Tarihten bir gün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarihten bir gün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Kasım 24, 2008

24.KASIM.2008


Öğretmenler! Erkek ve kız çocuklarımızın eşit olarak, bütün öğrenim basamaklarındaki eğitim ve öğrenimlerinin iş ilkesine dayanması önemlidir. Yurt çocukları ,her öğrenim basamağında, tutumsal alanda yapıcı, etkili ve başarılı olacak biçimde donatılmalıdır. Ulusal törelerimiz, uygarlık ilkeleriyle ve özgür düşüncelerle geliştirilmeli, güçlendirilmelidir. Bu, çok önemlidir; özellikle dikkatinizi çekerim. Korkuya dayanan ahlak, bir erdem olmadıktan başka, güvenilir de değildir. Baylar, bu görüşümde sizin yüzde yüz benimle birlikte olduğunuzdan kuşkum yoktur. Genel eğitim ve öğretim programımız da bu ilkeleri kapsamaktadır. Gene de biliyorsunuz ki, bu görüşlerin, bu programların kesin ve açık olması, çok önemli olmakla birlikte, yararlı ve verimli olabilmesi, onların, yeterli, anlayışlı ve fedakâr öğretmenlerce okullarımızda çok büyük bir özen ve çaba ile uygulanmasına bağlıdır. İşte, özellikle sizden rica edeceğim şey budur. Sizin başarınız, Cumhuriyetin başarısı olacaktır. Arkadaşlar, yeni Türkiye'nin birkaç yıla sığdırdığı askerlik, siyaset ve yönetim alanlarındaki devrimler, sizin; sayın öğretmenler, sizin toplumda ve düşünce yaşamınızda yapacağınız devrimlerdeki başarınızla gerçekleşecektir. Hiçbir zaman unutmayın ki, Cumhuriyet sizden "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" nesiller ister.

Mustafa Kemal ATATÜRK 25 Ağustos 1924

Pazartesi, Mayıs 19, 2008

19 MAYIS 1919

Perşembe, Mayıs 15, 2008

İLK KURŞUN ...




Selanik'te 1888 'de dünyaya geldi.Orada Fevziye Lisesi'ni, devlet sınavını kazanıp Paris'te Sourbonne Üniversitesi Siyasi İlimler Akademisi'ni bitirdi.

İstanbul'a döndükten sonra, Osmanlı Devleti aleyhine Balkanları karıştıran İngiliz Buxton kardeşlerin bu faaliyetlerini önlemekle görevlendirildi. Buxton kardeşlere Bükreş'te bir tünelde suikast düzenledi 10 yıla mahkum edildi. Birinci Dünya Savaşında, Bükreş'in Osmanlı Devleti ve müttefik Almanya tarafından alınmasından sonra , 2 yıl hapis yattığı bu yerden 1916 yılında kurtuldu.

Mütarekenin karanlık günlerinde İzmir'e geldi. Osmanlı Sulh ve Selamet Cemiyeti'nin sözcülüğünü yapan Hukuk-u Beşer (İnsan Hakları) Gazetesi'nin baş yazarlığını yapmaya başladı.Hukuk-u Bu genç , Recep oğlu Osman Nevres beyden başkası değildi.Hasan Tahsin takma adını kullanıyordu.Hukuk-u Beşer Gazetesi'nin başyazarı vatanperver Hasan Tahsin takma isimli Osman Nevres o güne kadar kalemiyle , eylemleriyle bu istila akıbetini göstermeye çalışmış bir gazeteciydi.

1919 Yılı 15 Mayıs'ında İzmir Limanını dolduran Yunan Donanmasının içinden karaya ayak basmak için sabırsızlanan Yunan Efzun alayını yaşlı gözlerle izleyen İzmirliler, tarihin en karagününü yaşıyordu. Mavi - Beyaz bayraklarla donatılmış Kordonboyu o sabah hiç de ışıldamıyordu. Rum kızları eteklerini savurarak şarkılar söyleyip dans ederken ,Yunan Efzun Alayı karaya ayakbastı. Bando önde Baş papaz Hristamos önderliğindeki Efzun Alayı arkada Kordon boyunda gövde gösterisine başlamıştı. Hemen orada bir kıraathanede saçları dağınık esmer tenı güneşten iyice yanmış bir genç kendi kendine söyleniyordu 'Kollarını sallaya sallaya mı girecekler? Olmaz... Olamaz ki. Sonunda ölüm var .. Kan var. .Bunu anlamalılar.


