Pazartesi, Eylül 18, 2006

DÖNDÜ DEDIKI


Bir yilbasi aksami idi.Hava kararmaya baslamisti.Bense elimde kemanim.Beyazlara


bürünmüs bir sokakta üc bes kurus toplamaya calisiyordum.Hava o kadar soguktu ki Kemanimi saran parmaklarin bana ait olup olmadigini düsünmeye baslamistim.


Caresizdim kizima söz vermistim.Ona istedigi bebegi almayi.Annesi bizi terk edip uzaklara gitmese idi.Bir care bulacagina emindim.O simdi cok uzaklardan bizi gözlüyordu.Acele etmem lazimdi herkez evlerine cekilmis dükkanlar teker teker kapaniyordu.Kafami yukari kaldirdigim da Pencelerden sokaga dogru dökülen sari isik,bu isikta ucusan beyaz kelebekler gibi  kar tanecikleri.Bir gayret Kemanima ses vermesi icin hamle yaptim.Cikan notalar pencerelere ulasamadan kelebeklerin dansi arasinda kaybolup gittiler.Soguk, parmaklarimi dondurdugu gibi, beynime de islemeye baslamisti.Bir an kizimi, penceredeki bebek oyuncagi düsündüm.Sona yaklasiyordum.Her sey bitti derken yolun basinda bir karalti gördüm sik giyimli bir bay idi.Hayatta hic dilenmemistim.Ama bu gece kizim icin onun mutlulugu icin elimi sik giyimli adama uzatarak bayim lütfen diyebildim.Siyahlar icinde ki bu adam


elimi iterek hayatta en sevmedigim kisi dilenenlerdir dedi.Beni bir adim gectikten sonra sert bir dönüs yaparak.Donmus parmaklarim arasinda ki siki siki tuttugum


kemanimi alarak.Calmaya basladi.O anda beyaza bürünmüs sokakta o eski kemandan cikan notalar, siki siki kapali sicakligi icinde sakliyan camlari vurmaya basladi.Dakikalar gecmemisti ki bir mucize olmus o kapali camlar yavas yavas acilmaya baslamisti.Gökyüzünde artik beyaz kelebeklerin yerini mini mini yildizlar almaya baslamisti.Her pencereden sokaga dökülen gümüs para'lar.Sapkami cikararak yere dökülen bu yildiz parcalarini toplamaya basladim.Elimde para dolu sapkamla o siyahlar giymis adama bakarken.Elinde tuttugu kemanimi bana uzatirken homurdaniyordu 'dilencileri hic sevmem '.Bir kac adim atmisti ki.Bir hamle ile isminizi bagisliyin dedim.Arkasina bakmadan kisik bir sesle....


Niccolò Paganini, (1782, Cenova,İtalya - 1840, Nice, Fransa) İtalyan besteci, keman virtüözü.


 H.A.E.Saygilarla.

AYASOFYA I ...


Bu gün DünyaInin 7 harikasi ayakta olabilseydi.8 ncisi olarak muhakkak Ayasofya gösterilirdi.
Topladigim bilgilerle II bölümde sizlere bu sahaseri tanitmaya calisacagim.Nereden geldi diye soracak olursaniz.Dün Yabanci bir kanal da Istanbul'un Türk ve yabanci arkeoöloglarin calismasi ile Modern teknoloji kullanilarak.Mevcut ölcü ve planlara göre animasyon resimlerle 1000 yila yakin bir zaman dilimi icersinde ki görünüsünü anlattilar.Bunlarin arasinda tabiki Ayasofya en önde yer aliyordu.

AYASOFYA


Essiz güzellikte, muhtesem bir mabed yaptirmaya karar veren Imparator Justinianus emeline kavusmis, idealini gerçeklestirmistir. Dünyaya bir mimarlik harikasi kazandirmistir.
Fakat, insanlik bugün bu saheserle övünüyorsa, bu, Türklerin sayesindedir. Onu bugünlere sapasaglam ulastiranlar, sanat harikalarinin koruyucusu olan Türklerdir.
Amerika kitasinda, Mayalar'in, Aztekler'in, Inka'larin eserleri bugün harabe halindedir. Çünkü bu kitayi 15. Ve 16. Yüzyilda fetheden Avrupalilar, o saheserleri korumak söyle dursun, yagmaladilar, yakip yiktilar. Yikilmadan kalabilenler, balta girmemis gür ormanlarda bulunanlardir.
Roma imparatoru Jül Sezar Kleopatra devrinde Misir'a saldirdigi zaman muhtesem Iskenderiye kütüphanesini yakip yikmisti. Bu kütüphanede bulunan 700 bin kitabin külleri, günlerce bir matem bulutu gibi sehrin üzerinden ayrilmadi. Bazi tarihçiler buna ''Rönesansi en az asir geciktiren olay'' diyorlar.
Piramitler, herbiri tonlarca agirlikta blok taslardan örülü olduklari için yikilamadiö ama sakladiklari hazineler yine yagma edildiç Yüzlerce yil sonra bölgeye hakim olan baska kuvvetler de, Gize'deki ünlü sfenksi nisan tasi olarak kullandilar, top atesine tutarak bu saheserin burnunu, sakalini kopardilar.
1204 yilinda Istanbul'u zapteden Haçlilar, bu sehri misli görülmemis sekilde yagmaladi, sanat eserlerini tahrip ettiler. Olayin görgü tanigi olan Bizamsli ve Avrupali tarihçiler ''Tarihte böylesine vahsi, böylesine barbar bir yikim görülmemistir'' diyorlar. Bunlarin Ayasofya'yi ne hale getirdiklerini, diger harika eserlere neler yaptiklarini önceki bölümlerde bir nebze yaptiklarini önceki bölümlerde bir nebze anlatmistik. Daha baska neler yaptiklarini da asagida görecegiz.
FATIH'IN ILK EMRI
1453'te Türkler Istanbul'u fethedince, Fatih Sultan Mehmed'in ilk emirlerinden biri, acinacak sekilde harap ve bakimsiz birakilan Ayasofya'nin onarilmasi olmustur.
Türklerin Ayasofya'yi nasil bulduklarini, sonra ne hale getirdiklerini, onu nasil koruduklarini asagida okuyacagiz. Fakat daha önce bu eserin nasil meydana getirdigini ve mimari özelliklerini anlatacagiz. Bu özellikleri anlatmadan önce sunu da belirtelim ki, dünyayin yadi harikasini tespit edildigi yillarda Ayasofya henüz yapilmamisti. Yapilmis olsaydi, bu yedi harikadan biri mutlaka Ayasofya olurdu.
ESKI MABEDLERIN SÜTUNLARI ISTANBUL'A GETIRILIYOR
Bugünkü Ayasofya'nin bulundugu alanda, ilk kilise 12 Mayis 360 yilinda yapilmisti. O zamanki Bizans'in en büyük mabedi olan bu yapi 44 yil sonra bir yangimla harap oldu. 415 yilinda onun yerine yapilan yeni kilise de 532 yilinda baska bir yanginla yok oldu.
Iste bu ikinci yangindan sonra Imparator Justinianus, Hazreti Adem'den bu yana görülmemis ihtisamda, yanginlara, depremlere karsi koyabilecek, gelecek çaglara ulasabilecek saglamlikta bir eser yaptirmaya karar verdi.
Justinianus bu büyük yapinin insaasina Aydinli Antonius ile Miletli Isodoros adli mimarlari memur etti. Mimarlar hemen ise koyuldular. Önce kilisenin yapilacagi alan iyice açildi. Bu maksatla orada bulunan saraylar, evler yikildi. Sonra, Imparatorlugun, harabe halinde bulunan eski mebedlerin, evlerin en güzel malzemeleri toplatilarak Istanbul'a getirildi. Mesela sekiz sütun Efes'teki Diana mebedinden alindi. Ayni sütunlar daha önce Efes'e Heliopolis'teki Günes mebedinden getirilmisti. Atina, Roma, Delf ve öteki mebedlerden de bazi sütunlar toplandi. Böylece, herbiri ayri bir mebede yücelik kazandirmis olan mermer sütunlar, simdi bir araya gelecek, en büyük mebedde bulusarak gelecek çaglara ulasacaklardi. Ayrica dünyayin en meshur mermer ocaklari de Ayasofya için çalistirilyordu. Prokonez beyaz mermerlerini, Egriboz adasi açik yesil mermerlerini, Karia'daki ocak beyaz-kirmizi mermerlerini, Misir meshur porfirlerini, Teselya ve Lakonya eski yesil mermerlerini, Siga damarli pembe taslarini istanbul'a yolladi.
EY SÜLEYMAN SENI ASTIM!
Bu çok degerli malzemeden essiz bir anit meydana getitmek mimarlar da en büyük güçle desteklenmeliydi ve desteklendi.
Insaat araliksiz bes sene devam etti. Bu süre içinde hergün bin isçi çaliiti. Imparator sik sik çalismalari denetliyor, çalisanlari yüreklendiriyordu. Nihayet insaat bitince, 27 Aralik 537'de, büyük bir açilis töreni yapildi. Justinianus 14 atil çektigi tören arabasi ile Ayasofya!nin, o zaman Kram Kapisi denilen büyük kapisinin önüne gelince, büyük eseri gururlu seyrederken söyle dedi: ''Tanrim, sana sükürler olsun ki böyle essiz bir eserin basarisini bana lütfettin, beni buna layik gördün!''
Sonra heyecanla mihraba dogru atilarak söyle demekten de kendini alamadi: ''Ey Süleyman, bu eserle seni asmis, seni yenmis bulunuyorum!'' o zamana kadar en büyük mabedi yaptiranin kadar en büyük mabedi yaptiranin Hz. Süleyman oldugu kabul ediliyoudu.
AYASOFYA'NIN BOYUTLARI
Ayasofya'nin bina olarak kapladigi alan 77 metre uzunlukta ve 71ç70 metre genislikte bir yerdir. Bu alanda yükselen binanin çik genis bir avlusu vardi. Avlunun etrafinda revaklar, ortasinda ise auyu aslan agzindan akan bir çesme bulunuyordu. Mabede 9 büyük kapidan giriliyordu.
Ayasofya'nin kubbesi 33 metre çapinda ve 55.60 m. Yüksekligindedir. Kubbenin kendi yüksekligi 81 metreyi bulur. Kubbe. Çok hafif tuglalardan, birbirine takip eden tabaklarla meydana getirilmistir. Kubbe kasnagi 40 pencerelidir. Bunlardan dördü kapali durur. Yapiyi 107 sütun ayakta tutar. Bunlarin 40 tanesi alt. 67'si de üst kisimdadir. Bina zemeninin altina genis sarniçlar yapilmis, bunlarin içine büyük fil ayaklari dikilmistir. Böylece yapiya, seglemlere karsi esneklik ve dayanliklilik verilmistir. Buna ragmenAyasofya Bizans devrinde birkaç defa depremden hasar gördü ve tamir edildi.
20 BIN KILO GÜMÜS
Ayasofya'nin ihtisami yaniz boyutlarinda degildir. Iç süslemeleri bakimindan da essiz bir eserdir. Daha dogrusu Haçli yikimina ugrayincaya kadar öyle idi. Daha sonra Türklerin onarimi ile ve bu defa Türk sanatinin inceligiyle, yine essiz bir anit oldu.
Ayasofya'nin içi, Latinlerin isgalinden önce, mozaikler, renkli mermerler, fildisi levhalar, altin, gümüs ve diger kiymetli taslarla, agir islemeli kumaslarla süslüydü. Tavanlarinda altin zemin üzerinde dekoratif göbekler, rozetler, gümüs mozaikler vardi. Insan resmi tasiyan mozaikler de bulubuyordu. Halen yerinde duran büyük kapinin üzerindeki mozaik taht üzerinde oturan Meryem'i, kucagindaki çocuk ise Hz. Isa'yi temsil ediyor. Meryem'in sagindaki Imparator Konstantin Meryem'e Istanbul sehrini. Justinianus isa Ayasofya'yi sunarken görülüyor.
Kubbenin altinda ve orta yerde duran, fildisinden yapilmis ve degerli taslarla süslenmis bir kürsü vardi. Mihrabin önünde de üzeri altin yaldizli gümüs bir bölme bulunuyordu. Gümüs kaplamalar ve mozaikler günün her saatinde bir baska yönden süzülen isikla piril piril olurdu.
Tarihçiler Ayasofya'da bulunan gümüs kaplamalarin ve süslerin 20 bin kilo civarinda oldugunu yaziyorlar. O devirde Bizans'ta elçi olarak bulunan yabancilar, yeryüzünde böyle muhtesem ve isikli bir mabed olmadigini yazmislardi. Mesela Rus elçileri hükümdarlarina Ayasofya'yi söyle anlatmislardi: ''Acaba gökte miyiz? Diye düsündük, cünkü yeryüzünde böyle bir ihtisami insan tasavvur edemez. Gördüklerimizi size tarif etmekten aciziz.''
Istanbul'u isgal eden Haçlilar ordusunda bulunan Robert de Clari ise gördüklerini söyle anlatiyordu: ''Bu mabedin bütün kapilarin kilit ve sürgüleri som gümüsten idi. Paha biçilemeyecek degerde olan mihrabin üzerinde ondört ayak uzunlugunda som altindan bir ayin masasi vardi ve bunun üzeri degerli taslarla süslüydü. Mihrabin etrafindaki sütunlar da gümüstendi. Kilisedeki on kadar avizenin herbiri insan kolundan kalin gümüs zincirlerle asiliydi…''
ÖRÜMCEKLER AG KURMUS
Türkler Istanbul'u aldiklari zaman Ayasofya'yi çiril çiplak buldular. Anlatilmakla bitmeyen güzel mozaiklerinin çogu; altin. Gümüs ve degerli taslarla süslü olan her seyi, Haçlilar tarafindan yagma edilmisti. Mabed bakimsizdi. Bu durumu, onu fetih gününde gören Dursun Bey söyle anlatiyor: ''Onun rahnesine tas koyacak bir mimar kalmamis, mamur olarak sedece bir kubbesi kalmis.. Padisah-i Cihan bu binayi harab ve yebab (yikik) görünce, ahir harap olmasin deyüp tamirini ve bakimini emretti. Sonra'da, su beyti söylemekten kendini alamadi:
Perdedari miküned der taki kisra ankebut
Bum nevbet mizenet der kale-i Efrasiyab..

