Alinti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alinti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Haziran 29, 2007

AB ve INCILERI...



Erol Manisalı, Türk akademisyen, düşünür. Ulusalcı düşünceleriyle tanınır. Küreselleşme ve AB politikalarına karşı Cumhuriyeti savunur.

"Uluslararası Entegrasyon Teorileri ve Gümrük Birlikleri" , "İktisadi Kalkınma", "Dışsal Ekonomiler ve Ekonomik Gelişme", "İktisada Giriş", "Survey of Turkish Tourism Industry", "A.E.T" Karşısında Dayanıklı Tüketim Malları", "G.A.P", "Avrupa Birliği'ne Alınmayan Türkiye'yi Gümrük Birliği'nde Bekleyen Sorunlar" gibi kitapları bulunan Prof. Dr. Erol Manisalı, halen İ.Ü. İktisat Fakültesi'nde Öğretim Üyeliği yapmaktadır ve aynı kurumun Avrupa ve Ortadoğu Araştırmaları Merkezi'nin başkanıdır. İngiltere, ABD, Japonya, Almanya, İsviçre, Hollanda, Belçika, Avusturya, Norveç ve Mısır'da çok sayıda konferans vermiş ve uluslararası konferanslarda aktif katılımcı olarak bulunmuştur. Türk ekonomisi ve AB ilişkileri içeren raporları bulunmaktadır.
Prof. Manisalı'ya göre, geleceğin Avrupa Birleşik Devletleri'nde yer alamayacağız .

'Türkiye AB'ye alınmayacak'

Ülkemizin en önemli iktisatçılarından, Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Manisalı'ya, Türkiye- AB ilişkilerini soruldu. Ona göre Türkiye, AB'ye kesinlikle alınmayacak.
Kaybeden taraf Avrupa olacak .
Sayin Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Manisalı yapmis oldugu yorumunda gercekleri söyle anlatiyor :


Türkiye-AB ilişkileri, geçmişten günümüze inişli-çıkışlı bir tablo sergiliyor. 1995 yılına gelinceye değin, AB'nin Türkiye'ye yönelik tavırları, 1995'ten sonraki değişimleri, nedenleri neydi?

AB, 1989 yılında, Türkiye'nin 1987'deki tam üyelik başvurusunu reddederek, zaten durumu ortaya koymuştur. Yani, geleceğin Avrupa Birleşik Devletleri'nde yer almayacağını, 1989'daki 'hayır' yanıtıyla, Türkiye'ye resmen söylemiştir. O tarihlerde hiçbir siyasî koşul yoktu. İktisadî olarak da Türkiye, AB içindeki birçok Akdeniz ülkesinden ekonomik olarak Avrupa'ya daha fazla entegre olmuş konumdaydı. İktisadî ve siyasî olarak Türkiye'nin reddedilmesini gerektiren hiçbir durum yoktu. Ancak Avrupa kendi siyasî tercihlerinde, tarihsel tercihlerinde, büyük ölçekli ve Müslüman olan Türkiye'yi içine almak istemediği için 'hayır' yanıtını verdi.
Daha sonra Başbakan Turgut Özal, "Biz tam üye olmasak da Gümrük Birliği'ne dahil olacağız." diyerek stratejik bir hata yapmıştır.
AB'ye, Türkiye'yi kendisine tek yanlı bağlama fırsatı vermiştir. Zaten 1994 Essen Doruğu'nda, geleceğin Avrupa Birleşik Devletleri'nde hangi ülkelerin yer alacağı ismen belirtilmiştir.
1994 yılında AB şöyle demiştir: "Slovakya, AB içinde yer alacaktır." O dönemde Slovakya'da anti-demokratik bir rejim vardı ve demokrasi işlemiyordu.
Ekonomik olarak da Türkiye'nin çok gerisinde, tipik bir Doğu Avrupa ülkesi olan Slovakya'nın AB'ye alınması, AB'nin, ülkeleri seçerken tarihsel perspektif içinde ve Avrupa kültürü içinde meseleyi algıladığını göstermekteydi.

'Avrupa'ya din bakımından yabancıyız'

Peki, din ve kültür olarak Slovakya AB'ye bizden daha mı yakındı?

Slovakya, Hristiyan ve Avrupa kültürünün bir parçasıdır. Hristiyanlık, Haçlı seferlerinden beri, bin senedir Müslümanlıkla çatışmıştır; Müslümanları düşman olarak görüyorlar. Yakınlık-uzaklık meselesinden çok, din bakımından 'yabancılık' söz konusu. Biz Slovakya'ya göre daha yabancıyız Avrupa'ya.
Konuyu bu şekilde değerlendirmek gerekiyor.

Lüksemburg Zirvesi'nde Türkiye aleyhine kararlar çıkarken, Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin lehine kararlar alındı. Lüksemburg Zirvesi'nden sonra ne değişti de Türkiye lehine kararlar alındı?

Lüksemburg Doruğu'nda alınan kararlar Türkiye aleyhine değil ama, AB'nin Türkiye'ye karşı gerçek yüzünü gösteren, Türkiye politikasını ortaya koyan kararlardı: Türkiye, AB'ye alınmayacaktı, dışarıda kalacaktı. Gerçek samimi bir şekilde AB tarafından ortaya konduğu için, haklı olarak bizim aleyhimizde bir karar deniliyor.
AB, Türkiye'ye şöyle dedi: Ben seni AB'ye almayacağım ama sen, dışarıda kalan bir ülke olarak önüne koyduğum Kıbrıs, Ege ve Güneydoğu konusundaki dayatmaları yerine getireceksin.
Çifte kavrulmuş bir yaklaşım yani.
Ankara bürokrasisi de buna tepki olarak, "Ben seninle siyasî bir şey konuşmuyorum artık!" dedi.
1999'da ne oldu? İşte Ankara'nın haklı tepkisi karşısında AB korktu. Çünkü onlar, 1995'de imzalanan tek yanlı Gümrük Birliği çerçevesinde uzun vadede Türkiye'yi alıştıra alıştıra tek yanlı bağımlı hâle getirip, bu bağımlılığı yalnız ticarî, iktisadî, malî alanlarda değil, siyasî ve bürokratik alanlarda da yaygınlaştırarak, sessiz sedasız bir 'sessiz darbe' yaptıklarına inanıyorlardı.
Avrupa Birliği, bu sessiz darbeyi yaparken, içerde bazı ortakları vardı. Bazı büyük sermaye çevreleri ve bazı bürokratik kademede bazı siyasîler, bana göre, Türkiye tarafında değil, AB'nin Türkiye üzerindeki amaçları doğrultusunda, onların tarafında yer almışlardır. Zaten, tamamen bilinçli girdiği 95 belgesini imzalamadan önce 6 Mart Belgesi'nin tartışmaya açılmasını meclisten istememişler, muhalefetteki parti liderlerinden saklamışlardır.
Üniversitelerin konuya el atmalarını istememişlerdir. Büyük sermayenin elinde bulunan tekelci medya kanalıyla, Türk halkı yanlış yönlendirilmiştir. Tek yanlı Gümrük Birliği'nin bir sömürge belgesi niyetinde imzalanması, Türk kamuoyuna sanki Türkiye'nin AB'ye girmesine yol açacakmış gibi sunulmuştur.
Tarihte, bu kadar aldatmanın bulunduğu, bütünüyle bir halkın aldatıldığı görülmemiştir; bu ilk örnektir.

