alanında bulunur, yumurta bırakma işlemini tamamlayınca da yavruların çıkmasını beklemeden beslenme bölgesine geri döner. Üreme bölgesindeyken kaplumbağa çok az beslenir, bu sırada beslenme bölgesindeyken depolamış olduğu yağ rezervleri, ihtiyacı olan enerjiyi ona sağlar.

Binlerce Kilometrelik Yol ve Geçen Zamana Rağmen Tam İsabet

Bir dişi birey genellikle art arda iki yıl üremez. Birçok tür için iki üreme göçü arasında en az 2, en fazla 8 yıl geçer. Fakat burada dikkat çeken, ikinci kez üreme bölgesine gitmesi gerektiğinde kaplumbağanın tekrar kendisinden yaklaşık 2.300 kilometre uzaktaki bir önceki üreme alanına gitmesidir. Binlerce kilometre uzaklıktaki bu yeri aynı şekilde bulabilmeleri bu deniz canlılarının göçlerindeki en mucizevi yönlerden biridir.

Üreme plajlarında bırakılan yumurtalar 7 ila 13 hafta sonra çatlarlar. Burada da büyük bir mucize gerçekleşir. Deniz kaplumbağaları insanlar gibi cinsiyet kromozomlarına sahip değillerdir. Cinsiyeti belirleyen yuvanın ısısıdır ve bu belirleme kuluçka döneminin ortalarında gerçekleşir. Sıcak yuvalarda tamamen dişi yavrular oluşurken serin yuvalarda ise yalnızca erkekler oluşur.

Kaplumbağaların mucizevi hareketleri, dünyaya gözlerini açtıkları andan itibaren başlar:

Yumurtalarından çıkan küçük bireyler, başlarında onlara yol gösteren bir kaplumbağa olmadan, hiçbir tecrübeden faydalanmadan nasıl davranacaklarını bilirler. Yumurtadan çıktıktan sonra hemen denize yönelmez, akşamı beklerler. Böylece hem güneşin kavurucu sıcaklarından hem de kumsaldaki tehlikelerden korunmuş olurlar. Akşam olunca doğruca denize yönelirler. Bu yönelmenin nedeni henüz tam anlaşılamamakla beraber kaplumbağaların ışığa duyarlı bir sistemlerinin olduğu düşünülmektedir. Deniz yönü her zaman kara yönünden daha parlaktır, bu küçük canlılar da bu parlaklığa yöneliyor olabilirler.

Yavrular bu şekilde denize ulaşırlar. Ancak onlar için tehlikeli bir yolculuk başlamıştır. Plajda yumurtadan çıkan yavrulardan bir kısmı yengeçler ve kuşlar tarafından avlanır. Suya girdikleri an daha büyük bir tehlike altına girerler. Doğruca açık okyanusa doğru yüzen yavruların birçoğu sığ sulardan geçerken balıklara ya da köpek balıklarına yem olurlar. Birkaç gün durmadan yüzdükten sonra dinlenmeye ve yüzeyde karşılaştıkları planktonlarla beslenmeye başlarlar. Bu genç kaplumbağalar okyanus tabanında beslenme bölgesine yerleşip yetişkin olana kadar aynı alanda onlarca yıl kalırlar. Yetişkinliğe ulaşıp üreme çağına geldiklerinde ise, hayranlık uyandıracak şekilde, doğdukları yere doğru göç seyahatine başlarlar.

Okyanusta Tek Başına

Deniz kaplumbağaları doğumdan itibaren yalnız kalır, yaşantıları boyunca da türlerinin diğer bireyleriyle çok az iletişim kurarlar. Bu canlılara ne zaman nereye göç edeceklerini, nasıl besleneceklerini, üreme ve beslenme alanlarının yerini öğreten bir başka kaplumbağa yoktur. O halde yeni yumurtadan çıkan bir kaplumbağa tüm bu bilgilere nasıl sahip olur?

Bu sorunun tek cevabı vardır: Tüm canlılara henüz daha dünyaya gelmeden önce ihtiyaçları olacak yetenekleri veren, onlara yaşamları boyunca yapmaları gereken fiilleri öğreten Yüce Allahtır.

Bir kaplumbağa hayatının büyük bir bölümünü tek başına geçirir. Ancak bu onun için bir eksiklik değildir; çünkü bu şekilde yaşayabilecek özelliklerle yaratılmıştır. Çevresel ipuçlarını fark edebileceği çok üstün yeteneklerle donatılmıştır. Güçlü bir koku duyusuna ve görüş gücüne sahiptir. Dış kulakları olmamasına rağmen insanların duyma sınırının ötesindeki çok düşük frekanslı sesleri bile duyabilir.

Hayranlık Uyandıran Bir Mucize

Göç eden kaplumbağalar hem onlarca yıl okyanus içinde dönüp dolaştıktan sonra doğum yerlerini hem de beslenme alanlarından sonra yuvalarını nasıl bulabilmektedirler? Bununla ilgili çok sayıda araştırma yapılmış, fakat bir sonuca varılamamıştır. Tek bilinen, bu canlıların hayranlık uyandıran bir mucize gerçekleştirerek her defasında yollarını bulabildikleridir.

Bu konuda çok fazla fikir ortaya atılmış fakat hiçbiri yeterli olmamıştır. Bazı kaplumbağa türlerinin sahil şeridini izleyerek, okyanusu geçen türlerin akıntılarla sürüklenen kokuları takip ederek, bazılarının ise dünyanın farklı yerlerinin manyetik alan değişimlerine tepki vererek doğru bölgelere ulaştıkları düşünülmektedir.

Deniz Kaplumbağalarının Yerinde Siz Olsaydınız



Deniz kaplumbağalarının mucizevi göçleri üzerine ortaya atılan ihtimalleri göz önünde bulundurarak, aynı işlemi, kaplumbağalarda olduğu düşünülen bu özelliklere sahip insanların yaptığını varsayalım:

Ömrünüzde ilk kez bir yere gidiyorsunuz. Burası sizin hayatınızı sürdürebilmeniz için uygun koşullara sahip. Fakat nasıl olduysa burayı hiç yanılmadan buldunuz. Sonra kilometrelerce uzağa yine sizin için uygun olan başka bir yere doğru yola çıktınız ve buraya da hayatınızda ilk kez gidiyorsunuz. Yola çıkmadan önce de geldiğiniz bu yere tekrar gelmeniz gerektiğini önceden tahmin edip, buranın her türlü özelliğini aklınızda tutuyorsunuz. Kokusunu, etrafındaki doğa şekillerini, bölgenin manyetik alanını, her özelliğini hafızanıza kaydediyorsunuz. Kilometrelerce uzaktan tekrar buraya gelirken de bu kayıtlı bilgilere başvuruyorsunuz. Bunları yaparken de öyle bir vücut sistemine sahipsiniz ki, hem pusula gibi bulunduğunuz yerin manyetik alanını saptayabiliyor hem de ömrünüz boyunca size gerekli ortamların hangi özelliklere sahip olması gerektiğini kendiniz tespit edip ölçüyorsunuz.

Bir insanın bütün bunları başarması -teknolojik aletler kullanmadan- elbette ki mümkün değildir. Dolayısıyla tüm bunları deniz kaplumbağalarının kendi akıl ve becerileriyle yaptığına inanmak da aynı şekilde akıl dışı olacaktır.

Nitekim otuz yılı aşkın süredir araştırılmasına rağmen deniz kaplumbağalarının göçleri ve yollarını bulma mekanizmaları hala belirgin değildir. Ayrıca hangi sistemle bunu başardıkları bulunmuş bile olsa, bu sistemi kendilerinin geliştiremeyeceği çok açıktır

BU DA ITHAL SAPIK...


Pornocu Manyak...

Çocuk pornocusu Kanadalı öğretmenin çirkinlikleri bir bir ortaya çıkıyor. Sapık, evine götürdüğü boyacı bir çocuğa dansöz kıyafeti giydirerek filme çekmiş...
Pornocu öğretmenin, boyacı bir çocuğu soyup dansöz kıyafeti ile resmini çektiği belirlendi. Savunma ise komikti: Bir şey yapmadım.

İnternetle sınırlı değil!
Türkiye, çocuk pornosu düşkünü öğretmen haberi ile sarsıldı. FBI ve Türk polisinin ortaklığı ile İstanbul Bebek'teki evinde yakalanan Claude Joel Fortin'in, internetten çocuk pornografisi ile ilgili filmler indirmesinin dışında başka sapıklıkları olduğu da belirlendi. Özel bir okulda öğretmenlik yapan sapığın evinde, dansöz kıyafeti giydirilmiş 13-14 yaşlarında bir çocuğun resimleri bulundu.

Ülkesinde ödüle aday
Kanadalı sapığın, ayakkabı boyacısı S.Ş. adlı bu çocuğu evine getirdiği ve boya yaptırdığını söylediği öğrenildi. Fortin'in ifadesinde, "Kanada'ya götürmek için otantik giysiler almıştım. Onları giydi ben de resim çektim. Bir şey yapmadım" dediği öğrenildi. Sapığın, ülkesinde 'Yetenekli Öğretmen' ödülüne aday olduğu da anlaşıldı.
Kaynak.Aktif Haber.
Bizdeki yetmedi bir de ithalleri cikti.Ne günlere kaldik.Git Ülkende ne b.. yapacaksan yap.Ödüle layik aday.
Saygilarla.

Pazar, Ekim 08, 2006

CAM!..BIR PARCAMIZ OLMUSTUR..


Cam, geniş kullanım alanı ile stratejik açıdan önemli bir maddedir.
Keşfedilişinden günümüze kadar, bir taraftan çeşitleri artarken, diğer taraftan da kullanıldığı yerler her geçen gün daha da genişlemiş, zamanla vazgeçilmez bir tüketim maddesi olmuştur.


Cam, inşaattan gıdaya, otomotivden eczacılığa, denizcilikten mobilyaya kadar çok farklı sektörlerde kullanılan önemli bir malzemedir. Şüphesiz, camın bu kadar geniş kullanılmasının nedeni, üstün niteliklere sahip olmasıdır.

Bilindiği üzere kullandığımız camlar, yapay camlardır; bununla birlikte, cam, yeryüzünde doğal olarak da bulunmaktadır. Doğal cam, obsidien olarak bilinmektedir. Doğadaki camın varlığı insanlara yol göstermiş, camdan yaygın bir biçimde faydalanabilmek mümkün olmuştur.

Cam, maddenin katı ile sıvı arasındaki özgün bir halidir. Silis (kum) atomları, araya giren kalsiyum, potasyum, magnezyum ve sodyum atomları ile birlikte düzensiz bir tarzda birleşir. Bu düzensizlik sonucunda saydam, bozulmaz ve oldukça dayanıklı (çatlama hariç) bir madde ortaya çıkar. Paslanmadığı, su geçirmediği ve saydam olduğu için de akla gelebilecek hemen her alanda kullanılır.

Cam, temasta bulunduğu gaz, sıvı ve katı haldeki maddelerin etkilerine karşı büyük direnç gösterebilir. Bu direnç, kimyasal dayanıklılık olarak tanımlanır. Camın kimyasal dayanıklılığı ayarlanabilir özelliktedir: Camdaki alkali oranının yüksekliği, camın kimyasal dayanıklılığını zayıflatırken; boroksit, alüminyum oksit, çinko oksit ve zirkonyum oksit, camın kimyasal dayanıklılığının artmasını sağlamaktadır.