(Kisra'nin takina örümcekler ag kurmus, perdedarlik yapiyor, Kayserin kalesinde ise baykus nöbet tutuyor)
Fatih Sultan Mehmed'in emriyle camiye çevrilen eser, bu suretle gelecek yüzyillara yikilmadan, ihtisamini arttirarak ulasma sansina kavusmus oluyordu.
Kilise camiye çevrilince. Resimlerden bazilari ve haçlar. Bozulmayacak sekilde badana ile örtüldü. Diger süslere ve melek resimlerine hiç dokunulmadi. Mebedin güneydogu tarafi görülen lüzum üzerine iki payanda ile takviye edildi. Bu köseye tugladan bir minare ve camiye bir medrese ilave olunda. Ikinci minareyi II. Beyazid yaptirdi.
KOCA SINAN DA ONARIYOR.
Kanuni Süleyman devrinde yikilma tehlikmesi gösteren bina, Kanuni'nin emriyle ve dahi mimar Koca Sinan'in maharetiyle destek duvarlara kuvvetlendirildi.
Koca Sinan Ayasofya'ya iki minare daha ekledi. Caminin yaninda II. Selim için de bir türbe yapildi. Sokollu Mehmet Pasa kubbeye büyük bir alem koydurdu.
Caminin içini Türk eserleriyle en çok süsleyen hükümdarlardan biri III. Murat'dir. Bergama'dan getirtilen ve helenistik devirde kalma iki büyük mermer küpü camiye koyduran da odur. Bu küplerin her biri 1250 litre su almaktadir.
IV. Murat'in yaptirdigi mermer mahfiller. Minber ve tas kütsü bir sanat harikasidir. Yine bu hükümdar mebedin duvarlarina ve bos kalan yerlere Biçakçizade Mustafa Çelebi'nin n'fis hatti ile ayetler yazdirdi. Bugün büyük kubbede asili duran kandili ise III. Ahmet yaptirdi.
AYASOFYA MÜZE OLUYOR
Padisahlar arasinda Ayasofya'yi Türk eserleriyle en çok süsleyen hükümdar I. Mahmut'tur. I. Mahmut'un cami için yaptirdigi çok güzel bir kütüphane vardir ki devrin saheseri sayilir. Bu kütüphanede 7 binden fazla el yazmasi ve basma kitap bulunmaktadir. Kütüphane duvarlarini da çoik güzel Türk çinileri süslemektedir.
Türklerin gösterdigi ihtimamla Ayasofya korunmus, güzellestirilmis, saglamlastirilmistir.
918 yil kilise, 482 yil cami olarak kullanildiktan sonra, 1 Subat 1935 tarihinde müze haline getirilen Ayasofya'yi bugün ziyaretçiler hayranlikla seyredebiliyorsa, bu, Türklerin bu sanat harikasina sahip olarak onu korumalari sayesindedir.
Kaynak: Osmanli Tarihi eserler.
Saygilarla.

Pazar, Eylül 17, 2006

YORGUN SAVASCI


Yorgun Savasci ; Bir an gelir,yasamla mücadele etmekten, yoruluruz.Geriye dönüp bakmak isteriz.Seneler bize bir sey ifade etmez.O zaman yanlizligin icinde kaybolur gideriz.Esasinda önümüzde bilimsizlige dogru uzun bir yolumuz vardir.Isteklerimiz,


yapmis oldugumuz her sey bir anda degerini kaybetmistir.Onlar artik adi isterse ani,


isterse gecmiste kalan silinmeye yüz tutmus hatiralar olsun.Yola ciktiginiz zaman tek


basina olmaniza ragmen seneler icinde bu sizi cogula cevirmis.Belkide kalabalik bir aile olmussunuzdur.Zamanin icinde bölünmüs kendinizden bir cok parcanizi onlara vermek zorunda kalmissinizdir.Önünüze cikan her engel,her zorlukla savasmis.Bazen bu savasi kazanmis.Bazende kaybetmissinizdir.Yilmamis bir yeni savasa dogru adim adim ilerlemeye devam etmissinizdir.Iste bir an gelirki bu savaslara cikarken birden


fazla oldugunuzu sanmis.Hayatin akisinda kayip gitmisizdir.Bir sabah uyandiginiz da


kendinizi yorgun hisseder.Güne bakisiniz degismistir.Gözleriniz bir baska bakmak ister,yeniden dogmak yasam aynasinin arka yüzünden bakmak istersiniz.Yasinizin kac oldugu,senelerin izleri aynaya baktiginiz zaman görülmez..Bir an kendiniz icin yasamak istersiniz.Iste o zaman anlarsiniz ki vermis oldugunuz bu uzun savasta.Ne kadar yorulmus bu arada da biraz olsun kendiniz icin nasil yasanmasi gerektigini ögrememissinizdir.Cünkü siz bir Yorgun Savascisiniz'dir artik.


Saygilarla.

PAZARIN SOHBETI...



Bir Pazar günü gene beraberiz.Pastirma sicaklari burada da kendini gösteriyor.Sabah sabah oy atmaya gittim; eh yeni hükümeti, belediye secimleri hepsi bir arada.Kime oy verecegiz problemi pek burada zorlamiyor bizi.Ic siyasette hangisi gelirse gelsin.Yapacaklari isler, adi hangi parti olursa olsun cözüm yolu bir oluyor.Bizim burada dikkat ettigimiz konu Türkiye' ye karsi hangi partinin daha ilimli olmasi.Eskisi gibi degil Alman Türklerin sayisi arttikca toplanan oy sayisi secim gidisatini da degistirebilecek duruma getirdi.Bu arada Türk kökenli adaylarimiz da epey var. Bu sene Belediye secimlerinde genclere yer verilmesi.Secmen yasinin 16-17'ye düsürülmesi.
Bu gün yapacagimiz sohbetimiz mutlulugumuz üzerine olsun.
Asagi yukari hepimizin bir kurulu düzeni var. Bu düzen icersinde yuvarlanip gidiyoruz.Arzu ve isteklerimiz.Bizim yasam icersindeki beklentilerimizin bir gidasi oluyor.Isteklerimiz zaten bitmez tükenmez ,bir döngü icersinde oldugu icin biri yerine geldigi zaman hemen ,arkasindan digeri bizi zorluyor.Tabii bu arada olan, kayip, ömrümüzden kopup giden günlerimiz.Yapi olarak
hep yeni arayislar icersinde kosup duruyoruz.Belki bu doganin kurali bizler icin.Bazen düsünmemiz gereken bazi seyleri yapamiyor veya yapmak istemiyormuyuz.Ne gibi diye sordugumuz zaman; bu günümüz.Baskalari ile kiyaslamadan .Nelere sahip oldugumuz.Sahiplendigimiz bu güzellikleri yeterince kullanabiliyormuyuz yoksa önemini anlamak istemiyormuyuz.Keske söyle yapsaydim bu günki aklim olsaydi diye hayiflaniyormuyuz.Herseyden önce nelere sahip oldugumuzu biliyormuyuz.Galiba mutlu olmanin en büyük sirri o ani yasiyabilmek.En önemlisi de kendimiz icin yasamak.Hele bu konu tabiat kanunun getirdigi tarzmi yoksa kadinlarda üreticilik yaninin daha fazla agar basmasi yüzünden mi.Kendilerini bir kenara birakip, mutluluk larini erkeklere nazaran bir kenara itmesi .Neden Kadinlar erkeklere nazaran daha mutsuz oluyorlar.Yoksa sorumluluklarin tümünü yüklenmek zorundami hissediyorlar.Ya bu arada kaybolan seneler.
Birde onlari düsündügüm zaman bu kadar kuvvetli ,otoriter her seyin cözümünden sorumlu mu olmalari mi lazim.Her halde onlar mutluluklarini siki siki yasasalar ,her yer günlük güneslik ,renklerde toz pembe olur.
Kalin saglicakla iyi Pazarlar.

Cuma, Eylül 15, 2006

AYAK-KABI !...


Yaşamımızın büyük bir bölümünü içinde geçirdiğimiz ayakkabıların her biri farklı bir öykü anlatıyor.
Northampton'da (İngiltere) yaşayan ayakkabı tarihçisi June Swann, "İnsanın duygularını en iyi yansıtan şeydir ayakkabı" diyor. Swann'a göre toplumun refah düzeyindeki iniş çıkışları, ökçenin yüksekliğine; savaşın uzak homurtularını, burnunun küt ya da sivri olmasına ve toplumsal değişimi de tabanın kalınlığına bakarak anlamak mümkün.
Her ayakkabının bir öyküsü var... Ayakkabılar statüyü, cinsel kimliği (genellikle), etnik grubu, dini, mesleği ve siyasi görüşü yansıtıyor. (Maksim Gorki, "bir çift sağlam ayakkabı, davada başarı sağlamak için büyük savaşlardan daha yararlıdır" diye yazmıştı.) Tabii bir de ayakkabılar inanılmaz güzel olabiliyor...
Basit Önlemler Ayak Kurtarıyor
Ayakkabı kullanımı zorunlu bir ihtiyaç olduğundan, ayak sağlığına ve ayakkabı kullanımına özen göstermek de bir zorunluluk olsa gerek. Ayak sağlığı uzmanları ayakkabı seçimine ve kullanımına dikkat edilmediği sürece hem ayak sağlığının, hem de kullanılan ayakkabının zarar göreceğini belirtiyorlar. Peki ayakkabı kullanırken nelere dikkat etmeliyiz? Ayakkabı bakımı ayakkabının ömrünü uzatacaktır. Ancak işin püf noktası, ayak yapınıza en uygun ayakkabıyı seçmek. Ayak yapısına uygun olmayan bir ayakkabı çabuk deforme oluyor, daha önemlisi deforme olurken ayağınıza da zarar veriyor.
Özellikle ayakkabıların saya denilen üst bölümü doğal deriden imal edilmiş olmalı. Ayakkabı tabanının kösele olması ayak için daha sağlıklıdır. Ayakkabının ömrünü uzatmak için hergün aynı ayakkabıyı giymemek faydalı olabilir. Ayakkabının iç tabanı çıkarılabiliyorsa havalandırılmalıdır. Ayak, ayakkabıyı taşımamalı, ayakkabı ayağı taşımalıdır.
Ayakkabı Seçerken
Ayakkabı alırken hem sağ hem sol teki mutlaka deneyin. Bir çift arasında herhangi bir görünüm, şekil, renk, boyut farkının bulunmamasına dikkat edin.
Ayağınıza tam uyum gösteren numarayı alın, büyük veya küçük numara ayakkabı giymek hem sakıncalıdır, hem de ayakkabıyı deforme eder.
Ayakkabıların ayakla temas eden kısımlarında sentetik malzeme kullanılıp kullanılmadığını kontrol edin.
İnsan ayağının hacmi gün boyunca genişler, bu nedenle ayakkabılarınızı öğleden sonra satın almaya dikkat edin.
Temizlenmiş, silinmiş ayakkabıyı mutlaka oda ısısında kurumaya bırakın. Asla kalorifer, soba gibi ısı kaynaklarının yanına ya da doğrudan güneş altında bırakma.
Saygilarla.

Perşembe, Eylül 14, 2006

EGOIST...


Egoist: Fransizca köklü Ego .ben, Bencil,Hodbin.Kendini önce düsünen.vs.Ansk.lopedik aciklamasi.Kelimenin aciklamasini okudugumuz zaman bize biraz garip geliyor!..Birisine sen egoist bir insansin desek, her halde hos karsilamaz gibime geliyor.Acaba bu kadar kötü birseymi dir bencillik.Tabii ki degildir sanirim.Niyemi diyecek olursaniz.Kendinizi düsünmeyip digerlerine egildiginiz zaman onlara yardimci olacaginiza zarar verebileceginizi hic düsündünüzmü.Egoistligin sinirlarini cizebiliyorsaniz.O zaman emin olun belki de herkez sizden mumnun olacaktir.
Hergün gidip gectigim bir yol vardi.Bir noktasinda kaldirim tasi oynamis.Aylar gecmesine ragmen hep dikkatle üzerinden atliyarak geciyorum.Belki sizde ayni yolu kulaniyorsaniz eminim benim yaptigim seyleri yapiyorsunuzdur.Tabii sizin düsmeniz beni hic ilgilendirmez.Ben bir egoistim.Bir gün aklima su takildi aceleyle ya o tasi görmezsen, ne olur? eminim düser ayagimi kirarim.Bu yasta o kirigin iylesmesi, masrafi, acisi da cabasi, yok dedim.Bir usta tutup 3-5 kurus verip o tasi yaptirdim.Cünki ben bir egoistim.Yanliz kendi ayagimi düsünürüm...Mahallemizin bir köpegi var her kez ona bir seyler veririr karnini doyururlar.O da mahalle sakinlerini tanidigi icin yanlarina gelir kendini sevdirir.Bir gün benim yanimada geldi.Ben bir egoistim ben seveceksen severim onun gelmesi beni ilgilendirmez.Ya kafasi karisiksa severken beni isirirsa.Ya hastalikliysa kuduz filan.Al basina derdi.Kafam takilmaya basladi .Her gecisimde önümede cikiyor.Ben bir egoistim yol benim sokak benim.Ya bana hastalik bulastirirsa.Git igne ol hastane kapilarinda sürün cekecegim acida cabasi.Taktim boynuna ipi götürdüm bir veterinere bastirdim asiyi hayvana benim canim yanicagina onun cani yansin doktor benim orami burami yokliyacagina onun yoklasin diyerek.Simdi rahatim önüme ciktigi zaman.Ne de olsa ben her zaman kendimi düsünürüm.Ben bir egoistim.Yazin benim pencereme Günes direk girer Allahtan biri bir agac dikmiste gölge oluyor.Ona tesekkür edecek degilim egeosunu tatmin etmistir diye düsünürüm yoksa niye diksin.Yazin sicak günlerinde kovama su doldurur agacin dibine her gün 20 litre su dökerim.Agaci düsündügümden degildir.Günesi kesipte beni gölgeye kavusturdugu icin.Dedimya ben egoist bir insanimdir kendimden baskasini düsünmem.
Sizin de böyle egoistliginiz varsa o zaman iyi anlasiriz sanirim.
Saygilarla.

SONBAHAR !...


Yaz mevsimini arkamiza aldik sonbahari karsiliyoruz.Renklerin dans ettigi bir mevsimdir.Biraz Yagmur,eskilerin dedigi ,pastirma sicaklari,birde 10 derece sicakligin gerilemesi ile kis'a yavas yavas hazirlanmaya baslamamizin zamani geldigini düsünmek.Dikkat edecegimiz bu günlerde iki mühim konu var birincisi sihhatimize dikkat etmemiz. Gün icinde hava sicakliginin degisik derecelere ulasmasi nasil giyinecegimiz konusunda bizleri hep aldatmistir.Mümkünse gec kalmadan grip asisi olmamizin faydalarini da ilerde görebiliriz.Esas ikincisi ki bu da psikolojik olarak hissetmemiz dir,Bu da her kisi de baska türlü oldugu icin birbirimize biraz daha anlayisli yaklasmamiz lazimdir.Bu en cok da Trafik de hissedilir.Dikkatimiz cok cabuk kaybolabilir.Bu bizim icin gecerli olmasa bile Trafigi müsterek kullamdigimiz icin bizim icinde daha dikkatli olmamizda faydasi vardir.Diger günlerde normal karsiladigimiz seyleri bu günlerde daha bir baska ele aliriz.Sanki aksilikler hep bu günlerde benimi buluyor diye kizariz.Bu hep böyle olmusdur; bir cok literatürlerde Sonbahar mevsimini hep gri göstermistir.Eger biraz dikkatli olacak olursak bu mevsim degisikligini cok cabuk atlatabiliriz.Eger güzel bir Sonbahar gününü doga da seyredecek olursak benim ne demek istedigimi daha da iyi görebilirsiniz.Hafta sonu ailecek cikin dogaya agaclara böceklere bütün canlilara bakiniz.O mükemmel harika isleyisi mevsimin nasil degistigini görebilir ve fotorafliyabilirsiniz.
Saygilarla.

