Yazi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Temmuz 07, 2008

TRAVMA !!!


Yaşamamız süresince öğrendiğimiz,hayatımıza giren bir çok kelime vardır.Bunlardan
bazıları bizimle birlikde uzun zaman kalırlar,bazıları ise çarçabuk terk edip giderler.
İşte bu günlerde ne tarafa bakarsak karşılaştığımız kelime "Travma" onu tek olarak kullanmayıp cümleler içinde karşımıza çıktığı görülüyor.
Her birimiz bu cümleleri ayrı ayrı algılıyor tepki verebiliyoruz.
Biraz bu kelimeyi açalım bakalım karşımıza neler çıkacak !!!

Bilindiği gibi travma canlı üzerinde beden ve ruh acısından önemli ve etkili yaralanma belirtileri bırakan yaşantı olarak tanımlanmaktadır. Ruhsal travma kapsamına fiziksel ve duygusal tacizler (dövülme,gasp olayları,çocukluk cağından beri süregelen sevgisiz ortam, sağlık,eğitim ,barınma ve beslenme gereksinmelerinin karşılanamaması gibi), cinsel tacizler, doğal afetler (deprem, sel, fırtına , gibi),yangınlar , trafik kazaları, savaşlar ,çatışmalardan etkilenmek girmektedir.

Ruhsal bir travmayı izleyerek bazı kişilerde önce akut stres bozukluğu bazı kişilerde de bunun sonrasında travma sonrası stres bozukluğu ya da diğer adi ile post travma tik stres bozukluğu dediğimiz bir durum gelişebilmektedir.

Akut stres bozukluğu nedir?

Travma oluşumundan sonraki ilk 1 aylık sure içinde gözlenir. Kişi aşağıdaki iki belirtinin olduğu travma tik bir yaşantıdan geçmiştir:

A-
1) Gerçek bir hayat kaybı,olum ya da olum tehdidi, ağır bir yaralanma ya da kendisinin ya da başkasının fizik bütünlüğüne yönelik bir tehdit olayını yasamış, tanık olmuştur.
2) Kişi aşırı korku,çaresizlik ya da dehşete düşme seklinde tepkiler göstermiştir.

B-Kişi bu olayı yasarken ya da yasadıktan sonra dissosiyatif belirtiler dediğimiz aşağıdaki belirtilerden en az ucunu yasamıştır.

1)Uyuşukluk, dalgınlık,duygusal tepkisizlik,donukluk hiç birsek hissetmiyorum, ne ağlamak ne gülmek geliyor içimden sadece bir noktaya bakıp,dalıyorum
2)Çevrede olup,bitenlerin farkına varma halinde azalma etrafımdan habersizim,kim geldi,kim gitti,kim ne dedi bilmiyorum
3)Çevreyi olduğundan farklı,yabancı,değişik algılama (derealizasyon) burası sanki benim odam,yatağım değil,sanki boşluktayım,yasadıklarım gerçek değil
4)Kendini olduğundan farklı ,yabancı algılama (depersonalizasyon) “sanki kendimi dışarıdan izliyorum,ellerim sanki benim ellerim değil,
5) Dissosiyatif amnezi dediğimiz ,travma öncesi,esnası veya sonrasına ait olayları hatırlayamama ne olduğunu,ne yaptığımı bilmiyorum,kimlerle konuşmuşum,nerelerden geçmişim bilmiyorum, bir de baktım buradayım hatta simdi neredeyim bilmiyorum
C- Travma tik olayın kişinin gözünün önüne tekrar gelmesi, ister istemez düşünmesi,rüyalarda görülmesi, kabuslar,illüzyonlar (nesneleri korkutucu bir şekilde travmayla ilgili nesnelere benzetme,kalemleri bıçak gibi algılama seklinde), flashback dediğimiz sanki o olayı tekrar ayni şekilde yasıyor gibi hissetme hali,olayı hatırlatan şeylerle karsılaşınca kaygı duyma (TV.de seyredilen deprem görüntülerinde, çatışma ve savaş sahnelerinde fenalık hissetme,travma tik olayın yıl dönümlerinde huzursuzluk hisleri)

D- Travma ile ilgili hatıraları akla getiren uyaranlardan kaçınma (onları düşünmek,konuşmak,o duyguları hissetmek,o olayın benzeri etkinlikler, yerler ve kişilerden uzak durma)

E- Aşırı uyarılmışlık hali (uykuya dalmakta ve sürdürmekte zorluk çekme, huzursuz bir şekilde dolaşma, bir noktaya,konuya dikkatini verememe, en ufak bir sesten irkilme,yerinde duramama gibi)

Bu belirtiler kişide belirgin bir kaygıya yol açıp,toplum içinde, is yaşantısı, genel uğraşlarında belirgin bir bozulmaya yol açmaktadır.

Aşağıda travma geçirmiş iki kişinin duygu ve düşüncelerini okuyabilirsiniz.

”Kendimi çok kötü hissediyorum, huzursuz ve sinirliyim. Aslında ben bu değilim. Araba kazası altı ay önce oldu, ama hala arabaya bindiğimde kendimi güvende hissedemiyorum, o kadar korkuyorum ki, mümkün olduğunca yolculuk etmemeye çalışıyorum. Kaza anı kafamda tekrar tekrar canlanıyor, bir türlü kafamdan çıkaramıyorum, hatta geceleri kabus şeklinde, kazayı tekrar tekrar yaşıyorum. Bunlardan çok yoruldum artık.”

”Hayat hakkındaki görüşlerim değişti, neden bize oldu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ölen arkadaşımı kurtarmak için daha fazlasını yapabilirdim diye kendimi suçluyorum. O anı, tekrar tekrar yaşıyorum, ”keşke bunu yapsaydım”, ”keşke şunu yapsaydım” diye düşünüyorum.... bazan, çok moralsiz ve gergin oluyorum...bir türlü gevşeyemiyorum ve çok korkuyorum, ölebilirdim diye düşünüyorum,..... geleceği düşünemiyorum....., kendimi çaresiz hissediyorum...”

Eğer, siz de travmatik bir olay yaşadıysanız, bunlara benzer duygularınız olmuş olabilir.


Travmatik olay nedir?
Travmatik bir olay, günlük olağan olayların dışında olan ve kişiyi derinden rahatsız eden bir olaydır.

Birçok olay böyle bir etki gösterebilir. Bu, bir yangın, kaza, hırsızlık, saldırı, ölüm gibi travmatik bir olaya tanık olmak veya, birçok insanı kapsayan bir felaket veya sizi, arkadaşlarınızı veya ailenizi, kapsayan kişisel bir olay olabilir.

Travmatik bir olaydan sonra kişiler nasıl tepki gösterirler?
Aşağıdakiler, travmatik bir olaydan sonra tecrübe edebileceğiniz duygulardan bazılarıdır. Genel olarak, kişilerin tepkileri aşağıdaki üç gurupta toplanabilir:

Travmayı kafanızda tekrar yaşamak.
Travmayla ilgili veya hatırlatan şeylerden kaçınmak.
Daha fazla gergin, huzursuz veya her zamankinden daha tetikte olmak.
Bunalımda olmak, ağlamak.
Bu duygulardan herhangi birini tecrübe edip etmediğinizi anlamak size yardımcı olabilir.


Travmayı kafanızda tekrar yaşamak
Kafanızda travmayla ilgili istenmeyen görüntüler veya anılar yaşamak (genelde bunlara geçmişe dönüş (flashback) denir).
Travma ile ilgili rahatsız edici veya sizi korkutan başka şeylerle ilgili rüyalar görmek.
Travmanın tekrarlandığını hissetmek - travmayı çok kuvvetli olarak, tekrar yaşamak.
Size travmayı hatırlatan olaylarla veya duygularla karşılaştığınızda, çok rahatsız, huzursuz olmak.
Size travmayı hatırlatan olaylar veya anılarla karşılaştığınızda, örneğin, kalp çarpıntısı, baş dönmesi gibi, rahatsız eden fiziksel tepkiler tecrübe etmek.
Travmayla ilgili olaylardan kaçınmak ve hissizleşmek
Travmayla ilgili düşünce, duygu ve konuşmalardan kaçınmak.
Size travmayı hatırlatan, yer, kişi ve olaylardan kaçınmak.
Travma ile ilgili şeyleri hatırlayamamak.
Hayata küsmek, çevrenizdekilerden ayrı hissetmek veya her zamanki duygularınızı hissedememek.
Normal bir geleceğinizin olmayacağını düşünmek - sanki ödünç alınmış bir zamanı yaşıyor gibi hissetmek.
Her zamankinden daha gergin ve huzursuz olmak
Kızgın veya huzursuz hissetmek.
Konsantre olamamak.
Uykuya dalmada zorluk çekmek.
Her zaman tetikte olmak ve kolayca korkmak.
Travma sonrası bunalımı bizi en az dört farklı şekilde etkileyebilir:

Ne hissettiğimizi.
Nasıl düşündüğümüzü.
Vücudumuzun nasıl çalıştığını.
Nasıl davrandığımızı.
Düzenli bir şekilde tecrübe ettiğiniz duyguların yanına bir çarpı işareti koymak, nasıl hissettiğinizi anlamanıza yardımcı olabilir:

Ne hissediyorsunuz?
Endişeli, rahatsız, huzursuz hissediyor, korkuyorsunuz.
Çok kötü bir şey olacakmış gibi hissediyorsunuz.
Gergin, kasılmış, uçurumun kenarında, karışıksınız.
Gerçek değilmiş gibi, tuhaf, hayalde gibi, herşeyden uzaksınız.
Bunalımdasınız.
Vücudumuzda neler olur?
Kalbimiz daha hızlı çarpar.

Göğsümüz sıkışır.
Kaslarımız gergin/kasılmış olur.
Yorgun, tükenmiş hissederiz.
Vücudumuzda ağrılar olur.
Başımız döner.
Panik oluruz.
Bunalım, moral bozukluğu olur.
Kızgın oluruz.
Ağlarız.
Nasıl düşünürüz?
Sürekli endişeleniriz.
Konsantre olamayız.
Geçmişe dönüş tecrübe ederiz, travma görüntüleri kafamızda canlanır.
Travma sebebi olarak kendimizi suçlarız.
Olayın tekrar olacağını düşünürüz.
Karar veremeyiz.
Pişmanlık, utanç veya kin duyarız.
Düşüncelerimiz karışır.
Sinirli veya huzursuz hissederiz.
Midemiz çalkalanır.
Uyku/kabus sorunumuz olur.
Ürkek oluruz.
Neler yaparız?
Aşağı yukarı dolanırız.
Bize travmayı hatırlatan şeylerden kaçınırız.
Oturup gevşeyemeyiz.
Kişilerden kaçınırız.
Tek başımıza kalmaktan kaçınırız.
Kişileri tersleriz ve huzursuz oluruz.
İlişkilerimizi bozarız.
Daha çok içki ve/veya sigara içeriz.
Başkalarına daha bağımlı oluruz.
Yaygın düşünceler
”Benim suçumdu”.