Bu özelliği sayesinde, en sağlam bildiğimiz maddelerde bile saklayamadığımız çözücü, parçalayıcı birçok kimyasalı cam kaplarda tutabiliriz.



CAMIN ÖZEL YARATILIŞI



Camın fiziksel özellikleri, insanların faydalanması için özel olarak dizayn edilmiştir: Camın şekillendirilmesinde en önemli etkenlerden biri, yüzey gerilimidir. Bu özellik, camın çok ince gözeneklere girmesine ve bunları doldurmasına imkan tanır.

* Camın özgül ağırlığı, kimyasal bileşimine bağlı olarak 2,2-7,2 g/cm3 arasında değişmekle birlikte, genel kullanımda, pencere ve şişe camlarının yoğunluk değerleri, 2,3-2,6 g/cm3 arasındadır. Bu değerler daha yüksek olsaydı, cam şimdikinden çok daha ağır olacak ve pratikte kullanımı imkansız hale gelecekti. Cam ısıtılarak, genleşme oranı, dolayısıyla sıcaklığa dayanıklılığı ayarlanabilir. Oysa, diğer pek çok madde için böyle bir durum söz konusu değildir. Çoğu cisim, çok sıcak ortamdan soğuk ortama geçtiğinde bundan olumsuz etkilenir. Oysa cam, genellikle 100-350°C sıcaklıklardan soğuk su içerisine atıldığında, sıcaklık şoklarına dayanabilmektedir. Üstelik, camın kimyasal bileşimindeki soda, potasyum ve kurşun oksitin oranı ile oynayarak, ısıya ve ısı değişimlerine dayanıklılığı arttırılabilmektedir. Bu yapıldığında, camın ısıya dayanıksız hali ile dayanıklı hali arasında hiçbir farklılık olmamaktadır. Camın ısı sığası, camın sıcaklığı arttıkça yükselmektedir. Her cam çeşidinin, değişik sıcaklıklardaki ısı sığaları farklı olduğu gibi, camların ısı sığalarının sıcaklıkla değişimleri de farklı olabilmektedir.








Cam Olmasaydı:

* Evlerimizde güneş ışığından mahrum olarak yaşardık,

* Mikroplar ve diğer mikroorganizmalar hakkında bilgi edinemezdik,

* Ay ve yıldızlar hakkında, gözümüzle gördüklerimiz dışında, fazla bir bilgimiz olmazdı,

* Temel göz rahatsızlıklarını gideremezdik,

* Laboratuvarlardaki birçok malzemeyi kullanamazdık,

* Aynalar olmazdı,

* Arabaların üstü ya da çevresi hep açık olurdu,

* İçini görebildiğimiz yiyecek ve içecek kaplarımız olmazdı,

* Fotoğraf makineleri olmazdı,

* Televizyonlar ve bilgisayar monitörleri olmazdı,

* Ampül olmazdı; aydınlatmadan mahrum kalırdık,

* Otomobillerde dikiz aynaları olmazdı,

* Scanner (tarayıcı) ve fotokopi makineleri olmazdı,

* Yüksek data transferi ve ışık aktarımı yapan fiberoptik kablolar olmazdı,

* Camdan süs eşyaları olmazdı,

* Ateşe dayanıklı cam kaplar olmazdı,

* Seralar olmazdı,

* Vitraylar olmazdı,

* Saatleri okuyamazdık; okuyabildiklerimiz, dış etkenlere karşı korumasız olurdu,

* Uçaklar ve helikopterlerdeki pencereler olmazdı.

Elbette yukarıda sayılanlar, camın günlük yaşamımızda bize sağladığı faydaların yalnızca bir bölümüdür.






* Camın mekanik özellikleri de mucizevi niteliktedir. Bazı özel yöntemlerle, camın dayanıklılığı yüksek oranda artırılabilmektedir. Günlük hayatta kullanılan bazı camların dayanıklılık uygulaması, 65-130 kg/cm2dir. Bununla birlikte, tasarımlarda; sertleştirilmiş bir ürün için, bu oran 10 katına çıkarak 1300 kg/cm2ye kadar ulaşabilmektedir. Böyle camlar oldukça dayanıklı olur; tekme ya da çekiç darbeleriyle dağılmaz. Buna ek olarak, iki cam tabakasını, arasına başka bir kimyasal ekleyerek de dayanıklı hale getirmek mümkündür. Bu yöntemin, otomobil çağının başladığı yıllarda keşfedilmiş olması da oldukça dikkat çekicidir. Focus dergisinin 1998 Kasım sayısında bu konu şu şekilde yer almıştır:


Güvenli camın bulunması, tam da en çok ihtiyaç duyulan zamanda gerçekleştirildi: Motorlu taşıt çağında... 1903 yılında Fransız kimyager Edouard Benedictus, deney tüpünü laboratuvarının zeminine düşürdü. Tüp kırıldı; ancak, dağılmadan tek parça halinde kaldı. Benedictus, kolodyum ihtiva eden sıvının buharlaşmasından sonra tüpte kalan ince plastik tabakanın parçalanmayı engellediğini anladı. Bunu not ettikten sonra bu konu üzerinde fazla düşünmedi. Ancak, kaza yapan bir aracın içindeki kızın kırılan camlardan çok feci şekilde yaralanması, bu konuyu tekrar gündeme getirmesine neden oldu. Daha önceki deneyiminden esinlenerek, iki cam tabakasının arasına selüloz nitrat yerleştirerek üç katlı camı oluşturdu. Buluşu, 1920'lerde arabaların ön camlarında kullanılmaya ve otomotiv endüstrisinde ciddi şekilde taklit edilmeye başlandı.

* Camın kullanışlılığını sağlayan özellikleri bu kadarla da sınırlı değildir. Yeni ya da kimyasal olarak temizlenmiş cam yüzeyler için, statik sürtünme katsayısı 1e çok yakındır. Bu sayede, camları kolayca temizlemek mümkün olmaktadır.

* Camın elektriksel özellikleri, genel kullanımı yanında, elektrik üreten ve elektrikle çalışan cihazların yapımında geniş çapta kullanılmasından dolayı da çok önemlidir. Cam, genellikle elektrik akımına yüksek direnç gösteren bir madde olarak tanınmaktadır. Yüzey direnci ve hacim direnci olarak ikiye ayırabileceğimiz bu dirençlerden ilki, camın bulunduğu ortamdaki nem oranının artması ile azalmaktadır. Hacim direnci ise çoğunlukla, camdaki alkali oranı ile ve üretimi sırasında camın maruz kaldığı sıcaklıklarla oynanarak ayarlanabilir. Camın hacim direnci, sıcaklığın yükselmesi ile azalır. Camın üretimi sırasında yavaşça soğutulması, camın hacim direncini artırmaktadır.

* Camın optik özelliği, günlük hayatımızın vazgeçilmezleri arasına girmesini sağlamıştır. Cama optik özelliğini veren, kırılma indisindeki özel ayardır. Camın kırılma indisi, yapılarına göre 1,45-1,90 sınırları arasında değişmektedir. Cam, ışığı geçirebildiği gibi iyi bir yansıtıcı da olabilmektedir.

Yansıtma özelliği, cam yüzeyinin durumu ile yüzeye düşen ışığın dalga boyu ve yönüne bağlıdır. Silikat camları için ortalama yansıtma yüzdesi %4tür ve tamamen saydam bir cam, gelen ışığın %92sini geçirmektedir. Yansıtma kayıpları, cam yüzeyine konulacak özel kaplama malzemeleri ile azaltılabilmektedir.

Camın ışık geçirgenliği, yansıtma ve emme özelliklerini azaltmaktadır. Geçirgenlik miktarı, dalga boyu uzunluğuna göre de büyük farklılıklar göstermektedir. Değişik renkler, camın geçirgenliğini etkilediği gibi, camın kimyasal bileşimi de, özellikle kısa dalga boylarındaki ışınların geçmesinde etkili olmaktadır

H.A.E. Saygilarla.

AKADEMIK ANNE !...




Gözden kacan hayatimizda bir cok seyler vardir.Ufakta olsa esasinda bunlar yerine bir daha gelmiyecek seylerdir.Bu gün bunlardan bir tanesini ele almak istiyorum.Buna fedekarlik mi desek, yoksa ic güdülerin karmasasi mi! bunu benim tesbitlemem cok yanlis olur.Yanliz bu gözlerimizden kacan büyük bir kayip oldugunu inkar edemem. Görmek istemedigimiz gercektir...
Bu gün Akademik kismi bitiren bir cok genc kizimiz.Senelerin birikimi ile hayata atilmaya hazirlanmislar.Ve toplumun ihtiyaci olan herseyi vermeye hazir bir duruma gelmislerdir.Is hayati baslangici ve sonra bir aile kurmak yasamlarinin sirasilanisin da yer alamaktadir.Bazilari bu durumu ertelemis, kariyer yönünü secmis ve bunda da cogunun muvaffak oldugunu görmüsüzdür.Fakat cogunlugumuz.Yapmis olduklari mutlu evliliklerinin meyvelerini aldiktan sonra.Bazi kararlar almak zorunda kalmistir.Bunlardan bir tanesi de.Planlarin bir kenara itilmesi.Senelerin birikimleri ile.Cocuklarini iyi bir sekilde yetistirme yolunu secmesidir.
Cogu zaman maddiyatin dengelenmesi de Annenin artik evde Akademik bir anne olarak yerini
almasidir.Tabii bu durumda cocuklar büyük bir avantaj saglamis.Egitim devrelerin de bunun faydasini fazlasi ile görmüslerdir.Akademik Anne bos zamanlarini okumak ve kendi yasamina bir cok hobiler katmakla gecirmeye calismistir.Cocuklar büyüdükleri zaman Anne icin tekrar
Ideallerinde ki yasam tarzina dönmesi icin cok gec kalmistir.Cünki o bosluk arkadan gelenler tarafindan coktan doldurulmustur.Bazen kendi ile basbasa kaldigi zaman bu onun icinde ki bir sir olarak kalmaya mahkum bir isyan olarak kalan bu fedekarligin degip degmedigi mahkemesidir.Ne yazik ki buna da pek zamani kalmiyacak yasamina cocuklarinin meyveleri katilacaktir.Peki bu bedel toplumumuz tarafindan görülebilmektemidir.Nicin bu fedakarliklar
her zaman kadinlarimiz tarafindan beklenmektedir.Bu dönüsümlü olarak yapilamaz mi.
Saygilarla.

Cumartesi, Ekim 07, 2006

BALIK ve BIZ..