1995'te imzalanan Gümrük Birliği, Türkiye'ye ne getirdi? Türkiye neden AB'ye üye olmadan böyle bir yükümlülüğün altına girdi?

Bunu özellikle bazı çevreler, Türkiye'yi tek yanlı bağlamak için yapmışlardır. Bu egemen çevreler, büyük sermaye çevreleri ve ona yakın bazı elit, bazı bürokratik çevreler ve bazı siyasîler şunu istiyorlardı: "Ziyanı yok, biz Avrupa'ya alınmayacağımızı biliyoruz; ama aynen 1919-1920'de İngiliz Mandası, Amerikan Mandası isteyenlerin gerekçelerinde olduğu gibi benzer gerekçelerle Türkiye'yi 'batı kampı' içinde tutmak, yarı sömürge konumunda olsa bile, Türkiye'nin tek yanlı anlaşmaları imzalamasına bağlı bir hadise olarak kalmalıdır."

11 Eylül olaylarından sonra AB'nin Türkiye'ye bakış açısı değişti mi?

Kesinlikle hayır. Batının gözünde, gelişmişler ve 'diğerleri' arasındaki uçurum giderek büyüdü. Hristiyanlık ve Müslümanlık arasındaki Hristiyanlar ve Hristiyan olmayanlar arasındaki keskinlik, batının bakış açısı bakımından daha da arttı. Batı, meseleye, 'biz ve diğerleri' diye bakmaya başladı. Bunun somut örneği, Avrupa ülkelerinin bazı terörist faaliyetlere göz yummalarıdır. Bunun sonucunda ise Avrupa ülkeleri bir blok hâlinde, Amerika'yı da yanına alarak terörist faaliyetleri 'Batı ve diğerleri' anlayışı içinde değerlendirdiler.
Türkiye Batının içine dahil edilmediği için, diğerleri safına dahil edilmiş bir ülke olarak kaldı.
AB'nin, KADEK adını alan PKK'yı isim değiştirdikten sonra terör listesine alması komik bir olay; bir anlamda şarlatanlık. Zaten AB, DHKP-C ve KADEK'i, Türkiye'yi rahatsız ettikleri için terör listesine almadı. 11 Eylül olaylarından sonra bir tutum değişikliği olmuş olsaydı, AB, DHKP-C ve KADEK'i de listeye dahil ederdi.

'AB için önemli olan, tarihsel perfspektif'

AB'ye üyelik sürecinde Türkiye, çeşitli açılardan değerlendirmelere tâbi tutuldu. AB'ye üyelik konusunda, özellikle basınımızda çeşitli görüşler yer aldı. Bu görüşlerin en önemlileri, 'Türkiye AB'ye hazır değildir' ve 'Türkiye AB'ye lâyık değildir'. Bu iki fikri siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

İkisi de geçersiz. Onun için hep 1994'deki Slovakya örneğini veriyorum. Slovakya, hiçbir yönüyle AB'ye hazır değildi; ancak 1994 Essen Doruğu'nda "Slovakya AB'ye lâyıktır ve alınacaktır." denildi.
Bu, siyasî bir tercihtir. Liyakat meselesi, AB'nin tarihî perspektifi ve kültürel bağ açısından değerlendiriliyor.
Örneğin 1964'te ben Gençlik Teşkilatı'ndayken, Avrupa Konseyi adına 18 ülkeden 18 genç bir seminere katılmıştık. AB, faşist Franko rejimini lâyık görmüştü ki, bizi gençlik sorunlarını tartışmak için Lokarno'ya gönderip, Avrupa seminerini o mekânda yaptırmıştı. Demek ki liyakat, ülkenin faşist olmasına bağlı değil. O zaman da yobaz bir rejim vardı. 5 yaşındaki çocuklar, simsiyah giyinerek kilise ve okullara girip çıkıyorlardı. Yani AB'nin liyakat anlayışı tarihsel perspektif içinde algılanan bir bakış açısıdır.

İsrail'in Filistin'i işgali tüm dünyayı ayağa kaldırdı. Sivil kuruluşlar ve devletlerin resmî organları, Ortadoğu'nun bu sorunlar ile ilgili tepkilerini açığa vurdular. Sizce Türkiye için Ortadoğu'daki sorun AB'ye giriş sürecinde bir avantaj olabilir mi? Olursa, Türkiye bu avantajı kullanabilir mi?

Hiçbir ilgisi yok. Ortadoğu'daki üç temel sorunun üçü de, Türkiye üzerinden fatura edilen, Kıta Avrupası -Amerika çekişmesidir. Irak sorunu ve Kuzey Irak sorunu böyledir. Kuzey Irak'ta hâkim olan Amerikan-İngiliz ikilisine karşı Kıta Avrupası, PKK'yı elinde rezerv olarak tutup, çıkarlarını Amerika'ya karşı dengelemek istiyordu. Ayrıca, Kıbrıs'taki İngiliz üslerini Amerikalılar kendi üsleri gibi kullanıyordu. Buna karşılık, Kıta Avrupası Kıbrıs'ın tamamını alıp, Almanya, Fransa, Amerikan ve İngiliz üsleri karşısında kendi askerî üslerinin Avrupa ordusunda yer almasını istiyordu. Yani, Kıta Avrupası-Amerikan çatışmasında faturayı Türkiye'ye ödetmek istiyorlardı. 3. çatışma noktası, İsrail-Filistin meselesinde ise, Kıta Avrupası ve Amerika arasında İsrail, bölgedeki Amerika'nın uzantısı olarak görülüyor. Buna karşılık FKÖ daha çok Avrupa tarafından destekleniyor. Zaten bugüne kadar Arap halkını tanıyan ülkeler, Kıta Avrupası ülkeleridir. Kısaca, Ortadoğu'daki üç temel sorun da hak, hukuk, adalet sorunu değil, büyük güçlerin çatışması ve dünyayı paylaşım savaşındaki pozisyonlarıdır. Bu, Türkiye'nin AB ile ilişkisini uzaktan yakından ilgilendirmemektedir; hatta Türkiye'nin yarın da AB'ye alınmayacağının somut göstergesidir. Çünkü, AB yarın Türkiye'yi alacak olsaydı, "Ben nasıl olsa Türkiye'yi yarın alacağım. Avrupa ordusu Türk ordusu demektir ve Türk ordusu oradayken, o, benim ordum demektir. Onunla birlikte orada Almanya ve Fransa olarak bulunursam, bu durum strateji konumumu güçlendirmem açısından iyi olur." diye düşünecektir. Ancak, yarın da, Türkiye'nin elinden Kıbrıs'ı alayım ve Türk ordusu da oradan çıksın diye, Avrupa Parlamentosu'ndan kararlar çıkacaktır.

