Belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ağustos 28, 2007

VEZÜV




ZAMAN BOMBASI VEZÜV

Avrupanın en tehlikeli volkanın altında 3 Milyon insan yaşıyor.Napoli ve çevresi.
Bir çok volkan araştırmacısının korkusu her sene olan patlamalar tıpkı Pompeyi'nin sonunu getiren bir patlamının olabileceği görüşünde birleşiyorlar.

"Büyük bir gürültü, dolu gibi yağan lavlar köyün sakini kadınla erkek doğuya doğru kaçışa başlamışdı.Lavlar tepeler oluşturuyordu.Kaçış ormanların iç taraflarına doğru başlamışdı."
Kaçan bu çifti Tanrılar ateşten taşa tutmuşdu.Yorgun düşen çift karanlık ve yorgunlukla oldukları yere çöktüler.Her nefes alışları gittikçe zorlaşıyordu.Acı ve işkence içersinde nefessiz kalarak can verdiler.
"İnsanlar ancak bir kaç metre önlerini görebiliyorlardı.Ölüm bulutları üzerlerine cöküyordu.Bu gün Antropologi müzesi Napoli de bir cam vitrini altında saklanan bu iskeletler o günleri bütün canlılığı ile ortaya koyuyordu."
Bimtaşlarının içinde kalan genç bir kadının o günün vahşetini bütünlügü ile göz önüne seriyordu.
"Pompeyi lavlar altında yok oldu.İnsanlar ise ani bir ölümle karşı karşıya kaldılar.Bazı antropologlar ise yapmış oldukları iskeletler üzerinde ki çalışmalarda ölümlerin bu kadar çabuk olmadığını söylemektedirler.Bazı insanların yüzlerini koruduğu ve taşlaşmış şekilde kaldığı görüldü bu onları sonsuzluğa doğru yola çıkarttı.
Volkan araştırmacıları böyle bir felaketin Napoli ve çevresinide beklediğini söylemektedir.
Saygılarla.

Cumartesi, Ağustos 25, 2007

O 75 YAŞINA BASTI...



Güzel bir Cumartesi sabahı eşiniz ve çocuklarınızı da yanınıza alıp şehrin gürültüsünden uzaklaşmak için arabanıza biniyorsunuz.
Doğanın güzelliği arasından otomobilinizle süzülürken bir eksiklik hissediyorsunuz güzel bir müzik sesi.
Parmağınız bir düğme üstünde duruyor bir anda kulaklarınızda tatlı bir ses.
O ses nereden geliyor diye sormaya kalkarsanız size onun kısaca öyküsünü anlatayım.
O 75 sene evvel doğdu.15 kilo ağırlığında arabanızın aküsünü çok çabuk boşaltan.
Ona sahip olabilmeniz için çok ama çok paranız olması gerekiyordu.Işin aslına bakılacak olursa Kralların arabalarını süslüyordu.
Beyaz renkli bir Ford 1932 senesinde sahara çölünde yol alıyordu.Arabayı kullanan ülkesinden çok uzaklarda bir yerde arabasına monte ettiği bir aleti denemek istiyordu.Nerdeyse büyüklügü ufak bir valiz kadardı.Büyük bir heyacanla denedi ve sevinçle Ülkesinden binlerce kilometre uzakta olmasına rağmen bir cöl ortasında Alamanca yayın yapan bir istasyonu buldu.Bu bir ilk araba radyosu idi.
1920 yıların sonlarına doğru Amerika da ilk radyo üzerinde çalışmalara başlamış.1931 yıllarında seri üretime geçerek 100,000 üzerinde satış yapmışdı.Bu dönemde Alman mühendisleri radyoların lambaları üzerinde yenilik yapımı için uğraşıyorlardı.Kullandıkları akü lambaları çok büyük olması, enerji yönünden verimsiz oluyordu.İlk olarak kuvvetli lambaları Berlin de İdeal fabrikasında Blaupunkt adı altında üretime başladılar. Model AS 5 çok kuvvetli bir radyoydu hacmi 10 litre ve 15 kilo ağırlığındaydı.400 adet üretildi.Saygılı müşterilere dağıtımı yapıldı.Bunlardan bir tanesi de Japon Kralı idi.Maliyeti ise o zamanın parası ile 465 Mark'dı.Bu değeri bu günkü değerle karşılaştırdığımız zaman bir araba radyosunun parasına orta halli bir araba alınabilmekteydi.
1933 Senesinde Berlin de yapılan Funk Fuarında halka tanıtıldı.İlk radyolar arabayı kullanan kişilerin dikkatini aldığı için bir çok kazalara da neden oldu.
Seneler birbirini kovalamaya başladı araba radyosu merakı gittikçe artmaya başladı.1941 senesinde Amerika da sayıları 8 milyonu bulmuşdu.Buna karşılık Avrupada 1938-39 yıllarında sadece bu sayı 23 bin civarındaydı.
50'li yıllara geldiğinde bu radyolar araba fabrikalarında üretilmeye başlandı.Hatta öpörlerin kablolarını 5 metre uzun tutarak piknik alanlarında bile faydalanma yönüne gitmişlerdi.
Bu gün ise bir arabanın radyosuz olması düşünülemez bile.Teknik o kadar çok ileri bir şekil almışdırki bu cihazlar tamamen elektronikleşmişler telefon Cd.ler Mpg.dvd.Navigasyon "uydu aracılığı yol göstericisi" ile donatılmıştır.
Tek değişmiyen nokta ise bu cihazların halen dikkati dağıtıp kazalara neden olduğudur.
İyi müzikler...
Saygılarla

Cuma, Temmuz 06, 2007

EŞ CİNSEL ve LEZBİYEN...


Konu seks olduğu zaman hayvanlar hakkında bir açıklama olmamaktadır.Cinsel ilişkiler onların arasında nasıl olduğu hakkında tam bir açıklama yapılmamaktadır.
Oslo'da açılan Tarihi Natur müzesinde 3 sene içersinde toplanan bilgi ve resimlerle hayvanların da eş cinsel oldukları açıkça sergilenmektedir.
Neden eş cinsel ve lezbiyen hayvanlar olduğu şimdiye kadar incelenmeye alınmamışdı.
Bu konu üzerinde Tarihi Natur müzesi ve Norveç Üniverstesi çalışmalarda bulunmaktadır.
Homoseksüellik hayvanlar arasında ne kadar yaygınlıkdadır.Bu gün çalışmalar neticesinde seks'in yalnız üreme olarak önde gelmediği hayvanlarında bu yönde büyük bir zevk aldıkları tespit edilmiştir.
Bu gün yapılan araştırmalar şunu göstermektedir ki hayvanlar arasında seks; erkek erkeğe,dişi dişiyle seks içinde oldukları görülmektedir.Bu da onların seks'i yalnız üreme için kullanmadığının bir delili olmuşdur.
Araştırmacılar bu tür seks'in hayvanlar arasında bir değişiklik içinde denemeleri ve zevk aldıkları intibasına varmışlardır.
1500 hayvan çeşidi üzerinde yapılan araştırmalarda.Eş cinsellik ve lezbiyenlik sıradan bir cinsel ilişki olduğu görülmüsdür.Bu durum omurgalı, omurgasız,böçekler,veya sürüngenler, parazit,kurtlar olarak çok yönlü olduğudur.Hepsinde eş cinsellik ve lezbiyenlik tesbit edilmişdir.Bunun daha da çok tür üzerinde de olduğu sanılmaktadır.
Bunu cinsel organlarını birbirlerine teması,veya sürtünme yoluyla yaptıkları ve bu durumdan büyük bir haz aldıkları tespit edilmişdir.
Bu durumu yaşam boyu sürdürdükleride gözden kaçan gerçeklerden bir tanesidir.Bir yerde kaçamak seks olarak da adlandırılmaktadır.5 hayvanat bahçesinde yapılan araştırmalarda Penguenlerin eşleri ile aralarındaki sıkı bir bağlıkları olduğu halde bu tabuyu eş cinsellik yolu ile bozdukları görülmüşdür. Bu durum kobaylarda da görülmektedir. Bu her iki cinsin bulunduğu gurupda yeteri kadar dişi olmasına rağmen eş cinsellik sık sık görülmektedir.Yapılan bir başka gözlemde daha çok esaret altında olan hayvanlarda görüldüğüdür.2300 sene evvelinde Kugularında eş cinsel olduklarını Aristoteles tarafından bildirilmişdi.Bu gözlemi Sırtlanlar üzerinde de lezbiyen olarak seks'i ilişkilerde olduklarını yazmışdır.Daha sonraları bu konunun etik bir konum taşıdığı nedeni ile incelemeler gizlik kapsamında kalmışdı.
Hayvanlar bir birlerine yaklaşım veya boğuşma öncesi, birbirlerinin cinsel organlarını koklamaları seksüel gücün aktivleştirilmesi olarak görülmektedir.
Homoseksüel yaşam hayvanlar arasında üremeye karşı bir tehlike göstermediğini hatta bu üremenin dengeli olarak yürümesine fayda sağladığı,bu durumun kaçamak bir seks olduğu söylenmektedir.Bu durum daha çok eşlerden bir tanesinin ölümü veya yaşlılık nedeni ile ortaya çıktığıdır.Penguenler,kuğular,ördekler ve Martılar arasında eş cinsellik sıkça görülmekte olup sıradan bir seks akdi olduğudur.Eş cinseller arasında yabancı bir yumurtayı sahiplendikleri ve çıkan yavruyu beraberce büyüttükleri de görülmektedir.Flamingoların toplu olarak yaşam sürdürdügü alanlarda sıkça görülen bir olaydır.Kurtlar,aslanlar,balinalar ve maymunlarda sosyal yaşam sistemine girmiş bu durumun tam bir açıklaması halen gizem olarak kalmışdır.Fizikal bir değişim veya hormon değişimine uğramaması da bir başka gizem taşımaktadır.
Araştırmacılar hayvanlar arasında ki eş cinsellik ve lezbiyen ilişkinin seks'in bir parçası olduğunu,bunun" normal"olarak algılandiğı kanısındadır.
Saygılarla.