Kalp hastalıklarına yakalanan ve bu nedenle hayatını kaybeden kişilerin yaş ortalamalarının gün geçtikçe düşmesi, kalp sağlığına gösterilen önemi büyük ölçüde artırmıştır.
Tıpta, kalp hastalıklarının tedavisi konusunda pek çok yeni gelişmeler kaydedilse de uzmanların asıl tavsiye ettiği, bu hastalığa yakalanmadan önce alınacak önlemlerin titizlikle uygulanması ...
Uzmanlar kalbin sağlıklı işleyişinde ve hastalıkların önlenmesinde önemli bir besini tavsiye etmektedirler: Balık.
Balığın önemli bir besin olmasının nedeni; hem insan vücudu için gerekli maddeleri sağlaması, hem de çeşitli hastalık risklerinden mümkün olduğunca uzak tutacak içeriğe sahip olmasıdır. Örneğin içerdiği Omega-3 asidi ile vücut sağlığı için adeta bir kalkan görevi gören balığın düzenli olarak tüketildiğinde kalp hastalıkları riskini azalttığı ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği ortaya çıkmıştır.
Balıklar özellikle protein, D vitamini ve eser elementler (vücutta çok az miktarda bulunan, fakat vücut için çok önemli bazı elementler) açısından mükemmel besin kaynaklarıdır. İçerdikleri fosfor, sülfür, vanadyum gibi mineraller sayesinde ise büyümeyi ve dokuların iyileşmesini sağlarlar. Sağlıklı diş etleri ve diş yapısı oluşmasına yardımcı olur, cilt rengini güzelleştirir, saçların daha sağlıklı olmasını sağlar, bakteriyel enfeksiyonlarla mücadeleye katkıda bulunurlar. Ayrıca kandaki kolesterol oranını düzenleyici etkileriyle kalp krizlerinin önlenmesinde önemli bir rol oynamaktadırlar. Nişasta ve yağların parçalanarak vücutta kullanılmasına yardım ederler. Böylece daha enerjik ve daha kuvvetli olunmasını sağlarlar. Öte yandan zihinsel faaliyetlerin düzenli çalışmasında etkilidirler. İçerdikleri D vitamininin ve diğer minerallerin yeterli miktarlarda alınmaması durumunda ise, raşitizm (kemik zayıflığı), diş eti hastalıkları, guatr, hipertiroit gibi rahatsızlıklar ortaya çıkabilir.
Bunların dışında günümüz tıbbı balığın içerdiği Omega-3 yağ asitlerinin sağlık açısından çok önemli bir yere sahip olduğunu keşfetmiştir. Hatta bu yağlar zaruri yağ asitleri (EFA: essential fatty asit) olarak belirlenmiştir.


Balıktaki Yağ Asitlerinin Hayati Faydaları


Balıktaki yağ asitlerinin başlıca özelliği ise vücudun enerji üretimine katkıda bulunmasıdır. Bu yağ asitleri, vücutta oksijene bağlanarak, elektron transferini gerçekleştirmekte ve vücuttaki birtakım kimyasal işlemler için enerji sağlamaktadırlar. Bu nedenle balık yağı açısından zengin bir beslenmenin yorgunluğu giderdiği, kavrama gücünü ve hareket kabiliyetini arttırdığına dair deliller de bulunmaktadır. Omega-3 kişinin enerji seviyesini olduğu kadar konsantrasyon yeteneğini de arttırmaktadır. Balığın zeka besini olarak ifade edilmesinin bilimsel bir temeli vardır çünkü, beyindeki yağın ana bileşimi Omega-3 yağ asitleri içeren DHA'dır. Balık Yağındaki Omega-3'ün Faydaları Balık yağında sağlığımız için özellikle çok önemli olan 2 farklı doymamış yağ asiti türü bulunmaktadır: EPA (eicosapentaenoic asit) ve DHA (docosahexaenoic asit). EPA ve DHA çoklu doymamış yağlar olarak bilinmektedirler ve önemli Omega-3 yağ asitlerini içermektedirler. İnsan vücudu Omega-3 ve Omega-6 yağ asitlerini üretemez dolayısıyla dışarıdan besinlerle alınmaları gerekir. Balık yağının -Omega-3 yağ asitlerini içermesi nedeniyle- insan sağlığına faydaları hakkında çok fazla delil bulunmaktadır. Omega-3 yağ asitleri, bitkisel yağlarda da bulunmasına karşın, insan sağlığını korumada çok daha az etkilidirler. Buna karşın deniz planktonları Omega-3 yağ asidini EPA ve DHA'ya dönüştürmede çok etkilidirler. Balıklar bu planktonları yediklerinde EPA ve DHA açısından zengin hale gelirler. Bu nedenle balık, vücut için son derece önem taşıyan bu yağ asitleri açısından en zengin besinlerden biridir.


Kalp ve Damar Sağlığında Balığın Önemi


Balıkta bulunan Omega-3 yağ asidi kandaki kolesterolü, trigliseridi ve kan basıncını düşürerek, kalp sağlığını koruyucu etkisi ile bilinmektedir. Trigliserid bir çeşit yağdır ve içerdiği zengin yağ ve düşük protein bakımından LDL'ye (kötü kolesterole) benzer. Yükselmiş trigliserid seviyesi, özellikle yüksek kolestrol durumunda kalp hastalığı riskini artırır. Ayrıca balık yağları bir kalp krizinden sonraki anormal kalp ritmlerinin, hayatı tehdit eden risklerini de azaltmaktadır.
Amerikan Tıp Birliği tarafından yapılan bir araştırmada, haftada 5 porsiyon balık yiyen kadınlarda kalp krizi geçirme oranlarının 1/3 oranında azaldığı görülmüştür. Bunun, balık yağında bulunan Omega-3 yağ asitlerinin, kanın daha az pıhtılaşmasına neden olmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Kanın damarlarımızdaki normal hızı saatte 60 km'dir ve kanın yeterli derecede akışkan olması, yoğunluğunun, miktarının, hızının normal seviyede olması hayati derecede önem taşır. Kanımız için en büyük tehlike -kanama gibi gerekli durumlar haricinde- pıhtılaşarak akıcılığının azalmasıdır. Balık yağları kandaki trombositlerin (vücutta kanama olduğunda kanı yoğunlaştıran kan plakçıkları) birbirlerine yapışmalarını engelleyerek kanın pıhtılaşmasını azaltmada da etkili görünmektedir. Aksinde kanın yoğunlaşması damarların daralmasına sebep olur. Bu durum da başta kalp, beyin, gözler ve böbrekler olmak üzere vücuttaki pek çok organın kanla yeterli miktarda beslenememesine, ağır çalışmalarına ve zamanla fonksiyonlarını yitirmelerine sebep olur. Örneğin atardamar pıhtılaşma yüzünden tamamen tıkandığında, damarın bulunduğu yere bağlı olarak, kalp krizi, felç veya başka hastalıklar meydana gelebilmektedir.
Omega-3 yağ asitleri alyuvarlar içindeki oksijen taşıyan hemoglobin molekülünün üretiminde ve hücre zarından geçen besinlerin kontrolünde de önemli rol oynamakta ve vücut için zararlı yağların zararını engellemektedir.


Yeni Doğan Bebeklerin Gelişimi İçin Önemi


Omega-3 yağ asitleri insan beyni ve retinasının önemli bir bileşeni olmalarından ötürü, özellikle yeni doğan bebeklerin ihtiyaçlarıyla bağlantılı olarak, geçtiğimiz on yılda önemli araştırmalara konu olmuştur. Omega-3'ün bebeğin anne rahmindeki gelişimi ve yeni doğmuş bebeğin gelişimindeki önemini kanıtlayan çok fazla delil bulunmaktadır. Omega-3 özellikle hamilelik dönemi boyunca ve bebeklik döneminin başlarında, beyin ve sinirlerin uygun şekilde gelişimi için çok önemlidir. Anne sütü de doğal ve mükemmel bir Omega-3 deposu olduğundan, bilim adamları anne sütünün önemini özellikle vurgulamaktadırlar.


Eklem Sağlığına Faydası:


Romatizmal arterit hastalığında (romatizmaya bağlı atardamar enfeksiyonu) en önemli risk, eklemlerde meydana gelen aşınmanın, geriye dönüşü olmayan bir tahribata yol açmasıdır. Omega-3 yağ asidi bakımından zengin bir beslenmenin, arterit oluşumuna engel olduğu, şişmiş ve hassas eklemlerdeki rahatsızlıkların da hafiflediği kanıtlanmıştır.


Beyin ve Sinir Sisteminin Sağlıklı Çalışması Açısından Faydaları:


Omega-3 yağ asidinin beyin ve sinir sisteminin sağlıklı şekilde çalışmasındaki etkileri yapılan pek çok araştırmada ortaya konmuştur. Ayrıca balık yağı takviyelerinin depresyon ve şizofreni belirtilerini hafifletebildiği, Alzheimer hastalığını (bellek kaybına sebep olan, günlük yaşam aktivitelerini engelleyen bir beyin hastalığı) önlediği görülmüştür. Örneğin depresyon geçiren ve 12 hafta boyunca 1 gram Omega-3 yağ asidi alan kişilerde, belirtilerin -endişe, hüzün ve uyku problemleri gibi- azaldığı belgelenmiştir.


Enfeksiyonel Rahatsızlıklara Faydası, Bağışıklık Sistemini Güçlendirmesi:


Omega-3 yağ asitleri aynı zamanda, anti-enflamatuar (enfeksiyon önleyici) olarak görev yaparlar.
Bu nedenle;
*Romatizmal artrit (romatizmaya bağlı atardamar enfeksiyonu),
*Osteoartrit (zamanla eklemlerin işlevlerini bozan bir hastalık),
*Ülseretif kolit (bağırsak enfeksiyonuna bağlı yaralar) ve
*Lupus (ciltte yara oluşmasına sebep olan deri hastalığı) hastalarının hepsinde kullanılabilir.
Ayrıca miyelini (sinir hücrelerini kaplayan zar) koruma özelliği vardır. Bu nedenle;
*Glokom (göz içi basıncın artmasıyla körlüğe sebep olan hastalık),
*Multipl skeleroz (beyin ve omurilikte doku sertleşmesi sonucu oluşan ölümcül hastalık),
*Osteoporoz (kemik dokusunda yapısal zayıflamaya sebep olan hastalık) ve şeker hastalarının tedavisinde kullanılır.
*Migren hastalarında,
*Aneroksiyada (ölümcül olabilen yeme bozukluğu),
*Yanık tedavisinde
*Cilt sağlığı ile ilgili problemlerin tedavisine de yardımcı olduğu belirtilmektedir.
Yüksek oranda Omega-3 yağ asidine sahip balıkla beslenen Grönland eskimoları ve Japonlar gibi toplulukların daha az kalp, damar hastalıklarına, astım ve sedef hastalığı gibi hastalıklara yakalandıklarını gösteren çok kapsamlı veriler bulunmaktadır. Balık, bu nedenle tedavi edici bir besin olarak da tavsiye edilmektedir. Omega-3 yağ asitleri kalp sağlığı için, kanıtlanmış faydalarıyla, günümüzde beslenme uzmanlarının başlıca tavsiye ettikleri maddelerden biridir.
Genel hatlarıyla yer verdiğimiz balığın faydalarına her geçen gün yenileri eklenmektedir. Üstelik balığın sadece yararlarını ortaya çıkarmak, pek çok bilim adamının, üstün teknolojik imkanlarla donanmış araştırma merkezlerinin kullanılmasıyla mümkün olabilmiştir..


H.A.E. Saygilarla.

SESSIZ OLANLAR.