İsrail-Filistin olayı ile de bağlantılı olarak, bölgeye ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell gitmiş, ancak bölgeden sağlıklı neticeler alamadan dönmüştü. Daha sonra da İsmail Cem ile Papandreau, bölgeyi beraber ziyaret etmişlerdi. Bu gezide, Papandreau'nun Kıbrıs konusunda ülkemizle ilgili olan fikirlerinde, kendi ülkesini ön plânda tutan fikirleri öne çıkmadı. Bunu Avrupa ilişkileri açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu operasyonlar, 75 milyon insanı kandırma operasyonudur. Diğer hadiseleri anlatmak çok gayri ciddi olur. Bunların karşısında, sorunu gerçekten çözüyorlarmış gibi analiz yapmak, bir akademisyen için, benim için utanç verici bir şey olur. Çünkü ortada bir şarlatanlık vardır ve ben bu şarlatanlık üzerine analiz yapamam. Yunanistan meselesine gelince:

- Yunanistan, AB'nin Türkiye'ye para yardımı üzerine bloke koydurmuş, Türkiye' ye para ödettirmem diyor,

- Avrupa ordusu, AGSP ile Türkiye bir anlaşma yaparsa, anlaşmayı bloke ederim ve Türkiye lehine çıkarmam diyor,

- PKK kampları Yunanistan'da varlıklarını sürdürmülerdi.

-Bölgede Türkiye aleyhine ne kadar faaliyet gösteren ülke varsa, Yunanistan, Türkiye'ye karşı onlarla anlaşma yapıyor,

- Girit'e S-300 füzelerini, Türkiye'ye karşı yerleştiriyordu,

- Türkiye'ye karşı silâhlı gücünü her zaman artırıyor.


'Güney Kıbrıs'ın AB'ye alınması, uluslar arası anlaşmalara aykırıydi'
Güney Kıbrıs AB'ye üye olmasi, Türkiye-AB ilişkileri bu durumdan nasıl etkilendi ve Türkiye bu gelişmeden sonra nasıl bir politika izledi?

AB'nin Güney Kıbrıs'ı içine alması, uluslar arası anlaşmalara aykırıdır, çünkü "GKRY, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni temsil edemez!" Bunun altında İngiltere ve Yunanistan'ın imzaları var. Bu ülkeler, Türkiye'nin yanında imzalarını reddemezler. Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kuran anlaşmalar da, GKRY'nin, Türkiye ve Yunanistan'ın içinde bulunmadığı bir kuruma girmesini engeller. Ayrıca, Türkiye garantör bir ülke olarak, bu hakkını kullanma yetkisine sahiptir. Eğer AB orman kanununu uygulayarak, uluslar arası anlaşmaları hiçe sayarsa, adanın bölünmesini kabul etmiş olacaktır. Türkiye'nin AB ile ilişkileri Ankara'da bulunacak meclisin ve hükümetin durumuna bağlıdır. Eğer, Batıya tek yanlı bağlanmayı öngören bürokrasi egemen olursa ve medyamız bu konudaki haberleri çarpıtarak vermeye devam ederse, o zaman Türkiye'de büyük patlamalar meydana gelir.

AB'ye üye olma sürecinde Türkiye'nin önündeki en önemli engel nedir?

AB'nin Türkiye'yi içine almama konusundaki tutumudur.

Türkiye, AB'ye üye olabilecek mi?

Kesinlikle olmayacak. Türkiye, AB tarafından geleceğin Avrupa Birleşik Devletleri'nde yer verilmeyecek bir ülkedir. Bu konuda AB'nin siyasî, iktisadî ve askerî hiçbir mantığı yoktur ve kaybeden taraf Avrupa olacaktır. Zaten AB, Türkiye'yi alırsa Ukrayna, Rusya ve Beyaz Rusya'yı da AB'ye alması gerekecektir. AB, bu dört büyük ülkeyi alırsa intihar etmiş olur. Avrupa akıllı bir grup olduğu için intihar etmez.Kaynak.DİLEK BAŞBAĞ-FERDİ GÜNGÖR / İÜ İletişim Fak.
Saygılarla.

Salı, Haziran 26, 2007

KITAP !...