Salı, Haziran 26, 2007

KITAP !...

Image hosting


Her kitap okunurmu ?
İyi kitap, kötü kitap varmıdır ?
Tabii bu gün aldığımız gıdalar ne kadar vücudumuzu besliyorsa; okumak kitap'da beynimizi beslemektedir.
Yukarda ki soruyu yediğimiz yemekle kıyaslıyabiliriz.
Birimize lezzetli gelen diğerimiz için olmıyabilir.Kitaplarda öyledir kimizin elinden düşmediği halde, bir başkamızın ilgisini hiç çekmez.
Bu gün sizlere 100 binlerce kitaba ilham olmuş çoğumuzun tanıdığı bir mektup'dan bahs edeceğim.Biliyorum okumuşsunuzdur, bu günlerde hatırlanmasının yararı var sanıyorum.
1904 Rus-Japon harbinden önceydi. Amerikan gazetelerinin birinde “Garcia’ya Götürülecek Mektup” başlıklı bir yazı çıktı. Yazarı tanınmamış bir muhabirdi. Fakat bu kısa yazının anlattığı gerçekler, yüzlerce kitapla anlatılanlardan daha derin, daha özlü idi.
Yazı nasıl olduysa Çarlık Rusya’sının demiryolları Nazırı’nın eline geçti. Nazır, bütün memurlarının bu yazının kopyasını yanlarında taşımasını sağladı. O sırada Rus-Japon savaşı başladı. Japonlar esir aldıkları Rus demiryolları mensuplarının hepsinin üzerinde bu yazıyı görerek meraka düştüler. Japon Maarif nezareti bu yazıyı inceledikten sonra birer nüshasının bütün Japon yurttaşlarının okuyup
yanlarında taşımalarını emretti. Bu yazı, şimdi Birleşik Amerika’da bütün Kara ve Deniz Kuvvetleri mensuplarına ve izcilere verilmektedir. Bu bir gelenek olmuştur.
Amerika Kurtuluş Savaşı’nın bir safhasında İspanya Sömürge Ordusu’nu tecrit edebilmek için Kübalı General Garcia’nın ordusuna talimat göndermek icabetti. Cumhurbaşkanı Mc. Kinkey, General Garcia’ya bir mektup yazdı. Mektubun süratle yerine ulaşması gerekiyordu. Başkomutanlık karargahında Garcia hakkında bilgi yoktu, neredeydi, nasıl gidilirdi, hepsi meçhuldü. Mektubu götürmeye Teğmen Rowan görevlendirildi. Rowan mektubu alınca: “Bu Garcia da kimdir? Nerede bulunur? Oraya nasıl gidilir? Atla mı, trenle mi? Harcırahını kim verecek? Arkadaşım Thomas ata daha iyi biner,onu gönderseniz olmaz mı? Eşim biraz rahatsız, hem bu hafta izin sırası bende” demedi. Mektubu torbasına koydu, gitti, döndü, tekmilini verdi. Garcia talimata uyacaktı.Benim burada anlatmak istediğim , Teğmen Rowan’ın dört gün sonra Küba kıyılarına ulaşmasının, ormanlara dalarak üç haftalık bir seyahati yaya olarak
tamamlamasının, dağlarda ve ormanlarda Garcia’yı bulmasının hikayesi değildir. Burada anlatmak istediğim husus, bu adamın kişiliğinin her insana örnek
insan modeli olarak tanıtılmasının gerekliliğidir.Dünyanın her yerinde, Allah’ın her günü, milyarlarca yöneticinin Garcia’ya gönderecek mektubu vardır. Öte yandan, gençlerin muhtaç oldukları bilgiler sadece bir dizi teoriler değildir. Kendilerinden istenen vazifeleri kendi iradeleri ile sonuçlandırma idrakine ve eğitimine de sahip olmalarıdır. Bugün en çok muhtaç olduğumuz budur. Hizmette fertlerin ilgisizliği ve bilgisizliği, toplumları ve gurupları felç eder. Hizmetin çarkı dönerken, çarkın her dişlisinin her defasında yeni baştan bilinmesi için zaman yoktur. Öte yandan hizmet
devamlı akmaktadır. Çarkın bir dişlisi kendi işini hiçbir nedenle durdurmaya yetkili değildir. Aksi takdirde hizmette durur.K.Mehmet Şirin Seven
Mustafa Güzelgöz(Nevşehir-Ürgüp) (1921-2005)
Kütüphaneci. 1946 yılında Ürgüp Kütüphanesi’nde memur olarak göreve başlamıştır. Kütüphaneyi halkın ayağına götürmek düşüncesi ile yola çıkmış, Ürgüp seyyar kütüphanesinin yedi katır ve üç atı ile yöredeki 36 köye hizmet götürmüştür. Karda kışta bu görevini yerine getirmiş ve bir gün eşeğinin kuyruğunu kurtlar yemiş ve bu olay gazetelere haber olmuştur. Eşek ve katır sırtına yüklediği bir çok kitabı, hiçbir karşılık beklemeden, köylülerin de kitap okumasını sağlamak amacı ile köylere taşımıştır.
Ürgüp’te, kitaba ilginin artmasıyla kız kaçırma ve kan davalarının azalması üzerine, Amerikalılar, Mustafa Güzelgöz’e bir cip ve Ford marka otomobil armağan etmişlerdir. 1972 yılında emekli olan eşekli kütüphanecinin yaşam öyküsünü, yazar Fakir Baykurt, Eşekli Kütüphaneci Mustaga Güzelgöz ismi ile romanlaştırmıştır. Güzelgöz’e 1963 yılında Amerikan Barış Gönüllüleri Derneği’nin insanlığa hizmet ödülü ABD Devlet Başkanı John Kennedy tarafından verilmişti. Mustafa Güzelgöz, Nevşehir Devlet Hastanesi’nde tedavi görürken 18 Şubat 2005’te kalp yetmezliğinden ölmüştür.
“Önünde, dikenli bir ağacın kabuğunu soymak kadar güç engeller var.”
Saygılarla.

Pazartesi, Haziran 18, 2007

BIR ANADOLU MASALI...