İşte korktuğu başına gelmiş , Efzun Alayı Kordonboyunda zafer çığlıkları atıyordu.Birden yerinden fırladı,aynı anda kendisini Yunan işgal askerlerinin karşısında buldu. Az önce kalemini hırsla kıran parmakları arasındaki Rovelver silahı ile ilk kurşunu attı. Kalabalığı yarıp tek başına fırlayan uzun boylu siyah elbiseli adamın attığı ilk kurşun Efzun Alayının sancaktarını yere serdi. Sancaktar boğuk bir sesle yere yıkılırken, o elindeki Rovelverle peşi sıra kurşun sıkmaya başladı. Hiç beklenmedik bu ateş karşısında, önce paniğe uğrayan Yunanlılar gerilediler , peşlerindeki Rum kalabalığı arasından denize düşenler görüldü. Fakat karşılarında ateş edenin yalnızca bir kişi olduğunu farkeden Yunan Efzun Alayı hemen karşı ateşe başladı. Silahlardaki kurşunlar biten Hasan Tahsin, süngü darbeleriyle şehit edildi. Hırslarını Hasan Tahsin'in vücudunu paramparça etmekle de alamayan Efzunlar, bu defa sağa sola tüfekle, mitralyözle ateşe başladılar, hatta denizden Yunan torpidolarıda ateşe katıldı. Bu sırada sivil halk arasından çok sayıda can veren oldu.

Hasan Tahsin şehit edildiğinde 31 yaşındaydı. Güler yüzlü, neşeli bir vatansever olarak tanımlanan Hasan Tahsin, işgal acısına dayanamayan yüreğinin sesini dinleyip tek başına da olsa bir alaya savaş açacak kadar cesurdu. Atılan bu kurşun Türk Kurtuluş Savaşının meşalesini yakarken, bütün dünyada Türk ulusunun bu işgali hazmedemeyeceğinin mesajını veriyordu.

Türk Kurtuluş Hareketinin ilk kurşununu sıkarak bir milletin destanını başlattı.

Bugün Konak Meydanı'nda bir elinde bayrağı diğer elinde Rovelveri ile anıtlaşan bu genç,Türk Basınının bir sembolü olarak tarihe gülümsüyor.

Saygılarla.

Çarşamba, Mayıs 07, 2008

Pyotr Il'yich Tchaikovsky "İlyiç Çaykovski."





7 Mayis 1840 yılında Rusya’nın Votkinsk şehrinde babası devlet madenlerinde müfettiş, annesi yarı Fransız olan ailenin oğlu olarak doğdu.Çaykovski’nin müzik yeteneği aileden gelme değildi.
Fransız mürebbiyesi Fanny Dürbach müzik yeteneğini küçük yaşta fark ettiyse de, ailesi bu yeteneğini doğrudan desteklemedi.

Çaykovski 1850’de Petersburg’daki Hukuk Okulu’nun hazırlık bölümüne yazıldı.1859’da bu okulu bitirdi ve Adalet Bakanlığı’nda birinci sınıf memur olarak görev aldı.

Okul yıllarında ünlü koro şefi Lomakin’in öğrencisi oldu ve onun yanında koro dersleri aldı.Piyano çalışmalarını ise Kündinger ile sürdürdü ancak olağanüstü yeteneği keşfedilemedi.

20 yaşındayken doğaçtan vals’ler ve polka’lar besteliyor fakat bu deneyleri kağıda geçirecek cesareti kendinde bulamıyordu.Kısa bir süre sonra benliğindeki boşluğu hissetti ve yanlış bir meslek seçtiğini anladı.