”Dağılıyorum”.

”Kalp krizi geçireceğim”.

”Bu olay beni kontrol ediyor”.

”Dayanamıyorum”.

”Bayılacağım”.

”Neden benim başıma geldi?”.

”Artık bir anlam bulamıyorum”.

Travmaya neden bu kadar yoğun tepki gösteriyoruz?
Travmanın, bizim üstümüzde duygusal olarak, bu kadar yoğun bir etki bırakmasının, birçok sebebi vardır.

İlk olarak, hayatın genelde: bizim için belli bir şekli, anlamı ve amacı olması, ve korunur ve güvenli olması gibi, hayat hakkındaki temel inançlarımızı sarsar. Bizim kendimizle ilgili olan inancımız sarsılmış olabilir, kriz anında beklediğimizden veya istediğimizden çok farklı bir tepki vermiş olabiliriz.

İkinci olarak, travma aniden ve habersiz gelir. Bu yeni duruma alışmak için zamanımız olmaz. Bu, genelde normal olarak yaşadığımız durumların çok dışında olan bir durumdur ve bu durumda neyle karşılaştığımızı veya nasıl hareket edeceğimizi bilemeyiz. Öleceğinizi hissetmiş olabilirsiniz, çevrenizdekiler ölmüş olabilir, ve siz şokta olabilirsiniz. Tehlike karşısında, travmaya sıkıca tutunursunuz, bu belkide, aynı tehlikeye tekrar düşmemek için, bir nevi savunma olabilir. Sonuç olarak, yukarıda tanımlanan, travma sonrası tepkilerini gösterebilirsiniz.

Travmayı atlatmak için neler yapabilirim?
Tecrübe ettiğiniz tepkilerin, travma sonrasında çok yaygın olduğunu ve bir ”zayıflık” veya ”dağılma” olmadığını anlamak çok önemlidir. Aşağıdaki öneriler, size travma sonrası tepkileriyle başa çıkmada yardımcı olabilirler. Size yardımcı olmada tanımladığımız şeyler:

Travmayı anlamaya çalışmak
Geçmişe dönüş ve kabuslarla başa çıkmak
Gergin olmayı, huzursuzluğu ve kızgınlığı yenmek
Kaçınmayı aşmak
Düşük morali yenmek
1.Travmayı anlamaya çalışmak
Gerçekte olanlar hakkında, mümkün olduğunca fazla bilgi edinmeye çalışın. Bu size parçaları birleştirmenizde ve olayı bir bütün olarak görmenizde yardımcı olacaktır. Bu iyileşme sürecine yardımcı olabilir.

Eğer, olay başkalarını kapsıyorsa, onlarla konuşup, olayla ilgili ne düşündüklerini sorun. Olayı yaşayan başka kişiler, kurtarma ekibinden olanlar, yoldan geçenler, size olaya daha geniş olarak bakmanızda yardımcı olabilirler. Kurtarma ekibindekiler, genelde bu şartlar altında, size yardımcı olamaktan memnun olurlar.

Başkalarıyla beraber olayı düşünmeniz size yardımcı olabilir. Travmanın, hayat hakkındaki düşüncelerinizi değiştirdiğini düşünebilirsiniz, başkalarıyla konuşmak, nasıl düşündüğünüzü tanımlamanızda size yardımcı olabilir.

Bazı kişiler arkadaşlarıyla, eşleriyle veya bir aile bireyi ile konuşurlar, diğerleri de aile doktorlarına gidip, konuşma terapisine başvurabilirler. Daha başkaları ise, duygularını yazmanın faydalı olduğunu keşfedebilirler.

Yaşadığınıza anlam vermek için, ne gibi şeyler yapmanız gerektiğini bulmak için biraz düşünün. Oturup, aşağıdakilerle ilgili, bazı fikirlerinizi bir kağıda yazın:

*Daha fazla bilgi almak için konuşacağınız kişileri.

*Olayı tartışabileceğiniz kişileri.

*Kendi kendinize yapabileceğiniz şeyleri, örneğin, tecrübelerinizi yazmak.


2.Geçmişedönüş ve kabuslar
Birçok insanın travmayı yenme yöntemleri, olayı düşünmemeye çalışmaktır. Bu doğal gibi görünse de, her zaman sorunu çözmez. Kişiler, istemedikleri, onları rahatsız eden travma ile ilgili görüntülerin (geçmişe dönüş) kafalarından çıkmadığını ve travma ile ilgili kötü rüya ve kabuslardan kurtulamadıklarını fark edebilirler.

Her gün, bu tatsız anılar ve kabusları tekrar hatırlamak için, birkaç dakika harcamanın, kabus ve geçmişe dönüşü azaltan en etkili yaklaşımlardan biri olduğu düşünülmektedir.

Birçok kişi, her gün 20 dakika ayırıp, olanları sakince düşündüklerinde, veya birisiyle bu konu hakkında konuştuklarında, veya düşüncelerini kağıda döktüklerinde, istenmeyen geçmişe dönüşlerin ve kabusların yavaş yavaş zayıfladığını ve etkilerinin azaldığını fark etmişlerdir. Eğer, kabus görüyorsanız, bunu yatağa yatmadan hemen önce yapmanın yardımcı olduğunu göreceksiniz.

Bunu yapmak, olayların size hakim olmasındansa, sizin olaylara hakim olmanıza yardımcı olacaktır. Yaşadığınız travmayı hatırlarken, şimdiki durumunuzdaki olumlu yönler üstünde yoğunlaşmayı hatırlamak önemlidir.

Aşağıdaki yaklaşımları deneyin:

1.Kabuslarınızın ve geçmişe dönüş tecrübelerinizin ayrıntılarını yazın.

2.Olanları hatırlamak için zaman ayırın. Bu güvenli ve sakin bir ortamda olmalıdır.

3.Şu andaki durumunuzda, olumlu şeyler bulun: örneğin, ”Ben kurtuldum ve hala buradayım”, ”Bana destek olacak iyi arkadaşlarım var”, ”Şimdi yeni bir gelecek planlamaya başlayabilirim”.

3.Gerginliği, huzursuz olmayı ve kızgınlığı yenmek
Gerginlik, huzursuzluk ve kızgınlık travma sonrası tepkiler arasında çok yaygındır. Nefessizlik, kalp çarpıntısı, hızlı nefes almak, baş dönmesi, ve kasların kasılması gibi fiziksel belirtiler de olabilir. Fiziksel etkilerden kurtulmak için aşağıdaki yolları deneyin.

Fiziksel belirtilerin yoğunluğunu azaltmak için, gerginlik belirtilerini erkenden fark edip ”yılanın başını küçükken ezmek” gerekir.

Gerginlik belirtilerini erkenden fark ederseniz, rahatlama teknikleri kullanarak, huzursuzluğun ciddi boyutlara çıkmasını engelleyebilirsiniz. Bazı kişiler, egzersiz yaparak, müzik dinleyerek, televizyon seyrederek veya kitap okuyarak rahatlayabilirler.

Başkaları için ise, takip edilecek bir dizi eksersiz daha faydalı olur. Bazı kişiler, gevşeme veya yoga kurslarına gitmenin çok faydalı olduğunu düşünürler, bazıları ise kasetleri faydalı bulurlar. Gevşeme kasetini, aile doktorunuzdan temin edebilirsiniz, aynı zamanda dükkanlarda da birçok farklı gevşeme kasetleri mevcuttur.

Gevşeme, her beceri gibi, zaman ve emek isteyen bir hünerdir. Aşağıda tanımlanan eksersizler, derin kas gevşeme tekniklerini anlatmaktadır, Birçok kişi, bunları, genel gerginlik ve huzursuzluğun azaltılmasında faydalı bulmuşlardır.

Derin kas gevşemesi - önce bunların nasıl yapıldığını anlamak ve sonuç olarak iyice öğrenmek gerekir. Buna rahatsız edilmeyeceğiniz, rahat, sessiz, sıcak bir yer seçmekle başlayın. Başlamak için, günün kendinizi en rahat hissettiğiniz bir zamanını seçin. Yere yatın, rahat olun ve gözlerinizi kapatın. Birkaç dakika nefes alıp vermenize yoğunlaşın, yavaş ve sakin bir şekilde nefes alın: iki-üç ve nefesinizi verin, iki-üç. ”Sakin” ve ”rahat” kelimelerini, nefes verirken, kendi kendinize tekrarlayın. Gevşeme eksersizleri, size farklı kas guruplarınızı rahatlamada yardımcı olur, size önce germeyi, sonra da rahatlamayı öğretir. Gerinirken, nefes almalı, rahatlarken de nefesinizi vermelisiniz. Ellerinizle başlayın, bir elinizi sıkıca yumruk yapın. Bunun eliniz ve kolunuzun alt kısmındaki kaslarda yarattığı baskıyı düşünün.

Birkaç dakika buna yoğunlaşın, sonra elinizi gevşetin. Baskı ve rahatlama arasındaki farkı görün. Hafif bir karıncalanma hissedebilirsiniz, bu rahatlamanın bir işaretidir.

Diğer elinizle aynı şeyi yapın.

Her kas gurubu gevşettiğinizde, kasların gevşemişken nasıl hissettiklerini düşünün. Gevşemeye çalışmayın, sadece gerginlikten kurtulmaya çalışın. Kaslarınızı gevşetebildiğiniz kadar gevşetin. Gerginken ve gevşemişkeki farkı düşünün.Şimdi bunu vücudunuzdaki farklı kaslar için deneyin. Kaslarınızı birkaç saniye kasın sonra gevşetin. Nasıl olduğunu anlamaya, sonra da gerginlikten kurtulmaya çalışın.

Kas guruplarıyla çalışırken aynı sırayı izlemek faydalıdır.

Eller - yumruğunuzu sıkın, ve gevşetin.
Kollar -dirseklerinizi bükün ve kollarınızı gerin. Özellikle kollarınızın üst kısmında, gerginliği hissedin. Unutmayın, bunu birkaç saniye yapın ve gevşeyin.
Boyun - başınızı arkaya doğru bastırın ve bir yandan öbür yana yavaşça yuvarlayın. Gerginliğin nasıl hareket ettiğini hissedin. Sonra başınızı, rahat bir durumda öne getirin.
Yüzünüz - burada birkaç tane kas vardır, ancak, alnınız ve çenenizde yoğunlaşmak yeterlidir. Önce kaşlarınızı çatar gibi aşağa doğru indirin. Alnınızı gevşetin. Aynı zamanda, kaşlarınızı kaldırıp, sonra gevşeyin. Şimdi çenenizi sıkın, gevşettiğinizdeki farkı anlayın.
Göğüs - derin bir nefes alın, birkaç saniye nefesinizi tutun, ve gerginliği fark edin, sonra gevşeyin. Nefes alıp vermenizi normale getirin.
Karın - karın kaslarınızı sıkabildiğiniz kadar sıkın ve gevşeyin.
Kalçalar - kalçalarınızı sıkın, ve gevşetin.
Bacaklar - bacaklarınızı gerin ve ayaklarınızı yüzünüze doğru uzatın. Ayak parmaklarınızı hareket ettirerek hareketi bitirin.
Bir arkadaşınızın hareketlerin nasıl yapılacağını size okumasını faydalı bulabilirsiniz. Çok zorlamayın, olayları akışına bırakın.