Panter, ya da Leopar, ya da Pars.
Hani doğa da yok olanlardan bahsederiz ya ara sıra;
bu hikayede, kitapların veya internet sayfaların da kalacak bir belgesel.
Yazı biraz uzun, zaman ayırmanız lazım.Belki o zaman belleklerimizden kaybolan çok şeyler gibi biraz olsun bir kırıntısı kalır umuduyla.
Bir benekli yukarda yazdığım gibi ister adına Panter, Leopar isterseniz Pars deyin. Deyiminize bir de SON ekleyin.
Sakın dünyanın uzak köşelerine ait bir öykü sanmayın.
O Anadolu’nun Neolitik çağlardan beri sakini olmuş Anadolu Panteri
ve 17 Ocak 1974’te Beypazarı’nda bıraktığı son pati izi .
Anadolu,"Biraz Tarihçe"
Yaklaşık 250 milyon yıl öncesine kadar devam eden süreç içinde, daha yaşlı kıtalar bir araya gelerek tek büyük kıta Pangea’yı oluşturmuşlardı. Bu süper kıtayı tek bir okyanus olan Pantalassa kuşatıyordu.
Daha sonra bu süper kıta, levha hareketleri sonucu yaklaşık 200 milyon yıl önce parçalanmış; kuzeyde Lavrasya, güneyde ise Gondwana olmak üzere iki kıtaya ayrılmıştı. Bu iki kıta arasında doğu – batı uzanımlı, batıdan kapalı, doğuya doğru “V” şekille açılan büyük Tetis Okyanusu oluşmuştu. Anadolu da bu Tetis Okyanusu’nun bir parçasını oluşturuyordu.
Anadolu’nun bugünkü şekline ulaşan jeodinamik evrimi, altmış milyon yıl önce Afrika levhasının - günümüzde de devam eden - kuzeye doğru hareketiyle başlamıştı.
Oligosen devrinin (34 - 24 milyon yıl öncesi) sonuna kadar, Alp – Himalaya dağ kuşağı ve bu sisteme bağlı olan Anadolu’nun güneyinde Toroslar, kuzeyinde Karadeniz Dağları (Pontitler) kıvrımlanarak yükselmiş; Orta Anadolu’da kapalı bir havza oluşmuştu.
Miyosen devrinde (23.8 - 5.4 milyon yıl öncesi) ise Afrika kıtasının kuzeye hareketinin devam etmesine ek olarak, Arap levhasının kuzeye hareketi ve Anadolu levhasıyla çarpışması sonucu, Doğu Anadolu daha da yükselmiş; Anadolu üzerinden memeli hayvanların geçebileceği kara bağlantıları oluşmuştu. 14 - 16 milyon yıl önce, Afrika ve Asya kökenli pek çok memeli hayvan, bu kara bağlantıları aracılığıyla çiçeği burnundaki Anadolu’ya ulaşabilmişti. Anadolu Panteri de bu memelilerden evrilerek oluşmuş, endemik (yöreye özgü) bir Anadolu türüydü.
Pleyistosen (1.7 milyon yıl – 10000 yıl öncesi) devrinin “ilkel” insanının Anadolu’da ilk defa 780000 – 730000 yıl öncesinde görülmesiyle Anadolu’da panterler, bu ilkel insanlarla birlikte yaşamaya başlamışlardı.
Sonra “ilkel” insanlar gitmiş; 30000 – 10000 yıl önce “gelişmiş” insanlar olarak “Homo sapiens sapiens”, yani “bildiğini bilen insan”, yani bizler gelmiştik .
Bu kadar Tarihçe yeter sanırım.
Uygarlaştıkça avlanma tekniklerimizi geliştirmiş, uçanı kaçanı çok uzaklardan öldürebilmiştik.
“Yok ediş”, 10000 yıllık Holosen döneminin başından günümüze dek devam etmiş; Anadolu’yu en az Neolitik çağdan beri vatan edinmiş, Konya, Çumra Ovası’ndaki 9000 yıllık Çatalhöyük ev duvarlarında resimleri bulunan,
Yukarda resmini gördüğünüz şişman kadın heykelciğinin iki yanında yer alan panterlerin sonuncusunu da 1974’te vurup Tarihi gecmisine noktayı koyduk.
Çok şükür insanlığı bu canavar dan kurtarmayı başardık.
Ve o gün bugündür de, donumuza kadar leopar desenleriyle, emniyet içerisinde yuvarlanıp gitmiş; leopar desenli çantalarımız kapılıp kaçılsa da, bir cep telefonu için trenlerden atılsak da, şehrin en işlek caddelerinde tecavüze uğrasak da, en azından 1974’ten beri hiçbir leoparın saldırısına uğramamıştık.
Anadolu Leoparı’na ilk bilimsel “Felis tulliana” adı, 1856’da Fransız zoolog M. A. Valenciennes tarafından, Klikya Valisi’yken Anadolu Panteri ile ilgili ilk bilgileri derleyen Romalı Marcus Tullius Cicero’ya ithafen verilmişti. “Tullius” ismi Anadolu’nun panterine giderken “Cicero” ismi de Ankara’nın köstebeğine, ikinci dünya savaşındaki asrın casusu İlyas Bazna’ya takılacaktı .
Anadolu panterleri, Ege Bölgesi, Toros Dağları, Köroğlu Dağları’nda doğal yaşamlarını sürdürmeye çalışırlardı. Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde ise boyutları daha küçük olan İran Parsı (Panthera pardus saxicolor) yaşardı. Sonuncusu Şubat 1970’te Hakkari / Uludere’de Şehit Şen tarafından vuruluncaya kadar Anadolu’da kaplan da (Panthera tigris virigata) yaşardı. Prof. Dr. Turhan Baytop’un araştırması ve bulguları, Nihat Turan’ın “Türkiye’nin Memelileri” kitabında da yer almış; bu son Hazer Kaplanı’nımızın kuyruğunun Irak’lı bir aşiret reisine kamçı olarak kullanılması için satıldığı belirtilmişti. Şu anda son kaplanımızın postu kuyruksuz olarak Ali Üstay Kolleksiyonu’nda bulunmaktadır.
Hitit Kabartmaları’nda bile yer alan Anadolu’daki aslanların sonuncusu ise 1890’da vurulmuştu. Aslanımız gibi “çita”mıza da Anadolu’nun 20. yüzyılını göstermemiştik.
Yirminci yüzyıl boyunca pek çok Anadolu Panteri avcılar tarafından kaplan kapanlarına düşürülerek ya da domuz avında kullanılan şevrotinlerle (dokuz bilya/buck-shot) acımasızca öldürülüp, avcıların omuzlarında, fotoğraf makinalarına verilen pozlarda yer almışlardı.
Zaten 5 Mayıs 1937’de çıkan Kara Avcılığı Kanunu’nda leoparlar her vakit avlanılabilen “zararlı memeliler” arasında yer almaktaydı. Uludere’de öldürülen son kaplanımız da bu zararlı memeliler kapsamındaydı.
Kuşadası’nın güneyindeki Dilek Yarımadası’ndan, Ağrı’ya tüm Anadolu, sayısı oldukça azalmış panterlerine dar edilmişti. Kiminin postu bir hanıma kürk olsun, beyninin altındaki omuzlarını ısıtsın diye Sirkeci’deki hanlarda pazarlanıyor, kimininki dibinde okeye dönülen bir kulüp lokalinin duvarına dekor oluyor, kimininki kendisini Hacı Bektaş’ta kader ortağı başka bir Anadolu Panteri postunun yanında, kimi kendisini Ege Üniversitesi’nin Doğa Tarihi Müzesi’nde, kimisi Diyarbakır Ana Jet Üssü’nde buluyor, kimisi de oradan oraya dolaştırılırken murdar oluyor, çürüyüp gidiyordu.
Ama hiçbir avcı Anadolu Panteri’nin nesline Mantolu Hasan’ın verdiği zararı veremedi. 1930-1950 yıllarında İzmirli avcı Hasan Bele, tek başına yaklaşık on beş panteri öldürdü. Bu sayı, Atatürk zamanında Ankara’ya gelen ve Türkiye’de zoolojinin kurucusu olarak bilinen ve panterin Anadolu’daki dağılımının haritasını yayınlayan Dr Hans Kumerloeve’nin “Türkiye’nin Memeli Hayvanları” araştırmasında da elli olarak belirtilmekteydi
Mantolu Hasan vurduğu panterlerin postlarını gövdesine pelerin gibi dolayarak dolaşırdı. Bu katliam ancak devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün kendisine bir çifte verip, bir daha panter vurmama sözü almasıyla son bulmuştu.
Anadolu Panteri’nin bugüne kadar doğada canlı olarak çekilebilmiş tek fotoğrafı 1949’da, Malatya / Gölbaşı’nda, mülteci Alman bilim adamı Prof. Dr. Curt Kosswig tarafından çekilmiştir. 1946’da Cafer Türkmen tarafından çekilen panter fotoğrafı, İzmir Hayvanat Bahçesi’ndeki Zoza’nın fotoğrafıdır.
Daha sonra, kalan bir avuç Anadolu Panteri;

12.02.1967’de Ali Çalayır tarafından Bolu / Seben İlçesi'nde vurularak,

Ocak 1969’da Hatay / Samandağ’da eşeğini parçaladığı bir köylünün, eşek leşinin üzerine döktüğü zirai ilaçla zehirlenerek,

1970’te Kars / Karakale Köyü’nde vurularak öldürülmüş,

son olarak da 1972’de Ağrı Dağı’nda ve Eskişehir Çatacık’ta (Mihalıççık) görülmüştü.

Ve gelindi 17 Ocak 1974’e;

Beypazarı’nın Bağözü Köyü’ne...