MySpace



İletişim kurabilmenin en kolay yolu konuşmaktır. İnsan konuşarak çevresindekilere isteklerini, düşüncelerini, neşesini, mutluluğunu kısacası tüm duygu ve düşüncelerini ifade eder. Kuşkusuz bu özellik insanlarin faydalandigi en büyük nimetlerden biridir.
İnsanlar gibi hayvanlar da kendi aralarında kolaylıkla iletişim kurabilir, çıkardıkları seslerle, örneğin tehlike anını, avın yaklaştığını, toplanmaları gerektiğini birbirlerine duyururlar. Hayvanlar aleminin en sessiz üyesi olan balıklar bile vücut dillerini ve hareket etme kabiliyetlerini kullanarak birbirleri ile haberleşirler.
Peki, canlılar aleminin sessiz üyeleri olarak bilinen, üstelik hareket etme yeteneği de son derece kısıtlı olan bitkiler nasıl iletişim kurarlar? Bitkiler konuşurlar mı? Birçok insanın bu soruya vereceği cevap hayır olacaktır. Ancak yapılan bilimsel araştırmalar bitkilerin sessiz gibi görünen dünyalarında aslında gizli bir dil kullandıklarını göstermiştir.
Bitkilerin Konuşma Dili: Uçucu Organik Bleşikler
Bitkiler çevrelerindeki canlılarla algılanmayan koku olarak adlandırılan uçucu organik bileşikler yolu ile iletişim kurarlar. Bitkiler, metabolizmalarında birbirinden farklı binlerce organik bileşik üretebilirler. Bu bileşiklerin çoğu etraflarını bir bulut gibi kaplar. Aslında bu uçucu organik bileşikler, bitkilerin bunları üretme konusunda son derece kompleks bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Bizim sadece hoşumuza giden bir koku olarak algıladığımız, bazen de hiç hissedemediğimiz bu uçucu organik bileşikler, etraftaki canlılar için yol gösterici birer rehber özelliğine sahiptir. Çünkü bitki bu bileşikleri düşmanlarını caydırmak veya cezbetmek için salgılar.
Şimdiye kadar bin değişik bileşik saptanmıştır, muhtemelen henüz keşfedilmemiş niceleri de mevcuttur. Yapılan araştırmalar, bitkiler tarafından üretilen çeşitli özelliklerde ve fonksiyonlarda on binlerce ya da yüz binlerce birincil ve ikincil uçucu organik kimyasal olduğunu göstermektedir.
Peki, bitkiler bu kimyasalları nasıl üretir ve depolarlar? Aklı ve şuuru olmayan bir bitki, çeşitli kimyasallar salgılayarak çevresi ile iletişim kurabileceğini nereden bilmektedir? Bitkilerin çevrelerindeki canlılarla iletişim kurmak için kullandıkları bir dil vardır. Ancak bu dil konuşulurken en ufak bir ses dahi duyulmaz. Çünkü bu dil hissedilmeyen koku olarak isimlendirilen kimyasal bir dildir.
Bitkilerin Konuşma Dili Nasıl Oluşuyor?

Bitkiler tarafından üretilen aromatik bileşikler son derece karmaşık kimyasal işlemler sonucunda oluşur. Bu bileşiklerin evrimcilerin iddia ettiği gibi rastgele olaylar sonucunda, tesadüfen oluşması mümkün değildir. Çünkü bu bileşikler bir kimyacıyı hayrete düşürecek ölçüde teknik işlemler sonucu oluşur. Bitkiler, organik kimya üzerine çalışan bir laboratuvar gibi, metilleme, açilleme, oksidasyon /redüksiyon gibi kimyasal işlemleri, bu görevler için özel olarak yaratılmış enzimler kullanarak, adım adım, büyük bir hassasiyet içinde gerçekleştirirler. Ayrıca bu mekanizma içinde, üretilen bileşikleri depolayan ve zamanı geldiğinde uçucu gazlar halinde havaya salınmasını organize eden hücreler bulunur. Kısacası gül gibi hoşumuza giden kokuları oluşturan bileşiklerin bir araya gelmesi olağanüstü teknik bir organizasyonu gerektirmektedir.

Bitkiler Kendi Aralarında Nasıl Anlaşırlar?

myspace layoutBitkiler kendilerine zarar verecek olan canlılar tarafından saldırıya uğradıklarında salgıladıkları uçucu organik bileşikler ile yan komşuları olan diğer bitkileri uyarırlar. Aslında bu uyarma işlemi diğer bitkiler tarafından saldırıya uğrayan ağacın yaydığı uçucu organik bileşikleri gizlice dinlemesi biçimindedir. Böylece saldırıya uğramadan önce savunma sistemlerini harekete geçirirler. Peki bu dinleme işlemi nasıl gerçekleşir?
Saldırıya uğrayan bitkilerin açığa çıkardıkları uçucu organik bileşikler, komşu bitkiler tarafından kopyalanır ve art arda gelen sinyallerin analizi yapılarak savunma sistemi harekete geçirilir. Burada bir başka gerçek daha ortaya çıkmaktadır: Bitkiler birbirleri ile sadece konuşmakla kalmayıp aynı zamanda birbirlerini dinlemektedirler. Nitekim uzmanların yaptıkları deneyler bu sinyallere sağır hale getirilen bitkilerin, tehlikeye maruz kalma riskinin daha fazla olduğunu göstermiştir.

Bitkilerin birbirleri ile iletişim kurmaları, kendilerini savunurken yaydıkları uçucu organik bileşiklerin diğer bitkiler tarafından tehlike habercisi olarak algılanıp savunma sistemlerini harekete geçirmeleri, zeka gerektiren davranışlardır. Bitkinin tehlike anını idrak etmesi ve hafızasına bunu yerleştirmesi, kendi bünyesinde çeşitli değişiklikler oluşturup savunma taktiği geliştirmesi, elbette ki tesadüfler sonucunda ortaya çıkamaz. Gerçek şu ki, bitkiler birbirleri ile iletişim kurma özelliğine sahip olarak "yaratılmış"lardır. Bu, onlarin özel bir savunma sistemidir. Komşu bitkiler tarafından kopyalanır ve art arda gelen sinyallerin analizi yapılarak savunma sistemi harekete geçirilir. Bitkiler birbirleri ile sadece konuşmakla kalmayıp aynı zamanda birbirlerini dinlemektedirler.


Bitkilerin Böceklerle Anlaşma Dili

Bitkiler üstün güç sahibi Rabbimiz'in yarattığı uçucu organik bileşikler yolu ile böceklerle de iletişim kurarlar. Bitkiler böceklerle konuşmalarında iki dil kullanırlar. Bunlardan biri tehditkar bir dildir. Diğeri ise son derece dostanedir.

Bitkilerin Böceklerden Korunmak İçin Kullandıkları Yöntem

MySpaceBöceklerin bir kısmının beslenme sistemi bitkisel besinlere dayanır. Bu tip böcekler otçul böcekler grubunda yer alırlar. Otçul böceklerin besin kaynağı olan bitkiler, kendilerine zarar verecek böceklerin yaklaştığını anlar ve kendilerini tehdit eden böcekleri avlayan etçil böcekleri çağıran uçucu organik sinyaller üretirler. Uçucu sinyaller aynı zamanda komşu bitkiler tarafından da algılanır ve kendi savunmalarını ayarlamaları için yeniden yorumlanır. Burada ilginç olan nokta, bitkilerin kendilerine zarar verecek böcekleri algılayıp, tanımaları, bu böcekleri avlayan etçil böceklerin varlığını ve bu etçil böcekleri çekecek sinyalleri bilmeleridir. Elbette ki bitkilerin tüm bunları kendi başlarına yapabilmeleri mümkün değildir. Bunları deneme yanılma yöntemi ile öğrenmeleri ise zeka gerektirir, bitkilerin bu davranış özellikleri ile birlikte yaratıldıkları apaçık bir gerçektir.

Bitkilerin Böceklerle Kurduğu Dostça İletişim

Üremeleri söz konusu olduğunda, bitkilerin bu kez kullandıkları dil son derece sıcak ve dostanedir. Uçucu bileşikler böceklere (çiçekten çiçeğe polenleri taşıyan böcekler) fırsat sinyali verirler. Bu oldukça davetkar bir sinyaldir. Özellikle gece çiçek açan bitkilerde kokular böcekleri çekmek için çiçek renginden ya da şeklinden daha etkilidir. Kokuyu alan böcek, bu kokunun kaynağında kendisi için lezzetli bir nektarın birikmiş olduğunu fark eder. Karşılıklı gerçekleşen bu haberleşme ile böcek, duyduğu kokunun kaynağına doğru yol alır. Böcek çiçeğe ulaştığında nektarı almak için uğraşacak ve polenler üzerine yapışacaktır.
Aynı böcek, uğradığı başka bir çiçeğe daha önce yapışan polenleri bırakacak ve bu sayede bitkinin döllenmesi gerçekleşmiş olacaktır. Böceğin, yaptığı bu önemli işten haberi bile yoktur. O yalnızca kokusunu aldığı nektara ulaşmak amacındadır. Bitkinin ise böylesi bir plan yapması, bunu gerçekleştirmek için böcekleri cezbedecek kokuyu salgılaması gibi.
Saygilarla.

Cuma, Ekim 06, 2006

AGACI TANIYORMUYUZ.