Gevşemeyi en iyi şekilde kullanabilmek için:

Hergün eksersiz yapmalısınız.
Günlük olaylarda gevşeme tekniklerini kullanmalısınız. Kaslarınızı sıkmadan gevşemeyi öğrenmelisiniz.
Bazı gevşeme yollarını, zor durumlarda uygulamalısınz, örneğin, yavaş nefes almak gibi.
Daha rahat bir hayat tarzı edinmelisiniz.
Bu gevşeme eksersizlerini, aile doktorunuzun kasetinde bulabilirsiniz.

Unutmayın, gevşeme bir tekniktir ve başka her teknik gibi öğrenilmesi zaman alır. Gevşemeden sonra ve önce ne kadar sinirli olduğunuzu, birden ona kadar bir değerlendirme kullanarak yazın.

Kontrollü nefes alma
Fazla nefes alma, kişi huzursuz, kızgın veya gergin olduğunda sıkça rastlanan bir durumdur. Bu nefes alıp vermelerinde değişiklikler olduğu anlamına gelir. Boğulduklarını düşünüp, nefes almada zorluk çekebilirler veya çok hızlı nefes alıp vermeye başlayabilirler. Bu da baş dönmesine ve dolayısıyla huzursuzluğun artmasına sebep olur.

Bunu yapıp yapmadığınız anlamaya çalışın ve nefes alıp vermenizi yavaşlatın. Düzenli bir şekilde ”al iki-üç, ver iki-üç” ritmine girmek, nefes alıp-vermenizi normale getirecektir. Bazıları, bu eksersizi yaparken, saatin saniye göstergesini kullanmayı yararlı bulabilirler. Başkaları ise, kağıt torba veya ellerinin içinde nefes alıp-vermeyi faydalı bulabilirler. Bunun etkili olması için hem ağzınızı hem de burnunuzu kaplamanız gerekir.

Kağıt torba içinde veya yavaş nefes alıp-vermenin, nefesinizi normale getirmesi için en az üç dakika boyunca yapılması gerekir.

Dikkat dağıtma
Dikkatinizi belirtilerden başka yerlere verirseniz, genelde belirtilerin yok olduğunu fark edersiniz. Çevrenize bakın. Eşyaları ayrıntılı biçimde inceleyin, araba plakalarını, insanların ne çeşit ayakkabı giydiklerini, konuşmaları. Yine, belirtilerin azalması için kendinizi en az üç dakika oyalamanız gerekir.

Gevşeme teknikleri, nefes eksersizleri ve dikkati dağıtma yöntemi huzursuzluğu azaltmada faydalıdır, ancak bu arada, huzursuzluğun, ne tehlikeli, ne de zararlı olmadığını anlamak da çok önemlidir. Bu teknikleri kullanmasak bile, kötü hiçbir şey olamaz. Huzursuzluk bize zarar veremez, ancak rahatsız edebilir. Bu teknikler rahatsızlığımız azaltmada yardımcı olabilir.

Kızgınlık
Kızgınlığınız hakkında çevrenizdekilerle konuşmak faydalı olabilir. Sonuçta kızgınlığınız onlara değil, ama bazan onlar da bu kızgınlıktan paylarını alabilirler. Onlara kızgınlığınızın başınıza gelenlerden dolayı olduğunu anlatın. Onlardan bu durum geçene kadar sabırlı olmalarını isteyin ve olayları kişisel almamalarını söyleyin.

4.Kaçınmaile başa çıkmak
Travmatik bir tecrübeden sonra, kaçınma farklı şekillerde ortaya çıkabilir.Bu, travma hakkında konuşmaktan kaçınma, travma ile ilgili can sıkıntısı, veya aynı zamanda, size travmayı hatırlatan herşeyden ve herkesten kaçınma şeklinde de olabilir. Bu kaçınma sizin, travmayı geride bırakmanıza ve ”ilerlemenize” engel olur ve bazı durumlarda normal hayatınızı sürdürmenize de engel olabilir.

Kaçınmaya çalıştığınız şeyleri anlamaya çalışın, bu şeyleri bir kağıda yazmak faydalı olabilir.

Bu korkularla başa çıkmak için kendinize küçük hedefler seçin. Biz buna ”endişe merdiveni” deriz. En çok kortuğumuz şeyler en başta, en az korktuğumuz şeyler de en sonda yer alır.

Bu örneği incelemek faydalı olabilir.
Mary bir bankada çalışırken, silahlı bir tutsaklık yaşadı. Şimdi, küçük ofisi olan ve halka hizmet sunan hiçbir yere gidemiyor, içinde saldırı ile ilgili bir haber olabilecek bütün televizyon proramlarını seyretmekten ve gazeteleri okumaktan kaçınıyor. Mary aşağıdaki ”endişe merdiveni” ni oluşturmuştur:
En az korktukları:
1.Saldırı ile ilgili gazeteleri okumak.
2.6 haberlerini dinlemek.
3.”Crime Watch”u (suçlarla ilgili bir program) izlemek.
4.Yakınındaki küçük bir bankanın dışında beklemek.
5.Yakınındaki küçük bir bankaya girmek.
6.Kalabalık bir yerdeki bir bankaya girmek.
7.Saldırının olduğu bankaya girmek.
En çok korktukları
Mary birinci basamaktan başlayıp yavaş yavaş yedinci basamağa doğru tırmanacaktır. Her yeni basamağı tırmandığında, endişelerinin yavaş yavaş azaldığını ve kaçınma olayını yendiğini fark edecektir.
Unutmayın, korktuğunuz durumun içinde olmak önceleri çok zor gelebilir, ancak bu durumda bir süre kalmayı başarırsanız, yavaş yavaş daha sakin hissedeceksinizdir.

5.Travma sonrası moral bozukluğunu yenmek
Travma sonrası moral bozukluğu çok yaygındır. Bu da bazan, kendini değersiz hissetme, kendine güvenin azalması, çaresizlik ve suçluluk gibi duygulara sebep olabilir.

Moral bozucu veya olumsuz düşüncelerle savaşmak çok önemlidir. Travma sonrası kişiler, kendilerinden, hayatlarından ve geleceklerinden umudu keserler. Bu duygulara yenik düşmeyin. Aşağıdakileri yapmayı deneyin:

Moralinizin düşük olduğu zamanları tespit edin.
Böyle zamanlardaki tatsız düşüncelerinizi yazın.
Bu düşüncelerle, onlara karşı fikirler üreterek başa çıkmayı deneyin. Arkadaşlarınıza, kendileri hakkında böyle olumsuz düşünseler, neler söyleyeceğinizi düşünün. Bu özellikle suçluluk hissettiğiniz zaman çok önemlidir.
Hafta boyunca yapmaktan hoşlandığınız veya yapmayı başardığınız şeylerin bir listesini tutmak yararlı olabilir. Bu size hayatınızdaki olumsuz düşüncelerden çok olumlu düşünceler üstüne yoğunlaşmanızı sağlayacaktır.

Hareket gerektiren şeyler yapın
Fiziksel aktiviteler özellikle yararlıdır. Yürüyün, koşun, bisiklete binin, ip atlayın: hareketliliğinizi arttırmak kendi hakkınızda daha iyi düşünmenizi de sağlayabilir. Başangıç olarak, her gün veya her iki günde bir, 15-20 dakikalık bir aktivite planlayın. Bu tip fiziksel aktiviteler, gerçekten de, kendinizi daha zinde hissetmenizi sağlayacaktır ve moralinizi de düzeltecektir.

Sizi ilgilendiren bir şey bulun ve buna zaman harcayın. Genelde yapmaktan hoşlandığınız şeyler üstüne yoğunlaşın ve her gün bunlara zaman ayırın. Yeni bir uğraşı edinmeyi yararlı bulabilirsiniz. Bazı kişiler, resim yapma, şiir yazma veya müzik çalmak gibi, kendilerini anlatabildikleri, yaratıcı aktivitelerin, onlara iyi geldiğini ve kendilerini daha iyi hissettiklerini fark etmişlerdir.

Kendinize dikkat edin
Moral bozukluğunuzla başa çıkmak için, içki, aşırı şekilde sakinleştirici veya yasal olmayan uyuşturuculara yönelme isteğine karşı çıkın. Bunlar anlık olarak size kendiniz iyi hissettirebilirler, ancak, kısa zamanda sizin için daha büyük sağlık ve psikolojik sorunlara sebep olabilirler. İyi beslenin, iyi beslenme sağlığınızı koruyacak ve dolayısıyla iyileşme sürecini kolaylaştıracaktır.

Normalde yemekten ”zevk” aldığınız şeyleri yeyin.

6.Ne zaman daha fazla yardım istemeliyim?
Burada size verdiğimiz önerilerin faydalı olmuş olduğunu umuyoruz. Travmayı takibeden sıkıntılar genelde zamanla kaybolur. Ancak, bu konuda fazla ilerleme kaydetmediğinizi düşünüyorsanız, sorunlarınızı çözme konusunda daha başka yardımlar da mevcuttur. Özellikle, iş performansınız veya ilişkileriniz etkileniyorsa, sorunlarla başa çıkamadığınızı hissediyorsanız veya kendinize zarar vermeyi düşünüyorsanız, bu yardımlara başvurmak iyi bir fikirdir. Birkaç aydan sonra, hissettiklerinizde bir ilerleme kaydetmediyseniz, daha başka yardımlara başvurmayı düşünmek yerinde olur.

Bu günlerde en çok kullandığımız bu kelimeyi internet sayfalarından topladığım bir kaç bilgi ile sunmaya çalıştım.İçinden beğendiğiniz cümleler oldu ise veya bu günün yorumunu yapmaya çalıştı işe; TRAVMA'nin bizimle uzun zaman birlikde olacağı muhakkak görülüyor.

Saygılarla.
Dip not :Yazı biraz uzun oldu eğer sonuna kadar okuduktan sonra sizlerin Travma'ya uğrattı isem kusuruma bakmayın.

Salı, Nisan 29, 2008

SIYAH - BEYAZ ...