Çarşamba, Eylül 13, 2006

KÜLTÜR SENLIGINE BÖYLE HAZIRLANILIR...

layout for myspace

Hayrola yolculuk nereye ?....


MySpace Layouts Asayi oku anlarsin nereye yolculugum!.....


Kars'ta sokak köpeklerine karşı inanılmaz bir vahşet yaşandığı iddia edildi.

Belediye ekipleri, kentte yapılacak Uluslararası Kafkas Kültürleri Festivali’ne hazırlık diye, önceki akşam karanlık çöktükten sonra sokaklarda gördükleri başıboş köpekleri zehirli iğneyle vurmaya başladılar. Daha sonra çöp kamyonuna doldurulan köpek leşleri, teker teker çöp toplama merkezine götürüldü. Asıl vahşet anı ise, tam da burada yaşandı. İddialara göre bazı hayvanların bu sırada kamyona yüklenirken hálá ölmediği ancak yine de canlı canlı preslendiği görüldü. Bazı temizlik işçileri ise, preslenen köpekleri görüntüleyen DHA muhabirini engellemeye çalıştı. Belediye Temizlik İşleri Müdürü Mehmet İşim, canlı canlı presleme iddialarını reddederken, zabıta ekiplerinin kentte itlaf yaptığını doğruladı.
Hürriyet'in Internet sayfasini karistirirken bu haberle karsilastim.Nasil olduysa unutulmiya yüz tutmus bu tip haberler tekrar hatirlanmaya baslamis bende sanmistim ki eh biraz akillandik.
Simdi haberi ben yazmaya kalksam diye düsündüm nasil yazardim diye.
Uluslararasi Kafkas kültürleri senliginin hazirligi icin en önemli ihtiyac zehirli ignedir.Eger varsa bu senlige basliyabilirsiniz.Önce havanin kararmasini bekliyip önünüze gelen her köpegi vuracak
öldüreceksiniz.Yanliz unutmayin bu islem yanliz senlikler baslamadan bir gün öncesi gecerlidir.Yoksa diger günler o köpekler kimseyi rahatsiz etmedikleri icin bir önlem almaniza ihtiyac yoktur.Birde dikkat etmisseniz 'Sehirler arasi yolculuklar arasinda yollara dokülen micir ya sizlerin lastiklerinizle asvalt sekline sokulur; veya hayvanlar ezilerek onlarin cesetleri ile' benim bu dikkatimi cekmemisti burada Türkiye ye gelen bir turist anlatirken duymustum.
Neyse gelelim haberin devamina canli canli preslenme.Haberi yapan gazeteci kardesim.Benim günümü bu kadar altüst etmeye ne hakkin var birak zehirlediler diye yaz sana bu konuda itiraz edenmi var.Vurduklarini zehirlediklerini kabul etmisler illa da preslemelerini yazman sartmi.
Senin hic haberin yokmu Uluslar arasi Kaskas Kültürün den.Köpekler önce vurulur, sonrada preslenir bu adettendir.E napalim her önüne gelen gazeteci olup da.Haber yapmaya kalkarsa böyle olur.Sonra bir de dayak yersin.Sen önce kültürü ögrende ondan sonra haber yap.Hem günümüm icine yaptin hem de Kafkas Kültürünün icine yaptin.
Ha aklima gelmisken söyliyeyim.Burada misafiriz.Birde öteki taraf var.Bakalim orada ne presliyeceksiniz.Oradaki festivalin adini biliyormusunuz.Bilmiyorsaniz.Haberi yapan gazeteciye sorun o size anlatsin.
Biz adam olurmuyuz diye sorsam.Hep bir agizdan oluruz!... Hem de böyle bir adam oluruz deriz.MySpace Layouts


Saygilarimla.
Bir okurum bu yaziyi okuduktan sonra söyle yazmis:)
Sevgi Gücüm ölen köpeği Cherie için yazmış

Yaşadığı sürece beni ve eşimi hiç kırmadı... Hep sevgi verdi... Hiç şikayet etmedi, istemedi, kızmadı, bağırmadı... Hep yanımızda oldu... Günden güne keyfine, çıkarlarına göre sevgisini değiştirmedi... Küçücük şeylerle mutlu oldu... İsteği olmayınca küsüp kırılmadı... Azla yetindi... Kimseyi yargılamadı, aşağılamadı... Ona yaklaşanlar arasında ayırım yapmadı...
Bir yandan sessiz, kapalı bir kutu gibi ama diğer yandan saflığı ve dürüstlüğüyle de açık bir kitap gibiydi...

İçinde hiçbir kötülük ve art düşünce yoktu...Cherie'den öğreneceğim, örnek alacağım çok şey vardı...Bütün insanlığın bu sevecen, sımsıcacık dostlardan öğreneceği çok şey var. Onları yalnızca izlemek bile ilişkilerimiz ve mutluluğumuz için önemli dersler içerir. Çıkarsız dostlukların, sade arkadaşlıkların, mutlu, uyumlu, huzurlu beraberliklerin gitgide azaldığı, insanların birbirleri ve çevreleriyle barışçı, saygılı ve sevgi dolu ilişkilerinin yitirildiği bu devirde, hayvan dostlarımız bize yol gösterici olabilirler..devamı aşağıda

Cherie'nin iç sezgileriyle yoğurulmuş, fazla sorgulamayan bir bakış açısı ve sade bir yaşamı vardı. Kendini ya da başkasını etkilemek için özel bir çabası yoktu. Yaratılmış olmanın güzelliği ona yeter, eşsiz olduğunu bilirdi. İnsanların iyilik ve sevgi dolu olduklarına inanır, sevmek ve vermekle ilgilenirdi. Kimsenin öfkesine öfkeyle katılmaz, sabır ve sevgiyle yatışmasını beklerdi.

Kin diye bir sorunu yoktu. Kendisi kusurlu olduğu zamanlarda bile sevgiyle yanaşır ve sessizce özür dilerdi. Kıskançlık ve özenme nedir bilmez, nisbet ya da gösteriş yapmaz, kendini başka köpeklerle karşılaştırmaz, yarışa girmez ve kendine olan güvenini hiç kaybetmezdi.Evrendeki birlik ve bütünlüğün farkında, herşeyin ne kadar birbiriyle bağımlı, tek gerçeğin de sevgi olduğunu yaşamıyla göstermek isterdi..

Salı, Eylül 12, 2006

MESLEGINIZ NEYDI ?...


Dün Terörün hic akla gelmiyecek sekilde, olaninin 5.nci yili idi.Tv.ler gene o günü bize yasattilar.Binlerce kisi ölmüs terör adi ne olursa olsun bir kere daha lanetlenmisti.Ve ne idoloji tasirsa tasisin lanetlenecektirde.Tabii bizim konumuz bu degil.O günki ,günün yasanan olaylari icersinde.Kahramanca canlari pahasina calisan ve ölen itfayicileri,saglik görevlilerini ve polisleri gördük.Gözden kacan bir kahramanlar daha vardi ?... 3 Ucak hedefini bulmus bir ucak ise araniyordu.Bu demekdi ki.Havada olan 5000 binin üzerinde olan ucaklardan bir tanesi daha vardi.Gökyüzünde 1 milyona yakin insandan bir avuc teoristin daha büyük bir kaosa yol acilmamasi icin bütün ucaklarin derhal inise gecmesi idi.Okyonus üzerinden gelen 100 lerce ucagin Amerika hava sahasina girmeden.Kanada'ya yönlenmeleri veya Neu Fundland.Hava limanina inmeleri idi.Iste o andan itibaren Trafik Kontrolörleri bütün sorumluluklari üzerlerine almislardi bazi ucaklarin yakitlari Kanada'ya kadar yetmiyecek.Bazilari ise Amerikanin iclerine kadar ucacaklari icin haddinden fazla yakit tasiyorlardi ki bu da inise gectikleri zaman korkunc kazalara sebep olabilirdi.Okyonus üzerinden gelen ucaklarin cogu ise Büyük ucaklar idi.Neu Fundland hava limani inis pisti uzun olmasina ragmen eni cok dar idi.Bir anda 100 lerce ucagin inise gecmesi ve pilotlarla kominikasyon ayni anda olmasi da imkansizliklar arasinda idi.Yakitlarini bosaltma esnasinda arkalarinda baska bir ucagin olmamasi lazimdi.Bu bir avuc isimsiz kahramanlar 1 Milyon insani burnu kanamadan asagi indirmislerdi.Onlarin anisina asagida topladigim bir kac bilgiyi sunmak istedim.

Hava Trafik Kontrolörü: kendi sorumluluk sahasında uçmakta olan ya da bir Havalimanı/Hava meydanındaki tüm hava trafiğinden sorumlu kişidir.
Kontrolör Pilotlara tarafından verilen talimatlarla ICAO (Uluslar arası Sivil Havacılık Teşkilatı) tarafınca belirlenen hava trafik kontrol kuralları doğrultusunda ayırmalar gerçekleştirilerek hava trafik akışında güven unsuru sağlanabilmektedir.
Bir Hava Trafik Kontrolörü çalışırken, radar monitöründe ya da Meydan Kontrol Kulesinde göz ile hava taşıtlarını takip ederken, algılama, dikkat ve konsantrasyon unsurlarını bir arada ve yüksek düzeyde tutmalıdır. Pilota verilen talimatta yapılabilecek en küçük hata , uçağın başka bir uçakla havada çarpışmasına ya da yakın geçmesine sebebiyet verebilir.
Mesleki sorumluluğun en yüksek derecede olduğu Hava Trafik Kontrol Mesleği, ABD üniversitelerinde yapılan araştırmalar sonucunda en stresli 3 meslek arasında yer almıştır
Hava trafik kontrolörlüğü mesleğinin dünya standardı, pilota yakın maaş almaktır, kontrolörlerin çalışma koşulları, dinlenme süreleri çok önemlidir; bazı ülkelerde 2 saat çalışıp 2.5 saat dinlenme hakları vardır. Günde 6 ila 8 satten fazla hiçbir şekilde çalıştırılmazlar. Çünkü dünyanın en zor mesleklerinden biridir, sürekli olarak dikkat etmek zorundadırlar. Bir maden işçisi kadar bedenleri de bundan etkilenir, gözleri etkilenir, beyinleri etkilenir, kalpleri etkilenir. Bu yüzden, insanın bu kadar kendisini bütünüyle vermesi gereken bir başka meslek grubu belki de yoktur. Pilotluk bile bana göre bir hava trafik kontrolörünün taşıdığı risk kadar risk taşımamaktadır. Elbette pilotların yaptığı işi de çok önemsiyorum ama, sonuçta uçağı kaldırdiktan, sonra uçağı otopilota alır, bir süre öyle yol alır, sonra riskleri paylaşır. Ancak, bir hava trafik kontrolörü öyle değildir. Hava trafik kontrolörü işinin başına geçtiği andan işini bıraktığı ana kadar ki, bırakırken de belirli sorumlulukları vardır, asla gözünü o ekranlardan, insanlarla olan ilişkilerden koparamaz, ayıramaz. En ufak bir hata bile, birbirine zincirleme geçen kazalar meydana getirir.
Hava trafik kontrolörünün önemi her geçen gün daha çok artmaktadır. Çünkü özellikle havalimanları üzerindeki trafik hızla yoğunlaşmaktadır. Daha hızlı operasyonlar gerekmektedir. Üzerimizden geçen uçak sayıları artmaktadır. Bu yüzden hava trafik kontrolörlüğü, dünün, bugünün olduğu gibi geleceğin de önemli mesleklerinden biridir. Hava trafik kontrolörleri, sıradan insanlar değildir, öncelikle hepsi üniversite mezunudur, yabancı dil bilirler, dikkat, algılama ve çabuk karar verme yetenekleri gelişmiş insanlardır. Eğer biz bu mesleği ekonomik olarak, çalışma koşulları olarak daha yukarılara çekemezsek, yarın Türkiye hava trafik kontrolörü bulmakta ciddi biçimde güçlüğe düşecektir.
Türkiye AB kapısında bir ülkedir. AB standartları içinde de hava trafik konrolörlüğü çok önemli bir meslek dalıdır. Bizim hava trafik kontrolörlerimiz bugün Euro Control ile içiçe çalışmaktadırlar.
Avrupa Hava Trafik Sahası'nın bütün kültürüne, eğitimine ve bilgisine sahiptirler. Türkiye Cumhuriyeti'nin doğu sınırına kadar, hava sahası içinde, her şey güvenlidir. Bu bizim hava trafik kontrolörlerimiz sayesindedir. Bizim doğu sınırımızdan sonra uçaklar, bir yığın riskler ve problemlerle uçmaktadır. Yine dünyanın doğusundan gelip batıya geçen uçak pilotları da, Türk hava sahasına girdikten sonra büyük bir rahatlama duyarlar. Bu da aşağıda, kulelerde muhatap oldukları, yabancı dili doğru dürüst konuşan, verileri uluslarsarası havacılık kurallarına göre kendilerine aktaran, her zaman yardıma hazır hava trafik kontrolörlerimiz sayesindedir.
Saygilarimla

Pazartesi, Eylül 11, 2006

AMPUL !...



yorum siz.
Saygilarla.

Pazar, Eylül 10, 2006

PAZARIN SOHBETI...