Ağaçlar ihtiyaçları olan suyu kökleri aracılığı ile topraktan alırlar. Metrelerce uzunluktaki ağaçların en uç dallarındaki yapraklara kadar suyun nasıl ulaştığını, o yüksekliğe hiçbir pompa veya hidrofor sistemi olmadan nasıl çıktığını hiç düşünmüş müydünüz? Ağaçlar ihtiyaçları olan suyu kökleri aracılığı ile topraktan alırlar. Metrelerce uzunluktaki ağaçların en uç dallarındaki yapraklara kadar suyun nasıl ulaştığını, o yüksekliğe hiçbir pompa veya hidrofor sistemi olmadan nasıl çıktığını hiç düşünmüş müydünüz? SUYUN EN UÇTAKİ YAPRAĞA TAŞINMASI Ağaçlar ihtiyaçları olan suyu topraktan alarak en uçtaki yapraklarına kadar dışardan hiçbir müdahale olmadan büyük bir başarı ile taşırlar. Bu mükemmel işlemin gerçekleşmesi için ağaçta çok detaylı bir sistem bulunmaktadır. Ağacın köklerinden gövdesine ve dallarına doğru uzanan ve "odunsu doku" olarak adlandırılan ince borulardan oluşan bir sistem, suyu taşır. Ancak suyun, ağaç içine yerleştirilen bu su borularından bir şekilde yukarıya doğru çekilmesi gerekmektedir. Bu işlem ise, fizik kurallarının kusursuz uyumu sayesinde gerçekleşir. Her yaprakta karbondioksitin girip suyun buharlaştığı küçük gözenekler bulunur. Su molekülleri yapıları gereği birbirlerine yapışmaya eğilimlidirler ve su yapraktan buharlaşırken, yapraktaki su altta kalan suyu "çeker". Bu şekilde topraktan ağacın dallarına kadar uzanan bir "yukarıya doğru çekme hareketi" oluşur. Su yaprağa ve sonra havaya doğru hareket ettikçe, odunsu dokuda bir gerilim meydana gelerek köklerden daha fazla su çekilir. SUYUN TAŞINMASINDAKİ MUCİZEVİ SİSTEMLER Tek bir gözenek, ağacın içinde bulunan suya sadece çok az bir çekme kuvveti uygulayabilir. Ancak ağacın tüm yapraklarının üzerinde bulunan çok sayıda gözenek biraraya geldiğinde, büyük bir ağaçta bir gün içinde 400 litreden fazla su çekebilecek bir güç oluştururlar. Bu tasarımın en muhteşem özelliklerinden biri ise, ağacın bu hidrolik taşıma sisteminin çalışması için bir çaba harcamamasıdır. Daha kuru olan hava, suyu ağaçtan daha güçlü bir biçimde dışarı çeker. Buharlaşma suyu yukarıya doğru çekerken, su moleküllerinin birbirlerini çekmeleri nedeniyle biraz direnç meydana gelir ve su lastik bir bant gibi esner. Bu işlemin sonucunda su kolonunda bir boşluk oluşur ve bir hava kabarcığı şeklini alır. Hava kabarcığının oluşturduğu boşluk giderilmeden, ağaç köklerinden yukarıya su çekilemez. Buna karşın, ağaçlar su kolonlarının bu tür hareket etmesini önleyecek bir uyuma sahiptirler. Suyun gözenekleri terk ederken oluşturduğu gerilim belirli bir seviyeyi aşarsa, bazı yaprakların üzerinde bulunan delikler hemen kapanırlar ve buharlaşmanın çekim etkisini azaltırlar. Böylece hava kabarcığı oluşması engellenir ve dolayısıyla ağacın dallarının ve yapraklarının susuz kalması ve ağacın ölmesinin önüne geçilmiş olur. BU KARMAŞIK SİSTEM TESADÜFEN OLUŞAMAZ Her gün defalarca önlerinden geçip gittiğimiz ağaçlarda böylesine mükemmel bir sistem yer almaktadır. Dahası, burada anlatılanlar, ağaçların sahip olduğu kusursuz tasarımın sadece küçük bir parçasıdır. Sadece suyun ağacın her noktasına ulaşması için, ağaçların yapısında fizik kuralları ve mühendislik bilgileri birarada kullanılmış ve kusursuz bir denge ve tasarım oluşmuştur. Evrimciler, tüm bu kusursuzluğun tesadüfen geliştiğini iddia ederler. Evrimcilere göre tesadüfler önce su moleküllerinin birbirini çekmesi, buharlaşma, gerilim vs. gibi fizik kurallarını ağaçlarda kullanmışlardır. Sonra bir mühendis gibi düşünmüşler ve ağaçların içine su borularını döşeyerek, böyle mühendislik harikası bir sistem meydana getirmişlerdir. Elbette ki bu açıklama tamamen bir kandırmacadan ibarettir. Yeryüzünde var olan binlerce tür bitkideki karmaşık sistemlerin yaratıcısı göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbi olan Yüce Allah'tır. Ağaçlardaki bu mükemmel sistem, Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah'ın varlığının ve büyüklüğünün sonsuz sayıdaki delillerinden yalnızca biridir. YAPRAKLAR SONBAHARDA NEDEN DÖKÜLÜR? Sonbahar yaklaşıp günler kısalmaya başladığında, yaprak hücreleri sonbaharın gelmek üzere olduğunu anlar. Bunun üzerine ilk olarak yaprağın büyüme hormonu, üreme oranını düşürmeye başlar. Bu işlemin ardından, yaprak sapının dala bağlandığı noktada yeni hücreler ürer. Bu hücreler, sanki biri kendilerine ne yapmaları gerektiğini bildirmiş gibi bu bağlantı noktasının üzerinde mantardan bir yatak oluştururlar. Bu noktaya "Apsis noktası" denir. Bu mantardan yatak, yaprağın dala olan bağlantısını oldukça zayıflatır. Tam bu sırada, yaprak hücreleri bu sefer "etilen" olarak bilinen yeni bir hormon üretmeye başlarlar. Bu gaz biçimindeki hormon yaprağın dala bağlantısının zayıflatılması işlemini daha da hızlandırır. Bağlantının zayıflamasıyla yaprak en ufak bir esintide dahi daldan düşecek duruma gelir. Hücrelerin görevi, yaprağın düşmesi ile tamamlanmaz. Bu defa hücreler, apsis noktasında, yaprağın kopmasından meydana gelen yaranın üzerini hemen bir mantar tabakası ile kaplar ve böylece yarayı tedavi ederler. Her sonbahar yerde gördüğünüz yapraklar, burada kısaca anlatılan biyokimyasal olaylardan geçerek dökülürler. Belki bugüne kadar varlığını hiç düşünmediğimiz bu ağaç hücreleri, ardı ardına gerçekleştirdikleri işlemlerle adeta akıl ve bilinç gösterisi yapmaktadırlar. Bir düşünelim: Ağaç hücreleri, sonbaharın gelmek üzere olduğunu nasıl anlayabilmektedir? Sonbaharın yaklaştığını anladığında hangi irade, akıl ve bilinçle yaprakları üzerinden atmak için hazırlık yapmaya başlamaktadır? Bu hücreler, büyüme hormonu, mantar, etilen gibi kompleks kimyasal maddeleri üretmeyi, bunların formüllerini, etkilerini, faydalarını nereden bilmektedirler? Aynı hücreler, ağacın yarası olduğunu nasıl fark edip, bu yaranın mantarla tedavi olacağını nasıl bilmektedirler? Bunların dışında bu hücreler, aynı hormonları neden yazın veya ilkbaharda değil de, sadece sonbaharda üretmektedirler? Onlara bu emri veren, bu yolu gösteren kimdir? Bilinç, akıl ve bilgi sahibi olmayan atomların birleşip, bu kadar kapsamlı ve organize bir olayı, yüz milyonlarca yıldır, dünyanın her köşesinde, trilyonlarca ağaçta, hiçbir zaman aksatmadan ve şaşırmadan sürdürmeleri kesinlikle imkansızdır. Tüm ağaç hücrelerine yaptıkları işleri ilham eden, onlara emriyle istediklerini yaptırtan elbette ki sonsuz kudret...


H.A.E. Saygilarla.

MIMARI HARIKA...



PETEKLER
Tam olarak 109 derece 28 dakikalık birbirine bitişik altıgen şekiller yapmak söz konusu olduğunda, bu şekilleri belirtilen açıda, kusursuz olarak yapabilmek için çeşitli açı ölçerlere ve düzgünlüğü sağlayabilmek için cetvellere ihtiyaç vardır. Bir insan için bu şekilleri çizerken arada yanlışlık yapma ihtimali çok büyüktür. Ayrıca çeşitli düzeltmeler yapmak, gerekirse bazı altıgenleri baştan çizmek ve buna muhtemelen oldukça uzun bir vakit ayırmak gerekecektir. Şaşırtıcı olan, insan, akıllı ve şuurlu bir varlık olarak tüm bunlarla uğraşırken, aynı çalışmayı bal arılarının hiçbir açı ölçer veya cetvel kullanmadan hatasız ve aralıksız şekilde gerçekleştirmeleridir. Bal arıları, dünyanın her yerinde bu kusursuz açıyı kullanarak petekler yaparlar. Kovan etrafında yüzlerce arı bulunmasına rağmen bunların tek bir tanesinin bile hata yapması söz konusu değildir. Bu canlılar, peteklerini inşa ederken tam olarak 109 derece 28 dakika ve 70 derece 32 dakikalık iki açı kullanırlar. Hesapta en ufak bir sapma olmaz. Peteklerin uçlarını ise 13'er derece yükselterek inşa ederler. Bu önemlidir, çünkü bu eğim sayesinde bal, petekten dışarıya akmaz.
Bir peteğin yakınlarında dursanız oradan oraya uçuşan arılardan başka bir şey görmezsiniz. Oysa uçan her arı, taşıdığı balmumunu hangi açıyla peteğin neresine yapıştırması gerektiğini bilen üstün bir matematikçi gibi hareket eder. Bir arının böylesine usta ve yetenekli olması mümkün müdür? Bir arı, insandan daha iyi hesap yapabilme kabiliyetine sahip midir? Elbette arı ne matematik bilgisine ne de üstün yeteneklere sahiptir. Peki bu kusursuz peteği oluşturmayı tesadüfen mi öğrenmiştir? Milyonlarca yıldır, her balarısı, tesadüfen bu yetenekle doğmuş olabilir mi?
Her bir balarası peteği, pek çok bireyin işbirliği ile hazırlanır ve tabandan yukarı doğru inşa edilir. Eşkenar dörtgen şeklindeki bölüm, ilk yapılan taban bölümüdür (1), bunu birbirine bitişik iki petek duvarı izler (2), ikinci eşkenar dörtgen, tabana eklenir (3) ve iki petek daha oluşturulur (4). Üçüncü eşkenar dörtgen bölüm (5) ve iki duvar (6) altıgeni tamamlar. Balarısı petekleri dikey olarak asılır, her iki taraftaki petekler de ortadan bir duvar ile ayrılırlar. İşçiler balmumunu yoğurur ve yumuşatırlar ve daha sonra bunu, kalınlıkları 0.02 mm'den fazla olmayacak şekilde çeşitli kalınlıklarda duvarlara yerleştirirler.
Ne gariptir ki insan oglu yasadigi bu dünyada halen diger canlilarin degerini ögrenmekte zorluk cekmektedir.Onlari hakir görmekte hatta zevkleri ugruna yok etmeye calismaktadir.Doganin yaradilisinda en ufak detayin bile hatasiz olarak yaratilmasini halen anliyabilmis degiliz.Gün gecmiyor ki gözlerimizin önüne vahsetin serilmedigi bir gün olmuyor.
Bir avuc insanin sesi bir kac damla göz yasi.Insan oglunun bencilligi kör bakislari arasinda kaybolup gidiyor.
Saygilarla.

Perşembe, Ekim 05, 2006

GÖZLER...


   * 8.000 parçası bulunan bir yap-bozu saniyeler içerisinde eksiksizce birleştirebilir miydiniz?
    * Birleştirseniz bile bu yap-boz birkaç milimetrelik bir alana sığabilir miydi? 
    * Zeka ve şuur sahibi bir insan için bile bunu yapabilmek söz konusu değilken, küçük bir canlı olan sinek gözlerini her kullandığında bu mucizeyi nasıl gerçekleştirir?


    






Bir sinek, saniyede 500 kez çırptığı kanatları ve sahip olduğu 8000 ayrı mercekten oluşan muhteşem petek gözleri ile,kusursuz bir yaratılış


harikasıdır.

Sinek, saniyede 500 kere çırptığı kanatları ve müthiş uçma yeteneği ile bir yaratılış harikasıdır. Onu önemli kılan bir diğer özelliği ise, müthiş komplekslikte binlerce merceği olan gözleridir. Bir sinek, başının sağ ve sol taraflarında 4000'er ayrı bölme bulunan, toplam 8000 bölmeli petek gözlere sahiptir. Bu 8000 bölmenin her birinde, görüntüyü farklı açılardan gören birer mercek vardır. Sinek bir çiçeğe baktığında çiçeğin tüm görüntüsü, sineğin sahip olduğu 8000 ayrı mercekte ayrı ayrı belirir. Sineğin beynine ulaşan bu farklı görüntüler, bir yap-boz oyunundaki parçaların birleşmesi gibi birleşirler. Bu binlerce farklı parçanın birleşmesi sonucunda ise sinek için anlamlı bir çiçek görüntüsü oluşur. 1

    Sinek son derece küçük bir canlıdır. Gözlerinde binlerce mercek bulunması, gördüklerini anlamlı hale getirecek bir beyin sistemine sahip olması olağanüstü bir durumdur. Bizler ancak bu canlıyı incelediğimizde bu bilgiye sahip oluruz. Oysa yeryüzündeki tüm sinekler, yaratıldıkları ilk andan itibaren bu mükemmel yapıya sahiptirler. Çünkü onlar da, yeryüzündeki canlıların tümü gibi, Allah'ın yarattığı birer mucizedirler; araştırıp inceledikçe insanı hayrete düşüren eşsiz yaratılış harikalarıdırlar.