1862’de yeni kurulmuş olan Petersburg Müzik Konservatuarı’na girdi.Daha sonra da memurluktan ayrıldı.

Çaykovski, konservatuarı 1865’de bitirdi ve diploma çalışmasına gümüş madalya verildi.1866’da Nicholas Rubinstein, Moskova Konservatuarı’nı kurdu.Çaykovski burada armoni öğretmenliği yaptı ve Koshkin, Albrecht ve Klindworth gibi müzikçilerin dostluğunu kazandı.

Çaykovski ilk operası “Voyvoda” da dahil olmak üzere tüm çalışmalarını Rus Müzik Kurumundaki konserlerde icra etti, şefliğini de Nicholas Rubinstein yaptı.

Çaykovski, “Kış Rüyaları” adlı eserinin üzerindeki aşırı çalışması sonucunda ruhsal bunalıma girdi.

1870lerin başlarındaki besteleri Petersburg’daki ulusalcı bestecilerin müziğine belirgin bir yakınlık gösterdi.Romeo ve Juilet fantezi uvertürünü yazdı.

1872’de Russky Viedomosti adlı yayın organının müzik eleştirmenliği görevine getirildi ve 1876 yılına kadar bu organa yazı yazdı.

Bestecilik, eleştirmenlik ve öğretmenlik görevlerinin yoğun stresi sonucunda 1875 yılında bir depresyon geçirdi.

1876’da Vchy’de tedavi gördükten sonra Russky Viedomosti tarafından Bayreuth Festivali’ne gönderildi.

1877’de dokuz hafta süren ve çevresi tarafından büyük bir hata olarak nitelendirilen evliliği yaptı.

Sağlığı ve ruhsal durumu bozuk olarak Moskova’dan Petersburg’a döndü.Beyin ummasının eşiğine gelen besteci doktorlar tarafından yurt dışına gönderildi.

Varlıklı bir dul olan Nadejdavon Meck’le dostluğu ilerdedi.Ancak bu dost kadınla hiç karşılaşmadı, dostlukları mektuplaşmayla oluştu.

Meck, Çaykovski’ye öğretim görevini bırakarak yalnızca besteyle uğraşma olanağını saplayan yıllık bir maaş bağladı.Bu cömetlik karşısında Çaykovski birkaç yıl aşırı üretken oldu.

Çaykovski 1885’de Moskova yakınlarında Maidanovo’da bir ev satın aldı.Bu dönemde Rusya’yı daha çok gezdi; 1889’da önemli bir yurt dışı turnesine daha çıktı.Hamburg, Berlin, Prag, Parisve Londra’da kendi yapıtlarını yönetti.Müziği her yerde takdirle karşılandı.

Çaykovski son ve kendisinin baş yapıtı olarak saydığı “Pathetque” senfonisini Ağustos 1893’de tamamladı.İlk Petersburg’da çalınışınıda kendi yönetti ama yapıtın fazla alkış almaması onu düş kırıklığına uğrattı.

Yaşamının son günlerinde oldukça düzgün ve ılımlı bir ruh hali içinde olan Çaykovski, çok sevdiği yeğeni Vladimir Dovidov ve kardeşi Modeste ile birlikteydi.

Kaynamamış su içmesi yüzünden koleraya yakalandı.Bu arada yeni bir depresyona girdi, tedavi olmayı kabul etmedi ve 6 Kasım 1893’te hayatını kaybetti.

Başlıca Eserleri: Kış Rüyaları, Küçük Rus, Polish, Pathétique, Manfred Senfonisi, Francesca Da Rimini, Fındıkkıran, Uyuyan Güzel, Kuğu Gölü, Maça Kızı, Eugene Onegin, Çaykovski Keman Konçertosu, Çaykovski Piyano Konçertosu No 1, Romeo ve Juliet, Rokoko Çesitlemeleri, Valse Scherzo, Mozartiana.