Image hosting


Her kitap okunurmu ?
İyi kitap, kötü kitap varmıdır ?
Tabii bu gün aldığımız gıdalar ne kadar vücudumuzu besliyorsa; okumak kitap'da beynimizi beslemektedir.
Yukarda ki soruyu yediğimiz yemekle kıyaslıyabiliriz.
Birimize lezzetli gelen diğerimiz için olmıyabilir.Kitaplarda öyledir kimizin elinden düşmediği halde, bir başkamızın ilgisini hiç çekmez.
Bu gün sizlere 100 binlerce kitaba ilham olmuş çoğumuzun tanıdığı bir mektup'dan bahs edeceğim.Biliyorum okumuşsunuzdur, bu günlerde hatırlanmasının yararı var sanıyorum.
1904 Rus-Japon harbinden önceydi. Amerikan gazetelerinin birinde “Garcia’ya Götürülecek Mektup” başlıklı bir yazı çıktı. Yazarı tanınmamış bir muhabirdi. Fakat bu kısa yazının anlattığı gerçekler, yüzlerce kitapla anlatılanlardan daha derin, daha özlü idi.
Yazı nasıl olduysa Çarlık Rusya’sının demiryolları Nazırı’nın eline geçti. Nazır, bütün memurlarının bu yazının kopyasını yanlarında taşımasını sağladı. O sırada Rus-Japon savaşı başladı. Japonlar esir aldıkları Rus demiryolları mensuplarının hepsinin üzerinde bu yazıyı görerek meraka düştüler. Japon Maarif nezareti bu yazıyı inceledikten sonra birer nüshasının bütün Japon yurttaşlarının okuyup
yanlarında taşımalarını emretti. Bu yazı, şimdi Birleşik Amerika’da bütün Kara ve Deniz Kuvvetleri mensuplarına ve izcilere verilmektedir. Bu bir gelenek olmuştur.
Amerika Kurtuluş Savaşı’nın bir safhasında İspanya Sömürge Ordusu’nu tecrit edebilmek için Kübalı General Garcia’nın ordusuna talimat göndermek icabetti. Cumhurbaşkanı Mc. Kinkey, General Garcia’ya bir mektup yazdı. Mektubun süratle yerine ulaşması gerekiyordu. Başkomutanlık karargahında Garcia hakkında bilgi yoktu, neredeydi, nasıl gidilirdi, hepsi meçhuldü. Mektubu götürmeye Teğmen Rowan görevlendirildi. Rowan mektubu alınca: “Bu Garcia da kimdir? Nerede bulunur? Oraya nasıl gidilir? Atla mı, trenle mi? Harcırahını kim verecek? Arkadaşım Thomas ata daha iyi biner,onu gönderseniz olmaz mı? Eşim biraz rahatsız, hem bu hafta izin sırası bende” demedi. Mektubu torbasına koydu, gitti, döndü, tekmilini verdi. Garcia talimata uyacaktı.Benim burada anlatmak istediğim , Teğmen Rowan’ın dört gün sonra Küba kıyılarına ulaşmasının, ormanlara dalarak üç haftalık bir seyahati yaya olarak
tamamlamasının, dağlarda ve ormanlarda Garcia’yı bulmasının hikayesi değildir. Burada anlatmak istediğim husus, bu adamın kişiliğinin her insana örnek
insan modeli olarak tanıtılmasının gerekliliğidir.Dünyanın her yerinde, Allah’ın her günü, milyarlarca yöneticinin Garcia’ya gönderecek mektubu vardır. Öte yandan, gençlerin muhtaç oldukları bilgiler sadece bir dizi teoriler değildir. Kendilerinden istenen vazifeleri kendi iradeleri ile sonuçlandırma idrakine ve eğitimine de sahip olmalarıdır. Bugün en çok muhtaç olduğumuz budur. Hizmette fertlerin ilgisizliği ve bilgisizliği, toplumları ve gurupları felç eder. Hizmetin çarkı dönerken, çarkın her dişlisinin her defasında yeni baştan bilinmesi için zaman yoktur. Öte yandan hizmet
devamlı akmaktadır. Çarkın bir dişlisi kendi işini hiçbir nedenle durdurmaya yetkili değildir. Aksi takdirde hizmette durur.K.Mehmet Şirin Seven
Mustafa Güzelgöz(Nevşehir-Ürgüp) (1921-2005)
Kütüphaneci. 1946 yılında Ürgüp Kütüphanesi’nde memur olarak göreve başlamıştır. Kütüphaneyi halkın ayağına götürmek düşüncesi ile yola çıkmış, Ürgüp seyyar kütüphanesinin yedi katır ve üç atı ile yöredeki 36 köye hizmet götürmüştür. Karda kışta bu görevini yerine getirmiş ve bir gün eşeğinin kuyruğunu kurtlar yemiş ve bu olay gazetelere haber olmuştur. Eşek ve katır sırtına yüklediği bir çok kitabı, hiçbir karşılık beklemeden, köylülerin de kitap okumasını sağlamak amacı ile köylere taşımıştır.
Ürgüp’te, kitaba ilginin artmasıyla kız kaçırma ve kan davalarının azalması üzerine, Amerikalılar, Mustafa Güzelgöz’e bir cip ve Ford marka otomobil armağan etmişlerdir. 1972 yılında emekli olan eşekli kütüphanecinin yaşam öyküsünü, yazar Fakir Baykurt, Eşekli Kütüphaneci Mustaga Güzelgöz ismi ile romanlaştırmıştır. Güzelgöz’e 1963 yılında Amerikan Barış Gönüllüleri Derneği’nin insanlığa hizmet ödülü ABD Devlet Başkanı John Kennedy tarafından verilmişti. Mustafa Güzelgöz, Nevşehir Devlet Hastanesi’nde tedavi görürken 18 Şubat 2005’te kalp yetmezliğinden ölmüştür.
“Önünde, dikenli bir ağacın kabuğunu soymak kadar güç engeller var.”
Saygılarla.

Pazar, Haziran 10, 2007

PAZARIN SOHBETI / ABDEST SUYU


Sildi Hasan dede, Kadir'inin fotoğrafını özenle sildi. Zaten her zaman üzerine titremişti. Öptü Askere gönderirken nişanlamış, dönüşte evlendirecekti. Şehit düşeceğini nasıl bilebilirdi.Hem ağladı... Artık hıçkırıklarını tutamıyordu. Aynı anda Hasan dede gibi Kocatepe'yi dolduran yüzlerce kişi de ağlıyordu...75 Milyon ağlıyordu Kadir'lerine o artık bu Vatanın koynunda yatan Mehmet'cik den bir tanesi artık onlar ölmez ebediyete kadar..

Bu gün de bu sohbeti ben dinliyeyim...

Abdest suyu kadrolaşması



Başkana haber verilmeden Talim ve Terbiye Kurulu'nda önemli değişiklikler yapıldı. "Abdest suyunun" ve "tarikatların faydalarını" ders kitaplarına sokanların etkinliğini artıran atamalar "giderayak daha da kadrolaşma" olarak nitelendirildi.


Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Başkanlığı'nda, "abdest suyunun sağlık için önemi", "tarikat ve cemaatlerin faydaları"nın ders kitaplarına girmesini sağlayan kadroların etkinliğini artırmak için yeni düzenlemeler yapıldı. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Prof.Dr. İrfan Erdoğan'ın, atamalardan önce bilgilendirilmediği, başkanın da yapılanlara tepki gösterip istifasının sağlanmaya çalışıldığı belirtildi.

Başkan Erdoğan'ın danışmanları da, başkandan habersiz olarak görevden alınırken, yapılan son düzenlemeler "laik, demokrat, Atatürkçü öğretmenlere yönelik kıyım" olarak nitelendiren bazı yetkililer, "Branşlarında yetkin, devlet kitaplarının yazımında özveriyle çalışmış, kitaplarda laik değerler ile Atatürkçülükle ilgili konularda oldukça hassas davranan Özel Kesim Kitapları Şubesi Müdürü Dr. Seyfettin Yılmaz, Öğretim Materyallerini Geliştirme- İnceleme Merkezi Müdür Başyardımcısı Selahattin Çamyar, Müdür Yardımcısı Ahmet Çetin ile öğretmenler Güler Kaplan ve Bekir Pınarbaşı görevlerinden alındı" dediler. Ahmet Çetin’in tecrübeli bir idareci oluğu, Seyfettin Yılmaz’ın alanında doktora yaptığı, Selahattin Çamyar, Güler Kaplan ve Bekir Pınarbaşı’nın ise alanlarında yüksek lisans yapmış uzman öğretmenler olduğu, uzun süredir kurumda çalıştıkları için kurum kültürüne sahip, devletin temel değerlerini özümsemiş deneyimli personel oldukları belirtildi.