    Sadece birkaç milimetrelik bir alan içine 8000 tane mercek yerleştirebilecek ve bunların her birine görme yeteneği verebilecek bilgi ve teknoloji günümüzde mevcut değildir. Bunların ışığı algılamasını sağlayacak ve bu algıyı mükemmel bir şekilde görülür hale getirecek bir sinir sistemini oluşturmak ise imkansızdır. Sahip oludğu üstün bilgi ve tecrübeye rağmen insanın bir benzerini meydana getiremediği bu mükemmel yapının tesadüflerle ortaya çıktığı iddiasının bir inandırıcılığı olabilir mi? Elbette böyle bir şey mümkün olamaz. Bir sinek, saniyede 500 kez çırptığı kanatları ve sahip olduğu 8000 ayrı mercekten oluşan muhteşem petek gözleri ile, Allah'ın var ettiği kusursuz bir yaratılış harikasıdır.

 

H.A.E. Saygilarla.

VAY BASIMA GELENLER....


Önce benim Basima gelenleri bir okuyun :)Dinciler, batıl diye ’kutsal ağacı’ kesti

Endonezya’da doğa üstü güçleri olduğuna inanılan 100 yıllık banyan ağacının dalları Müslüman bir grup tarafından inanışı durdurmak için kesildi. Cakarta kent merkezinde yeni otobüs hattı yolu yapımı sırasında, Hindistan mitolojisinde önemli bir yeri olan ve ölümsüz kabul edilen banyan (Hint inciri) ağacının kesilmesinin kötü şans getireceği söylentileri yayıldı.
Söylentilerin ardından geçen pazar günü saldırıya uğrayan ağacın bütün dalları kesildi. Yanlızca gövdesi kalan ağacın yaşayıp yaşamayacağının bilinmediğini belirtilirken, parklardan sorumlu Sarwo Handayani, belediyenin ağacı kesmeye niyetinin olmadığını yolu yanından geçirme planları yaptığını dile getirdi.
Hürriyet.
Dallarimdan bir kalem yapsalardi birde sayfa kagit.Neler yazmazdim sizlere.Beni önce diktiler.Sonra birileri beni kutsadi.Ya sonra gene birileri olmaz böyle sey deyip her tarafimi budadi.Kim mi bunlar derseniz.Insan oglu bir garip yaratik.Kimi hayvanlari Kutsallar kimisine ugursuz deyip damgayi yapistirirlar.Evinin icine sokarlar yesilligi.Sonra birileri cikar derki bu ugursuzluk getirir.Tutarlar kökünden söküp atarlar.O ugursuz dedigin ister hayvan olsun ister bir bitki can ver desen öylece suratina bakarlar.Canlilarin en akillisi diye gecinirler.Kendine sunulan her seyi yikip yikarlar.Ben hala cözebilmis degilim ya sizler.
Saygilarla.

Çarşamba, Ekim 04, 2006

ICIMIZDEKI KAPILAR..






    Günlük yaşamımızda sıvıları sızdırmasın diye şişelerin, kavanozların kapaklarını kapatırız. Buradaki amaç sıvının gerekli zamanlarda kontrollü olarak akmasını sağlamaktır. Vücudumuzdaki sıvılar da buna benzer bir yöntemle korunur. İnsan vücudundaki kapaklar, bu korumanın yanında son derece hayati görevler de üstlenmişlerdir. Örneğin bunlar, çok tehlikeli asitlerin çıkışını önleyen, kirli ve temiz olan maddeyi birbirine karıştırmayan, ne zaman kapanacağını ne zaman açılacağını bilen hiçbir bakıma ve enerji kaynağına ihtiyaç duymadan yıllarca çalışan kapaklardır. Rabbimizin bir lütfu olarak, mucizevi özelliklere sahip bu mükemmel kapaklar hiçbir müdahaleye gerek olmadan doğumdan ölüme kadar vücudumuzun içinde disiplinli çalışmalarını devam ettirirler.

    Kalbin oldukça sistemli bir mekanizması vardır. Bu sistemde meydana gelen tek bir aksaklık o insanın hayatını sona erdirebilir. Kalbin sahip olduğu mekanizmalardan en önemlisi ise sağ ve sol tarafında bulunan pompalar ile bunlar arasındaki kapakçıklardır. İnsan sağlığı için büyük önem taşıyan bu sistem şöyle çalışır:

    * Kalpteki pompalar altlı-üstlü iki farklı pompa setinden oluşur. Bu pompalar arasında kanın akış yönüne doğru açılan tek taraflı kapakçıklar vardır. Küçük pompa kasıldığında bu kapakçıklar açılır ve kan büyük pompanın içine dolar. Büyük pompa kasıldığında aradaki kapaklar kapanır ve kanın, geldiği yöne doğru akması engellenmiş olur.

    * Benzer kapaklar büyük pompanın boşaltma bölümünde de vardır. Büyük pompa kasıldığında bu kapaklar açılır ve kanın vücuda doğru akması sağlanır. Ancak pompalama işlemi durduğu anda kapaklar kapanır ve gönderilen kanın kalbe geri dönmesi engellenir.

    Bu kusursuz sistemin kompleks yapısı üzerinde biraz düşünelim... İçindeki sıvıyı sızdırmaması için bir pet şişenin bile kapağını belli bir kuvvet uygulayarak sıkıca kapatırız. Oysa vücudumuzdaki kusursuz düzen sayesinde kalp kapakçıkları, bir damlasını bile sızdırmadan kanın vücuda pompalanmasını sağlayarak yaratılış gerçeğini gözler önüne sermektedir.

    Toplardamarlar, vücuttaki kusursuz düzenin en güzel örneklerindendir. Bu damarların içine yalnızca kalbe doğru açılan birçok kapakçık yerleştirilmiştir. Böylece kan, yer çekiminin etkisiyle geriye doğru gidemez. Akım sadece kalbe doğru olur. Bu kapakçıkların her biri son derece özel bir yapıya sahiptirler. Her birinin -yine etten yapılmış- menteşeleri vardır ve bu menteşeler kapağın tek yöne doğru açılmasına izin verecek bir yapıya sahiptir. Ortada gerçek bir mühendislik harikası vardır. Şimdi bu mükemmel sistemin nasıl inşa edildiğini düşünelim.

    *Yeryüzünün en uzun boru hattının (toplardamar) yapımında çalışan işçiler (hücreler), üç önemli görevi üstlenmişlerdir. Bu işçiler hem bir mühendis hem bir işçi hem de bir inşaat malzemesi olarak görev alırlar.

 






Kalp kapakçıkları, kanın akış yönüne doğru tek taraflı olarak açılırlar. Kulakçıklar kasıldığında bu kapaklar açılır ve kan karıncıkların içine dolar. Büyük tazyikle akan kanın geri dönmemesi için kapaklar hemen kapanır.

 

    * Hücrelerin Mühendislik Bilgisi Bu boru inşaatının yapım planları ve projeleri, hücrelerin çekirdeklerindeki bilgi bankalarında (DNA'larında) bulunmaktadır. Her hücre bu projeyi adeta bir mühendis gibi okur. Hücrenin bir inşaat projesini okuması ve yorumlaması şüphesiz büyük bir mucizedir. Bazı insanlar yıllarını akademik çalışmalara vermiş mühendislere, profesörlere karşı saygı ve hayranlık duyarken, asıl hayranlık duyulması gerekenin Rabbimizin -çok daha karmaşık plan ve projeleri okuyup yorumlayabilen ve uygulamaya koyabilen- hücrelerde sergilediği yaratma sanatı olduğu açıktır. 

 

    * Boru Hattını İnşa Etmek İçin Kendilerini Feda Ederler Hücreler okudukları ve yorumladıkları plana göre boru inşaatının neresinde görev yapmaları gerektiğini bilirler. Ayrıca bu inşaatta çalışan milyarlarca hücre içinden hangileri ile biraraya gelmeleri gerektiğini de bilirler. Ait oldukları yeri buldukları anda ise bir işçi gibi çalışmaya başlar ve boru hattının kendilerine düşen parçasını inşa ederler. Ancak kullandıkları malzeme yabancı bir inşaat malzemesi değil kendileridir. Bu inşaatta çalışan her hücre, ömrünün geri kalan kısmını boru hattının küçük bir parçası olmak uğruna feda eder.

 

    * Eksiksiz Bir Düzen İçinde Çalışırlar Her kapaktan birkaç milimetre ilerde aynı mucize gerçekleşir. Burada bulunan başka hücreler de yine benzer bir şuurla başka bir kapak yaparlar. Adeta bir önceki kapağı inşa eden hücrelerle sözleşmişcesine aynı yöne doğru açılan bir kapak inşa ederler. Eğer bu kapaklardan bazılarını inşa eden hücreler farklı bir karar alsalar ve kapaklardan bazılarını ters yöne doğru açılabilecek şekilde inşa etselerdi, bu sefer kan, damarlarda akamaz ve insan yaşamını derhal yitirirdi. Ancak bu gerçekleşmez ve toplardamar boyunca var olan binlerce kapağın her biri ayrı ayrı birbirlerine uygun şekilde inşa edilirler.

 







Midedeki, kapakçık görevi gören mekanizma yutma sırasında açılarak yiyeceklerin mideye geçmesine izin verir. Sonra kapanarak gıdaların geri kaçmasını önler.

 

    Midenin Sızdırmayan Kapak Mekanizması

 

    Sağlıklı bir insanda yemek yerken her lokma ağızdan yemek borusu aracılığı ile mideye aktarılır ancak mide içeriği yukarı yemek borusuna doğru geçemez. Bunu sağlayan mekanizmaya 'mide kapakçığı' adı verilir. Yiyecekleri sızdırmaya engel olan midenin özel yapısındaki mekanik ve anatomik detaylar şöyle sıralanabilir:

    *Göğüs kafesi ile karın boşluğu arasının tamamını kaplayan diyafram kasının, yemek borusunu sardığı kısmının sıkı oluşu.

 

    * Yemek borusu alt ucu ile midenin birleşme yerinde var olan 'dar' açı: Tıpta HIS açısı denilen bu açı, mide içeriğinin mideden yukarı çıkmasına engel olur.

 

    *Yemek borusu alt ucunda var olan kas mekanizması: Tıpta LES denilen alt yemek borusu büzücüsü, normalde hep kasılı durmakta ve ağızdaki bir lokma yemek borusuna aktarıldığında kendiliğinden gevşemektedir.

Normal şartlar altında, kapakçık görevi gören midedeki bu mekanizma yutma sırasında açılarak yiyeceklerin mideye geçmesine izin verir. Sonra kapanarak gıdaların geri kaçmasını önler. İyi çalışmadığında (sık veya uzun süre gevşek kaldığında) mide içeriği ve asit yemek borusuna geri kaçabilir. Bu da reflü olarak bilinen rahatsızlığa neden olur.

 

    Hayati Öneme Sahip Bir Kapakçık: Epiklot

 

    Nefes borunuzla yemek borunuz boğazınızda yan yana bulunur ancak boğulmadan yutkunabilir, yemek yiyip, konuşabilirsiniz.