Çarşamba, Nisan 23, 2008

Cumhuriyet'in çocukları bu gün bizim bayramımız.


23 Nisan 1920 Cuma sabahı erken saatlerde, Ankara'da bulunan herkes Meclis Binası çevresinde toplandı. Halk, kendi kaderine sahip çıkmanın coşkusu içindeydi. Hacı Bayram Camii'nde kılınan öğle namazından sonra, Meclis binası girişinde
gözleri yaşartan muhteşem bir tören yapıldı. Saat 13.45'de, Ankara'ya gelebilen 115 milletvekili Meclis salonunda toplandı.

Parlamento geleneklerine göre, en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Bey (1845), Başkanlık kürsüsüne çıktı ve aşağıdaki konuşmayı yaparak Meclis'in ilk toplantısını açtı.

"Burada Bulunan Saygıdeğer İnsanlar,
İstanbul'un geçici kaydiyle yabancı kuvvetler tarafından işgal olunduğu ve bütün temelleri ile halifelik makamının ve hükümet merkezinin bağımsızlığının yok edildiği hepimizce bilinmektedir. Bu duruma baş eğmek, milletimizin, teklif olunan yabancı köleliğini kabul etmesi demektir. Ancak tam bağımsızlık ile yaşamak için kesin olarak kararlı bulunan ve ezelden beri hür ve başına buyruk yaşamış olan milletimiz, kölelik durumunu son derece ve kesinlikle reddetmiş ve hemen vekillerini toplamaya başlıyarak Yüksek Meclisimizi meydana getirmiştir. Bu Yüksek Meclisin en yaşlı üyesi sıfatıyla ve Allah'ın yardımıyla milletimizin iç ve dış tam bağımsızlık içinde alın yazısının sorumluluğunu doğrudan doğruya yüklenip, kendi kendisini yönetmeye başladığını bütün dünyaya ilan ederek, Büyük Millet Meclisi'ni açıyorum."

Bu açış konuşmasında, millî egemenliğe dayalı yeni Türk parlamentosunun adı da "Büyük Millet Meclisi" olarak konulmuştu. Bu ad herkesçe benimsedi. Daha sonra Atatürk'ün tüm konuşmalarında yer aldığı şekliyle ve ilk kez 8 Şubat 1921 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesinde de yazılı olarak, "Türkiye Büyük Millet Meclisi" (TBMM) adı kalıcılık kazandı.

Bu bayram, Büyük Millet Meclisi'nin açılışı ile 23 Nisan 1920'de gerçekleşen ulusal egemenliğin simgesidir. 1935'e dek "Hakimiyet-i Milliye" adıyla kutlanan bayram, 27 Mayıs 1935'te "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" olmuştur. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, UNESCO'nun 1979'u Çocuk Yılı olarak duyurmasının ardından, Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği'ni başlatarak, bayramı uluslararsı düzeye taşımıştır.

Bizlerde onun kurduğu bu Cumhuriyet'in çocukları olduğumuza göre bayramımız kutlu olsun.

Saygılarla.

Salı, Mart 18, 2008

BİR DESTAN YAZILMIŞDI...


DUR YOLCU

Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir!…

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğün bu tümsek Anadolu’nda
İstiklal uğrunda, namus yolunda,
Can veren Mehmed’in yattığı yerdir!

Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed’in düşmanı boğduğu sele,
Mübarek kanını kattığı yerdir!...

Düşün ki haşrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin,
Bir harbin sonunda bütün milletin,
Hürriyet zevkini tattığı yerdir!...

NECMETTİN HALİL ONAN

Halil HelvacI (1892 doğumlu)

“Çanakkale 27’nci Alay’daydım. Atatürk bizim paşamızdı. Üç yıl Seddülbahir ve Arıburnu’nda çarpıştım. Bir keresinde üç gün hep süngü harbi yaptık düşmanla. Bir gün mevzilerden ateş ediyoruz. Arıburnu’nda düşmana doğru. Çekiyorum tetiği çekiyorum, çekiyorum, tüfek patlamıyor. ’Tüfek bozuldu herhalde’dedim. Yanımdaki arkadaşa ‘Bak benim tüfek bozulmuş ateşlemiyor’dedim. Arkadaş bana baktı ‘Ne bozulmuşu, senin parmak gitmiş’dedi. Ben o zaman acısını duydum işte. Bir kurşun gelmiş tetiği çektiğim parmağı alıp götürmüş orta yerinden.”