Bağözü Köyü, Beypazarı’na 12 km uzaklıkta, Nallıhan yolundan kuzeye ayrılarak ulaşılan okulu, sağlık ocağı, PTT acentası, kanalizasyonu bulunmayan; köylülerinin ekip biçtikleriyle kıt kanaat geçinip gittikleri yoksul bir köydür.
Bu köy, ABD-Wyoming’deki rezervlerden sonra, dünyanın ikinci büyük Trona rezervinin, yani tabii soda külü rezervinin dibindedir.
17 Ocak 1974 sabahı, Havva Köksal dere yatağı boyunca aşağıdaki bahçelere – yer elması toplamaya gidiyordu. Önden yürüyen kocası ve kayınbabası gözden kaybolmuşlardı. Şimdi dozerle doldurulmuş olan, o zamanki dere yatağında kocaman, benekli bir kedi yatıyordu.
Havva hayatında ilk defa böyle bir hayvan görürken, belki Benekli de hayatında ilk defa bir insan görüyordu. Benekli, Anadolu’da görülen son Anadolu Panteri’nden başkası değildi.
Otuz yıl aradan sonra, Mehmet Ertüzün’le birlikte 11 Mart 2004’te Havva Köksal’ı ziyarete gittiğimizde bize büyük karşılaşmayı anlatmıştı.
- Şöyle uzun kuyruklu upuzun “bir şey”, orada yolun kıyısında yatıyordu. Onu görünce geri geri gitmemle şak deyip kuş gibi üstüme konması bir oldu. Kolumdan tuttu silkeledi; gözlerimi açtığımda yanımda köpek oturağı gibi oturuyordu. Yine gitmişim kendimden. O sırada odundan Süleyman geliyormuş – onu görünce kaçmış...
Benekli dört - beş metre uçup, Havva’nın kolunu kaptığında, o silkelemede kol kırılmıştı. Ama bir gerçek daha vardı, Benekli’nin öldürme amacı yoktu, baygın Havva’nın yanıbaşına oturup beklemeye başlamıştı. (Leoparlar yalnız yaşayan, gece hayvanlarıdır; iki yılda bir, genellikle de Ocak ve Şubat aylarında çiftleşirler. Avlarını boynuzluysa boğazından, boynuzsuzsa ensesinden ısırarak öldürürler. 17 Ocak’ta, gündüz vakti, yerini yurdunu terkedip dolaşıyor ve dibinde savunmasız yatan insanı öldürmüyor olması, kendisine aştan ziyade eş aradığını düşündürmektedir).
O sırada köydeki bir evde bu durum görülmüş, kadın kocasına:
- Kalk yaa; Havva’yı bir canavar yiyor... diye bağırmıştı.
İlk, belki de son defa bir leopar tarafından ısırılmış birisiyle sohbet ediyorduk. Bu sohbet sırasında:
- Çok müthiş, temiz, yani o kadar güzeldi ki, üzerinde kir yoktu – halı gibiydi; onun canlı hali bir bambaşkaydı...
ya da:
- Belki de kendim tepinirken kırmışımdır kolumu... gibi sevgi, koruma ifadeleri de dikkatten kaçmıyordu.
O zaman İzmir’de vatani görevini yapmakta olan oğluna:
- Anneni panter ısırdı diye haber gitmişti. Oğlu izin alamayınca da firar etmişti; Bağözü’ne gelinceye kadar yolda aklına kimbilir neler neler gelmişti.
Silahlı köylüler “alaca canavar”ın peşindeydi. Başören, Çakıloba gibi çevre köylerden de eli silah tutanlar gelmişti. Amansız bir iz sürümü başlamıştı.
Benekli “insan”la karşılaşmış, hayatı kaymış, oradan oraya kaçmaktaydı. Karşıdaki sırta gidip bir çoban ve köpeklerini görünce geri dönüyor, geldiği yolu bulmaya çalışıyordu.
Ahmet Çalışkan müthiş bir avcıydı. “Kapı” denilen, vahşi hayvanların geçiş yapacağı yolakları iyi bilirdi. Benekli’nin geçebileceği kapıyı tahmin edip, kargaların da telaşlı iniş çıkışını gözleyip, köyün yukarılarındaki Kızıl Meşe Mevkii’nde pusuya yatmıştı.
Ve yanılmamıştı; Benekli can havliyle kapıdan geçerken Ahmet Çalışkan 1980 sonrası devlete teslim edeceği mavzerini (Mauser) doğrultup atışını yapıyor, yüz elli metreden Benekli’yi vuruyordu.
Artık yaralı panter kaçmaktan, izini kaybettirmekten vazgeçmiş, can havliyle kuru meşeleri söke söke Ahmet Çalışkan’a doğru koşmaya başlamıştı.
Birisi sağ kalacaktı; Ahmet Çalışkan üzerine koşan yaralı pantere dokuz defa ateş ediyor, yedisinde vuruyor, Panter ise hala koşarak geliyordu. Artık iki metre kalmıştı, Çalışkan son atışını yaptı ve çene altından giren kurşun Benekli’ye takla attırarak döş üstü yere yatırdı.
Benekli can çekişirken, yanına oturup onu sevmeye başlamıştı. Hala bilemiyordu; neyin nesiydi bu alacalı hayvan? Ahmet Çalışkan 1994’te astımdan ölmeden önce şimdi Bağözü Köyü’nün muhtarı olan oğlu Zekeriya Çalışkan’a o anki tarifsiz hüznünü anlatacaktı.
Daha sonra Benekli’yi bir cipe atıp Beypazarı Devlet Hastanesi’ne götürmüşlerdi. Benekli’nin gelişi belediye hoparlöründen halka ilan edilmiş, hastane meraklılarla dolup taşmıştı. Kişi başına iki lira ödetip hastaneye yardım da toplanmış, daha sonra o parayla hastaneye röntgen cihazı alınmıştı.
Bir doktor, hanımı için Benekli’nin kürkünü isteyip, köylülere:
- Bu artık hastanenin malı oldu... deyip, köylüler de itiraz edince:
- Sizi kuduz açısından karantinaya tabi tutacağız... denmiş; köylüler de:
- O zaman ziyarete gelen bütün Beypazarı halkını karantinaya mı tabi tutacaksınız?.. diye sormuşlardı.
Böylece Benekli’ye Ankara’daki Veteriner Bakteriyoloji Enstitüsü’nün yolu, köylülere de ifade verme yolu görünmüştü. Enstitüde sadece panterin beyni incelenebilmiş, onun da tertemiz olduğu ortaya çıkmıştı.
TRT Televizyonu, Hürriyet ve Günaydın Gazeteleri habere geniş şekilde yer verirken, o zamanın delikanlısı Mehmet Ertüzün de bu gazetelerin küpürlerini kesiyor, adını Benekli koyduğu son Anadolu Panteri’ni yok edişimizi asla içine sindiremeden bir düş hekimiyle tanışıp nefes nefese anlatacağı güne kadar arşivinde saklıyordu.
Bu arada avı serbest olan Anadolu Panteri’nin koruma kapsamına alınabilmesi için dergilere yazıyor, belki de bu yazışmaların tuzuyla 1987’de Merkez Av Komisyonu Kararları’nda ıskalanan Anadolu Panteri Avı yasağı, otuz milyara varan para cezalarıyla resmen yasaklanıyor, bu toprakların emaneti, gecikmiş olarak koruma altına alınabiliyordu.
O düş hekimi de daha önce Çumra’da yaşayan veteriner hekim Deniz Cengiz Soykan’ın Atlas Dergisi’ne yazdığı; Mersin’in Mut ilçesinin Çampınarı (Kahtama) köyünün yükseklerinde bugüne kadar kimsenin gitmediği bir ormanlıktaki Kaplan Gediği denen yerdeki bir panterin varlığından söz eden mektubunu okumuştu;
böylece iki meraklı ruh birleşmiş, birlikte 2004 yılından bugüne Benekli’miz ile ilgili bilgileri kaynağından araştırmaya başlamıştı.
Bu konu gazetelerin ön sayfalarında yer alınca, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (o zamanların Genel Direktörlüğü), müzesine koyabilmek için Bağözü köylülerine 4000 lira vererek Benekli’yi almıştı.
Köylüler de o parayla önce bir köy odası yapmaya niyetlenmişler, girişteki caminin hemen yanına beton atıp su basmanını çıkmışlardı. Ardından uzun süre inşaata ara vermişler, en sonunda da o betonun üzerine bir imam evi yapmışlardı.
İnsana rastlayıp, canından olduktan, nesli kuruduktan sonra da Benekli’nin başına gelmedik kalmamıştı. Beyni, Enstitü’de deney farelerine yedirildikten sonra getirildiği MTA’da soğuk hava dolabı olmadığı için, kış şartları da göz önünde bulundurularak, tahnit için İzmir’den eksper gelinceye kadar iki bina arasında geçiş yapmak üzere kullanılan bağlantı köprüsü üstünde bekletilmişti.
Müzeye konmak için tahnit işlemi sırasında postu boraksla ovalanmış, kemikleri de ilerideki araştırmalarda kullanılmak üzere gömülmüş, daha sonra gömülen yer unutulmuş, tahmin edilen yerin üzerine de daha sonra bir bina yapılmıştı.
1974 şartlarında tahnit için yapay – hele leopar gözü – bulunması mucize gibiyken aranan bir çift göz MTA’dan Ergun Kaptan’ın bireysel çabalarıyla Orman Bakanlığı mühendisi Nihat Turan’dan bulunmuş, gözün teki elden ele dolaşırken düşürülüp lavabonun altında bir yerlerde kaybolmuştu.
Yıllarca MTA’nın ilk Tabiat Tarihi Müzesi’nin alt katında terfi edilmeyi bekleyen Benekli, 2003 yılında yeni müze binasındaki mekanına taşınmıştı. Ancak insan eli bir kez değmişti, artık hiç de Havva Ana’nın hayatını bağışlayan Benekli gibi bakmıyordu.
Bizce sayıları çok az da olsa kaldı. Bu konuda yapılan çalışmaları açıklamanın mahzurları da var; çünkü elde edilen bilgiler doğrultusunda bazı insafsız eli tüfeklilere hedef göstermiş de olabiliriz. Ancak bulunabilmesi – koruma altına alınabilmesi de bilginin paylaşılmasından ve kalabalık bir ehil ekip çalışmasından geçiyor.
Bunun için de geniş bir alana foto-kapanlar yerleştirilmesi gerekiyor. Foto-kapanlar, deklanşörleri harekete hassas fotoğraf makinaları; önlerinden geçen her hareketli cismin fotoğrafını çekiyorlar. Böylece bir kuyruk da çekilse – arama sahası daralmış oluyor. Panter tespit edildiği zaman dart ile vurulup uyuşturulması gerekiyor. Daha sonra da, varsa diğer bireylere ulaşmak için boynuna verici tasma (transmitter collar) takılması gerekiyor.
Moğol – Amerikan Kar Leoparı Projesi kapsamında, şu anda Gobi Çölü’nün neresinde Kar Leoparı (Uncia uncia) var, boyunlarına takılmış verici tasmaların günde iki defa uydulara gönderdiği bilgi ile herhangi bir internet kafeden dahi takip edilebiliyor.
Benekli’nin gerçek bir Anadolu Panteri değil, bir kordiplomatın Afrika’dan getirttiği bir panter olduğu, daha sonra besleyemeyince Polatlı’da bir çiftliğe bıraktığı, çiftlikten kaçarak Bağözü’ne geldiği, yani MTA müzesinde bulunan panterin Anadolu Panteri olmadığı iddiaları da ortaya atıldı. Bir başka iddiaya göre de, Benekli’miz o yıllarda yavruyken Hayvanat Bahçesi’nce Ankara’lı bir zengine verilmiş ve Ankara Çubuk ilçesindeki çiftliğinden kaçmış ithal bir Afrika Leoparı’ydı. Ancak hem Hayvanat Bahçesi’nin böyle bir uygulaması olamazdı; hem deTürkiye Biyolojisi’nin değerli bilim adamı Prof. Dr. Ali Demirsoy’un ifadeleriyle, MTA beneklisi kuyruk uzunluğu ile birlikte iki metre otuz santimetreye ulaşan boyu ve yaklaşık yüz kilo ağırlığıyla yavruluktan yeni çıkmış bir panter olmadığı, en az on yaşında - bu toprakların bir panteri olduğu anlaşılıyordu .
Günümüzde, Anadolu memeli faunasında az sayıda karakulağa ve vaşağa rastlanabilmektedir. Ancak Havva’nın kolundaki izler, bu toprakların ilk sakinlerinden Anadolu Panteri’nin son pati, son diş izleridir.
Kemiklerini kaybettiysek de elimizdeki diğer doku örnekleri, ilerideki DNA elektroforezi ile yapılacak karşılaştırmalı genetik çalışmalarda bize ışık tutacaktır.
Şu anda Termessos’tan, Dilek Yarımadası’na kadar pek çok yerde bireysel ya da WWF gibi kuruluşların araştırmaları sürmektedir.
Cemal Gülas’ın Kaçkar dağlarında müthiş bir özveriyle yaptığı çalışmalarda bulduğu izlerin 15 santimetre çapında, 10 santimetre derinliğinde oluşu; bu izin daha küçük yapıdaki Panthera pardus saxicolor’a ait olmayıp, Panthera pardus tulliana’ya ait olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Cemal Gülas, yanından ayrılmayan gerçek kurt Dost’un da uyarmasıyla, ormanın derinliklerine kaçıp kaybolan bir panteri andıran görüntüleri küçük kamerasıyla kaydedebilmiştir.
Şimdilerde TÜBİTAK – Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Enstitüsü’nün, Linux işletim sistemini ülkemizde yaygınlaştırma projesinin bir ürününe Pardüs adı verilmişken, Pardüs’ün ta kendisi de bulunup ait olduğu topraklarda yaygınlaştırılmalıdır.
5 Haziran 2002 tarihinde PTT Genel Müdürlüğü, Dünya Çevre Günü nedeniyle Benekli’mizin de yer aldığı bir blok pul çıkarmıştır.
Anadolumuzun Panteri’nin kendisi de elbet bir gün ya da bir gece karşımıza çıkacaktır; ancak bunun için bizim de yaşamını Tanzanya’daki Serengeti Milli Parkı’ndaki araştırmalara adamış; kurduğu daimi çadır köyde hayvanların gizemli dünyalarını belgelemiş Hugo Van Lawick gibi bilimin gönül adamlarına gereksinimimiz vardır.
Beşikler verdiğimiz Nuh’un benekli yolcusu, Anadolu’nun son panteri, Anadolu’nun çocukları siyah beyaz televizyonların başında Pembe Panter’i izlerken, Tetis Okyanusa atılmıştı.
Durum vahimdir ve bu toprakların, bu suların, hatta gelip bu sularda yaşamayı seçmiş başka suların canlılarının , Çin’in pandaları gibi özenle korunma, kollanma zamanı gelmiştir.
Bu derlediğimiz bilgiler göç yolları üzerindeki minik bir su birikintisidir.
Anadolu’yu gelecek kuşaklara kültürüyle, toprağıyla, bozulmamış doğasıyla, jeolojik ve paleontolojik miraslarıyla emanet edebilmeyi diliyor;
sözlerimize Fikret Kızılok’un besteleyip söylediği Ahmet Arif’in dizeleriyle ara veriyoruz:
ala şafakta pusuyum
asi dağlar delisiyim
ve yürekler dolusuyum
anadoluyum
döner misin...
17/ Ocak/2006
otuz ikinci yılda;
otuz ikinci kışta...