Geçenlerde Pazar sohbetini sayfamda değilde.Geç gelen bahar güneşin sıcaklığını iliklerimize çekerek arkadaşlarla yaptık.Konu sokağa geldiği zaman bir arkadaşım bana eskiden de olurdu böyle şeyler gazeteler değer bile vermezdi haber yapmaya, daha ciddi şeyler yazardı diyordu.Peki neden bu haberler ilk sayfalara taşındı diye sorunca aldığım cevap baba sen bari sorma oldu.Yusyuvarlak bir cevapdı biraz içine bakayım dedim öyle kokular çıkmaya başladıki vaçgeçtim size tavsiyem hiç nedenlerini kurcalamayın altından kalkamaz migreni tanımıyorsanız,tanışırsınız.

Ya cinnet ya da hap içirdiler

Cinnet: Beyindeki kontrol mekanizmalarının işlevlerini kaybetmesi, tüm kontrolün, öfke duygusunun eline geçmesiyle oluşan hareket hali; insanın en yıkıcı/parçalayıcı olduğu andır. popüler tabiri için; piskopat.
Hap içirdiler : O kadar çok yönlüki siz içinizden geçen bir tanesini seçin...

EMİNE ŞENLİKOĞLU (Yazar): Hepimiz şoke olduk.(Biz bu günlerde o söylediğiniz şeye şoke olmuyoruz.Tecavüz 1,5 ila 94 yaş arası "şimdilik" ) Eğer öyle bir şey yaptıysa ona yazıklar olsun.(Sadece ) Ama yapmadıysa da bu bir komploysa, komplo kuranları Allah kahretsin.(Olmadı hanım efendi yaptıysa sadece yazıklar olsun,komplo yapmışlarsa Allah kahretsin) Vakit yazarı denmesi acı bir şey.(Onu benim günlüğümden okumuyorlardı ya nerede yazı yazıyorsa oranın yazarı değicekler bu gocunma niye !!!)Hüseyin Üzmez’in ailesiyle görüştüm. Eşi "Böyle bir şey yok" diyor.(Ne desin lafmı bu ?) Yaptıysa cezasını çeker.(Buradamı yoksa öteki tarafdamı açıklık getirmemişsiniz.) Haberlerde duyar duymaz Hüseyin abiyi aradım. "Bacım mahkemeyi bekle, söyleyeceğim bu kadar" dedi.(Bizde zaten başka şeyler söylemiyoruz ki mahkemeyi bekliyeceğiz.) Kız da 14 yaşında değilmiş.(Bu çok mühim sizce kaç yaşında olması gerekiyor ? Taciz,tecavüz,onuda açıklasaydınız da bizde bilseydik.) Hüseyin abinin tecavüze kalkışacağına inanamıyorum.(Senelerce kapı komşu yaşıyan insanlar Bosna'da neler yaptılar, siz onlara da inanmazsınız.Sakın ne alaka demeyin.Sadece örnek inanma babında) Öyle bir şey yaptıysa da kesinlikle cinnet geçirmiş derim.(Yukarda bu durumu açıkladım cinnetin ne olduğunu, eğer dediğiniz gibiyse;şanslı sayilabilirsiniz Cinnetin nerede ne zaman olacağı belli olmuyor.) Şu anda inanmıyorum. İlerde deliller ne gösterir bilemiyorum. Eşiyle arasındaki yaş farkında Hüseyin Üzmez’in suçu yok. Kendilerinden küçük kız alanlara, "Yaşlı bunaklar" demişimdir. Evlendiklerinde gidip, "Hüseyin abiyle kavga etmeye geldim" dedim. Eşi, "Emine abla onun hiç suçu yok. Kara sevdayla aşık oldum. ’Benimle evlenmezsen intihar ederim’ dedim, evlendik" diye anlatmıştı olanları.(Yaş farkı için size cevap vermiyeceğim.Yalnız bu durumda suçlanan kişi için 50 yaş farkı sizce de halen bir soru ? işareti getirmiyormu.) Hüseyin abinin, namus konusunda bilinçli olarak yanlış yapacağı kanaatinde değilim. Ya bir cinnet geçirdi, ya bir hap içirdiler diye düşünüyorum. Yüzde 99 böyle bir şey yapmaz ama kalbini Allah bilir.(Sayın hanımefendi şimdi matamatik hesaplarına niye giriyorsunuz.% 99 veya % 1 ler.Sonra bunun kalple ne ilgisi var ? Beyinle ilgili olduğunu cinnet ile siz bağdaştırmu-yormusunuz !!! )
Toplumsal lince dönüşmesin (Hiç merak etmeyin toplumsal lince dönüşmez suçluysa cezasını Laik Hukuk devleti çerçevesinde çeker.Bakın ona inanan insanların arasında
kalırsa buna garanti veremem
.)
Saygılarla hanımefendi.

Pazartesi, Nisan 28, 2008

ONUNDA ADI SPOR YAZARI...


28 Nisan 2008
Sarı kırmızı kartonları anladık da yeşil ne oluyor?

Ercan SAATÇİ

FENERBAHÇE’nin başlattığı bir çok aktivite diğer kulüpler tarafından da takip ediliyor ... Fenerbahçe taraftarı, her türlü özel karşılaşmada mutlaka tribünlerde bir aktivite yapar. Buna özen gösterilir. En ince ayrıntısına kadar düşünülür... Güzel ve manalı bir fotoğraf çıkar ortaya ...

Dün, hemen Fenerbahçeli taraftarların oturduğu kale arkasındaki G.Saraylı taraftarlar da bu derbi için bir organizasyon yapmışlar... Üstelik oldukça renkli bir karton gösterisi organize etmişler ! Sadece renklerle ilgili biraz kafam karıştı... Sarı ve kırmızı kartonları anladım ama yeşil rengin sarı kırmızıyla aynı tribünde olmasını anlayamadım? Arada biraz da beyaz renkli kartonlar vardı... Meksika bayrağı desem sarı var o yüzden değil... G.Saray’ın renkleri desem o da değil, yeşilin ne işi var orada ? Anlayamadık... Maçtan önce F.Bahçe taraftarının o trübüne yaptığı tezaruhatı yazmayacağım, ama manidardı doğrusu...

Dün milyonlarca kişi tv.lere kilitlendi.Nefesler tutuldu.Ülkemizin asırlık iki güzide rakibi gene karşı karşıya gelmişdi.Senede iki üç kere karşılaşırlar.Bazen a.takımı bazende b.takımı seyircilerini sevindirir.Bir hafta öncesinden yazılır, çizilir filanca oynasın filanca oynamasın, taktikler verilir.Hangi hakem bu maçı yönetebilir fikirleri yürütülür.Klüp yöneticilerin verdikleri beyanlar yanında promosyon olarak okunur.Maç sadece 90 dakikadir.Bitiş düdügü ile bir takımın seyircisi sevinir, diğerinde bir burukluk vardır.
Bir asırdır yaşanan bir heyecandır bu.Bazı kendini bilmezler hariçinde bu böyle olur
böyle yaşanır.
Dün akşamda 22 futbolcu sahaya çıkarak ellerinden geleni saha da centilmence ortaya koymuşlardır.Ev sahibi takım seyircisini sevindirmiş.Misafir takımın seyircisi de hüzünlü olarak stadı terk etmişdir.Bu değişken bir duygudur.Bir kaç ay geriye gidecek olursak aynı şeyleri yaşamışdı; galip takımın seyircisi.

Unutulmaması gereken en önemli nokta ise bitiş düdügü ile bu konuda seneleri veren kişilerin oynanan maç üzerinde yorumlarıdır.Okuyucu ve görsel seyirci onlarında düsüncelerini maç sonrası sabırsızlıkla bekler.Acaba benim gözümden kaçan nelerdi diye.Tabiki bu neticeyi değiştirmez.O alışa gelmiş bir gelenek gibidir.

O yorumları yapanlara Spor Yazarı denir.Onlar gönüllerini vermişlerdir bu mesleğe.
Onlarında takımları vardır.Zaman zaman yazılarında bile bunu açığa verirler.Eğer bu zaafları futbol'un güzellikleri içersinde kaldığı müddetce.

Sayın Ercan bey yukarda ki yazmış olduğunuz bölümü lütfen bir daha okuyun.
Ondan sonra ortaya çıkan anlamı sizin yazınıza atıf verilerek yazılan diğer başlıklara bakın.
Eğer bundan sonra sporla ilgili bir yazı yazmıyacaksanız.Yazınızı sizde uyandırılmış görüş olarak kabullenebilirim.

Bu ülkede herkez kendi görüşlerini rahatlıkla yazma hakkına sahip olmasını en çok istiyenlerden bir kişiyim.

Amma bu yazıyı Spor Yazarları sayfasında; bir spor yazarının yazmasını asla kabullenemem.

Kabahat sizde değil sayfayı hazırlıyan sorumlunun böyle bir yazıyı yanlış sayfada
sunmasıdır.

İnşallah bundan sonra sizin yazılarınızı başka bir bölümde okumak dileği ile.

Saygılarla.

Cuma, Nisan 25, 2008

AZİZ-NESİN İLK OKULUNUN "SÜPER MARWİN'İ"


"Süper, Marwin!"

İntegrasyonun tam tersi : 10 yaşındaki Marwin Türk-Alman okuluna "Berlin-Kreuzberg"
gidiyor; su gibi Türkçe konuşuyor ve Türk Futbol Klübünde oynuyor.Marwin, anne ve babası Alman olan tek çocuk.Onun için bu durum gayet normal.

Berlin-Perşembe akşamı:Antreman; Türkiyemspor'un gençler E katagorisinde Marwin koşuyor,bacaklarının biraz uzun olması diğer arkadaşlarına karşı avantaj sağlıyor.
Topla sanki dans ediyor arkadaşları mücadele etmeye çalışırken.Saha kenarından arkadaşları onu seyrederken yarı Türkçe yarı Almanca tezarühat da bulunuyorlar.
"Süper, Marwin".
Marwin'nin yüzü gülüyor.Akranlarına nispeten biraz daha iri.Görünüm olarak olarak tam bir sarışın.Yoksa onu arkadaşları Hakan,Tolunay,Cihan'dan ayıramazsınız.
Marwin 10 yaşında Kreuzberg'de oturuyor.Türk'lerin yoğun olduğu bir semt.Türkiyemspor ise o semtin sporcu yetiştiren bir Klubü.O da orada Türk'lerle kaynaşmış bir Alman çocuğu.Ailesinin ilk başlarda kafası karışmış.Daha sonra burada herkezin Türkçe konuştuğunu göz önüne alarak çocuklarının bu dili öğrenmesinde bir sakınca görmemişler hatta onun yaşamını kolaylaştıracağı kanısına varmışlar.
Aile de Türk kültürünü, ananeleri yakından tanımaya çalışmış.Ana okulunda bir öğretmenin Türkçe olarak şarkı öğrettiğini bile gözlemişler.İlk okula yazdırırken seçimi zoraki dersler katagorisinde bulunan Türkçe üzerinde yapmasına karar vermişler.
Cuma sabahı: Aziz-Nesin okulu 5.nci sınıfında Türkçe dersi.Harun, Marwin'in sınıf arakadaşı sınıfın ortasında Türkçe; hayvanlar aleminden bir parçayı okuyor.Kara tahtaya cümleler aktarılıp Türkçe ve Almanca olarak anlizi yapılıyor.
Duvarlarda Türkiye'nin gözde yerlerini gösteren resimler, Almanya'nin haritası,Samanyolunu gösteren resim elle yapılan çizimler ve resimlerin Türkçe adları "bisiklet", "piyano", "gitar" - Fahrrad, Klavier, Gitarre. süslüyor.