EKSİKLİKLERİ SAPTADILAR

Bekir Pınarbaşı ve Güler Kaplan’ın, Kurul Başkanı İrfan Erdoğan’a; 2003 yılında değişen programlarda ve buna göre yazılan ders kitaplarında Atatürkçülükle ilgili birçok eksik bulunduğunu tespit ettikleri ve bununla ilgili bir rapor hazırlayarak sundukları öğrenildi. Kurul Başkanı Prof. Dr. İrfan Erdoğan’ın bu rapor doğrultusunda ders programlarında ve ders kitaplarındaki Atatürkçülükle ilgili eksik hususların tespit edilip giderilmesini sağlamak üzere komisyonlar oluşturdu.. Atatürkçülükle ilgili hazırlanan bu raporun ve rapor doğrultusunda Kurul Başkanının başlattığı çalışmaların özellikle dinci cemaatçi kimlikleriyle tanınan kesimlerde rahatsızlık yarattı.

YALNIZLAŞTIRARAK İSTİFA

Başkanın bilgisi dışında atamalar gerçekleştirilirken, asıl hedefin Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Prof.Dr. İrfan Erdoğan'ı yalnızlaştırıp istifaya zorlamak olduğu belirtiliyor. Erdoğan'ın yerine kurul üyesi Abdülvahap Özpolat getirilmek isteniyor. Özpolat'ın, Program dairesi başkanlığı döneminde, değişen programlarda yer alması gereken laiklikle ve Atatürkçülükle ilgili konulara gereken önemi vermediği, bu nedenle programda gerek laiklik gerekse Atatürkçülükle ilgili birçok eksiğini bulunduğu, bu eksikliklerin kendisine bildirilmesine rağmen çalışma başlatmadığı belirtiliyor.

ABDEST SUYU

Talim ve Terbiye Kurulu'nda, cemaatçi kimlikleriyle ön plana çıkan, abdest suyunun faydaları ile tarikat ve cemaatlerin övülmesini kitaplara taşıyanların etkili görevlere getirilmesinin planlandığı belirtiliyor. Saygı Öztürk /Hurriyet.com.tr

Pazar, Nisan 15, 2007

PAZAR'IN SOHBETI.

SAHTE MASKE

Pazarın Sohbetinde gecen seneki yazımı bügün tekrarlamak ihtiyacını duydum.
Dün Ankara'da 100 binler yürüdü.Ellerde bayraklar yer taş kırmızı beyaz oldu.Orada olamıyanlar vatanın hangi köşesin de olurlarsa olsunlar pencerelerine,balkonlarına astılar bayraklarını. Içlerinden geçirdiklerini.Söylemek istediklerini bu şekilde anlattılar.Bu sessiz verilen bir mesajmıydı.Demokrasinin vermiş olduğu haklardan bir tanesinimi kullanılmışdı.Verilen bu mesaj yerine ulaşmışmıydı.Onu zaman gösterecek.
Zaman bize çok şeyler anlatmışdır.Ben de zaman tüneline girerek arşivlerden.Eski kuşağın bildiği,bir makaleyi buldum.Aynen buraya kopyalıyorum.

Yurdumuzda iktidara geçmenin en kolay ve en verimli yolunu din sömürücülüğünde bulan birtakım politikacılar, halk arasında diledikleri gibi çalışıp masum ve cahil vatandaşları avlayabilmek için durmaksızın insan haklarından söz ederler. İkinci Dünya Savaşı henüz sona ermek üzere iken, San Francisco'da, elli küsur milletin delegeleri huzurunda ilan edilen, bir müddet sonra da Birleşmiş Milletler Teşkilatı'na üye devletler tarafından resmen kabul olunan ''İnsan Hakları ve Temel Hürriyetler Evrensel Beyannamesi'' nin altında bizim de imzamız vardır. Bu beyannamenin 18. ve 19. maddeleri din, vicdan ve fikir hürriyetleriyle ilgilidir. İşte yurdumuzdaki din sömürücüleri bu maddelere dayanarak kendilerine siyasi faaliyet hakkının tanınmasını istemekte, bu hak tanınmadıkça Türkiye'de hürriyet var denemeyeceğini iddia etmektedirler. Atatürk devrimlerine karşı gelmenin bir suç olamayacağını söylemeleri, laikliğin tarifi üzerinde ısrarla durmaları bundan ötürüdür.

Atatürk devrimleri, yurdumuzda ortaçağ inançlarına sıkı sıkıya bağlı eski toplum nizamını yıkmış, onun yerine aklın hâkimiyetine dayanan, batıl itikatlardan uzak, ileri ve müspet bir hayatın temelini kurmuştur. Bu, şüphesiz serbest seçimlerle veya referandum usulüyle yapılmış bir devrim olmamıştır. Türk milleti, içeriye ve dışarıya karşı yürüttüğü amansız bir savaş sonunda yüz binlerce evladının kanı pahasına şerefini ve bağımsızlığını kurtarmış, iç ve dış düşmanlarını yok ettikten sonra da Batı uygarlık sistemine uygun bir toplum nizamına yönelmiştir. Din, vicdan ve fikir hürriyeti gibi serbest seçim müessesesi de bu uygarlığın eseridir.

Bizdeki din sömürücüleri, yurdumuzda kökleştirmeye çalıştığımız bu müesseseleri kendi çıkarlarına göre yorumlamakta, bunu bir politika taktiği olarak kullanmaktadırlar. Örneğin, İnsan Hakları Beyannamesi'nin 4. maddesi, ''Hiç kimse kulluk altında bulundurulamaz; kölelik ve köle ticareti her türlü şekli ile yasaktır'' dediği halde, bunlar, dört karı almanın propagandasına engel olanları vicdan hürriyetine karşı gelmekle suçlandırmaktadırlar. İlk önce,köy köy dolaşıp diledikleri gibi halkı zehirleyecekler, sonra da serbest seçimlere girecekler. Kazanırlarsa, ''Millet böyle istiyor'' diyerek ortaçağın şeriat düzenini yeniden yürürlüğe koyacaklar. Artık gelsin halif ...
Nadir Nadi'nin güncelliğini yitirmeyen 14 Şubat 1954 tarihli başyazısı.
Kaynak Cumhuriyet Gazetesi.
Ben o zamanlar 7 yaşında imişim.İlk okul birinci sınıf.Şimdi ise yaşlı emekli aradan seneler akmış geçmiş.
Yorum sizlerin. Sene 2007...
Saygılarla.

Cuma, Nisan 06, 2007

CANKAYA'nin Misafirleri...