Kaynak.babarec.tripod.
Saygılarla.

Perşembe, Haziran 07, 2007

Uygar böcek...


Uygarlıkdan bahs ederken bizlerin gözünde minicik,doğada ise çok eski bir topluluk olan canlıdan bahs etmek istiyorum.
Onlarin hakkında ne biliyoruz?
Bu canlilarin toplam ağırlığı, yaşayan tüm insanların ağırlığından daha fazla olduğu ya da nüfusunun yüz binlerden milyarlara varabildiğini düşünebiliyor muydunuz?
Onlar 100 milyon yıldan uzun süredir dünya üzerinde yaşamaktadır ve gezegenin her yerine yayılmış durumdadırlar. Dünyanın bilinen en yaşlısı bir amberin içinde korunmuş şekilde bulunmuştur. Adı Sphecomyrma freyi’dir. (Geleneksel teoriye göre, Homo sapiens (İnsanoğlu) yaklaşık 30 bin ila 50 bin yıl önce evrim geçirmiştir.)

Fiziksel olarak kendi vücut ağırlıklarının 20 katını kaldırabilirler. (35 kg. ağırlığındaki 10 yaşında bir çocuk onunla boy ölçüşebilmek için 700 kg. kaldırması gerekir.)
Dünya üzerinde 35 bin türü mevcuttur.
Çoğu da sıcak iklimlerde yaşar.
Bizim bilebildigimiz yaklaşık 9.500 türü vardır.Arastirmacilar bunun yaklaşık iki katının henüz keşfedilmeyi beklediğine inanmaktadır.
Tüm böcekler arasında en büyük beyin ondadır. (Bizim sonsuz fikirlere sahip büyük insan beynimiz aslında memeliler arasında en büyük beyin değildir. Örneğin, bir balinanın beyni insan beyninin altı katıdır.)
Bizlerle orantılanmaya kalktığı zaman çok büyük bir fark olduğunu görürüz. Ortalama ömrü 45 ila 60 gündür.
Beyninde yaklaşık 250 bin beyin hücresi bulunur. (Bir insanın beyninde 10 bin milyon beyin hücresi mevcuttur. Dolayısıyla, 40 bini bir araya geldigi taktirde bir insanınkine denk gelebilir. )
Onlar günde yedi saat uyur. Bizse sekiz saat uyuruz.
Dışı sert kabuktandır, buna dış iskelet adı da verilir.Bizler ve başka bazı hayvanların iç iskeleti vardır.
En büyüğünün uzunluğu 2,54 santimdir. ‘Pekin de yasiyan bir adam dünyanın 2.40’la uzun boylu insan olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiştir.
En küçüğü ise bir milimin onda biri uzunluğundadır.
Örneğin bir kolonileri yüz binlerden milyarlara varabilir. (Dünyanın en kalabalık nüfusu toplam 1.306,313.812 insanla Çin’dedir.)
Dokunmak, koku almak için de antenlerini kullanırlar.
Iki mideleri vardır. Birinci mide yiyeceği kendi için saklar; diğerine ise hemcisleri ile paylaşılacak yiyecekleri depolar.
Akciğerleri yoktur. Oksijen vücutlarına tüm bedene yayılmış küçük deliklerden girer; karbondioksit de aynı deliklerden çıkar.
Tüm böcekler gibi, onların da altı bacağı vardır.
Renklerine gelince gri, kırmızı, kahverengi, sarı, mavi ya da mor olabilirler.
Vücudları üç bölümden oluşur: Kafa, gövde, ve metasoma (kuyruk kısmı).
Koloni denen büyük gruplar hâlinde yaşarlar. Her bireyin kolonide belirli bir görevi vardır.
İşçi olanları yuvadan çöpü alıp, dışarıya, özel çöplüğe taşımakla görevlidirler.
İşçiler dişidir. Koloninin çoğunluğunu dişiler oluşturur.
Bir de Köle-Yapıcılar vardır onlar başka yuvalara saldırır ve yumurtalarını çalarlar. Bu yumurtalar kırılıp, yavrular çıktığında kolonide köle olarak çalışırlar.Bize bir şeyleri anımsatıyor değilmi !...
Kraliçe doğduğu zaman kanatları vardır. Başka koloniler kurmak için uçup giderler; sonra kanatları düşer.
Kraliçe 15 yıla kadar yaşayabilir ve bir kez eşlemesi gerekir.
Her koloninin en az bir, bazen de birden fazla Kraliçe’si vardır.
Ahşap olarak tanımlananlar önemli yırtıcı böceklerdir ve geniş bir koloni oldukları takdirde günde binlerce böcek toplayabilirler.Düşmanını ağzını açarak tehdit edebilir.
Normal şartlarda, Marangozlar canlı ya da ölü ağaçlarda yuva yapıp, kütükleri ya da ağaç gövdelerini çürütürler. Öte yandan, yuvalarını evlere, telefon direklerine ve diğer insan elinden çıkma ahşap yapılara da yapabilirler.
Gelelim Yaprak-kesenlere yağmur yağarken yaprak kesmezler, ve keserken şiddetli yağmura maruz kalırlarsa, yaprakları genellikle yuvanın dışında bırakırlar.
Petek adli cinsleri çorak mevsimlerde hayatta kalmak için kayda değer yöntemler geliştirmişlerdir. Yağmurlar sırasında, işçilerini su ve nektarla beslerler. Bu işçiler yiyecek fazlasını sindirim sistemlerinin kursak denen bölümünde depolarlar.
Onlarin başlıca düşmanı insanlardır. Yuvalarını ve yaşam ortamlarını yok eder, böcek ilaçlarıyla onları öldürür, hatta bazı yerlerde onları yerler.
Bilim insanları, Arjantin kökenli olan bir cinsini California’da yayılmasını önlemek için, bazılarını casus gibi kullanarak birbirlerine düşürme yolunu seçti.
Arjantin’de yaşayan Linepithema humile türü kimyasal bir salgı ile karşısındaki canlının dost veya düşman olduğunu sezinliyor. Hayvanlar kimyasal salgılar çıkararak birbirleriyle haberleşebiliyor. Ancak Arjantin’de yaşayan bu cinsler çıkardığı kimyasal salgı, diğer hayvanlardan farklı olarak buharlaşmıyor.Birbirlerine fiziksel temasla bu salgıyı kokluyor.
ABD’li bilim insanları, Arjantin’e özgü bu türü ABD’nin California eyaletinde istilacı bir şekilde yayılmaya başladığını ortaya çıkardı.Onların 1890’larda gemi yoluyla Kuzey Amerika’ya taşındığı tahmin ediliyor. University of California-Irvine uzmanları, bu türün birbirlerini kimyasal salgılarından tanıdığını ve farklı coğrafyada yabancılık çekmediklerini belirtiyor.
Bilim insanları, bu türün California’ya özgü cinsleri öldürerek, yerinden edeceğinden kuşku duyuyor.
University of California-Irvine biyoloğu Neil Tsutsui ve ekibi, Arjantin türlerinin kimyasal salgılarının bir türevini üreterek bunu üstüne sürdü. Onları türev madde ile kaplamak için hayvanlar teker teker tüplere kondu, 90 saniye boyunca dönen tüpün içinde bekletildi. Bunda amaç, Arjantin cinsleri ile arasındaki iletişimi bozmak. Türev kimyasalı taşıyan karınca daha sonra arkadaşlarının yanına bırakıldığında, diğer karıncaların üstüne saldırdığı, ısırdığı ve bacaklarını kopardığı gözlemlendi. Kimyasal salgılarını tanıyamayanlar birbirlerinin düşman algılayor ve saldırmaya başlıyor.
Bilim insanları Arjantin tipi cinslerin istilasının California’daki ekosistemi alt üst edeceği görüşünde. Örneğin, bölgedeki bazı sürüngenler yerel türlerle besleniyor, Arjantin tipleri yerel türdeşlerini yok etmesi halinde, besin zincirinin bir katmanındaki sürüngenler de yemsiz kalacak.
Onlari tanımaya kalktıkca bizleri şaşırtıcak çok şey görebiliriz.
Eve dönüşü kolaylaştırmak için yoldaki çukurları gövdeleriyle dolduruyorlar
“Eciton burchellii” türü , yiyecek taşıyan işçilerin yuvaya rahatça dönebilmelerini sağlamak için yol üstündeki çukurları kendi gövdeleriyle dolduruyor.
“Hayvan Davranışı” adlı ihtisas dergisinin son sayısında yayınlanan araştırma, kolonideki bazı cinsler , yoldaki çukurları kendi bedenlerini kullanarak doldurmayı görev edindiğini gösterdi. İngiliz Bristol üniversitesinden biyolog Scott Powell ve Nigel Franks’in çalışmasına göre, “yolun yüzeyinde yapılan değişiklikler, ganimet taşıyanları son sürat yuvaya dönmelerini sağlıyor.”
Araştırmacılara göre, “E. burchellii” kolonilerinde birey sayısı 700 bini bulabiliyor. Üçte biri her gün ya da iki günde bir yiyecek bulmaya çıkıyor.
Bu tropikal türünün üyelerinin boyları ilginç şekilde birbirlerinin beş katına kadar çıkıyor. Araştırmacılar, sadece ortaya çıkan çukur büyüklüğünde gövdeye sahip olan hayvanların “cuk oturarak” çukurları kapadığını tespit etti. Daha küçükler ve daha büyükler ise yollarına devam ediyor. Yolda karşılaşılan herhangi bir çukur, en geç 30 saniyede dolduruluyor. Gövdesiyle çukuru doldurup, hemcinslerinin sırtına basarak geçip gitmesini bekliyor. 5 saniye boyunca tepesine basan olmazsa çukurdan çıkıp yuvaya yöneliyor.
Araştırmacılar, onlarin yoluna engeller koyarak gözlem ve karşılaştırmalar da yaptı ve gördüler ki, bir grubun içindeki “ihtisas sahiplerinin” varlığı, bütün grubun performansını iyileştiriyor. Söz gelimi, 200 bin bireyden oluşan gruptan 7500'yüzü engellerin aşılmasını kolaylaştırması halinde, yuvaya taşınan yiyecek miktarı dörtte bir artıyor.
Uzmanlara göre, yuvaya taşınan yiyecek miktarı ne kadar çoksa koloni o kadar büyüyor. Onlar da, bu durumun farkında oldukları için eve dönüşü kolaylaştırıyor...