Harun okuduğu hikayenin hangi bölümünü beğendiklerini soruyor arkadaşlarına.
Ücüncü sıranın sol ilk başında oturan Marwin ayağa kalkarak Türkçe cevap veriyor.
Harun Marwin'e Almanca cevap veriyor sonra eli ile alnına vurarak dersin Türkçe olduğu aklına geliyor.
Sınıf öğretmeni D.Siemund her ne kadar Türk kültürü ile yetisselerde Almanca olarak anlatım ve yazım onlara daha da kolay geliyor,diyor.
Onlar Neol bayramını tıpkı Ramazan Bayramını kutladıkları gibi kutluyabiliyorlar.
Aziz-Nesin Okulu Avrupa-devlet okulu,liberal edebiyatçı yazar Aziz-Nesin'in adını taşımaktadır.Orada normal okullarda öğretilen plan içersinde ders yapılmakta olup ek olarak Türkçe ders yapılmakta.
Alman aileler bu duruma biraz yabancı bakıyorlar,her ne kadar çocukları için zoraki ders olarak Fransızca-İspanyolca'yi hatta Latince ve Çin'ceyi seçmelerine rağmen Türkçe'ye ters bakmaktadırlar.Almanya'da Türkçe öğrenmek istemedikleri de gerçeklerden bir tanesi.Daha yüksek sınıflarda talebe değişimi içersinde Norwec,Yeni Zelanda hatta Peru'yu seçmelerine rağmen Türkiye'yi seçmemektedirler.
Sınıfda Plonya'lı Rusya'lı anne babaları olan çocukların yanında annesi veya babası Alman olan çocuklar da var.Marwin ise Ailesi Alman olan tek çocuk.Sınıf öğretmeni çocukların ön planda ana lisanlarını mükemmel bir şekilde öğrenmeleri ana vatanlarında ki kültürlerini unutmamaları gerektiği görüşünde.Bu şekilde integrasyonun gerçekleşebileceği birbirlerinin kültürlerini iç içe yaşamaları görüşündedir.
Marwin, Bilge ile yan yana oturmaktadır sınıfda her ikisinin de lisan konusunda kuvvetli veya zayıf tarafları olmaktadır.Fakat kültürel konumda ise ayrıcalık olmamaktadır.Her öğrenci tıpkı Okulda Noel'li veya Ramazan Bayramını birlikde kutluyabiliyorlar.
Okulda olmıyan tek şey Din dersi.
Sizlerle burada kücük İstanbul denilen Krezberg'de bir okulun sınıfında ailesi Alman olan tek bir çocukdan bahs etmek istedim.Onun adı Marwin.
Bu yazı daha detaylı olarak bir Alman gazetesinde ele alınmışdır.
Politikacıların İntegrasyon adı altında senelerce yaptıkları konuşmalara karşın bu işin nasıl olduğunun en güzel örneğini "Süper Marwin" vermektedir.
Saygılarla.

Pazartesi, Mart 31, 2008

REFARANDUM


Dün posta kutuma bir mektup düşdü.Berlin Belediyesinden geliyordu.Bir ay sonra yapılacak olan Refaranduma çağrıyorlardı.
Benden istenen EVET veya HAYIR diye oy kullanmam.
Mektup şehir içinde bulunan en eski hava alanın kapatılması ile ilgili.

Mektup'un arka tarafında o veya bu nedenle sandık başına gidemiyecek olursam, benim bu oylamaya nasıl "mektup" ile katılabileceğim; gerekli belgeleri almam için müracaatım.
İlgili belgeleri alamıyacak durumda isem bir kişiye vekalet verebileceğim yazıyordu.

Mektup da bir not daha gözüme takıldı.
Oda görme özürlülerle ilgili, onlarında özel oy pusulalarını nerden temin edebileceği ile ilgili açıklama ve adres verilmişdi.

Buraya kadar her zaman bilinen prosedür uygulanmışdı.

Zaman zaman bu konuda yazılı basın ve görsel basın da yazılar yazılmış, oturumlar yapılmışdı.
Eminim ki bir çok vatandaş ya bu konuyla ilgilenmemiş veya refarandumun içerikliği hakkında bir bilgi sahibi olmamışdır.

Peki nasıl bir oylama yapacak; oylama ne kadar sağlıklı olacak ?

İşte tam bu konuda kafa yorarken; zarfın içnden bir ufak kitapçık daha çıkdı.

Özet olarak kitapçıkdan bahs etmek istiyorum:

Kitapçık Belediye tarafından bastirılmış olduğunu gördüm.
İçerikliği üç bölümüne ayrılmışdı.

Birinci bölüm : Kapatılması istenen Havaalanı hakkında Historik ve Ekonomik bilgiler.
İkinci bölümünde ise eğer HAYIR demeninizi gerektiren nedenler.
Sivil Toplum Kuruluşlarının argümentleri ve hukuki yönleri,ekonomik ve sosyal içerikliği anlatılmışdı.
Üçüncü bölümde ise belediye tarafından EVET demenizi gerektiren nedenler yazılmışdı.
Kapanması ile o alanın Sosyal olarak sizlere getirebileceği avantajlar,şu anda
getirdiği külfet.Kapanması ile diğer hava alanının büyütülmesi, 40 bin kişiye yeni iş imkanı açılacağını izah ediyordu.

Bu açıklamalar okuma yazma bilen bir kişinin anlıyacağı dilde anlatılmış.
Politik ve Hukuki bir dile yer verilmemiş olduğu da, dikkatimi çekmiş oldu.

Sizlere buradan Demokratik olarak bir Refarandumu aktarmak istedim.

Daha doğrusu yöneten kişilerin Refaranduma vatandaşını sandık başına çağırmadan evvel
bu oylamayı tarfsız olarak ele alıp aydınlatması gerektiğinin bilincinde olması.
Saygılarla.

Pazar, Mart 23, 2008

PAZARIN SOHBETI...

doctus


Doctus çocuk istismarı konulu bir etkinlik başlatmış. Sefika Kardeşim de beni MİM'lemiş. Bir Pazarin Sohbeti adı altında katılıyorum. Teşekkürler Bu konuda emek gösteren bütün kardeşlerime...

Sizlere yarım asırı geçmiş olmasına rağmen silik olarak hatırladığım bir şarkı ile konuya girmek istiyorum.
Kuzguncuk da ahşap iki katlı bir ev, biz alt katı paylaşıyorduk. Üst katımızda bir başka aile oturuyordu.Onların çok cici bir kızları vardı.Müsterek kullandığımız merdivenlere oturduğumuz zaman kulaklarımdan hiç silinmiyen "Çoban Yıldızı" diye bir şarkıyı söylerdi.Aradan bir kaç sene sonra Beylerbey'inde onunla tekrar karşılaştık.Kendisine bu şarkıyı söylemesini istediğim de yüzü biraz kızarak ben mi söylüyordum demişdi...
Kim derdi ki o kız senelerini sanata verecek hala o sanat için çaba veren bir Filim Yıldızı olacakdi.Hülya K.

Çocukluk yaşamı hiç değişmemişdir.Değişen ise sadece oyun araçlarıdır.Bu günün uzakdan kumandalı Otomobil'le bizde oynardık.Aradaki tek fark ise o telden yaptığımız basit iki tekerleği bir direksiyonu olan oyuncakdı.Bu günün akü'lü Cat Car'ı o zamanda vardı tahtadan yaptığımız demir bilyeli arabalardi.Kız çocuklarının bez bebeğini Barbiler almamışmıdır.
Arada tek far ise, her oyuncağın bir zamanı vardı.Tıpkı Uçurtma,topac,Gazoz kapakları ile oynadığımız yılan.Misket.Onlar bir zaman içinde oynanır bir ertesi seneye itina ile saklanırdı.Ya şimdi modası geçmiş bir oyuncak olarak bir kenara atılıyor.Neden ?
Öyle bir sanayi varki medya yolu ile "görsel kanallar vasıtası ile manipüle edilebiliyor.Animasyonlarla ne insan ne de hayvana benziyen.Oyuncaklar yerini alıyor.
İyiler, kötülerle çarpışıyor.Bu duruma bilinç altı istismar diyebilirmiyiz...
Çok çabuk olgunlaştırmaya çalışılan çocukları, katkıda bulunmasını bilerek veya bilmiyerek kullanmıyormuyuz.
Bu gün sizlere Unicef gibi bir çok kurumların istatistikleri verebilirim.Dünya da ne kadar çocuk işçi olduğunu.Harplerde ne kadar çocukların ön safhaya sürüldügünü,seks objeleri olarak kullanıldığını,bağımlılık dünyasında kullanıldığını.ÇOCUK İSTİSMARINA SON sloganını altında sıralıyabilirim.Bir şeyleri değiştirebilirmiyiz.
O da ayrı bir konu hiç olmazsa bu gittikçe kabaran suyun önünde kurulmaya çalışan bendin belki bir tuğlası olabiliriz.Çocuğu önce birey olarak almamalıyız.Benim çocuğum ön planda olmamalı,çocuklarımız olarak ele almalıyız.
Gelelim bizlere yol gösteren cümlelerle ele alalım."Kime uzun ömür verirsek,onu yaratılış olarak tersine çeviririz."Kücüklerine merhamet etmiyen,büyüklerine saygı göstermiyen bizden değildir."
Her çocuk büyüdükden sonra tekrar eski çocukluk günlerine dönüşüm yapmıyacakmı ?
Ayetlerde bile bize anlatılması istenen şey çocuk doğar çocuk olarak ölürüz denmemişdir.
Sohbetimi ufak bir anımla bitirmek istiyorum.
Gençlik yılları arabayla vatana geldim.Nereden baksanız 3 bin km katdetmişdim.5 kişilik bir aile, o günün şartları araba ile gelmenin daha iktisatlı olduğunu gösteriyordu.
Arabamda bu yolculuk esnasında tek arıza sinyal relasinin bozulması oldu.Parçayı acentelarda aramama rağmen bulamadım.
Sanayide tavsiye üzerine bir tamirhaneye gittim.Usta bir sandelyede çayını yudumluyordu.Kendisine izah ettim tek kelime ile yaparız dedi.
Oğlum Cemil;

yaşı en fazla 12 olan bir çocuk arabanın altından kafasını uzatarak

"buyur usta"

oğlum debriyajı bitirdikten sonra şu relaya bir bak çalışmıyormuş.