“Kadın bir keskin nişancı: ilk günkü çarpışmada vuruldu: J. C. Davies adlı bir asker annesine yazdığı mektupta şöyle demektedir: “... Vurulduğum 18 Mayıs günü, keskin nişancı bir Türk kızı vardı. Güzel, iri yapılı ve 19-21 yaşları arasında görünüyordu. Günün uzunca bir bölümünde sürekli olarak ateş etti. Gerçi bir çok adamımızı vurdu ama gün bitiminden önce Avusturalyalı bir asker tarafından vurulunca, gene de üzüldüm. Ölüsünü ele geçirdiğimizde yanında bir Türk erkeğinin cesedini de bulduk. Kadının vücudunda tam 52 kurşun vardı... Bu savaş korkunç”
Saygilarla.

Cumartesi, Kasım 10, 2007

HUZURUNDAYIM...


Huzurundayım Atam.
İçimde bir burukluk var.
Almış olduğumuz emaneti layıkiyle yerine getiremedikmi diye ?
69 yıl geçti seni her geçen gün daha çok arıyorum...

- Atam.

- Bu şanlı Ulusun bireyi karşıma geçmiş benden bir ışık istiyorsun.
- Ben o meşaleyi siz Ulusun Gençliğine 69 yıl evvel vermedim mi ?
- Gençliğe hitabem beyaz kağıdın üzerindeki harf topluluğu değildir.
- Orada sana ne yapman gerektiğini bildiren bir emanettir.Onu iyice oku ve benimse.
- Bu fani dünya'ya gelir zamanı gelince gideriz.
- Önemli olan toprak olan vücudumuz değildir.Bıraktiğimiz emanetlerdir.Bu emanetlere
sahip çıkmaktır.
- Ben emaneti tek başıma yapmadım.Canım kadar sevdiğim Ulusumla birlikte yaptım.Onlar bana inandılar; ben onlara inandim.

- Atam bu kısa zamanda çok işler yaptın.
- 69 sene geçti biz bir şeyleri hala anlamadık gibi geliyor.

- İlk yapacağın şey başını dik tutmaktır.Biz Dünya'ya başı dik bir Ulus yarattık.
- Ve ilan ettik.Yurtda sulh, Cihanda sulh.Bütün medeniyetlere hürmette kusur
eylemedik, aynı şeyi bizim için istedik.Dost elini uzatana,kollarımızı açtık.Bana
düşman olarak yaklaşana yerinin neresi olacağını gösterdik.
- Benim inandığım bu Ulus çok işler yapacağını biliyorum.
- Ona emanet ettiğim meşale,mahşere kadar yanacak bir ışıkdır.
- Sana düşen görev ona sıkı sıkı sarılıp,elden ele bu emaneti teslim etmekdir.

- Atam huzur içinde yat.
- Şikayet de bulunmıyacağım, ilkelerine daha sıkı sarılıp bu emaneti arkamdan
gelenlere bırakacağım.

Bu ulusun bir bireyi yaşamının son gününe kadar bu ilkelere bağlı kalacağına dair burada
söz veriyor.
Saygılarla.

Cuma, Eylül 07, 2007

BAZI GÜNLER VARDIRKI !!!