Bu uygar böcegi tanıdınızmı ?...
Ona insanlar KARINCA diyor.

Saygılarla.

Perşembe, Mayıs 17, 2007

BABALAR GÜNÜ ve TARIHCESI


Neden bu gün diye soracaksınız.Hemen cevaplıyayım .Yaşadığım ülkede bu gün Babalar günü aynı zamanda da resmi tatil günü.Onun için bu gün hakkında bir yazı yazmadan geçemedim.
Babalar Gününün de bir geçmişi var. Bazı tarihçiler, Babalar Gününün Antik Roma'ya kadar uzandığıni belirtiyor. Bazı araştırmacılar Babalar Gününün Batı Virginia'da ortaya çıktığını söylemektedir. Batı Virginia'da yaşayan John Dowdy'nin annesi öldükten sonra onun yerini alan babası için böyle bir gün kutlanmasını istediği söyleniyor. "1910 yılında Washington'daki John Bruce Dodd'un 6. çocuğunun doğumu sırasında hayatını kaybeden annesi"nin ardından hayatını çocuklarına adayan babası William Smart'a özel bir gün armağan etmek amacıyla bu fikri ortaya attığını belirtiyor.
Babalar Günü ilk kez 19 Haziran 1910'da Washington'un Spokane şehrinde kutlanmış. Daha sonra diğer eyaletlere yayılmış. Ancak Babalar Günü resmi olarak 1924 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Calvin Coolidge'in desteğiyle kutlandı. 1966 yılında ise o dönemin başkanı Lyndon Johnson, her yıl haziran ayının üçüncü pazarının Babalar günü olarak kutlanacağını açıklayan bir bildiri yayımladı.
İsa Peygamberin Urcu
Paskalya bayramından sonraki 40. gün İsa Peygamberin urcu anlamına gelen dini “Christi Himmelfahrt” bayramıdır. Bu bayramın içeriği İsa’nın (Allah’a) ulaşmasıdır. Himmelfahrt bayramı Pantkot yortusundan dokuz gün önceki Perşembe gününe rastlar.Almanya'da bu dini bayram aynı zamanda Babalar günü olarakda kutlanmaktadır.Bu tarihin belirlenmesi Pfingsten öncesi(küçük paskalya yortusu) ikinci perşembe günü.Bu sene de 17 Mayıs 2007 tarihine rastlamaktadır."Resmi tatil"
Erkeklerin günü olarak da adlandırılan Babalar günün de atlı arabalarla,bisiklet turları hatta el arabaları ile geziler ve partiler düzenlenerek bu günü genç yaslı bakılmaksızın kutlanır.
Bu gün ailecek cumanın da tatil içine alınması ile kücük bir tatil gibi kullanılması alışa gelen bir adet olmuştur. Alkolün en yüksek noktaya ulaşması bazı mercileri kara kara düsündürmektedir.
Babalar günü bazı ülkelerde ise bu günlerde kutlanmaktadır :
Avusturya : Haziran ayının 2.nci pazarı kutlanır.Anneler günüde ki gibi hediye yerine Erkekler partisi altında eğlenceler düzenlenir.İlk olarak 1955 senesinde başlamıştır.
İsviçre : Burada babalar günü kutlanmamaktadır.Göçle bu ülkeye yerleşen ailelerin kutladığı görülmektedir.
İtalya : 19 Mart'da kutlanmaktadır.
Lichtenstein : Aynı İtalyada olduğu gibi 19.Mart da kutlanıp resmi tatil ilan edilmiş.
Güney bölgelerinde Erkek partileri verilir.
Lüksenburg : Ekim ayının 1.nci pazarı kutlanır.Çocuklar aynen Anneler Günün de olduğu gibi çiçek ve küçük hediyeler verirler.
Tayland : 5 Aralık da kutlanır "Wan Phor" ve ülkede yılın babaları seçilir.
Kore : Çocuklar günün de kutlanır.Resmi tatil ilan edilmiş olması Babalar ve çocukların bir arada bir çok eğlenceler organize etmesi ile kutlanır.
Türkiye : Haziran ayının 3.ncü pazarı kutlanır.Kutlama aynen Anneler günü olmaktadır.
Hollanda : Haziran ayının 3.ncü Pazarın da kutlanır.
Çin : 8 Ağastos da yapılmaktadır.
Amerika : Haziran ayının 3.ncü Pazarı kutlanır.Daha sonra Cumhurbaşkanı Nixon Haziran ayının 2.nci Pazarını resmi tatil olarak ilan etmiştir.
İsveç :1931 senesinde tıpkı Amerikada ki gibi Haziran ayında kutlanıyordu. Daha sonra bu tarih Kasım ayının 2.nci Pazarına alındı.Tıpkı Anneler günün de olduğu gibi kutlanmaktadır.Diğer İskandinav ülkeleri de Estland gibi aynı günde kutlamaktadır.
Danimarka : 5.Haziranda kutlamaktadır.
Brezilya : Agastos ayının 2.nci Pazarında.
İspanya : 19 Mart'da kutlamaktadır.Çocuklar babaları için okulda hazrladıkları hediyeleri sunarlar.
Saygılarla.