Atatürk nasıl cumhurbaşkanı seçildi? İşte tarihin arka planı...
Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken tedirginlik artıyor. İnsanlar sürekli olarak yeni krizlerin, gerginliklerin ve toplumu sarsacak suikastların ortaya çıkmasından endişe ediyorlar. Peki Cumhuriyet tarihi boyunca Çankaya seçimlerinde neler yaşandı? Sabah gazetesinde, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin geçmişiyle ilgili çok ilgi çekici bir yazı dizisi hazırlayan yazar Emre Aköz'le Atatürk'ten bu yana cumhurbaşkanlığı seçimlerinin çok çarpıcı olan geçmişini Radikal'den Neşe Düzel konuştu:

Atatürk, cumhurbaşkanı seçilirken muhalefet etme olasılığı olan Karabekir, Orbay, Adıvar'ların Ankara'da olmadıkları bir günü seçiyor. Bunlar, orduda prestiji olan, siyaseti bilen sert adamlar

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, İnönü'yü cumhurbaşkanı seçtirmemek için iyice azıtıyor. İsmet Paşa son anda gelmekten vazgeçmese, Şükrü Kaya, onu İstanbul'a getirip vurduracaktı

Asker Özal'dan önce dört Çankaya seçimine kâh Meclis'i basarak, kâh Ecevit dahil vekilleri tehdit ederek müdahale etti. Namlunun ucunda yapıldı seçimler. Son üç seçime ordu karışmadı.

Siz cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir araştırma yaparak gazetenizde dizi olarak yayımladınız. Bu araştırmaya göre, Atatürk'ten bu yana yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortak noktası ne?

Cumhuriyet kurulduğundan beri sadece 10 kişi cumhurbaşkanı oldu. Şimdi 11'inciyi seçeceğiz. Bütün cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortak noktası ise en hafif kelimeyle 'kriz'dir. Bazı dönemlerde Çankaya savaşları öyle çığırından çıkar ki, Meclis'in askerler tarafından kuşatılmasına, adayın başına silah dayanmasına kadar varır iş. Yalnız şunu söylemek gerekir... Silahlı Kuvvetler, cumhurbaşkanlığı seçimini mutlaka çok önemsiyor ve kulisler mutlaka yapılıyordur ama... Son üç cumhurbaşkanlığı seçiminde,

ordunun seçimlere müdahalesi geçmişteki gibi çok doğrudan olmadı.

Peki... Atatürk'le başlayalım. Atatürk'ün cumhurbaşkanı seçilmesinde neler yaşandı? Zorlanıyor mu, sorun yaşıyor mu Atatürk cumhurbaşkanı olmakta?

Biraz zorlanıyor. Ama bu, seçim sırasında yaşanan bir zorlanma değil. Çünkü cumhurbaşkanlığı hikâyesi bir sene öncesinden başlıyor. Çok büyük siyasetçidir Atatürk. Önce Meclis'e seçim kararı aldırıyor. Sonra seçime katılacak adayları tek tek kendisi belirliyor. Ardından Vatana İhanet Kanunu'nu öyle değiştiriyor ki, kendisine karşı bir siyasi oluşum artık imkânsız oluyor. Çünkü Halk Fırkası'nın fikirlerine aykırı siyaset yapmak hainlik addediliyor ve tek parti sistemi böylece getirilmiş oluyor. Mustafa Kemal cumhuriyeti ilan etme ve dolayısıyla cumhurbaşkanı seçilme tarihi olarak da 29 Ekim'i seçiyor. Kısacası, cumhurbaşkanı seçilirken kendisine muhalefet etme olasılığı bulunan Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar gibi isimlerin Ankara'da bulunmadıkları bir günü tercih ediyor. Çünkü o öyle bir dönem ki... Bunlar orduda prestijli olan, İttihatçı gelenekten gelen, savaşı ve siyaseti bilen, silahlı, sert adamlar.

Atatürk niye önce Meclis'i değiştiriyor?

Çünkü bir Meclis var ve ona müdahale edip duruyor. Mustafa Kemal birinin başbakan olmasını istiyor, Meclis 'Hayır, biz onu istemeyiz' diyor. Her konu, içişleri bakanının kim olacağı bile Meclis'te tartışılıp karara bağlanıyor. Mustafa Kemal'in bu meseleyi halletmesi gerekiyor. Güçler birliği ilkesiyle çalışan Meclis'i ekarte edip kendisi her şeye karar veren 'tek adam' olmak istiyor. Zaten bundan sonra da Mustafa Kemal'in çok sık uyguladığı bir taktik var. O da kriz çıkarmak. Nitekim hükümetle Meclis arasında bir kriz yaratıyor ve seçimlere gidiliyor. Çünkü Mustafa Kemal'in tek sorunu her şeye Meclis'in karar vermesi de değil. Ayrıca bu Meclis'te 'ikinci grup' diye bir muhalif grup var. Bunlar Mustafa Kemal'in diktatör olmasından çok korkuyorlar. Çünkü sonuçta bunlar Osmanlı. Bunlar, Osmanlı'nın her şeyi tartışan, yarı demokrasi tecrübesi sayılan Meclis-i Mebusanı'nı biliyorlar. Yeni kurulacak cumhuriyetin tek adam diktatörlüğü olmasını istemiyorlar ve milli hâkimiyet prensibini savunuyorlar.

Atatürk'ten sonra bir başka ulusal kahraman olan İsmet Paşa Çankaya'ya çıktı. İnönü'nün seçiminde neler yaşandı?

1937'de İnönü, Atatürk'le çatışıyor. O sırada Atatürk hasta. Halktan saklanıyor ama bütün yabancı elçiler merkezlerine 'Mustafa Kemal hasta, ölecek' diye bilgi notu geçiyor. İşte tam bu dönemde İnönü başbakanlıktan ayrılıyor. İngilizce öğrenmeye başlıyor ve siyasi tarih okuyor. Yani cumhurbaşkanlığına hazırlanıyor. Ama bazı gruplar, İnönü'yü kendileri için tehdit olarak görüyor. Bir kere, 'mutat zevat' denilen, sürekli Atatürk'ün sofrasında yer alan insanlar var. Bunların bir kısmı Atatürk'ün yardımcısı, vekilharcı, ahbabı, silah arkadaşı, bir kısmı da fedaisi. Mesela Köşk'te bir gürültü oluyor. Gürültü bittikten sonra sofradaki manzara şu. Bu insanların hepsi Atatürk'ün üstüne kapanmış ve silahlar çekilmiş. Bu grup İsmet Paşa'nın Atatürk'ten çok farklı olduğunu biliyor ve 'Bu adam bizi ekarte eder' diyor.

Başka kimler İnönü'ye karşı?