Bu gün sizlerle görüp duyup günlük akis icersinde yer aldigi halde aklimiza gelmiyen,daha dogrusu düsünmek bile istemedigimiz bir konuyu ele almak istiyorum.Nedir diye soracak olursaniz ;bir raya koydugunuz yasam cizgimiz.Bu cizgi cocuklugumuzla baslayip ömrümüzün sonuna kadar takip edecegimiz bir cizgidir.Isin en güzel tarafi hayatimizdaki degisiklikler bu cizgi icersinde yürümesi bizler icin o kadar dogallasmistir ki ,bir yerde haberimiz bile olmaz.Ne gibi diyecek olursaniz genclik devremiz.Egitim yillari.Basarili olup olmamak da degil. Bunlar dogal olarak bu cizginin icersindedir.Sonra evlilik ,bir aile mutluluk veya mutluksuz.Hep bu saydiklarimiz siradan gelen bir tarzdir bizim icin.Kendimizi cok iyi taniriz; mücadele gücümüz ve zorlama sinirlari.Isteklerimiz.Hepsi senelerin bilgisi icersinde bizleri sasirtmaz.
Simdi gelelim esas bir konuya ya bu cizgimiz bir anda degismeye kalkarsa buna hazirmiyiz?...
Düsünün yolda gidiyorsunuz ayaginiz kaydi yanlis bir müdahale ile ömür boyu tekerlekli sandalyeye mahkum olmussunuz.Turp gibi iken vucudunuzun herhangi bir kösesinde bir agri duyuyor.Tesadüfen gittiginiz Doktor o kücücük agriyi ciddiye alip sizin Kanser oldugunuzu söylüyor.Bir örnek daha üsüttügünüzü zannederken gögsünüze giren agrinin bir kalp hastaligi oldugunu söylüyor.Bu yasamda her gün olan fakat bizim düsünmek bile istemedigimiz, konumlar.Tabii bu günki gittikce de ilerliyen Tib'bin nimetlerinden faydalanip sihhatinize tekrar kovusabiliyorsunuz.Buraya kadar hersey normal gibi görünse de sizin.Yasam cizginiz yeniden cizilmektedir. Simdiye kadar yasama tarziniz geride kalmis olacak.Bu andan itibaren yeniden yasami ögrenmege basliyacaksiniz.Kendi basiniza bunu yapmaniz olanaksiz.Cünki böyle bir yasami tanimiyorsunuz.Belki rahatsizliginiz konusunda uzman dahi olsaniz.Bundan sonraki yasam icersinde hicmi hic bilginiz olmiyacaktir.Bir gün burada beni görevli olarak bir Hastaneye sevk etmislerdi.Orada bir vatandasima tercümanlik yapacaktim.Kendisinin nefes alip vermede bir problemi vardi.Yapilan tedavi iyi bir sonuc vermis ve kendisi eski sihhatine kavusmustu.
Simdi ise bir hastanede bir müddet kalacak daha sonrada muvaffak oluncaya kadar ambulant olarak terapi görecekti.Ben bir kac seans bu terapi de bulundum tercümanlik sifati ile Yüzlerce kisi vardi bu terapiyi gören gencler yaslilar.Orada ne ögretiyorlardi biliyormusunuz dostlarim hani dünyaya gözlerimizi actigimiz andan itibaren yaptigimiz siradan birseyi nefes nasil alinir ve nefes nasil verilir.Belki garip gelecek ama bazi insanlar bunu tekrar ögrenmeleri aylara hatta senelere vardigini biliyormuydunuz.Onun icin Allah böyle rahatsizliklari kimseye vermesin.
Simdi sihhatiniz yerindeyken.Kendinizi fikren hazirlayin böyle bir durumda bilginiz gücünüzün yetmiyecegini hayati eski günlere döndürebilmeniz icin.Tekrar o siralara oturmaniz gerekecegini biliniz.Niye diye soracak olursaniz ben hala o siralarin talebesiyim.Rahatsizligim dolayisiyla nasil eski günlerimden daha bir mükemmel hayat sürebilecegimi ögreniyorum.Baslarda gülmüs gecmistim.Hadi sende diye ama gördümki buna ihtiyac varmis.
Bu Pazarin dan sohbeti bu olsun sihhat ve mutluluk dolu Pazarlar.
Saygilarla.

Cumartesi, Eylül 09, 2006

ZEVKLI YORGUNLUK...

Saat 11 de is basi yaptim.Ortanca kizimin yeni evi 3 odasi ile bir korüdorunun halisini serdim.Sag olsun büyük damat romorkla alip getirdi.Bana da sermek isi kaldi.
Firmaya yaptirmiya kalksan 3 hafta sonraya termin yapiyorlar.Nakliyesi iscilik Halinin bedeline geliyor.Cocuklar careyi bende buldular.Hani bu isi de cok iyi beceririm.Okul caglarindan kalma cep harcligi kazanmak icin yapmadigimiz.Is kalmamisti.Torunun yatagini da monte ettim.Testini de yaptim.Büyük kizda duvara motifleri cizdi vallahi Resim konusu en büyük hobisi.Istedigini söyle neresi olursa olsun istedigini ciziyor.Örümcek adamla Komik arabayi Torun secti.Cicek motiflerinin
Siparisi öteki kizimdan.Burada yasiyanlarin cogu ister erkek ister hanim olsun cogu isi kendileri yaparlar duvarlarin kagitlanmasi,badanasi birde laminat isleri valla kizlar bu isin uzmani oldular.Kumas almislar yarinda perdeleri dikecekler.Büyük damada da nakliye ile lambalari verdik.Biraz yoruldum ama insan cocuklari ile beraber calismasi onlarin gözlerindeki pariltiyi görmesi her seyi unutturuyor.Simdi arkadaslarimin bloglarina gideyim onlar neler yapmislar.
Saygi ve Sevgiler.

Cuma, Eylül 08, 2006

NE ANLIYORUZ !..





Esasinda benim yazicagim bir konu degil ama sevgili dostlarim bir türlü etrafinda dolastiklari halde direkt bir yazi yazmadilar.Bakalim becerebilecekmiyim?..Yasamizda olan iki kelime.Birisi Demokrasi digeri Hurriyet birbirine zit ayni zamanda da, ic ice iki kavram.
Acaba bu iki kavramin bize ne ifade ettigini biliyormuyuz.Bildigimizi var sayarsak; en cok hangisini tercih ediyoruz.Bir kavram icin ,diger kavramin icinden ne kadarindan feragat etmege haziriz.Yoksa baskalarinin hazirladigi kaliplari oldugu gibi kabul etmek zorundamiyiz.Hayatimizin bir parcasi olan bu kavrami bir baskalari tarafindan önümüze konmasini mi bekliyoruz.Demokratik olarak gördügümüz diger Uluslari imrendigimiz zaman.Onlarin ödemis olduklari Diyetler den haberimiz varmi.Biraz fazla oldu ama bu konuyu hic olmazsa kendi aramizda cözmeye calisalim.Yorumlarinizi öyle bir sekilde yapin ki yazinin devami olsun.Ben biraz Ansiklopedik olarak birkac kelime ile basliyayim....
DEMOKRASİ

Halkın kendi kendini yönetimi; halk idaresi.
Yunanca "halk" kelimesinin karşılığı olan "demos" ile "idare" manasına gelen "kratos" kelimelerinden meydana gelen bir terimdir. Kökü eski Yunan kültürüne kadar uzanan demokrasi kavramı, o çağlardan günümüze çeşitli mana ve muhteva değişikliklerine uğrayarak gelmiştir.
Kelimenin Yunanca menşeine iner, bunu en azından eski Yunan tarihçisi Thucydid'e atfedersek, ilk olarak, Perikles'in Atinalılar'a verdiği bir nutukta kullanıldığını görürüz. Perikles, aristokratik rejimi yenen demokrasinin iyilik ve faziletlerini şu ifadelerle dile getirmektedir: "Bizde devlet, bir azınlığın değil, çoğunluğun yararına göre idare edildiği için, bu idare şekli demokrasi adını almıştır. Özel farklılıklara gelince; eşitlik kanunlar tarafından herkese temin edilmiştir. Fakat umumi hayata katılmaya gelince, kendi değerine göre her fert saygı görür ve ait olduğu sınıf, şahsî değerinden daha az önemlidir. Nihayet hiç kimse, fakirlik ve sosyal durumun karanlığıyla engellenmez; Rodos adalarında 1641 yılında yazılan ilk siyâsî anayasada (esas teşkilât kanunu) görmek mümkündür. Çünkü bu anayasa ilk defa, kanunları hazırlayacak bir meclisten ve bu kanunları uygulayacak bir "hükümet heyeti"nden bahsetmiştir. Bu tarihten sonra kavram devamlı olarak siyasî gündeme girmiş ve yavaş yavaş bugünkü muhtevasını kazanıp yaygın bir idare tarzı sayılmaya başlamıştır. (İhsan Sezal, Sosyal Bilimlerde Temel Kavramlar, Ankara 1981, 43-44).
Demokrasinin anlaşılması konusunda Batı'da farklı yaklaşımlar görülmüştür. Abraham Lincoln, "halkın halk tarafından, halk için idaresi" olarak tarif ettiği demokrasi: Churchill'e göre "en iyi idare şekli değil, ama kötü tarafları en az olan bir idare şekli" olarak kabul edilmiştir.
Demokrasi, liberal Batı toplumunun simgesi haline gelirken, Marksist görüşler de demokrasiye sahip çıkmaya başlamış ve liberalistlerin demokrasiyi yozlaştırdıklarını iddia etmişlerdir. Onlara göre: "Sınıflı toplumlarda demokrasi hakim sınıf tarafından yürütülen bir diktatörlük şeklidir. Formel olarak ilân edilen siyasî haklar için herhangi bir garanti sağlamamıştır. Parlamento, yani yasama ve yürütme kuvvetlerinin birbirinden ayrılması, burjuva demokrasisinin tipik bir özelliğini meydana getirir. Sosyalist demokrasi, en yüksek demokrasi şeklidir. Sosyalist demokrasi, ekonomik bakımdan üretim araçlarının sosyal mülkiyeti temeline dayanır. Sosyalist demokrasinin daha da geliştirilmesi, halk devletinin ortaya çıkmasına varır". (Aclan Sayılgan, Ansiklopedik Marksist Sözlük, "Demokrasi ", İstanbul 1976, 56)
Bu arada başkalarınca anti-demokratik olarak ifade edilen düşünce akımları ve ideolojiler de kendi sistemlerini demokratik olarak ifade etmekten uzak durmamışlardır. Hitler, Nazizmi; bu günün sosyalist ülkeleri gibi "gerçek demokrasi" olarak isimlendirmiş; Mussolini de Faşizmi "organize, merkezi ve otoriter demokrasi" şeklinde tarif etmiştir.
Bütün bu farklı görüşlerin demokrasi mefhumunu kendi fikir ve ideolojilerinin ifadesi olarak göstermesinde belirli menfaat hesaplarının yattığını anlamak zor değildir. Fakat bu arada demokrasi denilen kavramın, nasıl farklı yön ve zihniyetlere çekilebilecek elâstikiyete sahip olduğunu da farketmek mümkündür.
Avrupa'da yeni çağın başlangıcına kadar sistemler, nüfuzlu insanların, derebeyi ve toprak sahipleriyle kilisenin kontrolü altındaydı. Toplum grupları farklı yer ve zamanlarda bu "yüksek sınıflar"dan birinin hakimiyeti ve zorbalığı altında tabii hak ve menfaatlerini, hürriyetlerini korumaktan aciz bir durumda yaşıyordu.
Sanayi inkılâbından sonra Avrupa'da Senyör ve derebeylerinin yerini sanayiciler almıştı. Bu kapitalist sınıf, bir süre önceki senyör ve dere beylerinkine benzer zulmünü sürdürdü. Fakat mazlum kitleler, sosyal, siyasî ve ekonomik haklarını elde etmek için canlarını ortaya koymuş ve sonuca yaklaşmışlardı. Bunun neticesinde halk, bazı hakları zorla almaya başlamıştı. İlk hak, parlamenter sistem ile halkın siyasî hayata aktif olarak girmesiydi. Parlamentolara ilk zamanlarda pek kolay girilemedi. Çünkü bu meclisler fakirlerden ziyade zenginleri temsil ediyor veya çoğu zaman fakirlerin temsil edilme oranı düşük oluyordu. Aday olma şartları öyle tespit edilmişti ki, bunları ancak servet sahipleri aşabiliyor, fakirler ise seçime bile giremiyorlardı. Bu yüzden demokratik kazançlar, parça parça gelmekteydi. Bu parça parça kazançlar ise, yönetimi ellerinde bulunduran ve ondan kolay kolay vazgeçmek istemeyen kimselerin uzun süren direnişlerine karşı, halkın boykot, grev, isyan ve tepkilerinden sonra elde edilebiliyordu.
Eskiden toplum üzerinde tek tek yetki sahibi olan kişi ve kurumlar, demokratik sisteme geçildikten sonra, güçlerini aynı parti veya ekonomik birlik altında birleştirip, menfaatlerini ortak bir biçimde sürdürme yolunu seçmekteydiler. Toplumda iktisadî güç sahipleri, maddi imkânları ile daha kuvvetli olmakta ve isteklerini daha kolay yapabilmekteydiler. Diğerleri ise zayıf ve güçsüzlükleri oranında daha az etkili olmaktaydılar. Sonuçta ülke idaresine yansıyan görüş, iktisadî imkânları ve sermayeyi ellerinde bulunduranlarınki oluyordu. Özellikle sanayi tröstleri, ellerindeki imkânlar ve iletişim kurumları vasıtasıyla sadece kitleleri iktisaden kendilerine bağlı hale getirmekle kalmıyorlar; aynı zamanda siyasî düzenin oluşması konusunda da büyük ağırlık koyuyorlardı. İktisadî hayatta reklâm konusunda olduğu gibi; siyasette de propaganda faaliyetleriyle kitlelerin düşünce ve duygularını etkileme yolları aşılabiliyordu. Bu durumda, günlük geçim derdi ve sıkıntıları içerisinde bulunan sıradan insanın kendisine ulaşan haberleri ne ölçüde tahkik edebileceği bellidir. Böylece kanaatlar ve tercihlerin belirli etki odakları ile yönlendirildiği görülmüştür.
Bir ikinci husus, demokratik seçimlerin sonucunda halkın, temsilcileri vasıtasıyla yönetime katılması hadisesi olmaktadır. Demokrasinin bu konuda da tam olarak gerçekleşemediği farkedilmektedir. Özellikle halkın siyasî partiler kanalıyla seçtiği milletvekillerini denetlemesinin mümkün olamaması bir yana; onunla normal şartlar altında bile görüşmesi zordur. Ve böyle bir temsil, şeklî bir temsilden öteye geçememektedir.
Demokraside düşünülmesi gerekli bir konu da, ferde tanınan aşırı hürriyettir. Birçok araştırmacılar Batı demokrasisinin fert ve toplumu, dejenere olabilecek ölçüde bir hürriyet serbestliğine ulaştırmış olduğu kanaatindedirler. Bu noktada topluma zarar veren görüş, davranış ve çalışmalar; ferdi hürriyete engel olunur iddiasıyla serbest bırakılacaktır. İşte demokrasi anlayışının sınır tanımayan veya sınır koysa bile, ferdî hürriyeti ihlâl edebildiği iddiası ile ortadan kalkabilecek tarzdaki varlığı, toplumdaki insanların dejenere olmasına yol aşıp bozulmayı hızlandıran bir boşluğa sahiptir.
Halkın temel hak ve hürriyetlerinin korunmasını; halk kitlesinin görüş ve kanaatlerinin ülke yönetimi ve işleyişi üzerinde etkili olması gerektiğini öne süren demokrasi, bu "güzel rüya"sını bir türlü gerçekleştirme imkânını bulamamıştır. Amerika ve Avrupa'da demokratik haklar konusunda fazla bir problem yok gibi görünmesine rağmen, halen yönetim kesimi ve sanayiciler ile halk kesimi arasında gelir seviyesinden siyasî hakların kullanılması ve etkinliğine kadar önemli ayrıcalıklar görülmektedir. Dolayısıyla demokratik haklar teorik olarak kitleleri memnun ederken, bu haklardan en büyük payı yine iktisadî nüfuz sahipleri almakta ve halkın hürriyet ve hakları kısıtlanmaktadır. Demokratik rejimden beklenildiği halde bir türlü gerçekleşmeyen temel hak ve hürriyetlerin ne olması gerektiği konusunda bir müslüman bilim adamı şöyle demektedir:
Bence demokrasiden de önemli olan, hukuk devleti kavramıdır. Hukuk devletinin gerçekleştiği söylenemez. O halde demokrasi ile hukuk devleti arasındaki ayırımı tespit etmemiz gerekiyor. Asgarî insan hakları konusu, hukuk devleti bakımından çok önemlidir. Bir ülkede halk çoğunluğunun oyuyla iktidarın belirlenmesini demokrasi olarak belirlersek, rejim demokratik bir rejim olabilir ama, orada insan hakları korunma altında değilse hukuk devletinden bahsedilemez. Şu halde temel olan demokrasi değildir, hukuk devletidir. Öyle bir rejim olabilir ki, orada insan hakları gerçek bir saygınlığa kavuşmuştur. Ama sistem batı demokrasileri diye nitelendirilmeyecek bir sistem olabilir. Şu halde bizim önem vereceğimiz kavram, demokrasiden önce "hukuk devleti" olmalıdır. (Hüseyin Hatemi, Mektep Dergisi, 24; "Demokrasi Soruşturması"na verdiği cevaptan)
Demokrasi ve İslâm arasında zaman zaman ilişkiler kurulduğu görülmektedir. İlk defa Meşrutiyet döneminde, Mithat Paşa'nın başkanlığında Namık Kemal ve diğer Yeni Osmanlılar grubu: parlamenter ve anayasalı bir sisteme geçmek üzere kendi fikirlerine bir gerekçe ararken, İslâm'ın demokratik prensipler taşıdığını söylemişlerdi. Böylece, Padişahın nüfuzunu sarsıp, demokratik bir yönetime doğru yönelmiş olacaklardı. Bu konuda Prof. Muhammed Kutub'un İslâm ile demokrasi arasındaki farklılığı açıklayan ve Batı toplumundaki demokrasinin temel felsefesini belirten görüşlerine yer vermek gerekir:
Demokrasi dediğimiz zaman, gerçekte baskı altında bulunan malum sınıfın, haklarını elde etmek için giriştiği mücadeleyi kastediyoruz. Demokrasinin, isteyen herkese kendiliğinden, cömertçe haklarını verdiğini kastetmiyoruz. Çünkü parlamenter düzen, yapısı itibariyle fakirlerin haklarını ancak baskı ve zor altında kaldığı için tanımak durumunda olmuştur. Eğer günümüzde bu haklar, demokrasinin belirgin özelliklerinden sayılıyorsa bu, demokrasinin kendiliğinden bu şekilde doğmuş olmasından veya herhangi bir ülkede doğrudan doğruya bu şekilde ortaya çıkacağından değildir. Onun bu niteliğe sahip olması meydana gelen keskin sınıfsal mücadelelerden kaynaklanmaktadır.
Ekonomik yanıyla kapitalizm, siyasî yanıyla liberal demokrasi, sosyal yanıyla da toplumun çözülüşü şeklindeki sapma, her şeyden önce Allah'ın hayatı düzeltmek ve adaletle ayakta tutmak üzere indirmiş olduğu İslâm hukukundan bir sapmadır. Diğer taraftan "Bırak istediğini yapsın, bırak istediği yerden geçsin" deyip, her şeyi yapmak isteyen, ele-avuca sığmayan ferdiyetçiliğin sapmasıdır. Bu ferdiyetçilik, ekonomi alanında kapitalizm, sosyal alanda ahlâkî bağları çözülmüş laik toplum şeklini almaktadır.
Liberal demokraside iktidar ise, hem servetin sahibi, hem hükmedici ve hem de hükmüne hiç kimsenin itiraz edemeyeceği kurum olan kapitalizmdir. Teoride "teşrî hakkı" halka ait olmakla ve yine teorik planda halkın itiraz etme yetkisi bulunmakla birlikte, gerçek böyle değildir. Liberal demokraside ortaksız ve tek başına mâbut Allah mıdır, yoksa öte tarafta Allah ile birlikte veya yalnızca kendilerine ibadet edilen uydurma ilâhlar var mıdır? "Bu her iki ibadet şekli arasında herhangi bir fark yoktur. Çünkü Allah ile beraber başkalarına da ibadet edilirse, "şirk" olur. Allah'a ibadet edilmeyip, sadece uydurma ilâhlara ibadet edilirse bu da küfür olur." (Prof Muhammed Kutub, Demokrasi, İstanbul 1988, s. 356-365).
Demokrasi, hâlâ çoğu kimselerce belirsiz ve fakat saygıya lâyık bir sistem kabul edilirken; toplumları yönlendiren bir sistem olmak yerine, insanların temel hak ve hürriyetlerini teminat altına alan ve halkın saygıdeğerliğini sembolleştiren "teorik bir doktrin" olarak varlığını sürdürmektedir. Halkın temel hak ve hürriyetleri adil ve insan fıtratını temel alan İslâm dininden başka bir doktrinde gerçekleşmemiştir. Çünkü İslâm geldiğinde yöneticiler mecazî manada değil, gerçek manada bir kutsallığa sahip idiler. Kimisine Kayser, kimisine Kisra denmekteydi. İslâm, Allah nezdinde insanların birbirine üstün olmadıkları gerçeğini bir âbide gibi tarih içerisinde gerçekleştirerek, Batı demokrasisinin hayalini kendi sistemi ve metodu içerisinde gerçekleştirdi.Kaynak:S.Sener .
Yukarda degisik acilardan Demokrasi ile yapilan görüsler yer almaktadir.Bu görüsler hepimiz icin ayri bir anliyisla hic bagdasmiyabilir.Bu bazi yazilardan alinan örneklerdir.Acaba bizler bu kavrami nasil tanimliyabiliriz.Asagida Birazda Hürriyet ile ilgili aciklama vardir gecerli olan bizim bu iki kavrami nasil yorumliyabildigimiz olacaktir.
HURRIYET