 








Normal bir insanın sahip olduğu epiklot kapakçığının yapısı ile bir bebeğin kapakçığının yapısı farklıdır. Çünkü;

Bu kapakçıkların aynı olması bebek için tehlikeli bir durum oluşturacaktır. Bu nedenle bebeklerdeki kapakçık sistemi, yetişkinlerinkinden çok daha farklı bir şekilde çalışır. Bebeklerde bu kapakçık erişkinlerden daha yukarıda bulunur. Bu sayede bebek nefes alıp verirken rahatlıkla anne sütü de emebilir. Bebeklerin anne sütü emerken bir yandan ağlayıp bir yandan boğulmamaları da bu yüzdendir. Eğer bebeklerdeki kapak sistemi de yetişkinlerdekine benzer bir yapıya sahip olsaydı, bebekler anne sütünü emerken boğulabilirlerdi.

 

    Peki bu nasıl gerçekleşebilmektedir?

 

    Nefes borusunun üstünde yer  alan ve küçük bir dokudan oluşan bir kapak yutkunurken otomatik olarak nefes borusunu kapatır. Nefes borusunun hemen girişindeki bu kapakçığa epiklot adı verilir.  İşte bu sayede yemek yerken nefes borusuna su veya yiyecek kaçması engellenmiş olur. Yutkunmadan sonra ise bu kapakçık tekrar yerine gider ve böylece nefes borusundan hava geçmesi sağlanır.

 

    SONUÇ

 

    * Bebekliğinizden bugüne kadar, binlerce kez yediğiniz yemek sırasında, onbinlerce kez yutkunmanıza rağmen her seferinde, epiklot, tam doğru anda nefes borunuzun girişini kapattı.

    * Kalp kapakçıklarınız, bir damlasını bile sızdırmadan kanın vücudunuza pompalanmasını sağladı.

    * Toplardamar boyunca var olan binlerce kapağınız hücreleriniz tarafından inşa edildi.

    * Siz varlığından haberdar bile değilken, üzerlerinde hiçbir kontrolünüz yokken, bu kapakçıklarınız hep en doğru anda kapanarak hayatınızı kurtardı.
H.A.E. Saygilar.

PRO - CONTRA


Yazimizin basligin da iki yabanci kelime!..
Haberler de THY ucaginin kacirildigi geciyor.Cok sükür sonuc da kimsenin burnu kanamadan tehlike atlatilmis.
Bu gün Havaalanlarinda alinan tedbirler yolcularin cekmis oldugu eziyet demekki bir netice vermiyor.Bu gün Frankfurt Hava alaninda Cocugunun sütünü ucaga götüremiyen Anne Sivi maddelerinin yanliz Gümrük alanlarda ki inter shoplardan alinmasi ve belgelenmesi vs.
Diger tarafta gene Avrupa ülkesi olan Arnavutluk'tan rahatlikla bir ucagin kacirilabilmesi.
Bir tarafta Iran üzerinde Atom ile ilgili yapilan bir baski bunun belkide Irak daki gibi sicak bir catismaya dönme ihtimali.Diger taraftan Kuzey Kore'nin resmi aciklamasina göre Atom denemesi yapacagi.Avrupa ülkelerinden Almanya'da AB nin almis oldugu tarim ilaclari ile ilgili
tedbirler.Hemen yan komsusunda kullanilan kimyevi Tarim ilaclari.Dünya ilim adamlarinin Klima ile ilgili korkunc aciklamalari.Ve buna katilan ülkelerin gec kalinmasina ragmen almis oldugu tedbir ve protokollara Atmosferi en fazla kirleten ABD'nin imzasini koymamasi.
Daha benim gibi cehl bir adamin yazabilecegi yüzlerce örnek varken.Halen yukarda ki bu iki yabanci kelimenin ne manaya geldigini cözebilmis degilim.Lütfen bilen varsa aciklasin.

Saygilarla.

NEREYE BAKIYORSUN...


TÜRKİYE’DE HAYVAN HAKLARI
Çevre Bakanlığı’nca hazırlanan ve TBMM Genel Kurul gündeminde bulunan “Hayvanları Koruma Kanunu Tasarısı”, hayvanların korunması ve yaşama haklarının güvence altına alınması amacıyla hazırlandı. Kanun tasarısının amacı, başta evcil hayvanlar olmak üzere tüm hayvanların, insan ve doğa kaynaklı mağduriyetlerinin önlenmesini, gözetilmesini, bakımlarını, kötü muamelelerden uzak tutulmalarını, üremelerini, canlarının ve sağlıklarının korunmasını sağlamak.
Bu amaca ulaşmak için hayvanların korunmasına ilişkin geliştirilen temel ilkeler şunlar:
Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir. Ancak kanuni istisnalar ve insan gıdası olarak yararlanılan hayvanlar bu hükmün dışında tutulmuştur.
Geleneksel olarak insanların çevresinde yaşayan türden olan evcil hayvanlar, türüne özgü hayat şartları içinde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sahipsiz hayvanların da sahipli hayvanlar gibi yaşamaları desteklenir.
İnsanlar, hayvanların korunmaları, gözetilmeleri, bakımları ve kötü muamelelerden uzak tutulmaları için gerekli önlemleri alırlar.
Hiçbir maddi kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin sadece insani ve vicdani sorumluluklarla hayvan besleyen ve koruyan gerçek ve tüzel kişilerin desteklenmesi esastır.
Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır.
Tasarıda yer alan düzenlemelerden bazıları şunlar:
Hayvan sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, türüne ve üreme yöntemine uygun olarak ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek ve aşılarını yaptırmakla yükümlüdür.
Hayvan sahiplenecek kişi, hayvanın sağlığı ve yaşam koşulları ile ilgili insan-hayvan etkileşimi ve çevre sağlığı açısından sorumludur.
Hayvan sahipleri çevreye ve insanlara verecekleri zararları ve rahatsızlıkları tazmin etmekle yükümlüdür.
Çevre Bakanlığı, hayvan bulundurma ve sahiplenme şartları ile rahatsızlıkları önleyici tedbirleri, çıkaracağı bir yönetmelikle belirleyecektir.
Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça, bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek, acı, ızdırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu vb. bağımlılık yapan yiyecekler veya içecekler verilmesi yasaktır.
Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar, onları türüne ve özelliğine uygun ortamlarda ve şartlarda taşımak, taşıma esnasında bakmakla yükümlüdür.
Hayvanların kendi mekanlarında yaşamalarının desteklenmesi esas olup, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların öldürülmesi yasaktır.
Hayvanlarda acı veren müdahalelerin uyuşturmaksızın yapılması yasaktır.
Sadece veteriner hekimler acil ve zorunlu müdahalelerde bulunabilirler.
Hayvanların bilimsel olmayan tedavi ve deneylerde kullanılması yasaktır.
Hayvanlara acı, ızdırap, korku veren tıbbi, ticari ve bilimsel deneylerin yerine alternatif yöntemlerin kullanılması esastır.
Hayvanların ticareti esnasında sağlıklarının iyi, satıldıkları ve yaşadıkları yerin temiz ve sağlık şartlarına uygun olması zorunludur.
Hayvanların doğal kapasitelerini veya gücünü aşacak ve yaralanmalarına ya da acı çekmelerine yol açacak yöntemlerle eğitmek, başka bir hayvan üzerinde şiddetini denemek, onların acı çekmesine, yaralanmasına, sakatlanmasına ve ölümüne neden olabilecek şekilde dövüştürmek yasaktır.
Her ilde valinin veya görevlendireceği bir vali yardımcısının başkanlığında, ilgili bakanlık ve gönüllü kuruluşların da temsil edildiği “il hayvan koruma kurulu” oluşturulacaktır.
Kanun’un yürürlüğünü müteakiben her türlü hayvan bulunduran tüzel kişiler, işletmeleri ile ilgili belgelere dayalı bilgileri altı ay içerisinde il hayvan koruma kuruluna bildireceklerdir.
Denetim konusunda Çevre Bakanlığı ve mülki amirler yetkilidir.
Hayvanları koruma amacıyla kontrollerde bulunarak bu kanuna aykırı hususları tespit, görevlilere haber vermek ve kötü muameleyi engellemek üzere hayvan koruma gönüllüleri görevlendirilecektir.
Kanun’un amaç ve kapsamına uygun faaliyet ve çalışmalarda bulunmak ve finansmanı sağlamak için Türkiye Hayvanları Koruma Vakfı kurulacaktır.
Eğitici yayınlar, trafik kazaları, hayvanat bahçeleri, yasak ve izinler, koruma alanları, koruma altına alma ile ilgili düzenlemeler yapılacaktır.
Kanun hükümlerine uyulmaması durumunda para cezalarını içeren ceza hükümleri devreye girecektir.
Saygilarla.

Salı, Ekim 03, 2006

MÜKEMMELLIK...

Vücudunuzdaki küçük bir detayın bile işlevini görmemesi kuşkusuz sizin için oldukça zor bir durum oluşturur. Bu durum doğadaki diğer bütün canlılar için de geçerlidir. Örneğin hayvanların kuyrukları, çeşitli işlevlere sahiptir ve olmaması durumunda canlı zor durumda kalır. Her biri farklı biçim ve görevlerde olan kuyruklar.

Uçuş Organı Kuyruk:

Kuşların, sineklerin, kelebeklerin, arıların kanatlarından sonra en önemli uçuş organları kuyruklarıdır. Kuşların tüm kanat hareketlerinde kuyruk özel bir koordinasyon görevi görür. Kuşların uçarken kapanan kuyruk telekleri, bir yere konmak istediklerinde açılır.

*Ağaçkakanlar kısa ama çok sağlam tüylerle kaplı kuyruklarını ağaçların gövdelerine tutunmak için kullanırlar.

* Yırtıcı kuşların kuyrukları da avlanma tekniği için önem taşır. Örneğin doğanlar, atmacalar ve çaylaklar gibi ani manevralar yapmak zorunda olan türler genelde daha uzun kuyrukludurlar.

Balıkların Kuyrukları


Kuyruk, tüm deniz hayvanları için en önemli hareket ve yönlenme organıdır. Suda yaşayan canlılarda, kuyruklar ile yüzgeçler koordineli biçimde çalışır. Balıkların kuyrukları, kuşlarınkinden farklı olarak, pullu, tüysüz ve esnektir. Balıkların su içindeki manevralarında, kuyrukları hidrodinamiğe uygun olarak yaratılmış tamamlayıcı bir organdır. Balıkların yüzüşünde dikkat çeken; kuyruk, gövde ve yüzgeçlerin birbiriyle kusursuz uyumudur.

Kürklü Kuyruklar

Boyut olarak küçük olan hayvanlar hareket etmediklerinde hızla ısı kaybeder ve donma tehlikesi ile karşılaşırlar. Bu da onlar için özellikle uykuda oldukları vakitlerde bir tehlike oluşturur. Ama Allah her canlı türü için olumsuz dış şartlardan etkilenmemelerini sağlayacak korunma yöntemleri yaratmıştır. Örneğin sincap gibi canlılar kalın bir kürke benzeyen kuyruklarını vücutlarının etrafına sarmalayıp, bir top gibi kıvrılarak uyur. Sincapların kuyrukları tıpkı bir palto gibidir. Soğuk havalarda uyuduklarında sincaplar kuyrukları sayesinde donmaktan kurtulur. (Jill Bailey, Anticipating The Seasons, Nature Watch Series, s. 10)

Tilki Kuyruğu

Tilkinin tüylü kuyruğu da bir tür denge organıdır. Vücudunun küçüklüğüne göre oldukça kalın ve tüylü bir kuyruğa sahip olan tilki, avını hızla kovalarken kuyruğunu dengesini kaybetmeden yön değiştirmek için kullanır.