Bu grubun başını Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'la İçişleri Bakanı Şükrü Kaya çekiyor. Bunlar Meclis'in İnönü'yü seçeceğini biliyor ve İnönü'yü seçtirmemek için iyice azıtıyorlar. Öyle ki İnönü'yü İstanbul'a getirip birine vurduracaklar Atatürk'ün ölmesine çok az kalmış. 1938'in kasım ayının başları... İnönü, Ankara'dan İstanbul'a gelip Atatürk'ü son bir defa görmek istiyor. Şükrü Kaya, 'Aman paşam ben sizi götüreyim' diyor ve seyahati organize ediyor. İnönü tam trene binecek, Sağlık Bakanı Refik Saydam, 'Paşam gitmeyin sizi öldürecekler. Beni ezip öyle gidebilirsiniz ancak' diye

İnönü'yü engelliyor. Unutmayın. Bunların hepsi belinde silah olan adamlar. İtiş kakış, bin bir numara, tezgâh, oyunlarla dolu müthiş bir süreç bu.

Ordu desteklemeseydi İsmet Paşa Çankaya'ya çıkabilir miydi?

İnönü gene seçilirdi. Ama Meclis İnönü'yü seçmeseydi, ordu darbe yapıp onu gene seçtirecekti. Çünkü İstanbul'da Birinci Ordu komutanı Fahrettin Altay ve bir grup subay, İnönü'nün cumhurbaşkanı olmasını istiyor. Bunlar Ankara'ya gelip, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'a 'Biz meclis falan tanımayız. İnönü seçilecek. Yoksa gereğini yaparız' diyorlar. Bu tehdit üzerine Çakmak da 'Evet ya, İsmet Paşa iyi olur' diyor.

Peki... İlk sivil cumhurbaşkanımız da Celal Bayar. Onun seçimi nasıl gerçekleşti?

Celal Bayar çok rahat cumhurbaşkanı olmuş gibi gözüküyor dışarıdan bakıldığında ama, aslında o da silahların gölgesinde seçiliyor. Bazı subaylar, Bayar cumhurbaşkanı seçildikten sonra durumu kabul edemiyorlar ve hükümeti devirmek için darbe planlıyorlar. Çünkü Bayar, ezici çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti'nin hem kurucusu ve hem de cumhurbaşkanı olmadan önceki başkanı. Yani cumhurbaşkanlığı, hükümet, başbakanlık tek bir partide toplanıyor. Ve, Ankara kaynıyor. Ordunun içinde de hükümetleri devirmeyi düşünen böyle subaylar, cuntalar 1940'lardan beri var zaten. Başbakan Adnan Menderes DP iktidarına karşı darbe yapılacağı istihbaratını alıyor, Bayar'a bildiriyor. Bayar, Menderes'le birlikte operasyon yapıp, darbe hazırlığındaki 15 general ve

150 albayı bir anda emekli ediyor.

Bayar'dan sonra 1960 darbesinin lideri Cemal Gürsel geldi Çankaya'ya. Onun Çankaya'ya çıkışında yaşanan maceralar neler?

1960 darbesinden sonra anayasa hazırlandı ve seçimler yapıldı. Demokrat Parti'nin devamı olan Adalet Partisi (AP) de Meclis'e girdi. CHP, Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanlığını destekliyordu ama, ya diğer partiler bir aday çıkarırsa ne olacaktı? Nitekim böyle bir aday Adalet Partisi'nin içinden kendiliğinden çıktı. Ordinaryüs profesör Ali Fuat Başgil aday oldu ve macera başladı. Milli Birlik Komitesi 'Eyvah bu adamı durduralım. Ankara'ya gelmesin' diye harekete geçti. Ama hoca, İstanbul'dan Ankara trenine bindi ve her durakta büyük bir tezahürat eşliğinde ancak rötarla Ankara'ya gelebildi. AP yönetimi değil ama ciddi bir partili grup hocayı destekliyordu. Milli Birlik Komitesi ise o sırada zor durumdaydı. Ordunun içinde 'Silahlı Kuvvetler Birliği' diye İstanbul ağırlıklı cunta kurulmuştu. Milli Birlik Komitesi'ne karşı olan bu cuntada tümgeneral ve subaylar vardı. AP ve Yeni Türkiye gibi partilerin toplamda CHP'den fazla oy almasına karşı çıkan bu subaylar, 'Biz bunun için mi darbe yaptık. Demokrat Parti'nin devamı hâlâ Meclis'te. Seçimleri tanımıyoruz, partileri kapatacağız. Milli Birlik Komitesi'ni feshedeceğiz. Yönetimi biz

ele alacağız' diye bir bildiri hazırladılar.

Ordu parçalandı, öyle mi?

Evet. İnönü devreye girdi, pazarlıklar yapıldı ve şu karara varıldı: 'Meclis açık kalacak ama Cemal Gürsel cumhurbaşkanı olacak.' İşte böyle bir ortamda Prof. Başgil Ankara'ya geldiğinde, Milli Birlik Komitesi'nin iki generali Fahri Özyürek ile Sıtkı Ulay onu hemen Başbakanlığa çağırdılar, 'Hocam aday olma, çekil' dediler. Hoca da 'Bu dediğiniz milli hâkimiyete aykırı. Ben, Anayasa'ya göre aday olabilirim' dedi. Ve Başgil, 15 dakika sonra Başbakanlık'tan, gözleri fal taşı gibi açılmış, alt dudağı düşmüş, yüzünde dehşet ifadesiyle, kimyası bozulmuş bir halde çıktı. Nazik anlatıma göre, general Sıtkı Ulay, ağır gelen tabancasını belinden çıkarıp masanın üstüne koymuştu. Diğer anlatıma göre ise o silah kılıfından çıkmıştı ve ağza alınmayacak laflar eşliğinde Anayasa hukukçusu Başgil'in başına dayanmıştı. Başgil hemen oteldeki eşyasını topladı ve sabaha karşı senatörlükten de istifa ederek İstanbul'a döndü.

27 Mayıs darbesinin lideri Cemal Gürsel'den sonra bir başka asker görüyoruz Çankaya'da. Genelkurmay başkanlığından o makama gelen Cevdet Sunay. Sunay'ı hangi koşullar cumhurbaşkanı yaptı?

Artık o dönemde askerlerde, 'Cumhurbaşkanı bizden olsun' baskısı var. Gürsel hastalanıyor, yeni cumhurbaşkanı seçilecek. Ordu, 'Genelkurmay başkanı cumhurbaşkanı olsun' diye bastırıyor. O sırada cumhurbaşkanı seçilmek için parlamenter olmak gerekiyor. Bir senatör istifa ettiriliyor, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı'nın kontenjanından senatör yapılıyor. Tam burada iki siyasi uyarıyor. Biri, Millet Partisi'nin lideri Osman Bölükbaşı. Demokrasiye inanan sivil biri olarak Sunay'a karşı çıkıyor. Diğeri ise çok ilginç. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin asker kökenli lideri Alparslan Türkeş. Türkeş, 'Sunay'ı seçmek yanlış. Çünkü ileride öbür genelkurmay başkanları da şimdi sıra cumhurbaşkanı olmakta diye düşünecekler' diyor. Nitekim haklı oldukları ileriki yıllarda anlaşılıyor.