Aradan yarım saat geçmişdi, 12 yaşında ki çocuk ellerinde ki yağı üstübüye silerek,

debriyaj tamam usta kontrol edebilirsin,

diyerek benim relayı alarak gözden kayboldu.
15 dakika sonra yanımıza geldi;

tamam abi çalışıyor.Ama sen gene bunu yenisinle, gittiğin yerde değiştir.En fazla bir ay dayanır.
Usta dedim; bu çocuk bayağı bi usta.

Eh dedi beş senedir yanımda,

diye cevap verdi.
Demek ki 7 yaşında başlamışdı bu mesleğe 12 sinde usta olmuşdu.Cebimden bir onluk çıkarak cebine sıkıştırdım.Bilerek veya bilmiyerek çıkarlarımı düşünerek bir ÇOCUK İSTİSMARINDA bulunmuşdum.
Cemil çocuk ne oldu dersiniz...
Hiç asgari ücretle orada burada iş bulabilirse çalışmaya çalışıyor.Okul sıralarında eğitim taşlarını bir ustanın yanında kaybetmişdi.O günlerde iyi bir usta idi.Teknoloji ne yazıkki onu tekerlekleri arasında çiğnedi geçti.
Bir ÇOCUĞU böyle İSTİSMAR etmiş olduk.
Hayırlı Pazarlar.


Bende buradan çocukluk yıllarına yavaş yavaş giren bir kişi olarak İki eğitmenimi MİM'leyim Bio Hocam.Ayda hocam "isterseniz bu konuda bloğunuzda, isterseniz e-mail atarak katılırsanız burada yayınlarım"
Saygılarla.

Pazartesi, Şubat 11, 2008

GENE KANDIM...


Son günlerin trendi İnci.
Değerin; değer kazandığı kelime oldu birden.
Birileri aldı, onu eş değer koştu.
Asırların süsü birden benzetme oluverdi.
Unutmayın diyorlardı o değer bir istiridyeden çıkar.
O değeri koruyan bir kabuktur.
Nasıl benzetme ise !!!
14 Şubat sevgililer günü...
Gittim çarşıya iki kilo İstiridye aldım.
En irilerinden.
Kendi elimle sevgiliye bir gerdanlık yapayım diye.
Yeni kelime girdi dağarcığıma.Hüsran...
Gene kandırdılar beni...
Meğer her istiridyeden İnci çıkmazmış...
Saygılarla.

Cumartesi, Şubat 02, 2008

GLOCK "HAYALET TABANCA"


GLOCK NEDİR?

Glock tabancanın temsilcisi Erdoğan, silahın 1963 yılında makina mühendisi Gaston Glock tarafından, plastik ve madeni parçalar üretimi amacıyla kurulduğunu, Glock firmasının, 1980 yılı başlarına kadar küçük askeri ürünlerin tasarımıyla da üretimini desteklediğini, aynı yıl Avusturya ordusundan yeni ve modern bir hizmet tabancası tasarımı için davet alması üzerine bu silahı ortaya çıkardığını anlattı ve “devrim niteliğindeki polimer gövdeli, emniyetli mekanizma sistemine haiz, yarı-otomatik Glock” tarifi yaptı.
Türkiye sıraya girdi suikast silahı alacak!

Talep patlamasına MKEK'den çözüm: Herkese bir Glock

Devletin ithal kararı aldığı Glock tabanca, önce sivillere sunulacak. Parasını yatırıp Glock alabilmek için sıraya girenler çok olunca, herkese sadece 1 Glock verilmesi kararı alındı. Glock yetkilisi, “Bu, ilk kez oluyor” dedi.

Kamuoyun “hayalet silah”, “suikast silahı” olarak adlandırılan, pekçok faili meçhul cinayette kullanıldığı belirtilen, son olarak Ergenekon Terör Örgütü’nün yazar Orhan Pamuk’a suikast için aradığı haberleri çıkan ‘Glock’ marka tabanca, artık Türkiye’ye kaçak yollardan değil, devlet tarafından ithal edilerek girecek. Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’nun (MKEK) 825 Glock tabanca ithali anlaşmasının ardından; çok sayıda müşterinin parasını yatırarak sıraya girdiği; talebin çok olması nedeniyle “Herkese bir Glock” verilmesi kararı alındığı açıklandı. Silahın önce sivil pazara sunulduğu, askerlerin ise deneyeceği ve beğenirse isteyeceği bildirildi.

İnsanın yazıyı okuyunca tüyleri diken diken oluyor.
Hayalet,suikast; kelimeler namludan çıkan kurşun gibi beyinlere saplanıyor.
Avrupalı üretiyor.Bizlerde onlara sahip olabilmek için yarışıyoruz.
Hemde devletin kurumları vasıtası ile.
Neden diye sorgulasak hiç olmazsa kaçağı önlüyoruz diye cevap alırız.
Peki bu silahı üreten ülkelerde talep ne kadardır.Hiç onu sorguladıkmı ?
Şöyle biraz inceleme yaptım.
Talep yok sivil toplum arasında.Belkide komşu ülkeler ?
Gene yok.
İhtiyaç duyulmamasının nedeni acaba diye düsünüyorum...
Aldığım cevap hep aynı oluyor.
- Beni koruyacak kurumlar var, hukuk var.
- Meraklısı yokmudur; silah sahibi olmaya?
- Olmaz olurmu bunu hobi yapan insanlar var.Koloksiyon yapanlaratış poligonlarına gidip hobi,sport olarak kullananlar.
- Onlarında silah sahibi olmaları için ruhsata ihtiyaçları varmı ?
- Tabiki var.
- Peki bu kişiler bu ruhsatları olmasına rağmen silahlarını yanında taşıyorlarmı ?
- Hayır sokaklar atış poligonu olmadığına göre yanlarında taşımalarına ihtiyaç görmüyorlar.

Ne garip dünya birileri silah üretir.Kullanmazlar başkalarına satarlar para kazanırlar.O parayla bu dünyanın tadini daha doğrusu yaşamın güzellikleri ile iç içe yaşarlar.
Birileri ise o silaha sahip olup beline takar sokaklar birer poligon olur.Bazen onlara sokak magandaşı, bazende eşkıyası deriz.
Kaza kurşunları havada uçuşur ölene Allah rahmet eylesin vuranada Allah kurtarsın deriz.
Onun adı hayalet/suikast silahidir.
Saygılarla.

Cuma, Şubat 01, 2008

AMUDA KALKMAK !!!


Rektörler amuda kalkmasın 1 Şubat 2008

TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, türban düzenlemesine tepki gösteren rektörleri eleştirerek, "Amuda kalkmak çözüm değil, hukuk devleti ne derse o yapılacaktır" dedi.

Kim demiş, niçin demiş,kime demiş...

Bazı şeyler vardır ki, çok hassas konumlar için söylendiği taktirde,kelimelerin dikkatle seçilmesi gerekir.
Sayın Kuzu, rektörlerin Amuda kalkmamasını söylüyor.
Şimdi rektörler sormazmı bu yasak niye diye.
Böyle bir beyan; bizim düşünce organımıza saldırı değilmi?
Galiba tam olarak izah edemedim.
Baştan alayım :)
Amuda kalkmak.
Bilindiği gibi vücudumuzda iki çeşit kan dolaşımı vardır."İlk okul sıralarında öğrenmiştim"
Birincisi böyük olani. Kalbimiz pompalar, ta ayak uçlarında ki en ufak kılcal damarlarımıza kadar ulaşır.
İkincisi ise bunun bir küceğidir.O da beyne pompalar taze kan gider, kirli olarak tekrar döner.
Bazı anlar olur ki bu düşünce makinasına yardım gerekir.Kanın daha çabuk ulaşmasını sağlamak.
Bunun da tek çaresi "AMUDA KALKMAK" dır.
İşte bu işlevin ne kadar önem taşıdığı ortada, bu günlerde günde iki defa amuda kalkmamız lazım.
Lütfen ...
Saygılarla.

Salı, Ocak 29, 2008

BIR BU EKSIKDI !!!


Spordan sorumlu Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu, Meclis'te gündemdışı konuşmalara da neden olan Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim'in maaşının, 135 bin 595 YTL olduğunu bildirdi.
Terim, maaşı 16 bin 146 YTL olan Cumhurbaşkanın Abdullah Gül'den 8.5, 9 bin YTL maaşı olan Başbakan Tayyip Erdoğan'dan ise tam 15 kat daha fazla maaş alıyor. Terim'in maaşı, 436 YTL olan net asgari ücretin ise 311 katına denk geliyor.
Bu arada büyük bir gazetenin bu konuda yapmış olduğu anket ve bu habere gelen yorumları okuyunca,hayretler içinde kaldım.
Sanki medya yeni bir kıtayı keşfetmiş gibi.
Merak bu ya bende yaşadığım ülkenin Milli takım antrenörü ile Cumhurbaşkanının almış olduğu maaşlarını inceledim.
Antrenör'ün aylık maaşı 355.000 YTL.ye geliyor.
Cumhurbaşkanı son aldığı zamla 31,570 YTL.
Vallahi aritmetiğim o kadar kuvvetli değil kaç katı olduğunu siz benim yerime yapabilirsiniz.
Medya da kalitemi düsüyor; yoksa birileri gene çıkarlar peşindemi ?
Saygılarla.

Pazartesi, Ocak 28, 2008

Sirada ki gelsin !!!