*Hayvanlar kuyruklarını çok değişik amaçlarla kullanırlar. Denge sağlamak, ısınmak, sinekleri uzaklaştırmak, yön belirlemede dümen olarak hatta iletişim kurmak için

*Bazı maymunlar kuyruklarını beşinci ayak gibi kullanırlar. Elleriyle yemek yerken kuyruklarıyla ağaç dallarına tutunurlar.

*Kedi ve köpekler kuyruklarını konuşmak için kullanırlar. Kuyruklarını nasıl tuttukları ne hissettiklerini gösterir.

* İnek, at gibi hayvanlar kuyruklarını sinek ve uçan küçük böcekleri uzaklaştırmak için kullanırlar.

*Timsahlar güçlü kuyruklarını etrafa savurarak kendilerini koruma amaçlı kullanırlar.

* Tavuskuşu gibi kuşlar kuyruklarını gösteriş için ve ne kadar çekici olduklarını ilan etmek için kullanırlar.

* Soğuk bölgelerde yaşayan hayvanlar, yağ deposu olan kuyruklarını soğukta ısı kaybını önlemek için tıpkı bir battaniye gibi kullanırlar.

* Kanguru gibi hayvanlar güçlü kuyruklarını dengelerini sağlama ve kendilerini koruma amaçlı kullanırlar.

*Balıklar kuyruklarını suyun içinde ilerlemek için kullanırlar. Su samuru gibi hayvanlar kuyruklarını suyun içinde yönlerini belirleyen bir dümen gibi kullanırlar.


Köpeklerin Kuyrukları Neler Anlatır?

Köpeklerde kuyruklar bir iletişim aracı gibi işlev görür. Köpekler, kendi aralarında ve insanlarla olan iletişimlerinde tepkilerini, duygularını kuyruk hareketleriyle anlatırlar. Örneğin köpekler, sahiplerine sadakatlarını göstermek için kuyruklarını aşağı doğru kaydırarak bacaklarının arasına kıstırırlar. Bir tehlike anında ise kuyruklarını dikerler. Saldırı anında kuyruklarını daha dik hale getirirler. Tehlike geçince kuyruklarını indirir, güvende olduklarının ve sadık kalacaklarının mesajını verirler. Bir köpeğin mutlu ve neşeli olup olmadığını anlamak için, gözlerinden ve yüzünden çok, kuyruğu fikir verir: Kuyruğunu yavaş yavaş sağa sola sallıyorsa bu halinden memnun olduğunu gösterir.

Sincapların Kuyrukları

Sincapların pek çok canlıda olduğu gibi kendi aralarında kullandıkları haberleşme yöntemleri vardır. Örneğin kırmızı sincaplar düşman gördüklerinde kuyruklarını sallar ve heyecanlı sesler çıkarmaya başlarlar. Bu haberleşme yöntemlerinin dışında yüksek dallarda koşarak hareket edebilen sincaplar kuyruklarını denge sağlamak için de kullanırlar. Yönlerini de kuyruklarını çevirerek değiştirirler. Sincapların kuyrukları bir geminin dümeni ile aynı işlevi görür. (Ranger Rick, October 1993, s. 6-12)

Kertenkele Kuyruğu

Kertenkelenin renkli ve parlak kuyruğunun amacı dikkat çekmektir. Kertenkeleyi avlamak isteyen düşmanı öncelikle kuyruğa yönelir, oysa ki kuyruğu hayati bir organı değildir. Düşman kuyruğunu kaptığı anda kuyruk da kertenkeleden ayrılır. Omurunun içinden kopan kuyruk kısa sürede yenilenir.

Yüce Allah kertenkeleyi koruma amaçlı renkli kuyruğuyla birlikte yaratmıştır. Özel olarak vücudundan ayrılan ve yenilenebilen bu kuyruk Allahın eşsiz sanatının ve sonsuz ilminin delillerindendir.

Guanacoların Sosyal Yaşamlarının Parçası Kuyrukları


Güney Amerika'da yaşayan bir deve türü olan Guanacolar düzenli sosyal yaşama sahip olan hayvanlardandır. Guanacolar ailelerini, beraber yaşadıkları sürülerini ve yaşadıkları bölgelerini tehlikelerden uzak tutmak için birbirlerine mesajlar gönderirler. Haberleşirken kulakla işaret gönderme, mırıldanma, çömelme, tükürme, göğse vurma, kuyruk sallama gibi pek çok hareketi kullanırlar. Guanacolar vücut duruşları ile de mesaj gönderirler. Zamanlarının çoğunu kendi yerleşim bölgelerinin sınırlarını belirlemekle geçiren yetişkin erkekler için vücut duruşu özellikle önem taşımaktadır. Yabancı bir erkek yaklaştığında o bölgeye hakim olan erkek, kuyruğunu havaya kaldırarak ani bir şekilde dimdik ayağa kalkar. Boynunu kıvrılmış bir S şekline getirir, kulaklarını arkaya doğru yatırır ve burnunu yukarı doğru kaldırır. Bu şekilde Guanaco düşmanına gözdağı vermiş olur. (International Wildlife, July/August 1998)

Maymun Kuyruğu


Oldukça güçlü ve kıvrak olan maymun kuyruğu kıvrılabilir, hatta düğüm bile olabilecek özelliktedir. Maymunlar yaklaşık 70 cm kadar uzayan kuyruklarını bir kol gibi kullanıp ağaçlara tutunmakta, meyveleri taşımakta kullanırlar.


Kangrunun Kuyruğu

Kangurunun son derece kalın ve kaslı kuyruğu, zıplamasını sağlar. Güçlü kuyruğunu bir yay gibi kullanan kanguru, kuyruk kaslarına depoladığı enerjiyi her sıçrayışta boşaltır ve yeniden doldurur. Kanguru için kuyruk sadece zıplarken değil, dururken de son derece önemlidir. Kangurular dinlenirken kuyruklarını bir baston gibi kullanırlar.

Tüm canlılar kendilerine has kuyruklara, ihtiyaçlarına en uygun vücut yapılarına ve sistemlere sahiptirler. Yeryüzündeki milyonlarca çeşit canlının sahip olduğu benzersiz özelliklerin nasıl ortaya çıktığını samimi olarak düşünen bir insan, bir canlının kendiliğinden kusursuz özellikler kazanamayacağını, bu canlının tek bir parçasının bile tesadüfen oluşamayacağını hemen anlayacaktır. Bütün hayvanları, bitkileri, insanları Allah mükemmel bir şekilde yaratmıştır. Aklını ve vicdanını kullanarak düşünen insanlar için bu çok açık bir gerçektir.

H.A.E. Saygilarla

HADI GÜLELIM..


Cep telefonu ’çalındım’ diye bağıracak.Bir cep telefonu servisi, çalındığı taktirde cep telefonunuzun "Durun, çalındım" diye bağırmasını sağlıyor. İngiltere’de tanıtılan sistemin cep telefonu hırsızlığını tamamen ortadan kaldırması bekleniyor.
Hürriyet.
Yahuuuu bizler nelere, ki....mizi yirtana kadar bagiriyoruz da duyan yok.Onun sesine mi bakan olacak.
Ha, ha , ha, hi, hi, hi...

Saygilarla.

Pazartesi, Ekim 02, 2006

INCE CIZGILER...

DNA


*DNA, insan vücudunun bilgi deposudur.

* İnsan vücudundaki 100 trilyon hücrenin

hepsi DNAdaki bilgilerin tamamını eksiksiz

bilmektedir.

*DNAda 3 milyar kimyasal harf vardır.

* Bunlar A, T, G ve C harfleridir ve

kendilerine özgü bir dile sahiptirler.

* Bu harflerden yalnızca bir tanesinin bile eksilmesi

ya da yer değiştirmesi, ölümcül hastalıklara sebep olmaktadır.

* DNA, 1.000.000 ansiklopedi sayfasını rahatlıkla dolduracak

bilgiyi içermektedir.

* DNA, anne ve babanın tüm kalıtsal bilgisinin çocuğa

geçmesini sağlamaktadır.

* Hücrelerin göz, saç, kemik, deri, mide veya başka bir alanda

özelleşmelerini DNAdaki bilgiler belirlemektedir.

* DNA, metrenin milyonda biri kadar olan hücrenin içine,

bir ipin makaraya sarılması gibi katlanarak sığdırılmıştır.

* Bu ip birbiri üzerine dönen, sarmaşık gibi sarılmış iki

zincirden ibarettir.

* İki zincirin birbirinden uzaklığı 2 nanometre yani

metrenin milyarda biri kadardır.

7 Hücrenin içindeyken metrenin milyarda biri kadar

yer kaplayan DNA, açılıp içindeki harfler peş peşe

dizildiği zaman 1 metre 80 santimetre uzunluğa denk

gelmektedir.

* Tüm hücrelerdeki DNAnın uzunluğu, 9 milyon kilometre

etmektedir. Bu uzunluk, 13 defa Aya gidip dönmeye eş değerdir.

* DNAnın protein üretiminde görevli parçalarına "gen"

adı verilmektedir.

* İnsan DNAsı, 25.000 farklı gene sahiptir.

* DNAnın sadece %2si protein üretiminde görevlidir,

%98inin ise ne işe yaradığı büyük bir sırdır.

H.A.E. Saygilarla.

CEMBER...


Cember bir zamanlarin modasi degilmiydi ?... Her kezin elin de bir cember,belinde bir cember.
Zaman onu da her modanin küllenmesi gibi bir kenara sakladi.Dillerde ki Cember haric,Kafalarda dönen cemberler haric.Dön cemberim dön.

Saygilarla.

Pazar, Ekim 01, 2006

SISTEMIN DOGUSU..

UZAY


Güneş Sistemi'nin yapısını incelediğimizde, büyük bir denge

ile karşılaşırız. Gezegenleri

dondurucu soğukluktaki dış uzaya

savrulmaktan koruyan etki, Güneş'in

"çekim gücü" ile gezegenin

"merkez-kaç kuvveti" arasındaki

dengedir. Güneş, sahip olduğu büyük

çekim gücü nedeniyle tüm gezegenleri

çeker, onlar da dönmelerinin verdiği merkez-kaç kuvveti sayesinde

bu çekimden kurtulurlar. Ama eğer gezegenlerin dönüş hızları biraz

daha yavaş olsaydı, o zaman bu gezegenler hızla Güneş'e doğru

çekilirler ve sonunda Güneş tarafından büyük bir patlamayla

yutulurlardı.

Bunun tersi de mümkündür. Eğer gezegenler daha hızlı dönseler,

bu sefer de Güneş'in gücü onları tutmaya yetmeyecek ve gezegenler

dış uzaya savrulacaklardı. Oysa çok hassas bir denge kurulmuştur

ve sistemde bu dengeyi koruduğu için düzen devam etmektedir.

Bunun yanısıra söz konusu dengenin her gezegen için ayrı ayrı

kurulmuş olduğuna da dikkat etmek gerekir. Çünkü gezegenlerin

Güneş'e olan uzaklıkları çok farklıdır. Dahası, kütleleri çok farklıdır.

Bu nedenle, hepsi için ayrı dönüş hızlarının belirlenmesi lazımdır ki,

Güneş'e yapışmaktan ya da Güneş'ten uzaklaşıp uzaya savrulmaktan

kurtulsunlar.

H.A.E. Saygilarla.