Kelimeleri izlemek kültür tarihimizi izlemektir... Mesela 1960'larda 'özgürlük'e dönüştürülen 'hür, hürriyet' kelimelerine tarih boyunca nasıl anlamlar vermişiz?
'Hürriyet' ne demek?
Şemseddin Sami, 1899: Hür: c. (çoğulu) Ahrar. Köle ve esir olmayan, kendi nefsine malik ve istediği hareketi icrada muhayyer olan, âzâde.
Ali Seyyid, 1914: Hür: Köle, esir olmayan.
Hürriyet: Azadelik, serbestlik.
Daha ilgi çekici olan, Ali Seyyid Bey'in lügatine 1921'de yaptığı ilavede 'hürriyet' kelimesinin anlamlarının zenginleştirmiş olmasıdır:
Hürriyet: Esir olmamak, cariye olmamak, serbestlik, azadelik. Kavâninden ayrı bir şey ile mukayyet olmamak... "Ne yar can etmişsek âh ey dîdâr-ı hürriyet".
Hürriyet-i vicdaniye: İnsan mezbehî intihabında hür olmak.
Hürriyet-i kelam: Kanun ve âdap dahilinde her istediğini insanın söyleyebilmesi. "Hürriyeti hudud-ı vatandan çıkardılar, hürriyet isteyenleri zincire saldılar."
Günümüzde yayımlanmış en iyi Türkçe sözlüklerden biri olan "Kubbealtı Lugatı"nda 'hürriyet' kelimesine tam 17 satır açıklama verilmiş. 'Özgür, özgürleşmek, özgürleştirmek, özgürlük, özgürlükçü' kelimeleri de var.
Türk Dil Kurumu'nun bugüne kadar yayımladığı en geniş sözlük, "Türkçe Sözlük"ün yeni çıkan 10. baskısıdır. 'Hür' kökünden gelen dokuz kelime var. 'Özgür' kelimesinin 7 anlamı belirtiliyor. Bu kökten türemiş 11 madde başlığı yer alıyor.
Demek ki, dilimizde hürriyet / özgürlük kavramları giderek zenginleşiyor.
Hürriyet, en yalın anlamıyla "denetim ya da baskı altında olmama hali"dir. Ancak bu terim, tarih içinde bir kavramlaşma süreci geçirmiş ve 'ideolojik etkileşimler' sonucunda terimsel anlamının ötesinde bambaşka bir 'anlamlar dünyası'nın adı olarak kullanılır olmuştur. Bu etkileşimin belirleyicisi, bireyin, modernleşme sürecin­de, toplum ve devletle olan ilişkilerinde mutlak anlamda 'özgür' olmasını savunan liberalizm akımıdır.
Liberalizm, özgürlük (hürriyet) terimini, yalın anlamının ötesinde bireyin 'doğuştan sahip olduğu haklar' temelin­de tanımlamaktadır. Özgürlük bayraktarlığı yapan bu akım, hümanizmin insan-merkezli alem anlayışını, ideolojisinin özüne yerleştirmektedir. Buna göre, 'insan'ın kendi dışından değil, sadece kendi özvarlığından kaynaklanan bir değeri vardır. Bu değer, doğuştan kazanılır ve hiçbir güç, bu değeri yadsıyamaz.
İşte bu yaklaşım, Batı felsefesi ve hukuk tarihine damgasını vuran 'doğal haklar' kavramını doğurmuştur. Temel paradigması ise, insanın 'özgürlük hakkı'nın hiçbir şart altında iptal edilemeyeceğidir. 'Birey' (ya da 'vatandaş'), kendi rasyonalitesi ile kurduğu toplumsal düzenek içinde, 'özgürce' yaşayacak; hiçbir güç, insana bu alanda müdahalede bulunamayacaktır.
Benden buraya kadar.Derledim topladim bir cok kaynaktan yazilari gelin.Hep birlikte Hürriyetimiz den neler feragat ederek.Iyi bir Demokrasiyi kurabiliriz.Ne gibi bedel ödemeye haziriz.Yoksa bu kadari yeter diyebilirizde.Yukardaki yazilanlari okuduk.Bizim Hürriyetimiz ve Domokrasi anliyisimiz ne olmali.Onun icin nelerden feragat ederiz veya etmeyiz gelin anliyabildigimiz kadar bir yazi da biz cikaralim.
Saygilarla.
Dipnot yazi biraz uzun oldu hepsini bir anda okumak sartta degil.

Perşembe, Eylül 07, 2006

KANDILINIZ KUTLU OLSUN..



Beraat Kandili İslam dininde kutsal kabul edilen gecelerden biridir. Şaban ayının on beşinci gecesi Beraat gecesidir. Esasında Kandil Geceleri Hz. Peygamber'in uygulamasında yoktur. H.3. asırdan itibaren mistik çevrelerde kutlanmaya başlanmış ve II. Selim'den itibaren minarelerde kandil yakılmasıyla kandil adını almıştır.

Aslı "Berâettir." Beraat sözlükte, "bir zorluktan kurtarmak ve berî olmak" demektir. Bu geceye, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle mübarek gece; günahların affı ve kulların temize çıkarılması sebebiyle Beraat gecesi ve kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle de rahmet gecesi gibi adlar da verilmiştir.
Malzemeler
* 1 su bardağı süt
* 1 paket margarin
* 5 kaşık zeytinyağı
* 1 çorba kaşığı tuz
* 1 çay kaşığı kabartma tozu
* 1 çorba kaşığı şeker
* 1 yumurta sarısı
* 1 yumurta akı
* 1 tatlı kaşığı mahlep
* 1/2 kg un
* Çörekotu
* Susam

Yapılışı : Unu eleyin. Ortasına ılık sütü, oda sıcaklığında margarini, yumurta sarısını, zeytinyağını, tuzu, şekeri ve kabartma tozunu koyun. Ele yapışmayacak kıvamda bir hamur yapın. Eğer ele yapışıyorsa biraz un ilave edin. Hamuru 15 dakika dinlendirin. Hamuru ceviz büyüklüğünde parçalara ayırın. Elinizle hamuru 10 cm.'lik çubuk şeklinde uzatın. İki ucunu birleştirerek simit şeklini verin. Hazırladığınız simitlerin üzerine yumurta akını sürün. Simitlerin yarısına çörekotu serpin. Kalan yarısına ise susam serpin. Tepsiye dizin. 180 derecede fırında pişirin.

Bu tarif Sabah'tan Ayşe Tüterin Tarifi ..

Afiyet Olsun..
Saygilarla.