O günleri bire bir yaşıyanlar çok iyi bilir.İstanbul'un gözdesi Beyoğlu'nun en kara günlerinden biridir.O zamanlar daha 8 yaşında idim.O dehşeti bir çocuk gözüyle nasıl görüp algıladığımı zaman zaman bu günlerde sorgulamaya çalışıyorum.Bir çok senelerdir
beraber bir arada yaşadığımız bu insanların parçalanması veya ülkeyi terk etmesi.O günlerde korkulu gözlerle bize gelip sığınan o dostlar.Tam olarak nelerin olduğu hep gizemli kalmış polisiye olaylar.O insanlara yardım etmeye kalkan dostların bile o nereden çıkan bu kişiler tarafından dayak ve işkence gördügü.Tek hatırladığım o günlerde aile fertlerimizden bir subayın sokağın başına koyduğu askeri araç nedeni ile o gözü dönmüş sürünün sokağa girememesiydi.Nereden aklına geldi diyecek olursanız Gazeteleri karıştırırken sayın ERGÜN BABAHAN 'nin Sabah da yazdığı yazıyı gördüm.Eğer o günleri yaşamış iseniz yorum olarak yazabilirsiniz.
Saygılarla.
6-7 Eylül olayları ve bugüne bakış
"Atatürk'ün evine bomba atıldı."
Artık MİT'e hizmet ettiği bilinen bir gazetecinin servis ettiği, yine gizli servise hizmet eden bir gazete yöneticisinin manşet yaptığı bu yalan haber, tarihimizin en karanlık sayfalarından birinin açılmasına yol açtı.
Beyoğlu'nda azınlıklara ait ev ve işyerleri zaten bir gece önceden işaretlenmişti.
Ertesi gün özel hazırlanmış serseriler güruhu sokaklara salındı ve tertipçilerin gösterdiği hedefler yerle bir edildi.
Saldırıdan nasibini alan yerler arasında kiliseler bile vardı.
İstanbul'daki 72 kilisenin 70'i tahrip edildi.
Milyonlarca dolarlık hasar meydana geldi, 13-16 arası Rum, bir Ermeni yurttaşımız hayatını kaybetti.
Korkunç olayların ardından binlerce Rum akın halinde Yunanistan'a göç etmek zorunda kaldı, İstanbul rengini, sesini yitirdi.
Bugün geri dönüp baktığımızda 6-7 Eylül olaylarının Lozan'da eksik kalan bir süreci tamamlamak üzere tezgahlandığını açıkça görüyoruz.
İstanbul Rumları mübadele kapsamına sokulamamış ve geride kalmıştır.
1955'teki olaylar zorunlu mübadele olarak nitelenebilir.
Ulus devleti yabancı unsurlarından ayıklama sürecinin bir parçasıydı 6-7 Eylül olayları.
Bugünün uluslararası hukuk anlayışı çerçevesinde dönemin yöneticilerinin Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanması gerekirdi.
Yargılanmadıkları için benzer bir tezgah yıllar sonra Kahramanmaraş'ta ve Çorum'da devreye sokuldu.
Yine evler işaretlendi. Bu kez kurbanlar Alevi yurttaşlarımızdı.
Toplumu tek tipe sokmak isteyen ve bu amaçla kan dökmekten çekinmeyenler tarih boyunca var olmuştur elbette.
Bugün için çıkarmamız gereken ders ise şudur: Farklılıkları zenginlik değil de düşmanlık kaynağı olarak gösterdiğiniz sürece bu tip tehlikelere davetiye çıkarırsınız.
Günümüz dünyasında dünyanın hiçbir ülkesinin tek tip insanlardan oluşması mümkün değildir.
Demokratik sistemin hüneri, inancı, etnisitesi farklı insanları barış ve huzur içinde bir arada yaşatabilmektir.
Onun için düşmanlık tohumları atmaktan çekinmeyenlerin daha dikkatli olması gerekir.