Perşembe, Mayıs 10, 2007

Anneler Günü ve tarihcesi..


Amerika'nın Filedelfiya eyaletinde 9 Mayıs 1907 günü Jarvis isimli bir kızın annesi öldü. Annesini çok seven Jarvis'in üzüntüsü aylarca sürdü. Hayatla kimsesi kalmayan Jarvis ölüm olayına bir türlü alışamadı. Yaşama küstü. Canlılığını, yaşama sevincini yitirdi. Yemedi, içmedi bir ara ölmeyi bile düşündü. Jarvis'in bu durumunu yakından izleyen komşusu Jarvis'le arkadaş oldu. Bir gün yaşlı komşu söyleşi sırasında Jarvis'e «İnsanlar doğar, yaşar, ölür. Bu bir doğa kanunudur.» dedi. Bu iki cümle, Jarvis'i çok etkile­di. Ölümün de doğmak, yaşamak gibi bir doğa olayı olduğunu düşündü. Ancak bu doğruyu bulmak Jarvis'in annesine olan sevgisini azaltmadı. Aradan geçen süre içinde ölüm sözcüğünün soğukluğu gitti. Yerine anne sevgisinin sıcaklığı geldi. Artık Jarvis annesini gözyaşları ile değil severek. anmaya başladı. Acıları azaldı. İçinde arı, duru bir sevgi oluştu. Aradan bir yıl geçti. Bu süre içinde Jarvis, hemen her gün annesinin mezarına çiçekler götürdü. Jarvis'in annesinin ölüm yıldönümünde bütün arkadaşları eve geldi. O gün Jarvis arkadaşlarına : — Geçen bir yıl içinde çektiğim acılar bana şunu öğretti

Anna Jarvis'in kaybettiği kendi annesi için 1907 yılında başlattığı anma günü, 1914 yılında Kongrenin onayıyla Amerika çapında genişledi. Zamanla başka ülkelere de yayıldı.

Annelere armağan edilen bu özel gün Türkiye'de 1955 yılından bu yana kutlanmaktadır.

Türkiye'de Mayıs ayının ikinci pazar günü Anneler Günü olarak kutlanır. Bu evrensel günde, Dünyada milyonlarca anne, çocukları tarafından sevgi ve saygı ile anılır.

Anneler Günü evrensel bir gündür. Dünyada milyonlarca ana bugün çocukları tarafından sevgi ve saygı ile anılır. Anneler Günü ülkemizde 1955 yılından bu yana kutlanıyor. Türk Kadınlar Birliği ülkemizde her yıl çocukları için büyük fedakarlığa katlanan annelerden birini yılın annesi seçer. Yılın annesinin kişiliğinde tüm annelere iyi dilekler sunulur. «Dünyada anne sevgisinin yerini dolduracak hiçbir sevgi yoktur. Yılın bir gününü annelere ayıralım. O günü annelerimizle ilgili anılarla dolduralım. Böylece annelerimize olan sevgi borcumuzu ödeyelim.» dedi. Arkadaşları Jarvis'in önerisini çok beğendiler. Birlikte hemen kentin Belediye Başkanına gittiler. Başkan onları dinledi. Öneriyi içtenlikle benimsedi. Daha sonra bu öneri gazetelere, yazarlara anlatıldı. Jarvis ve arkadaşlarının çalışmaları kısa sürede sonuç verdi. Amerika Birleşik Devletleri Kongresi mayıs ayının ikinci pazar gününün Anneler Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı.

Anneler günü ilk kez 1908 yılında kutlandı. Daha sonra bütün uygar ülkelerde kutlanmaya başlandı. Her yıl mayıs ayının ikinci pazar günü gazetelerde annelerle ilgili yazılar, anılar, şiirler yayınlanır. Radyo ve televizyonda ana sevgisini konu eden konuşmalar yapılır. Türk Kadınlar Birliği'nin şubesi olan illerde yılın anneleri seçilir. Okullarımızda ayrıca Anneler Günü nedeniyle toplantılar düzenlenir. Bu toplantılarda okunan şiirler, söylenen türküler, şarkılar, annelere armağan edilir. Filimler gösterilir. Sergiler düzenlenir. Anneler Gününde annemize bir demet kır çiçeği armağan ederek, bir güzel sözcükle yanağından öperek onu çok mutlu ederiz.
Dünya da Anneler günü değişik tarihlerde kutlanmaktadır.Aşağıda bir kaç örnek :
Tarih / Ülkeler.
Şubat ayının 2.nci Pazar'i Norveç
Şavat ayının 30 ncü günü (ekseriyetle Şubat ayı, Yahudi Takvimine bak.) İsrail
4. Oruç Pazarı (2007: 18. März) İngiltere ve İrland
3. Mart Gürcistan
8. Mart Arnavutluk, Rusya, Sırbistan, Mekodanya, Bulgaristan
21.Mart Mısır, Tunus, Suriye
1. Baharın ilk günü Lübnan
7. Nisan Ermenistan
Mayıs ayının 1.nci Pazarı Litanya,Macaristan, Romanya, Portekiz, Güney Afrika,İspanya
10. Mayıs Büyük bölümü Güney Amerika ve Meksika, Bahran, Hong Kong, Hindistan, Malazya, Oman, Pakistan Katar, Saudi Arabistan, Singapur, Birleşik Arap Emiratları
Mayıs ayının 2.nci Pazarı Avusturalya, Belçika, Brezilya, Cin, Danimarka, Almanya, Estland, Finlandiya, Yunanistan, İtalya, Japonya, Kanada, Lichtenstein, Hollanda, Yeni Zellanda, Avusturya, Peru, İsviçre, Tayvan, Türkiye, Amerika, Venezuella
26. Mayıs Polanya
27. Mayıs Bolivya, Dominik Cumhuriyeti
Mayıs'ın son Pazarı Fransa
Haziranın 1.nci Pazarı İsveç
Haziranın 2.nci Pazarı Lüksenburg
12. Ağustos Thayland (Kraliçe Sırıkıt doğum gününde)
15. Ağustos (Meryem Ananın Göğe çıkışı) Antwerpen (Belçika), Costa Rica
Ekim ayının 2.nci Pazarı Arjantin
22 Aralık Indonezya
BÜTÜN ANNELERİN GÜNÜ KUTLU OLSUN.
Saygılarla.

Salı, Mayıs 01, 2007

HAYVANLAR ALEMI..


LEVREKLER...

Dönem: Senozoik zaman, Eosen dönemi
Yaş: 54 - 37 milyon yıl
Bölge: Green River Oluşumu, Wyoming, ABD


Ilk omurgalı olan balıkların ataları omurgasız canlılardır. Ancak dışında sert bir kabuğu olan, kemiği, omurgası olmayan bu canlıların nasıl olup da, omurgalı, omurilikli canlılara dönüştükleri evrimcilerin cevaplayamadıkları ve delil bulamadıkları bir sorudur. Çünkü bu canlılar o kadar büyük değişiklikler geçirmelidirler ki, dışlarındaki sert kabuk yok olurken, içlerinde iskelet oluşmaya başlasın. Böyle bir dönüşüm içinse, her iki tür arasında çok fazla sayıda ara geçiş formu bulunması gerekir. Oysa, omurgasız canlılarla omurgalılar arasında ara form olarak gösterebildikleri bir tek fosil dahi bulunmamaktadır. Balıkların hep balık olarak var olduğunu gösteren ise milyonlarca delil fosil bulunmaktadır. 54- 37 milyon yıllık levrek fosili de bunlardan biridir.

DEVE KUŞLARI...

Sürü halinde yaşayan deve kuşlarından yarım düzine kadarı, yumurtalarını ortak bir yuvaya bırakır. Hiçbir özelliği olmayan sadece sığ bir çukur olan bu yuvada her biri 1.5 kg. gelen 40 kadar yumurta bulunur. Bu yumurtaların tümünü koruma görevi tek bir dişi deve kuşuna aittir. Kuluçkaya yatan dişiye bir erkek kuş yardım eder. Ancak dişi kuş sadece 20 kadar yumurtanın üzerinde yatabilir. Bu nedenle fazla yumurtaları yuvanın dışına iter.
Yapılan incelemeler sonucunda deve kuşlarının bu itme işlemini rastgele yapmadıkları bulunmuştur. Deve kuşu kendi yumurtalarını kuluçkaya yatacağı yumurtaların arasına alırken, başka dişilere ait olan yumurtaları ise dışarıya atmaktadır. Bu ayrımı deve kuşunun nasıl yaptığını bulabilmek için bilim adamları yumurtalara numaralar vermişlerdir. Yumurtaların yerini değiştirerek, eski ve yeni yumurtalar karıştırılarak yapılan tüm deneylerde sonucun değişmediği görülmüştür. Bilim adamlarının vardıkları sonuç deve kuşlarının yumurtalarını, yüzeylerindeki deliklerin dağılımı sayesinde tanıdıkları olmuştur. Bütün yumurtaların kabuklarında, civcivin nefes almasına imkan veren minik "hava delikleri" vardır. Bu deliklerin kabuk üzerindeki yerleri her yumurtada biraz farklıdır. İşte bu delikler sayesinde deve kuşlarının yumurtalar arasında ayrım yapabildiği düşünülmektedir.
---------
(Marian Stamp Dawkins, Through Our Eyes Only?/The Search For Animal Consciousness, s. 38-39)
OXPECKERLAR İLE ORTAK YAŞAM ...