PIRAMITLER / GIZEM II


Mars'ta Marduk piramitleri var
Rus bilimadamı Sitchin'den SABAH'a özel: Marduklular Dünya'ya gelirken Mars'ı üs olarak kullanıyor.
'NASA, Mars'ta piramit izleri buldu'
12. Gezegen Marduk'un yazarı Zecharia Sitchin, 'Marduklular binlerce yıl önce Mars'ı üs olarak kullandı' diyor ve ekliyor: 'Nitekim NASA da Mars'ta piramit izlerine rastladı'.
Kitaplarıyla, Dünyaya, Marduk gezegenini tanıtan Zecharia Sitchin'in en çarpıcı iddalarından biri de, binlerce yıl evvel dünyayı ziyaret eden Marduklular'ın, Mars gezegenini bir istasyon olarak kullandıkları yönünde. Dünyayı bekleyen tehlikeler hakkında yönelttiğimiz sorulara ilginç cevaplar verdi.
* Biz yaşarken bu felaket yaşanacak mı?
Birçok şey olabilir ve olacak da... Çünkü eski uygarlıkların kaynaklarına göre ve İncil'deki kehanetlere göre gezegeninin geri dönüşü ile o gezegende yaşayanların dünya ile kendi gezegenleri arasındaki yolculukları ayrı noktalar. Sümerler bu astronotları "Nibiru Anunnaki astronotları" olarak adlandırdılar ki bu da cennetten dünyaya gelenler olarak çevrilir. Babiller ise onlara yüce olan anlamına gelen "ILU" adını verdiler. Bu gezegenden gelen astronotlar her 3600 senede, bir kereden fazla kere kendi gezegenleri ve dünya arasında yolculuk yaparlardı, çünkü Mars'ı bir istasyon ya da transfer üssü olarak kullanırlardı.
* Marduklular'ın Mars'ı üs olarak kullandıklarının bir kanıtı var mı?
Mars'ı ve oradaki durumu gösteren eski yazıtların yanı sıra, Rusya'nın St. Petersburg kentindeki Hermitage müzesi silindir şeklinde bir mühür sergiliyor. Bu mührün üzerinde Mars'tan bir astronotun dünyadaki bir astronota tebrik mesajı gönderdiği ve aralarında bir uzay aracı olduğu gösteriliyor. Mars geçmişte ırmaklarıyla, denizleriyle ve atmosferiyle yaşayan bir gezegen olarak bulunmuştu ve şimdi de hala çeşitli bölgelerinde su var. Hatta NASA'nın kendi uzay mekiği 1970'li yıllarda Mars yüzeyinde bina kalıntılarını ve piramitleri fotoğrafladı. Yani orada birileri vardı ve bunu dünyadaki eski uygarlıklar biliyordu. Ben Zodyak'ın balık burcu çağı sona ermeden onların geri geleceğine inanıyorum.
Bundan 24 yil önce Viking 1 uzay aracinin çektigi Mars fotograflarinda, gezegen yüzeyinde bir "insan yüzü"nü andiran tümsek görülmüs, az ilerisinde de Misir piramitlerini çagristiran ve yari yariya kumlar altina gömülmüs olusumlar dikkati çekmisti. NASA yetkilileri bunlarin "isik oyununa bagli algi hatasi" oldugunu ileri sürmüs ve "Mars'ta degil piramit ya da Sfenks, en ilkel halinde bile yasam izi yok" demislerdi. Ama 1996 yilinda, Antarktika'daki çok eski bir Mars meteoritinin üzerinde yapilan incelemelerde bakteri fosillerine rastlanmasi, bu gezegende yüz milyonlarca yil önce yasam olduguna dair reddedilmesi güç veriler koyuyordu ortaya.
Graham Hancock ve onunla ayni kulvarda yürüyen esoterik yazarlar, Mars gezegeni ile dünyanin geçmisi arasinda siki bir bag bulundugunu, ancak buna iliskin izlerin neredeyse bütünüyle silinmis olmasi nedeniyle giz perdesinin aralanamadigini yaziyorlardi yillardir. Hancock'in "Mars Gizemi" adli best-seller yapiti, su Cydonia bölgesindeki "insan yüzü" ile Misir'in Sfenks'i arasindaki sasirtici bagintilara dikkat çekiyordu.
Nostradamus'un dizeleri degil belki ama, i.ö 1200 yillarina dek dayanan eski yazitlardaki ilginç iddia ve kehanetler, belli bir tarihte ortaya çikacak "olaganüstü kosullar"dan söz ediyorlardi israrla. Bunlar arasinda büyük dinlerin kutsal kitaplari da vardi. Sözü edilen dönemin yildiz döngülerine göre tarihlenmesiyse, asagi yukari içinde bulundugumuz yillara, yani 2000 - 2004 arasina rastliyordu. Acaba, birkaç bin yilda bir yasanan olagandisi bir seyler mi vardi ufukta ve biz bilgilendirilmiyorduk?
Zecharia Sitchin'in "Dünya Günceleri" dizisindeki 8 kitapta çerçevesi çizilen teorisine göre binlerce yil önce dünyaya inip Eski sümer uygarligini kuran Nibiru gezegeninin güçlü sakinleri, gezegenlerinin yörüngesi yaklastikça dünyaya iniyorlardi ve bir hesaba göre en son i.ö 1600 dolaylarinda dünyadan ayrilmislar, 3600 yillik yörünge sürecinin tamamlanacagi 2000 yilinda döneceklerini söylemislerdi. ABD, NASA ve çok küçük bir azinlik bunu biliyor ve herkesten gizliyor muydu?
Agustos ayinin ortalarinda, NASA'nin Cassini adli uzay araci, dünya yörüngesinden aldigi hizla Satürn'e dogru yola çikti. Resmi açiklamaya göre Cassini Satürn'ün uydularini, atmosferini ve su ünlü "halkalari"ni inceleyecek. Ancak uzay aracinin 30 kilo plutonyumla yüklü olmasi bilim çevrelerinde saskinlik yaratti: Bu, müthis bir nükleer gücün uzaya dogru yola çikarilmasi demekti. Yüzyilin son günes tutulmasiyla gözü boyanan medyanin dikkatinden kaçti ama ayni günlerde dünyanin degisik ülkelerinden bilim adamlari "Cassini'yi durdurun" sloganiyla protesto gösterileri yaptilar.söyle soruyorlardi: "Uzayda birilerini mi bekliyorsunuz? Niçin bu denli etkili bir nükleer maddeyi uzay aracina yüklediniz?" Ayni günlerde ayni soru, ABD Savunma Bakanligi'na da yöneltiliyordu, çünkü ünlü "Yildiz Savaslari" projesine yeniden start verilmis, üstelik bütçesi çok daha yükseltilmisti. "Bu ilginç silahlari uzaya yerlestirerek kiminle savasmaya hazirlaniyorsunuz?" diye soruyordu bilim adamlari, "Beklediginiz birileri varsa, bunu biz de bilelim!"
Dünya tarihinin oldukça kritik ve siradisi bir dönemine giriyoruz. Bu arada, teknolojinin çok daha geri oldugu dönemlerde bile insansiz uzay araçlarini basariyla yöneten NASA, son üç ay içinde iki gelismis aracini art arda Mars dolaylarinda yitirdi. Hiçbir açiklama yok, sorulara verilen ele tutulur yanitlar yok. Bu araçlara ne oldu? Hiç kimse bilmiyor. Ancak, eger Mayis ayi dolaylarinda Mars yakinlarindan geçip Satürn'e dogru yola devam edecek olan, plutonyum yüklü Cassini'nin de basina bir sey gelirse, isler iyice ilginçlesecege benziyor.
Kaynak :Internet sayfalari.
Saygilarla.

Çarşamba, Eylül 06, 2006

GÜNÜN YAZISI...


RESIM
Jkoas djkllök joijccxckj cvxkjkjjv kkjvcxy öokjmk.idjvjsk oösdkjvs.kksdcjöco
njkn öo
Saygilarimla.

PIRAMITLER I. / GIZEM...



Dünyamizda gizem tasiyan ve bugün hala cözülmek icin bekliyenler den bir taneside PIRAMIT'ler.Hakkinda bir cok yazi yazilmis,arastirmalar yapilmis.Hatta bu gizem lanetle birlestirilerek.Bu ugurda can kaybi bile verilmistir.Dünyamiz da bu Piramitlere iki ayri kitada rastliyoruz.Bazi söylentilere göre baska dünyalardan gelmis olan canlilar ile baglanti bile yapilmaktadir.
Gize piramitlerinin tahmini olarak M.Ö 3000 yıllarında eski krallık döneminde yapıldığı zannedilmekte. Bunlar; Keops, Kefren ve Mikerinos piramitleridir ve isimlerini aldıkları firavunlar tarafından yaptırılmıştır.
Gize piramitleri dünyanın en büyük piramitleridir. Bunlarla birlikte ve Mısır'da yüzlerce irili ufaklı piramit mevcuttur. Gize piramitlerini diğerlerinden ayıran farkların en önemlisi içlerinde yazı bulunmaması ve nasıl yapıldıklarının hala çözüme ulaşmamış olmasıdır. Keops'un oğlu Kefren için yapılmış piramit 136 metre yüksekliğe sahiptir.
Piramitler ile ilgili çeşitli matematiksel bulgular arasında ilginç olanları şunlar: Keops piramidinin yüksekliğinin 1 milyarla çarpımı yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki mesafeyi veriyor. (149.504.000 km)
Piramitlerin üzerinden geçen meridyen, karaları ve denizleri tam iki eşit parçaya bölüyor.62 metre yüksekliği ile Gize Piramitleri içerisinde en küçüğü olan Mikerinos Piramidi Kefrenin oğlu için yaptırılmıştır.
Piramitler hala yapımları esnasında ki gizemi korumaktalar. İşçilerin olağanüstü bir çabayla günde 10 metreküp taşı üst üste koyduklarını kabul edersek keops piramidinde yer alan yaklaşık 2,5 milyon metreküp taş, 250.000 gün, yani yaklaşık 664 yılda yerleştirilebiliyor. Oysa piramitler 20 ila 30 yıl arasında bir sürede tamamlanmıştır.
M.Ö. 2520 yılında Keops'un oglu Kefren'in mezar kompleksi için yontulmuş. Sfenks Mısır dilinde 'SEZP-ANHE' Yaşayan görüntü) anlamında. Tarih boyunca Sfenks Nil nehrine bakiyor ve nehir yoluyla gelenleri karşılıyordu.
Şimdi de piramitlerle ilgili garip ama gerçek olan özelliklere bir göz atalım ;
Her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir ve bu taşları temin edilebilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği konusunda kesin olmayan farklı varsayımlar bulunmaktadır.
Piramit, kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler)
Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.
Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.
Kirletilmiş suyu, birkaç gün Piramit'in içine bırakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulursunuz.
Piramit'in içerisinde süt, birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.
Bitkiler Piramit'in içinde daha hızlı büyürler.
Piramit'in içine bırakılmış su, 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.
Çöp bidonu içindeki yemek artıkları, hiç koku vermeden Piramit içinde mumyalaşır.
Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir Piramit'in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.
Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur; araştırmacıların çoğu, ya içinde kayboldular ya da aynı yerde birkaç tur attılar, fakat içlerini göremediler.
Piramitlerin içi yazın soğuk kışın sıcak olur
Büyük Piramitin açıları,Nil 'in delta yöresini iki eşit parçaya bölerler. Gize'deki üç piramit aralarında bir Pisagor üçgeni olacak şekilde düzenlenmislerdir. Bu üçgenin kenarlarının birbirlerine göre oranı 3:4:5'dir.
Büyük Piramitin tabanının yüzeyi, anıtın yarısının iki katına bölündüğünde pi=3,14 sayısı elde edilir.
Büyük Piramitin dört yüzeyinin toplam yüzölçümü, piramit yüksekliginin karesine eşittir.
Büyük Piramit, dünyanin kara kitlesinin merkezinde yer alır.
Büyük Piramit, dört ana yöne göre düzenlenerek inşa edilmiştir.
Piramit dev bir güneş saatidir. Ekim ortasıyla Mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterirler. Piramiti çeviren taş levhaların uzunlğu bir günün gölge uzunluğuna eşittir. Bu gölgelerin taş levhalar üstünde gözlenmesiyle günün 0,2419 bölümünde yılın uzunluğu yanlışsız olarak saptanabiliyordu.
Büyük Piramit 'le dünyanın merkezi arasındaki uzaklık,Kuzey kutbuyla arasındaki uzaklığa eşittir ve kuzey kutbuyla dünyanın merkezi arasındaki uzaklığa eşittir.
Piramitin yüksekliğiyle, çevresi arasındaki oran, bir dairenin yarı çapıyla çevresi arasındaki oranın dengidir.Dört kenarlar dünyanın en büyük ve çarpıcı üçgenleridir.
Gize'den geçen boylam, dünyanin denizleriyle anakaralarını iki eşit parçaya böler. Bu boylam ayrıca, kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup, bütün yer kürenin uzunluğuna ölçümünde doğal sıfır noktasını oluşturur.
Büyük piramitin tepesi Kuzey kutbunu, çevresi ekvatorun uzunluğunu temsil eder. Ve iki uzunluk aynı mikyasa uygunluk gösterir
bu kadar çok rastlantıda insanı düşündürüyor!
Ejiptologlar ve arkeologlar, yillardan beri piramitlerin yalnizca ve yalnizca firavun mezari oldugunu iddia ediyorlar. Oysa, I.Ö 2500 dolayinda, henüz tekerlegi bile bulmadigi varsayilan bir ülkenin, bütün kaynaklarini kullanarak bu devasa yapilari yalnizca firavunlarina gösterisli mezar olsun diye yaptiklarina inanmak zor. Hele Giza'daki üç büyük piramitten söz edince, isler iyice "garip" hale geliyor.
1994 yilinda Robert Bauval adli Belçika asilli, çocuklugu Misir'da geçmis bir mühendisin "Orion Mystery" adli sansasyonel kitabi yayimlanana dek, dünyanin bu en gizemli üç anitinin niteligine iliskin ciddiye almaya deger bir teori atilmamisti ortaya. Erich Von Daniken'in spekülatif ve fazla hayalci "uzayli atalar" iddiasi, ancak beylik UFO masallarina malzeme olusturabilecek dayanaklara sahipti. Ejiptoloji ve ortodoks arkeolojinin "piramitler firavun mezaridir" varsayimlari, Misir'da sonraki dönemde insa edilen (ve asla Giza'daki 3 piramidin kalitesine erisemeyen) yapilarda "mezar" düsüncesini destekleyecek bulgulara ulasildigindan ötürü epey saglam görünüyordu. Aslinda ne Khufu'nun, ne Khafre'nin ne de Menkaure'nin piramitlerinde mezar, mumya ya da cesete rastlanmisti ama bu, yaygin inanci degistirmiyordu.
1979 yilinda Kahire'ye yaptigi bir gezi sirasinda Robert Bauval, üç büyük piramitin hizalanisinda bir gariplik farketti. Ilk iki piramit kösegenlerinden birbirinin tam hizasina yerlestirildigi halde, daha küçük olan Menkaure'nin piramidi, hafifçe sola kaymis gibiydi. Bu muhtesem yapilari yaratabilecek ve ölçülerde asla sasmayacak bir mimariye sahip olan Misirlilarin, üç piramidi ayni çizgi üzerine yerlestirmeyi basaramamis oldugunu düsünmek hiç akla yakin gelmiyordu dogrusu. Bauval, Misir kültürüne, özellikle de dinine merakli biriydi. Bütün antik uygarliklarda oldugu gibi eski Misir'da da tapinaklarin belli yildizlara göre hizalandigini, oriyentasyonlarinin "gündönümü" ya da "ekinoks"lara yöneltilmis oldugunu iyi bilirdi. Misir'da en belirgin ve baskin kült, Osiris kültüydü ve bu tanri, Orion takimyildiziyla simgelenirdi. Bauval bir gün gökyüzünü izlerken, Orion'un merkezindeki en önemli üç yildizin, Alnilam, Alnitak ve Mintaka'nin, ayni Giza piramitlerinde oldugu gibi bir hiza sapmasina sahip oldugunu farketti: Ilk iki büyük yildiz, Alnilam ve Alnitak dogru hizadaydi ama üçüncü ve en küçük yildiz olan Mintaka, hafifçe sola kaymisti digerlerine göre.
Bu bulgu, astronomi destekli yapilan gözlemlerle Giza piramitlerinin Orion Kusagi olarak bilinen üç yildizin yeryüzündeki kopyasi olarak insa edildigini ortaya koyuyordu ve Misir yildiz dinini bilenler için hiç de sasirtici degildi. Misirlilar, yeryüzünü ve yasadiklari topraklari, gökyüzünün, yani ölümsüzlüge eristiklerinde ulasacaklari yerin bir kopyasi olarak düsünürlerdi ve piramit metinlerinden dini yazitlara dek her yerde bu vurgulanirdi. Nil, Samanyolu'na denk geliyordu Misir yildiz kültünde. Samanyolu'nun çevresindeki özel bir gökyüzü alani, eski Misirlilarin "Duat" diye adlandirdiklari "tanrilarin mekani"ydi; bunun yeryüzündeki kopyasi da Nil'in batisina denk getirilmisti! Bauval'in bulgusunda sasirtici olan sey çok daha baskaydi. Bu üç piramit I.Ö 2600 dolaylarinda yapilmisti ama, Orion yildizinin o tarihteki gökyüzü konumu, Giza'daki piramitlerin konumundan 45 derecelik bir sapma gösteriyordu.
Bauval, bir bilgisayar programi (SkyGlobe 3.2) yardimiyla, Orion ile piramitlerin bire bir ayni dogrultuya yerlestigi tarihi aradi ve karsisina I.Ö 10.500 tarihi çikti! Isin ilginç yani, bu tarih Orion takimyildizinin presesyon (terimler için lütfen sözlüge bakiniz) döngüsünün en alt noktasina rastliyordu.
Eski Misir kültünde, "ilk baslangiç" olarak anilan bir dönem oldugunu biliyordu Bauval: "Zep Tepi" olarak adlandirilan bu dönem, Misirlilarin ülkelerinin tarihini anlatirken, "Misir'i tanrilarin yönettigi mutlu dönem" diye söz ettikleri bir dilime de denk geliyordu. Binlerce yil önceyi anlatiyordu bu sözcük. Acaba Misirlilar piramitleri insa ederken, çok eski bir dönemi anmak üzere, Orion'un I.Ö 10.500'deki yerlesimini mi seçmislerdi master plan olarak? Bundan 4500 yil önce, presesyon hesaplari bile yapacak biçimde astronomi bilgisine nasil sahip olmuslardi? Yoksa bundan 12000 yil önce varolan bir uygarligin geride biraktigi izleri mi görüyorduk Misir'da? Robert Bauval, 1994'te yayimlanan "Orion Mystery" adli kitabinda bu sorulari sordu ve büyük sansasyon yaratti. Yanitlarsa, hala arastirilmayi bekliyor.
Kaynak Internet sayfalari.
Piramitler hakkinda II.nci bölümünü bu günkü Nasa'nin en son teknolojiye dayanarak yapmis oldugu hesaplarin o zamanlarda nasil bilgiye sahip olunarak aciklanmasi ile ilgili olacaktir.Bu da bir yerde bu insanlarin uzayda canli olup olmadigi teorisine bir baska aci kazandiriyor.
Saygilarla.