"Ey Peygamber. Eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle : (Evden) dışarı çıktıklarında örtülerini üstlerine alsınlar. Onların tanınması ve incitilmemesi için en güzel olan budur."Ahzab Suresi, 59. Ayet.
"İnanan erkeklere söyle : Bazı bakışlarına engel olsun ve ırzlarını korusunlar. Bu onlar için daha temizdir. Doğrusu Allah onların her yaptığından haberdardır. İnanan kadınlara da söyle : Bazı bakışlarına engel olsunlar ve ırzlarını korusunlar. Kendiliğinden (normal olarak) görünenler dışında, gösterîşli yerlerini göstermesinler. Baş örtülerini gerdanlarının üzerine salsınlar. Ancak, kocaları, babaları, kayınpederleri, kendi oğulları, kocalarının oğulları, sahip oldukları cariyeler, erkekliğini yitirmiş hizmetkar erkekler veya henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar yanında rahat davranabilirler. Gizledikleri süslerle dikkat çekmek için ayaklarını vurmasınlar."Nur Suresi, 30,31. Ayetler.
"Evlenme arzusu kalmamış ihtiyar kadınların, kasıtlı olarak gösterişli yerlerini göstermeye çalışmadan, dış örtülerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama sakınmaları kendileri için daha iyi olur."Nur Suresi, 60. Ayet.
Yukarda bazı ayetlerde kadınların örtünmesi üzere bilgi verilmiştir.
Bu günlerde ekonomi ibrelerinin kıpır kıpır oynadığı,terör lanetinin bütün dünyayı sardığı,küresel ısınmanın getireceği felaketlerin kapımıza dayandığı ,politik atılımların üretime geçemediği günlerde.
Kangren olacak bir konuyu masaya yatırmış bulunuyoruz.
Konu geldi geldi kadının baş örtüsüne...
Pardon baş örtüsü biraz abartılmış olur,onun bağlanma şekline.
Basın,aydınlar,bizlerin seçtiği vekiller elele vermişler kuyuya atılan taşı nasıl çıkaracağız diye.
Her kafadan bir ses geliyor.
Laiklik elden gidiyor.
Cumhuriyet değişime uğruyor.
Kadınların inançlarına vurulmuş kilidin anahtarı aranıyor.
Yüksek öğretimi bu inançları yüzünden yapamayan genç kızlarımıza bir çare.
Son yıllarda hadi kızlar okula kampanyaları yüzde yüz başarı ile sonuçlandıktan sonra,kızlarımız bu başarının son basamağı yüksek okullara ulaştılar.Eh onların bu başarısını engellemek olmaz bırakın yüksek okullarına da gidebilsinler.
Sayın vekillerimiz bu kadar başarının bu noktada kilitlenmesi doğru olmaz.
Anayasayımı değiştirirsiniz, yoksa yeni bir devrim yapıp kılık kıyafete bir kapımı açarsınız o görev sizlere kalmış.
Yalnız hataya düşmeyin.Bu pırıl pırıl kızlarımızın eğitimlerinin ardından yollarını kapamayın.Onlara kamu alanlarını kapatmak yapmış olacağınız devrimlere ters düşer.
Onun kapısınıda açmanız gerekir.
Yoksa atılacak adımlar hiç bir işe yaramaz.
Şimdiye kadar neden daha çok aydın kadınımız yok diye düşünüyordum.
Neden meclisde daha çok sayıda temsil edilemiyorlardı.
İşte bütün problem ortada.Meğer hepsi "Yüksek öğretimde ki baş örtüsüne takılıyormuş"
aman hemen cözün bu meseleyi.
Erkekler'in dünyasında ki kadın hakları/kararları.
Saygılar.

Pazartesi, Ocak 21, 2008

Gordion Düğümü...


Dün, bugün !!!

Gordion şehri bir kral seçecekmiş ve kahinlerin bildirdiği gibi kente dört tekerlekli bir yük arabası ile geleceğine inandıkları bir kralı beklerken, köylü Gordias tesadüf bu ya dört tekerlekli bir öküz arabasıyla çıkagelir. O günden sonra köylü Gordias Adaletli Kral Gordias olmuştur. Kral Gordias ölmeden önce kral olduğu gün bindiği ve onu kral yapan öküz arabasını çözülemez bir düğümle bağlar ve der ki: “bu düğümü çözen tüm dünyayı fethedecektir.” Gordias ölür peşi sıra pek çok kral gelir geçer ama düğümü kimse çözemez, meşhur ‘Gordion düğümüdür’ artık karşımızdaki. Gel zaman git zaman gençten bir delikanlı çıkagelir Gordion’a. Yanında birkaç onbinlerce arkadaşıyla Der ki : “ benim adım İskender, gösterin bana şu meşhur düğümü, bir de ben deneyeyim çözmeyi” Götürürler olay mahalline, bakar bakar, “ Bu mudur meşhur çözülemez düğüm ki çözen dünyanın hakimi olacakmış” “Evet” deyince çevredekilerin şaşkın bakışları arasında, çeker kılıcını seninki indirir düğümün üstüne, bir anda ne düğüm kalır ne efsane. “Bu düğüm böyle çözülür” der.

***




Ankara’daki Gülhane Askeri Hastanesi’ne her gün binlerce insan tedaviye ya da hasta yakınını ziyarete geliyor.

Emekli, dul, yetim orada... Gazilerin eşleri, anaları, kızları orada.

Bu sırada hastaneye yüzlerce kadın da geliyor. Bir bölümünün başı kapalı. Peki nasıl içeri giriyorlar?

GATA askeri bir tesis. Aynı zamanda kamusal alan...

Kapıdaki görevliye şöyle bir talimat verilmiş:

"Gelen kadın ziyaretçilerin eğer başı kapalıysa (türban şeklinde), başlarını açtırtmayın. Yalnızca çene altından (fiyonk şeklinde) bağlamaları yeterlidir."

Yani başları yine kapalı.

Bu ayrıntı sanıyorum Başbakan Erdoğan’a da iletilmiş. Merak ettim. GATA’ya gittim.

Gerçekten de birçok kadın başörtülerini çene altından (fiyonk şeklinde) bağlayarak giriyorlar. Onlarca, yüzlerce kadın bu şekilde. Yani "Anadolu tarzı başörtüsü"yle içeri giriyorlar.K.Hürriyet.

Her düğümün bir çözümü yokmu?

Yorum sizlerin.
Saygılarla

Çarşamba, Ekim 17, 2007

KİTAPLAR...


Kitaplar vardır hayatımızın bir parçası sayılan; onlarla daha çocukluğumuzda tanışırız.Okuruz,öğreniriz,hayatımız boyunca bizi takip eder.Zaman gelir bizler yaşlanırız onlarsa hiç yaşlanmazlar bir bakmışsınız gencecik bir genç kızın veya delikanlının elinde, gençleşir.
Onlar yalnız iki elimizin arasında kalmaz.Odamızın bir kösesinde rafların arasına sıra sıra dizilir.
Kimi zaman tozlanır,kimi zaman ise çok okunmakdan yıpranır.
O kitaplar bizleri yazı yazmaya tetikler bu işi becersekde beceremesekde.Zaman onlarıda şekillendirmişdir kendilerini teknelojinin eline onlarda bırakmışdır.Eskiden olduğu gibi emek nuru verilen ciltlenme safhalarını çoktan bırakmışlardır.
Her kitabın sahibi vardır.Onunla ilk tanışma ve ondan sonraki geçen zaman içersinde
onlarında öyküleri vardır.
Ne yazık ki anlatamazlar sadece anlattkları içinde yazılı öykülerdir.
Eskici pazarları vardır."Bedestan" orada onlara da yer ayrılmıştır.Kim bilir hangi sıcak bir odadan çıkıp buralara kadar gelmişlerdir.
Düşünmüşümdür ona kimse sahip çıkmamışmıdır.Ne şartlar onu buralara kadar getirmişdir.
Onlar hala yaşamaktadır.Meraklı eller o sararmış sayfaları birer birer yoklar.Ya bir sahip bulur gene sıcak bir yuvaya yol alır veya bir başka güne kalır beklemeleri.Şarap gibidir eskidikçe kıymetleri atar kuruş iken değerleri zamanla liralara döner.
Onların adı hayatımızın bir parçası kitaplardır.
Kimbilir onların dünyasında ne kahramanlar ne sevgililer vardır.Dramı kahkahayı taşırlar.Onlara ulaşabilmek için yapacağımız tek şey kapağını aralamakdır.
Onsuz bir hayat düşünmek bile karanlığın içinde siyah rengi tarif etmeğe benzer.
Saygılarla.
Şikayet mektubu; 50 yıl öncesi 18 milyonluk Türkiye'de 1 milyonluk gazeteler varken, bu günün 70 milyona ulaşmış nüfusa rağmen yarısını bile satamıyorlar. Norveç'de
1000 kişiye 588 okuyucu,Tayland'da 194,hatta Malezya'da 115 iken bizde sadece 47.
Eskici pazarında bir kitabı araladım o sayfadan bir bukle :
Sen gülce bilirsin,ne diyor dinle şu güller
Kulkul dediler hep şu kadehlerdeki müller
Gül,mül sana soy sop gibi dert anlatır amma
Bir bilmediğim dil konuşur gamlı gönüller !

"Kulkul-Şarap kadehe dökülürken çıkan ses /Mül-Şarap"

Cumartesi, Ağustos 11, 2007

Sadece siyahi olmak !!!


O daha altı yaşındaydı yaşamının çok başlarında.Ufaçık fakir bir köyde yaşıyordu.
Bir gün o kücük çocuk anlıyamayacağı şeylere şahit olacaktı.Atların, develerin üzerinde silahlı adamlar geldi köylerine.Annesini, babasını daha bir çok kişinin üstlerine kurşun yağmaya başlamıştı.O kücücük çocuk bu silahlı insanlar köylerini terk ettiğinde bu katlıyamın getirdiği acı manzarayı anlamaya çalışıyordu.Artık annesi ve babası yoktu.Gökyüzünde bir gürültü koptu alacaktan uçan uçaklardı bunlar, köyün üstüne doğru alçaldılar bombalamadan uzaklaşıp gittiler.Nedeni ise atlıların gerekeni fazlası ile yaptığıydı.
Hayatta kalan o kücük çocuğun ninesi söyle diyordu.
Köyde bulunan işe yarıyan eşyaları, yiyecekleri,canlı ev hayvanları ve genç kızları toplayıp gittiler.
Bir ay sonra tekrar geldiler.Geri kalan hayvan sürülerini ve köyü tamamen yok etmek için.Sabahın altısı idi.Köy halkı kahvaltı yapıyordular.Bu gelişlerinde Sudan askerleride birlikteydi.Köyü ateşe verdiler.Alevler gökyüzüne yükselmeye başladığı zaman şaşkınlıkla olayları seyreden kücük çocuğu gördüler.
At ve develerine bindikleri zaman bir el o kücük çocuğa uzandı.Ayakları yerden kesilmişti havada kısa bir uçuş yaptıktan sonra kendisini Alevlerin içinde buldu.
Nine yanan alevlerin arasına dalarak o küçük çocuğu çıkarttı.O küçücük vücudu kısmen yanmıştı bu gün 10 yaşına başmış o bedeni o günün izlerini taşımaktaydı.
Sakatlar ordusuna bir çocuk daha katılmışdı.Onun için güzel günler çoktan bitmişdi.
Bu gün o sakat çocuk yardım organizasyonlarının kurmuş olduğu bir kamp da yaşıyor.
Bu gün o kampların yerleri ve buna benzer yaşanmış olayların açıkça belirtilmesi bile çok büyük tehlike taşıdığı söyleniyor.
Kücük çocuğa sorulduğu zaman alevlerin içine nasıl atıldığını ve ninesi tarafından kurtalışını hatırlıyamıyor.Bildiği tek şey anne ve babasının gözleri önünde öldürüşü.
Bu gün orada kendi ırklarından olmıyan insanların katlıyamı var.Onlar Arap değil; sadece siyah tenli Afrikalılar, birer köle olarak görülmekteler.Arap atlıları ve Sudan askerleri tarafından gün be gün yok edilmektedirler.Onlar için Arap ırkından olmıyan bu insanlar üzerinde hakları olduğu kanısı.
İnsan hakları komitesi raporlarına geçen olaylardan bir kaçı:
Sıra sıra dizilip kurşuna dizmek, daha sonra ölülerin diğerleri tarafından gömülmesi ta ki sıra onlara gelinceye kadar.
Toplu olarak aileleri gözü önünde kadınlara tecavüz edilmesi.Daha sonra o kadınların, aileleri gözünde utanç içinde yaşamlarını sürdürmeleri.
50 yaşında kadınların cinsel organları jiletle sünnet edilmesi.
Darfur, Sudan'da çoğunluk olarak hristiyan siyah Afrikalıların yaşadığı bir bölge. Sudan'daki Arap - müslüman hükümetin Darfur'a kendi şeriat kanunlarını zorla kabul ettirmeye çalışması sonucu Darfur'da ayaklanma başlıyor ve hükümetin bu isyana karşılığı çok sert oluyor. İç savaş katliama hatta soykırıma dönüşüyor.
Darfur'da ölü sayısı çatışma alanının genişliğinden dolayı tam olarak bilinemiyor. En az 200 bin insanın hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. 2 milyon insan göç etmek zorunda kaldı ve kıtlık halinde.
BM Güvenlik Konseyi, Sudan’ın batısındaki Darfur’a yaklaşık 26 bin kişilik barış gücü konuşlandırılmasını kararlaştırdı. İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre ise , dünyanın en büyük barış gücünün kurulmasının önünü açan bu karar için çok geç kalındı.
Barış gücü, 31 aralık 2007 tarihinden geç olmamak kaydıyla, Darfur’da görev yapan Afrika Birliği barışı koruma gücünün yerini almış olacak.
Sivilleri, yardım görevlilerini saldırılardan korumakla görevlendirilecek barış gücü, gerekirse silah kullanabilecek.
Saygılarla.