Oxpecker denen kuşlar Afrika bufalosu, gergedanlar ve diğer büyük av hayvanlarının derilerinin üzerindeki kenelerle beslenir. Bu ortak yaşamda her iki taraf da karşılıklı çok fazla fayda sağlar. Bu şekilde av hayvanları hem parazitlerinden kurtulmuş olur hem de herhangi bir tehlike durumunda kuşlardan yüksek sesli bir uyarı alırlar. Kuşlar da besin, hareket eden bir tünek ve hatta yuvalarının içini kaplamak için tüy elde eder.

Saygılarla.

Çarşamba, Nisan 25, 2007

GÖZYAŞI


Çoğu insanın "yalnızca ağlandığında akan tuzlu su" zannettiği gözyaşı, çeşitli görevler için farklı karışımlarla oluşturulmuş son derece özel bir sıvıdır.

Gözyaşının ilk görevi gözü mikroplara karşı korumaktır. İçinde bulunan "lizozim" enzimi birçok bakteri türünü parçalayabilme ve mikrop öldürme özelliğine sahiptir. Lizozim sayesinde göz, enfeksiyonlardan korunur. Bu madde, binaları mikroplardan temizlemek için kullanılan kuvvetli dezenfektanlarda kullanılan maddelerden bile daha etkilidir. Bu kadar güçlü olduğu halde göze hiçbir zarar vermez.

Gözyaşı üstün özellikleriyle başlı başına bir mucizedir. Bunun yanı sıra göz yaşının üretimi ve gözden tahliyesini yapan sistemler, üretimdeki hassas dengeyle birleşince, göz yaşının yerinin öneminin büyüklügü bir kez daha önem tasir.
Bu bilgilerin ışığı altında bir kez daha durup düşünmek gerekir. Böylesine güçlü bir dezenfektan, nasıl olur da göz gibi hassas bir organa hiçbir zarar vermez? Cevap çok açıktır: İçinde son derece güçlü bir dezenfektan bulunan gözyaşı gözün kimyasal yapısına en uygun şekilde calisir.
Bu güçte başka hiçbir dezenfektan göz üzerinde kullanılamaz. Öte yandan insan yapımı hiç bir dezenfektan göz yaşının yerini tutmaz.
Tesadüfler sonucu, göze zarar verecek rastgele milyarlarca bileşiğin oluşabilme ihtimali vardır. Peki nasıl olup da göz için hem böyle kuvvetli bir temizleyici görevi görecek hem de göze en ufak bir zarar vermeyecek bir sıvı sentezlenmiştir? Bu ideal sıvı tesadüfen oluşana kadar göz nasıl korunmuştur? Gözün varlığını devam ettirebilmesi için şu anki yapısına, gözyaşının da şu anki kusursuz bileşimine sahip olması şarttır. Elbette bu birlikteliğin işe yaraması için beynin ve vücudun diğer sistemlerinin de aynı anda varolmaları gerekir.

Örneğin göz, beyin de dahil bütün parçacıkları, dokuları, sıvıları ve uzantıları ile aniden bir bedende oluşsa bile bu canlının hayatının devamı için yeterli değildir. Çünkü bu vücudun sindirim sistemi veya karaciğeri, ya da kemik iliği ya da bunlara benzer, "olmazsa olmaz" parçalarından birisidir.
Göz yaşının üretimi ve gözden tahliyesini gerçekleştiren sistemlerde üstün bir tasarım vardır. Göz yaşının göze akıtıldığı delikler ve tahliyesinin yapıldığı kanallar bulunmaktadir. Sözü edilen kanallar gözkapağının veya kemiklerin içine oyulmuştur. Göz yaşı kendi kendine oluştuktan sonra, yüz kemiklerinin içinde bu sıvıyı uzaklaştıracak kanallar nasıl oluşmuştur? Dikkat çekici bir başka bir ayrıntı, tıpkı su tesisatlarının toprağın altından geçirilmesi gibi göz yaşı boşaltım kanallarının derinin altında, kemiklerin içinde bulunmasıdır. Bu sayede insan yüzü estetiğinden hiçbir şey kaybetmez. Gözyaşının yapısı daha yakından incelendikçe, bu sıvının ne kadar büyük bir mucize olduğu daha iyi anlaşılır. Gözyaşının % 98.2'si sudur. Geri kalan kısımda kan plazmasıyla aynı oranda üre ve plazmadakinden daha az oranda glikoz, tuzlar ve organik maddeler bulunur. Lizozim ise geriye kalan maddenin küçük bir kısmını oluşturur. Yani gözyaşı, içinde farklı oranlarda farklı maddeler bulunan son derece özel bir sıvıdır.

Gözyaşı farklı maddeleri içeren katmanlardan oluşur. Bu katmanlardan yağ salgılayan bezlerin bulunduğu yüzeysel kat çok incedir. Görevi ise gözyaşının dışarı akmasını ve buharlaşmasını engellemektir. Bu, gözün yapısındaki şaşırtıcı ayrıntılardan başka bir tanesidir. Gözyaşının üzerindeki son derece ince bir tabaka, göz yaşını buharlaşmaya karşı korumaktadır.


Gözyaşının üretimi de son derece hassas bir ölçü ile yapılır. Gözyaşı, sadece korneayı kurumaktan kurtaracak ve göz küresinin yüzeyinin kayganlığını kaybettirmeyecek miktarda üretilir. Böylece, göz hareket ettiğinde göz kapağının iç kısmı konjonktiva ile gözün üstü arasında sürtünmeden kaynaklanan bir rahatsızlık meydana gelmez.

Gözyaşı yeterli miktarda üretilmeseydi, göz ile göz kapağı arasında sürekli bir sürtünme olur ve gözün her hareketi bizim için bir eziyet haline gelirdi. Örneğin gözyaşı kuruluğu olan hastalarda, gözlerde sürekli bir yanma ve gözün içinin kum dolu olduğu hissi duyulur. Gözler şişer, kızarır ve hastalığın ileri aşamalarında hasta gözünü kaybedebilir.

Uyarıcı bir durum söz konusu olduğunda, mesela göze toz gibi yabancı bir madde kaçtığında, gözyaşı üretimi otomatik olarak artar. Bu bir yandan antiseptik amaçla daha çok lizozim enzimi üretilmesini diğer yandan da uyarıcı maddenin dışarı atılabilmesi için bol miktarda sıvı oluşmasını sağlar.

Görüldüğü gibi gözün yapısında gözyaşı bezlerinin, ne eksik ne fazla, gerekli miktarda sıvı salgılamasını sağlayan bir denge-kontrol mekanizması da vardır.Gözyaşı şimdiye kadar yaşamış olan ve şu anda dünya üzerinde yaşamakta olan bütün insanlarda vardır. Herkeste aynı özelliklere sahiptir.
Saygılarla.

Görsel olarak burayi tiklayin.

Pazartesi, Nisan 23, 2007

KOALA /Tembel Ayı


İklimlerin getirdiği değişimlerle bazı canlı türleri üzerin de etkileri, onların yok olmasını tehdit ediyor.
Bu gün kuraklık, ormanların çok çabuk yanmasına neden olabiliyor.Bunun en belirli olarak görüldügü bölgelerden biri de Avusturalya'da ki Okaliptüs / Sıtma ağacı. Haziran-Temmuz ayları arasında, mor renkli çiçekler açan büyük ağaçlardır.
Türkiye'ye Dalaman’da bir çiftlik kuran Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa tarafından, süs ağacı olarak sokulmuştur.Halk arasında sıtma ve kinin ağacı olarak da tanınmaktadır.İlerde ki günlerde daha geniş olarak bu ağacı tanıtmaya çalışacağım.Ana vatanı Avusturalya olan bu ağacın bir parçası olan Koala 'tembel ayı' memelisinden bahs edeceğim.
Bu gün kırmızı listeye geçen, nesli tükenmek ile karşı karşıya gelen bu sevimli hayvanlar.
Kuraklıklarla başlıyan;büyük yangınlar yaşam alanları olan Okaliptüs ormanlarının yok olması,bilinçsizce tarım ve inşa alanı için kesilmeleri en büyük faktörlerden biri olarak görülmektedir.
Koala'lar günlerinin 20 saatini uyku ile geçiren,geri kalan zamanlarını ise Okaliptüs
ağaçlarının yapraklarını yemekle geçiren sevimli bir memelidir.Seneler evvelinde de yok olma tehlikesi ile kalan Koala'lar bu şekilde popilasyon da gerilemesi devam ettiği taktirde 7 sene sonra onları ancak kitap sayfaların da görebileceğiz.Yapılan izlenimler karşısında 'Chlamydien'adlı cinsel hastalık onların yok olmaya doğru hız kazandırmaktadır.
Zoolog'ların raporların da, bir zamanlar bilinsizce kürkleri için avlanan bu kücük ayılar tamamen yok olma eşiğinden dönmüşlerdi.Hayatta kalan az miktar da koala tekrar yetiştirilmeye başlanmış.Alınan neticeler de yumurtaları olmıyan veya döförme olmuş türler ortaya çıkmıştır.Bu türlerden gelen neslin de, diğer faktörler karşısında yok olma yolundadır.Bu gün kıtada yaşıyan hayvanların 100 bin veya milyon olarak tahmin edilse bile bu durum karşısında kırmızı alarm 7 sene olarak noktalanmaktadır.
Saygılarla.