***
" 6-7 Eylül olayları da bu anlayışın en yoğun yaşandığı günlere denk gelmiştir. Yaşanan toplumsal facianın hemen ardından gerçekleştirilen gözaltılar, olaylardan aynı kişilerin sorumlu tutulacağının habercisi oldu. Ve olayların hemen ertesinde tutuklanan 45 kişinin adları bu güne "Komünist Fişli Listesi" ya da "45"lik Fişli Liste olarak anılmaktadır. Olayların ertesinde gözaltına alınanlardan Aziz Nesin'i öncelikle olaylar sırasında İzmir Lokantası'nda yemekteydi. Dışarıda kesilmeyen uğultu ve haykırışlardan sonra elinde Türk bayraklı fırtına gibi bir genç arkasında bir kalabalıkla Lokantanın önünde belirmişti. Bu çocuğu cezaevinden tanıdığını hatırlamıştı Nesin. Sonrasında karşılaşmışlar ne iş yaptığını sorduğunda cevap olarak Kıbrıs'la ilgili bir derneğe üye olduğunu söylemişti(Kıbrıs Türktür Derneği). Bayraklı delikanlı izin verdikçe arkasındakiler İzmir Lokantasına doluşuyorlardı. "Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!" adım adım ilerliyorlar. Masadakilerde kaçmıyorlar, sıvışıyorlar. Lokantanın sahibi arkadaki masalardan birine çıkmış, çerçeveli büyük bir Atatürk resmini iki eliyle önüne bir kalkan gibi tutmuştu. Bu kalkanın arkasına gizleniyor ve arada bir başını çerçevenin üstüne çıkararak ağlamaklı bir sesle yalvarıyordu. Burası Rum lokantası değil diye yemin billah ediyordu. Sizce büyük bir içkili lokantada kaç tane çerçeveli Atatürk resmi bulunabilir? Aziz Nesin'in anlattığına göre bu sayı o kadar fazlaydı ki olayın seyrine inanamamıştı. Aziz Nesin'in tutuklanışını kendi ağzından dinliyoruz: "Bizi attıkları askeri tutukevindeki hücrelerde altmış kişi vardık. Kemal Tahir, kardeşi Ratip, Doktor Hulusi Dosdoğru, Mustafa Börklüce, Hasan İzzettin Dinamo, Veli, Emin Sekun, Örfi, Fehmi ilk aklıma gelenler. Daha ilk geceden ruh halim bozuldu burada. İkinci gece altımıza sermek için gazete almamıza izin verdiler. Çok eski gazetelerdi; çünkü gazete okumamız yasaktı. Ama kendi aramızda eğleniyorduk da. Tuvalete gitmek isteyen hücresinin kapısını vurarak nöbetçi eri çağırıyordu. Nöbetçi erlerden biri gelip kapıyı açıyor helaya getiriyor, hela kapısında bekliyor, işi biteni yeniden hücresine kapıyordu. Erler hangi hücreden kimi aldıklarını akıllarında tutamadıkları için heladan dönenler kendi hücrelerine değil, başka bir arkadaşının hücresine girip orda can sıkıntısından bir süre söyleştikten sonra, yine helaya giderek kendi hücresine dönüyordu. Bu yaşamımızdaki tek değişiklik, eğlenceydi ve biraz konuşup söyleşmenin dışında hiçbir amacı yoktu. Bazen nöbetçi erin canı sıkılıyor, birden gözetleme deliklerinin birinin kapağını açıveriyor ve içerdeki başka bir hücredeyse hücre numarasını söyleyerek onu aramaya başlıyordu: "filan numara, ulan bu filan numara nereye gitti?" Bir gün yine nöbetçi er bağırmaya başladı, hem bağırıyor hem de ağır sövüyordu: "ulan bu sekiz numaradaki hayvan kim?" 6-7 Eylül olaylarının baş sorumlusu ve bizi buraya attıran İçişleri Bakanı Namık Gedik'ti. Aklıma bu geldi ve hücremden seslendim: "sekiz numara Namık Gedik, Namık Gedik." O zaman nöbetçi er bağıra bağıra dolaşmaya başladı: "ulan Namık Gedik, nerdesin ulaaan." Sövüp sayarak geziyordu. Hücrelerden de kahkahalar yükseliyordu. Birden cezaevi müdürü Binbaşı Muzaffer'in sesini duyduk. Ere bağırıyordu: "ne diyorsun ulan, ne Namık Gedik'i, hangi Namık Gedik!"