Salı, Eylül 05, 2006

BUNUN SAKASI YOK !...

MySpace Layouts


Otopsi Raporu "Ölüm Linç" Dedi

İsmailağa Camii'nde emekli imam Bayram Ali Öztürk’ü bıçaklayarak öldüren Mustafa Erdal’ın ölüm nedeniyle ilgili raporun sonuçlarında linç edilerek öldürüldüğü belirlendi.

Türkiye’de Linç Kültürü Mü Oluşuyor?

İşte tespitler: Bu olaylar uzun yılların birikimi. Türkiye’yi bu günlere yoksulluk, sen-ben ayrımı ve yöneticilerin linci alenen onaylaması getirdi.Sonuç vahim....
OTORİTELER ŞİDDETİ DESTEKLERSE LİNÇ KÜLTÜRÜ GELİŞİR
(Prof. Dr. Arus Yumal Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Bşk.)
İYİ OLDU DEMEK, YİNE LİNÇ EDEBİLİRSİNİZ DEMEKTİR
(Prof. Dr. Kemal Arıkan, Cerrahpaşa Tıp Fak. Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi)
ÇÖZEMİYORSANIZ, YOK EDERSİNİZ
(Şenay Demir, Klinik Psikolog)
NEDENİ YOKSULLUK VE İKTİDARIN SERTLİĞİ
(Kemal Kılıçdaroğlu, CHP İstanbul Milletvekili)
CEVABI HALK VERMİŞTİR’ DENMEMELİ
(Süleyman Çelebi, DİSK Başkanı)
YÖNETİCİLER MEŞRULAŞTIRIYOR
(Mehmet Şandır, MHP Genel Başkan Yardımcısı)
Ve bu hadiseler daha Alev almadan cok evvel bir kardesimiz blogunda yazmisti!....
Çarşamba, Haziran 14, 2006
BUHRAN ( II )
Saygilarla.

Pazartesi, Eylül 04, 2006

HER AYIN DERDI!...

Bazen oturur ince hesaplar yapariz.Bunlarin arasinda ,en cok aylik bütce olur.Cogu zamanda basarili oluruz.Ne de olsa senelerin tecrübesi deriz.Bir bakmisiz ki.Eski tecrübeler bir anda ise yaramaz oluvermis.Günün bir olayi.Büyüklerimizin yanlis bir konusmasi.Bir anda bütcemizi altüst eder giren meblag bellidir.Giderlerimiz ise muallakta kalmaya baslamistir.Haberlerde sevindirici bir haber duyarsiniz Petrol de % 'de bilmem ne kadar indirime gidilmis, bu da litre basi iki veya üc kurus olarak müjdelenir.Arkasindan da Dogal gazla baslayip.Ekmege kadar uzanan bir zam furyasi.Bir de Kamu calisanlarinin alacagi 3-5 kurus zamdan bir iki ay önce gelen zamlar da cabasidir.Aklimiza gelen tek sey "Evdeki hesap carsiya uymaz".Sonra evin aylik bütcesini yapan kisi,büyük Ekonomist'lere tas cikarticak sekilde bütceyi yeni bastan yapmaya calisir.Her zaman bir harikalar yaratmistir.Cünki kendisi bile her seferinde basarisina sasmistir.Böyle mücadele den bir sekilde muzaffer olarak cikmissiniz.Tekrar ay icersinde bir dalgalanmaya tahammülünüz yok; bir sekilde pazara cikiyorsunuz.Kafaniz yorgun, adimlariniz ise bir refleks ile yolunuzu bulurken.Bir bakmissiniz yerde bir cüzdan ,egilip aliyorsunuz ,etrafiniza bakiniyorsunuz.Hic kimse yok.Cüzdanin kime ait oldugunu anlamak icin icine bakiyorsunuz.Icinde birkac yüz YTL baska hic bir kimlik yok.Bir anda binlerce düsünce gececektir o anda aklinizdan.Ne yapmaya calisirdiniz.Hic düsündünüzmü....
Icinizden ne gelirse yazin.
Bu arada da ben de sizlerinde hosuna gidecek calismaya basliyayim.
Sevgilerle dostlarim.

Pazar, Eylül 03, 2006

PAZARIN SOHBETI...


Sevgili Dostlar .21 Nisan dan bu yana beraberiz.Biraz geri gidip nasil tanismistik hatirladinizmi ? Ben bir sey ararken tesadüfen Tirmik Izi'nin blog'una girmis.Yazmis oldugu güzel bir yazisina comment yazayim derken kendi blog'umu acmistim.Acmistim da ondan sonrasi; ne yazacaktim.Kim okuyacakti.Herseyden önce bu nasil yürüyordu.Eskiden www.erdil.de adli 15 sayfalik firmaya ait bir Homepage vardi ama ben arada bir icine bir kac yazi yaziyordum, firma ile ilgili diger kismi bu isi yapan Profesyenel Firmalar yapiyordu. Anliyacaginiz.O konuda hic bir bilgim yoktu.Neyse derken bir orasi ,bir burasi bu blog isi nedir? Gayesi ne oldugunu incelemeye basladim.Baktim ki ooo hepsi profi isin en güzelide ganc bir yazar gurubu.Peki sen onlara nasil ayak uyduracaksin.Bir de baska bir ülkede yasiyorsun.Bakalim seni kabul edeceklermi bir de o var.Önce gazetelardeki haberleri günün incisi diye, birazda mizaha kacar bir iki yazi ile basladim.Yazdigima kendimde güldüm.Aman sende ben köse yazarimi idimki ciddi konulara hemen gireyim.Sonra sizlerin icinizdeki cevheri sizlerin tarzinizda okumaya, hissetmeye basladim.Yazmak artik benim icin ikinci plandi önce sizleri tanimam lazimdi.Tabii bu arada sizlerden cok sey ögrendim.Bu arada birazda sizlere kendimden anlattim.
Günler seneler gibi akip gitmeye baslamisti.Beni araniza almistiniz.Ben sizleri sevmis sizde beni sevdiginizi biliyordum.Bazen sizler gibi yazmiya calistim.Bir harfin üzerine birkac defa bastim.Bir yerde baktim ki hepimiz doluyuz.Burada icimizi döküyorduk.Bu bir tutku olmustu hepimiz icin.Bazen kizip aman sende desek bile gene sayfamiza dönüp bir seyler yazma ihtiyacini duyuyorduk.Saka bir kenara suur alti birbirimizle dertlesmeye bile baslamistik.Aklima ikinci bir sayfa acmak geldi bu birazda anladigim konu oldugu icin sanal bir Bahce olsun istedim hani hepimizin.Kacip da sohbet edebilecegimiz.Ciceklerin böceklerin hatta hatta cocuklarimizin bile ilgisini cekebilecek bir köse orada onlar icin klipler koydun biraz müzik biraz renk olsun istedim.Bir yerde de benimde kacabilecegim köseydi o bahce.Daha sonra aklima birde.Bazen kendi kendimize sesli düsünüp de kimsenin duymasini istemedigimiz seyler vardi.Derizya Allahtan su anda kimse yokta benim dediklerimi duymuyor.Niye peki böyle bir sayfamiz olmasin diye.Üzerinde bir ay ugrastim.Maksat burada yazilanlar bizim gizemli sözlerimizin paylasimi olacakti.Burada yazilanlar kimse tarafindan bilinmiyecekti hatta bir hafta sonra yazdigimizi okudugumuz zaman yuh be benmi yazmisim söylemisin bunlari olacakti.Ne yazikki halen yerine oturmadi.Bu sayfa esasinda istedigimiz arzuladigimiz bir sayfaydi.Her seyden önce anonim bir sayfaydi bu ve bize ait.Dikkat ettinizse 1 haftada ne kadar kisi ziyaret etmis.Demekki acaba bende bir seyler yazayimmi yazmiyayimmi tereddüdü icersindeyiz.Tabii bu bir aylik deneme idi.22 Eylül de gayesine ulasmadigi taktirde kapanacak.Belki ilerde baska bir kardesimiz böyle bir sayfayi yeniden baslatir bende bir seyler o an aklima gelmis olan seyi yazabilirim.
Blog lara yazi yazmak o kadar kolay degil hele sizlerin yazilariniza cevap vermek comment yazmak hic de kolay degil.Yaziyi okuyacaksin sonra anlamadigin bir konu ise arastiracaksin.Bazen benim saatlerimi aliyordu.Bir kardesimiz Edebiyat la ilgili bir parcadan özetleme yapiyor belki seneler önce okumusum o kitabi.Hadi arastiriyorum kütüphaneden ve ya internet sayfalarindan ondan sonra iki satir comment veya bir yazi yazmak istiyorsunuz.Onu arastirmadan veya maksadina nasil ulasacagini bilmeden
yazamiyorsunuz.Onun icin sizleri bu konuda cok takdir ediyorum.Bu tutkunuz vermis oldugunuz egitici bilgiler öyle bir kenara atilacak seyler degil onun icin hepinize mütesekkirim sizlerden bu kisa zamanda cok seyler ögrendim.Bana cok sey verdiniz herseyden önce su kravati cikartiniz boynumdan.Sizleri cok seviyorum.Biliyorum sizlerde beni seviyorsunuz yazmayin insan oglu simarir filan da.Bazen yazdiklarimi okuyunca kendi kendime mirildaniyorum."Bir baba dostu benim bu yaptigima ne yazardi bilirmisiniz?...
Herseyi biliyor bu herif,
Bilmedigi sey yok.
Dinden imandan tut,
Yalanci dolmanin yapilisina dek.
Bilmekle de kalmadi,
............. yerine koyup milleti,
Ögretti her seyi,
Örnegin nasil abdest edilir,
Gusul abdesti almak icin
Ne halt edilir.
Bir kendisi var her seyi bilen,
Baska bilen yok saniyor.
Herkez kendini bir bok sanir.
Ama bu herif,
Kendini iki bok saniyor.Bazen bu commenti kendi kendime yazmak geliyor.Biraz yoruldum.Desem yalan söylememis olurun eger önümüzdeki günler biraz kaytarirsam kizmayin bana o kadar cok güzel seyler yaziyorsunuz ki okumak bazen yazmaktan cok daha zevkli oluyor.Kalin saglicakla ailecek hepinize güzel Pazarlar sevgili dostlarim.
Saygilarla.

Cumartesi, Eylül 02, 2006

KARAOGLAN/BÜLENT ECEVIT...