Sunay'dan sonra bu kez 'emekli' bir askeri, Fahri Korutürk'ü görüyoruz Çankaya'da. Cumhurbaşkanlığının 'muvazzaflardan', emekli bir askere geçmesi demokratik bir gelişim miydi?

Birazcık demokratikti, o kadar. Çünkü siyasetçilerde cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda tam bir serbestlik, rahatlık yoktu. Bu seçimlere de müdahale edildi. Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler, 1973'te seçim yaklaşırken cumhurbaşkanı olmak için kıpırdanmaya başladı. Ordudan bir grup açıkça TRT'ye Gürler'in propagandası için baskı yaptı. Radyoda Gürler için iki-üç saatte bir yayın yapıldı. Gürler Genelkurmay başkanlığından istifa etti ve Sunay onu kontenjan senatörü yaptı. CHP'den destek alan Gürler'in asıl desteği tabii Meclis dışındandı. Silahın desteğiydi bu. Askerler Meclis'i kuşattılar, parlamenterler üzerinde müthiş baskı kurdular. Onlardan imza bile topladılar. Ama Demirel bunun bir görüntü, şamata olduğunu, aslında ordunun tek vücut olmadığını anladı.

Ordu cumhurbaşkanlığı konusunda bölünmüş mü?

Evet, çok ciddi bölünmüş. Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, Gürler'i istemiyordu. Ayrıca 1971'de 12 Mart darbesini yapan Faik Türün gibi bazı komutanlar da Gürler'e karşıydı. Nitekim seçim günü geldiğinde, Meclis, Gürler'i isteyen kara birliklerince kuşatıldı. İçeriye siviller alınmadı. Meclis'in koridorları subaylarlarla doldu. Kimi nazikçe, kimi Ecevit dahil herkesi 'Canınıza okuruz' diye tehdit ederek, 'Gürler'i seçeceksiniz' baskısı yaptılar. Ama seçim başladığında Meclis'in localarındaki manzara ilginçti. Deniz ve kara kuvvetleri komutanları, generalleri oradaydı. Hava Kuvvetleri Komutanı Batur ve havacı generaller ise localarda değildi. Sonuçta Gürler cumhurbaşkanı olamadı. Hem orduda çalışmış, hem büyükelçilik yapmış Fahri Korutürk Çankaya'ya çıkarıldı.

Sonra yeniden bir darbe oldu ve Çankaya'ya yeniden muvazzaf bir asker çıktı... Kenan Evren... Galiba, Çankaya'ya en rahat oturan da o oldu. Pek tartışma yaşanmadı hatırladığım kadarıyla?

Evet. Ülkede anarşi, sağ-sol kavgaları var. O ortamda 1980'de 12 Eylül darbesi oluyor. Her üyesini Milli Güvenlik Konseyi'nin seçtiği 160 kişilik bir Kurucu Meclis atanıyor. O Meclis, bugünkü Anayasa'nın temelini oluşturan 1982 Anayasası'nı yapıyor. Konsey bunu onaylıyor ve bu Anayasa halkoyuna sunuluyor. Yalnız çok basit ama çok zekice hazırlanmış bir geçici madde numarası var bu Anayasa'da. Geçici maddede, 'Anayasa'ya evet oyu çıktığı takdirde, devlet başkanı ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren de cumhurbaşkanlığına çıkacak' deniyor. Böylece anayasaya evet demek, Evren'in cumhurbaşkanlığına da evet demek oluyor. Sonuç, yüzde 91.3 evet oyu çıkıyor. Mavi renkteki hayır oyları incecik zarflardan görülse de ve her sandığın başında asker dursa da, öyle ya da böyle Evren bir şekilde halkın oyuyla cumhurbaşkanı seçiliyor.

Evren'den sonra cumhurbaşkanlığına, o güne kadarki en büyük Çankaya tartışmasına yol açan Turgut Özal geldi. Özal, ilk gerçek sivil cumhurbaşkanı oldu. Bir sivilin Çankaya'ya çıkmasını nasıl kabul ettirdi Özal?

Özal'dan önceki dört Çankaya seçimine de asker kâh Meclis'i basarak, kâh silahla tehdit ederek doğrudan müdahale etti. 1960-82 arasında bütün seçimler namluların ucunda yapıldı.

Özal'ınkine ise böyle somut bir müdahalede bulunulmadı. 31 Ekim 1989'da Özal sekizinci cumhurbaşkanı seçildi.

Özal'ın cumhurbaşkanlığını engellemeye uğraşan Demirel, Özal'ın ardından Çankaya'ya kendisi aday olduğunda neler söyledi?

Cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen önce yerel seçimler yapıldı. ANAP üçüncü, SHP birinci, DYP ikinci parti çıktı. Demirel, 'Özal yüzde 21.75 ile mi cumhurbaşkanı seçilecek. Oyların düşüyor, senin seçilmen vicdanen uygun değil' diyerek, Özal'ın meşruiyetini zayıflatmaya, toplumsal muhalefeti harekete geçirmeye çalıştı. Oysa Demirel'in kendisi cumhurbaşkanı seçilirken, DYP'nin oy oranı ANAP'tan daha iyi değildi. Zaten Demirel'in cebinde daima bir Anayasa kitapçığı vardır. Bir şey oldu mu, 'Bak kardeşim, bak kardeşim' der. Özal cumhurbaşkanı seçilirken Anayasa'ya bakmıyordu ama kendisi seçilirken, 'Dert etmeyin. Benim durumum

Anayasa'ya uygun' diyordu.

Ahmet Necdet Sezer, parlamentoda partilerarası bir koalisyonla çıkarıldı. Bu desteği nasıl buldu?

2000'de Ecevit başbakandı ve üniversite mezunu olmadığı için Ecevit cumhurbaşkanı olamazdı. Aslında Demirel'in cumhurbaşkanlığının uzatılması Ecevit'in ve Mesut Yılmaz'ın işine geliyordu ama parlamento Demirel'i istemedi. Sezer'in adı ortaya çıktı.

Sizce Erdoğan Çankaya'ya çıkacak mı?

Erdoğan, Çankaya'ya çıkmak istiyor mu? İstiyor. Çıkar mı? Son dakikaya kadar bilemeyiz. Ama inşallah çıkar. Çünkü 1950'de Bayar'ın, 89'da Özal'ın çıkması gibi onunki de askeri vesayet sisteminin biraz daha kırılması ve Türkiye'nin demokratikleşmesi açısından bir tür milat olacak. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması, Türkiye açısından demokrasiyi ileriye götürecek bir aşamadır. İnşallah çıkar...
Kaynaklar :Haberte.com.Emre Aköz (Sabah Gazetesi yazarı) ,Neşe Düzel-Radikal

Saygilarla.