Bu gün Tv.kanallarinda her türlü haberleri duydugumuz halde kendisinin sihhati ile bir haber gecmemektedir.Gazete arsiv notlarindan buldugun bazi haberleri sizlerle paylasmak istedim.
Ecevitlerin buruk evlilik yıldönümü
Eski başbakan Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Ecevit için dün önemli bir gündü. Çünkü dün GATA'da tedavi olan Ecevit ile Rahşan Ecevit'in evlilik yıldönümüydü Ancak Ecevit çifti, hastalık nedeniyle b...'Basın özgürlüğü kışkırtmayı içerir'
Milliyet, 23.08.2006 03:03
Rahşan Hanım çok mutlu: Bülent artık beni duyuyor
Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde (GATA) 3 aydır tedavi gören eski Başbakan Bülent Ecevit’in hayati tehlikeyi atlatması DSP’lileri sevindirdi.
Zaman, 18.08.2006 00:50
Hayati tehlikeyi atlattı
Eski Başbakan Bülent Ecevit, Danıştay saldırısında ölen Mustafa Yücel Özbilgin?in 18 Mayıs?taki cenaze töreni sırasında geçirdiği beyin kanamasının ardından kaldırıldığı GATA?da dün 91?inci gününü doldurdu
Vatan, 17.08.2006 05:31
Ecevit'ten iyi haber var
Tehlikeyi atlattı Beyin kanaması geçirdiği için 91 gündür GATA'da tedavi gören eski başbakan Bülent Ecevit'in beynindeki ödem dağıldı. Hayati tehlikeyi atlatan Ecevit'in bilincinin yerine gelmesi 1.5 ayı bulabilecek.
Radikal, 17.08.2006 04:02
Ecevit hayati tehlikeyi atlattı
Eski Başbakan Bülent Ecevit, 18 Mayıs’ta geçirdiği beyin kanamasının ardından kaldırıldığı GATA’da 3’üncü ayını doldurdu.
Zaman, 17.08.2006 02:44
DSP: Ecevit iyiye gidiyor
Bülent Ecevit'in, geçirdiği beyin kanamasının ardından tedavi altına alındığı GATA'daki yaşam savaşı sürüyor. Tedavisinde 92 gün geride bırakan Ecevit'in, sağlık durumunda olumlu gelişmeler yaşanırken sevenleri de hastane önündeki umutlu bekleyişlerine devam ediyor. DSP'den yapılan açıklamada, Ecevit'in yaşı nedeniyle yaşadığı birtakım sıkıntılar dışında genel sağlık durumunun iyi
Sabah, 17.08.2006 02:31
Tehlikeyi büyük ölçüde atlattı
Doksandört gündür Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde tedavisi devam eden eski Başbakanlardan Bülent Ecevit’in hayati tehlikeyi büyük ölçüde atlattığı öğrenildi.
Hürriyet, 17.08.2006 02:07
Dsp: "Ecevit Hayati Tehlikeyi Büyük Ölçüde Atlattı"
Dsp, Beyin Kanamasının Ardından Kaldırıldığı Gata'da 91 Gündür Tedavi Altında Olan Bülent Ecevit'in Hayati Tehlikeyi Büyük Ölçüde Atlattığını Bildirdi.
Haberler.Com, 16.08.2006 18:47
Ecevit 91 gündür GATA'da
Eski Başbakan Bülent Ecevit, 18 Mayısta geçirdiği beyin kanamasının ardından kaldırıldığı GATA'da bugün 91. gününü dolduruyor. Ecevit'in yaşı nedeniyle yaşadığı birtakım sıkıntılar dışında genel sağlık durumunun iyi olduğu ve hayati tehlikeyi büyük ölçüde atlattığı öğrenildi. Alınan bilgiye göre, Ecevit'in gözleri uyuduğu zamanlar dışında sürekli açık olmasına karşın bilinci
Sabah, 16.08.2006 15:01
Bülent Ecevit
1925'te İstanbul'da doğdu. 1944 yılında İstanbul Amerikan Koleji'ni bitirdi. 1944'te çalışma yaşamına girdikten sonra, işten ayırabildiği zamanlarda Ankara Üniversitesi'nde İngiliz dil ve edebiyatı, Londra Üniversitesi'nde Sanskrit, Bengalce, sanat tarihi bölümlerine devam etti. 1957'de de ABD' de Harvard Üniversitesi'nde sekiz ay incelemelerde bulundu.
1944'te Ankara'da Basın-Yayın Genel Müdürlüğü'ne İngilizce çevirmeni olarak girdi. 1946-50 arasında Londra'da Türk Basın Ateşeliği'nde çalıştı. 1950-60 arasında "Ulus" gazetesinde, ve "Ulus"un kapatıldığı yıllarda "Yeni Ulus" ve "Halkçı" gazetelerinde, yazar ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. 1954 sonu ile 1955 başlarında ABD"de, Kuzey Carolina'da yayınlanan "Winston-Salem" gazetesinde konuk gazeteci olarak görev yaptı. 1965'de "Milliyet" gazetesinde günlük yazılar yazdı. 1950'lerde "Forum" dergisinin yazı işleri kadrosunda yer aldı. 1972'de aylık "Özgür İnsan", 1981'de haftalık "Arayış", 1988'de aylık "Güvercin" dergilerini çıkarttı.
1957-1980 arasında, önce Ankara, sonra Zonguldak'tan Cumhuriyet Halk Partisi'nin Milletvekili oldu. 1960-61'de Kurucu Meclis üyeliği yaptı. 1961-65 yılları arasında Çalışma Bakanlığı yaptı. 1966'da, CHP Genel Sekreterliğine getirildi. 1971'de Partisinin askeri yönetimce oluşturulan hükümete katkıda bulunmasına karşı çıkarak bu görevinden ayrıldı. 1972 Mayısında CHP Genel Başkanlığına seçildi. 1974 yılında kurulan CHP-MSP koalisyonunun başbakanı oldu. Bu dönemde Kıbrıs Barış Harekatı gerçekleşti.
1977'de bir azınlık hükümeti kurdu fakat güvenoyu alamadı. 1978'de, Partisinin TBMM'de çoğunluğu bulunmamakla beraber, bazı bağımsız üyelerin ve küçük partilerin katkısıyla bir hükümet kurdu. Bu Başbakanlık dönemi 21 ay sürdü. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden sonra, askeri yönetime karşı çıkışları nedeniyle üç kez hapse mahkum oldu.
KESİTLER
Müderris Mustafa Efendi’nin torunu
"Edebiyatçı olmak istiyorum"
Ulus’tan politikaya
Ortanın solu Kavgası
Başbakan Ecevit
Güneş Motel olayı
Demokratik Sol Parti
Bülent Ecevit, yasaklı döneminde, eşi Rahşan Ecevit başkanlığında kurulan Demokratik Sol Partinin kuruluşuna katkıda bulundu. 1987'deki halkoylamasıyla, siyasal haklarına yeniden kavuşunca, DSP Genel Başkanlığına Bülent Ecevit seçildi. Kısa bir süre sonra yapılan genel seçimlerde Partisi iyi sonuç alamayınca bu görevden ayrıldı. Fakat 1989 başlarında, yerel yönetim seçimlerinin yaklaştığı bir sırada Genel Başkanlık boşalınca toplanan Olağanüstü Kurultay'da yeniden Genel Başkan seçildi. 1991 seçimlerinde de Zonguldak'tan milletvekili seçildi. 28 Şubat sürecinden sonra oluşan siyasal kaosta azınlık hükümeti kurma görevi verildi ve 70 milletvekili ile başbakan oldu. 18 Nisan 1999 yılında yapılan genel seçimlerde partisini birinci parti yaparken, MHP ve ANAP ile ortak hükümet kurdu ve bu hükümetin başbakanı oldu.
Kaynak :Internet sayfalarindan derlenmistir.
Bu arada bu büyük insani anmis ve Kendisine Allahtan sifalar dilerim.
Saygilarimla.

Cuma, Eylül 01, 2006

KESKE BENIMDE BIR SILAHIM OLSA!....

myspace layout


layout for myspace


Neden silahlanıyoruz ?...
Son günlerde, bireysel silahsızlanma ile ilgili kamuoyunda bir duyarlılık gelişmeye başladı. Bu duyarlılığın nedeni de, son birkaç ayda artan silahla yaralamalar ve ölümler.
Geçtiğimiz ayda bir günde birkaç ölüm ve yaralanma meydana gelmiş, bunun üzerine medyada bu konu gündeme gelmişti.Ülkemizde her yıl, yaklaşık üç bin kişi, silahla vurularak hayatını kaybediyor. Bu çok yüksek ve korkutucu bir rakam.
1986 yılından itibaren, ruhsatlı silahların alımı kolaylaştırılmıştır. Hatta bu dönemde, sabıkası olan insanlar bile rahatlıkla silah ruhsatı alabiliyordu. Fakat bunun getirdiği sıkıntıların ortaya çıkması ile, ceza almış kişilerin silah alması kanunla sınırlandırıldı.
Yapılan araştırmalar, ruhsatlı silaha talebin her geçen gün arttığını gösteriyor. Özellikle Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük kentler, bireysel silahlanmanın en yoğun olduğu iller arasında yer alıyor. Yapılan araştırmalar yine gösteriyor ki, insanlar, toplumda kendilerini güvende hissetmiyor ve kolluk kuvvetlerinin güvenliği tam anlamıyla sağlayabildiğini düşünmüyor. Yine bu çoğunluk, “kendilerini tehlikelerden koruma” gerekçesi ile silahlanmayı olumlu görüyor.
İlginç olan şu ki, bireylerin kullandığı silahlarla meydana gelen olaylarda bireylerin kendilerini korumak için silahlarını kullanma oranı çok düşük. Olaylar çoğunlukla çok küçük tartışmalardan ortaya çıkan ve bir anlık öfkenin etkisi ile işlenen suçlar.
Ülkemizde, birey, toplum içerisinde kendini güvende hissetmiyor. İnsanın toplumsal bir varlık olduğu ve toplum içinde kendini var ettiğini, sosyalleştiğini düşündüğümüzde, bireyin içinde yaşadığı toplumun diğer bireylerinden silahlanmayı düşünecek kadar rahatsız olması ve kendini güvende hissetmemesi çok ürkütücü ve çok tehlikeli bir duygu.
Eğitime, sağlığa ve diğer zorunlu harcamalara yapılması gereken harcamalar, güvenlik gerekçesi ile silahlanmaya harcanmaktadır.
Peki neden bireyler toplum içerisinde, ülkeler de dünya üzerinde kendini güvende hissetmiyor ve hem bireysel silahlanma, hem de devletler düzeyinde silahlanma gün geçtikçe artıyor? medyada “maganda kurşunu” olarak tabir edilen olaylar...
Dünya barişının temeli önce bireylerin silahsızlanmasıyla atılabilir. Her gün kazayla veya kasıtlı olarak ortalama 9 insanımız, ateşli silahlarla öldürülmekte; bunun en az üç katı kadarı da çeşitli yerlerinden yaralanmaktadır.
Silahla yaralama ve ölümlerin yüzde 70’i ruhsatsız silahlarla olmaktadır.
Böylesine bir silah merakı devam ederken sonu nereye varır diye düşünürken; devletimiz de silah ruhsatlarından alacağı, trilyonlar tutan geliri düşünmektedir.
Bireysel silahlanma, bizim insanlarımız için her an üzücü olaylara neden olabilmektedir. Çok basit trafik kazasında bile silahlar çekilmektedir. Sonuç, hep acı ve gözyaşı...
Köylerde, kasabalarda hatta şehirlerdeki düğünlerde torbalar dolusu mermi atılıyor. Ankara’nın çevre yolundaki trafik levhaları atılan kurşunlarla kalbura dönmüş. Ankara’da bu yapılırsa kırsal kesimde neler yapılmaz…
Son 15 yılda, ruhsatlı silahlarda 40; ruhsatsız silahlarda ise 100 kat artış var, denilmektedir. Bu bireysel silahlanma, tehlikenin boyutunu da göstermektedir.
Sevinçte, hüzünde, kavgada her yerde; silahlar, bıçaklar ortaya çıkar.
Neden silahlanıyoruz? Asayiş güçleri görevlerini yapamadığı için mi yoksa bizde gelenek olduğu için mi?
Görevi, konumu ne olursa olsun hiç kimse, dokunulmazlığı nedeniyle de olsa, silahı ateşleyip bu bizim kültürümüzdür dememelidir.
Her dört evden birisinde silah olması, diğer üç evin namlunun ucunda olduğunu göstermiyor mu?
Hem ruhsatsız silah taşıyacaksınız hem de birisini incir çekirdeğini doldurmayan bir nedenden dolayı bacağından vuracaksınız… Cezası bazen olmayacak, bazen de birkaç ayla sınırlı olacak… Bir insana çevrilen namludan çıkan kurşun, ister bacağına ister başka yerine gelsin, cezası ağır olmalı ki, caydırıcı olsun.
Öldürmeye teşebbüs sayılmadığı için belden aşağı kurşunlamalarda ceza düşük olabiliyor. Halbuki dize sıkılan kurşunla birçok insanın anında öldüğünü biliyoruz. Zira dizin arkasındaki arteria poplitia parçalanırsa kişi, aynen kalbine ateş edilmiş gibi anında ölür. Bunun örnekleri o kadar çok ki…
Bütün bu gerçek karşısında şapkamızı önümüze koyup ciddi ciddi düşünüp hep beraber “bireysel silahlanmaya hayır” diyebilmeliyiz.
Gecen yil 29 bin 357 kisinin silah aldigi ulkemizde, bu yil dort ayda 3 bin 40 kisi daha kendini korumak icin silahlandi
Orta Dogu Teknik Universitesi Fen-Edebiyat Fakultesi Psikoloji Bolumu Ogretim Uyesi Doc. Dr. Serdar Degirmencioglu, tarih oncesi insaninin korunmak ve avlanmak amaciyla icat ettigi silahi, gunumuzde insanlarin kullanim amaci disinda edindigine ve kullandigina dikkat cekti.
Insanlarin silahi kolayca elde edebildigini ve kullandiginda da caydirici bir cezasinin olmadigini belirten Degirmencioglu, toplumda yasanan siddet olaylarinin kanli bitmesine, insanlarin silaha rahat ulasmasinin neden oldugunu kaydetti.
Degirmencioglu, insanlarin siddet ve tehlikeyle karsilastiginda ilk alternatif olarak silahi gordugunu ve varsa mutlaka kullandigini soylerken, "Insanlar sinirli ve stresli olduklari anda silaha cabucak ulasabiliyorlarsa, en basit olaylar bile kotu sonuclar doguracaktir" dedi.
"Kendini kontrol edemeyen insanlar, silahi daha rahat kullanir. Insanlar guvenlik gerekcesiyle veya kendini korumak amaciyla silahi cok rahat elde edebiliyor. Bu konuda hukuk kurallarinin yetersiz isletilmesi, caydirici cezalarin olmamasi da insanlarin 'Bir tane de ben elde edeyim' demesine yol aciyor. Toplumda insanlarin silahi isteyip istememesinden cok silahin dayatilmasi soz konusudur."
Ben silahi askerlik dönem haricinde görmedim.Ihtiyacini bile duymadim.Nedenmi diye soracak olursaniz.Onunla ne yapabilirim ki.Bir cana kiyabilirmiyim.Kendi kendime bu soruyu sormusumdur.Cevabi ise hayir olmustur.O zaman neden ihtiyac duyayim.
Meslegi icabi silah tasimak zorunda kalan insanlara sorun.Alacaginiz cevap cok carpici olacaktir.Eger bir cana kiyabilecegini düsünebiliyorsan.O zaman hic durma bir tanede sen al.Yok kiyamam dersen bunu bütün gücünle haykir.Haykir ki taaaa Ankara'dan duyulsun.
Saygilarla.