Çarşamba, Temmuz 18, 2007

Geopolitik ...



Rus askeri uzmanları Amerika ile çıkabilecek bir savaş için şunları söylemektedir.Bu korkunç sanaryo şimdiden yapılmakda.Amerikanın kısa bir zaman diliminde Rusya'ya saldıracağını bunun nedeni de Sibirya bölgesinde bulunan yer altı enerji'yi gösteriyorlar.
General Alexander Wladimirow gelecek 10 - 15 yıl içersinde Amerika ile çıkma olanağının çok yüksek olduğu bir savaşın sanaryoları hakkında konuşmak da.
Daha bu günlerde böyle bir savaşın temelleri atılmaya başladığını bu savaşın geopolitik bir neden olacağıdir.Devam ederek bu gün ABD yi 30 dakika da yok edebilecek bir gücün var olduğunu söylemektedir.
Devamla ABD'nin Sibirya'daki kaynakların ele geçirerek Asya'da kontrolü ele almayı düşünmektedir.
Böylelikle dünya da diğer ülkelere askeri bir göz dağı vererek bütün kontrolü elde tutma amaçında olduğu sanaryonun ana hatlarını çizmektedir.
Başkan Putin'in Gas ve Petrol dağıtımını ele almasından sonra tekrar silahlanma yolunda yeni adımlar atıldığını,bu kaynakların muhafaza edilebilmesi için her türlü gelebilecek saldıralara karşı sürratle askeri bir yeni devreye girildiği söylenmektedir.
Bu gün her iki süper devletin müşterek çıkarları içersinde birbirlerinden her ne kadar nefret etmediği söylensede sevdikleride söylenemez.
Amerikanın en büyük rüyasi Avra-asya'nın tamamının kontrolü altına girmesi, böylelikle bütün dünyayı kontrol altına alabilmesi.Bu korkunç sanaryonun nedeni olduğu, Rus askeri araştırmacılar tarafından gösterilmektedir.
Sanaryonun piyonları olarak iç politikaların karışması, insan haklarının zedelenmesi, topluluğun içindeki askeri rejimlern politika içinde ki aktiveteleri.Bu durumlar karşısında UNO ve Nato birliklerin bölgelerde aktiv rol oynamakla Kaliningrad ve Kuzey Kafkas bölgesi,Kaspi bölgesi içersinde yeni çizgilerin çizilmesi.Böylelikle buralarda ki yer altı zenginliklerinin batılı ülkelerin kontrolü altına girmesi.
Böylelikle Nükleğer kontrolünde daha kolay olabilmesi.
Bu gün ABD Rusların süper roketi Bulawa'ya karşı yeni bir savunma roketi denemeleri üzerinde çalışmaktadır.Bu bir lezar silahı.Rusya ile olası bir nükler savaşda büyük bir emniyet kalkanı olarak görülmektedir.Bu gün Rusya'nın tekrar eski günlerinde ki gibi sürratle silahlanması ve askeri gücün soğuk harp günlerine dönmesi iki süper devletin tekrar silahlanma yönüne doğru gittiği alenen açıktadır.
Böyle bir nükler savaşın bütün canlıların yok olması tehlikesi ile karşı karşıya kalacağının bir ışığıdir.Böyle bir savaşın kıvılcımı dahi ABD'nin de yok olması demektedir.Bu gün ABD ile Rusya arasında krize yol açan herhangi bir saldıraya karşı kurulucak roket kalkan sistemi ile oyalama dönemi içersin de.Bu gün Boeing 747 üzerine kurulmuş lazer silahı ile ışık sürratinde olan bir silahın testini başarı ile denemişdir.Bu silahla her hangi bir roketi zararsız hale getirebilecekleri kanısında olduğu söylenmektedir.Pazartesi ABD askerikurmayları tarafından yapılan testlerin hepsinin olumlu geçtiği bildirilmektedir.90 yılların başında başladıkları bu silahın Agastos 2009 senesinde yapılacak bir roketle test edileceğidir.Şu ana kadar 5 milyar para harcanmış olup Rusyanın Polanya ya kurulacak roket kalkanına ve İrandan gelebilecek bir saldıraya alternetif olarak gösterilmektedir.
Bu arada Rusyanın yapmış olduğu Bluwa roketinin başarı ile istenilenleri karşıladığını bundan evvel yapmış oldukları 3 testde istenilene ulaşılamamasına rağmen bu son test istenilene cevap vermiş olduğu ve Rusya'nin Atom roket lerine bir yenisi daha eklenmiş oldu.
Rusya iki gün evvel kıtalar arası TYP Topol -M atom roketlerinin seri imaline başladığını açıklamışdır.Bu arada Mayıs ayında testini yaptığı RS-24 roketlerden de iyi netice almışlardı.Kısa menzilli roketlerden İskender - M'lerde Rusyanın yeni koruma roketleri olarak yerlerini almışdır.
Son G8 ler arasındaki geçen toplantıda AB ve ABD , Rusya arasındad roket konusu taraflar arasındaki gerginliği artırmışdı.
Küresel ısınma ile gelecek felaketleri görmemezlikden gelmelerine rağmen,dünya'ya hakim olmanın sevdası uğruna nükler felakete doğru adım adım yaklaşmaktadırlar.
Saygılarla.

Pazar, Temmuz 15, 2007

Cebirsel Notasyon...


Satranç, 6. yüzyılda Hindular tarafından oynanmaya başlanmış, oradan dünyaya yayılmıştır.
Bir zeka oyunu; iki kişi tarafından oynan bir oyun.
8 x 8 'lik kare bir tahtada oynanır. Toplam 64 karenin yarısı siyah, yarısı beyaz renklerden oluşur. Taraflar beyaz ve siyah renkli taşları alırlar, her oyuncunun bir seferde bir hamle yapmasıyla oyun gelişir. Oyunun başında beyaz ve siyahların 16 taşı bulunur. Bunlar Şah, vezir, iki kale, iki fil, iki at ve sekiz piyondan oluşur. Oyunun amacı !...
Kansız bir harp oyunu olarak olarak düşünülmüş.Ön cepheyi piyonlar oluşturur.Bazı dillerde onlara asker veya köylü derler.Atlar ise sipahileri temsil eder.Fil'ler ise Hindistanda savaşçi filler olarak görülmüşdür.
Kaleler ise savaş arabalarını temsil etmektedirler.Emirler onun yanında duran danışmanı tarafından yürütülmektedir.Komşu İran'da ise bu oyun çok az farkla işlenmekteydi.650 yıllarında Arapların saldırısına uğrayan İranlılardan oyun arapların eline geçmiş.İlk olarak Şah-mat olarak adlandırılmış."Kral öldü anlamına gelmektedir".
Daha sonraki geçen yüz yılların ardında Afrika,İspanya ve Avrupa'ya ulaşmışdır.O zamanlarda Hintlilerin tek zarla oynadıkları bu oyunda.8 sayısı ınaçları içinde büyük bir yer almışdır.Onlar için tam yaşanmış bir harmoni olarak görülmüşdü.
Peki "Cebirsel Notasyon" yazım; yaşam filozofisi içersinde yer alabilirmi ?
"Yaşam satranç oyununa benzer, çoğu kez Şah dersin, fakat bir kez mat edersin." diyebilirmiyiz.
Saygılarla.

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

ONUN ADI MICIR VEYA MUCUR...


Mıcır veya Mucur : Yol yapımında kullanılan taş kırıntısı / Bir şeyin ise yaramıyan parçası diye geçer eğer lügata bakarsanız.
Birinci açıklamada görülen anlatım bizlerin yollarda karşımıza çıkan kabusumuzdur.
İkinci bölüm ise iş isten geçtikden sonra yazılıp çizilendir.
Bu gün gelişmiş ülkelerde kezara yolda görüldügü taktirde yol trafiğe kapanır hemen temizlenme yönüne gidilir.
Bizde ise sıcak asvaltın üzerine dökülür gelip geçen vasıtalar sayesinde lastik parçaçıkları ile karışarak yolun zemini hazırlar.
Eğer mıcırlı yolda önünüzde ki arabaya yanaştığınız zaman camınızda arabanın boyasında ücretsiz motiflerede sahip olabilirsiniz.
Nasıl olsa onu döken sizin uğrayacağınız maddi ve manevi zararlar için kafasını yormaz şikayet etmeye kalksan dua et bunu bulduğuna da diyebilir.
Peki gelip geçerken yolun sağına soluna yığılan o mucur ne olur.
İşte orada kocaman ? işareti vardır.
Orada öksüz,yetim kalan çocuklar.İsyan eden anne babaların çığlıkları vardır vardır vardır...
Ben her gün traş olurken isyan ediyorum.Daha doğru dürüst sakalım bile çıkmadığı bir zamanda motorumla o mucur ile tanışmıştım.Acısı geçeli çok seneler oldu ama hala kalan izi traş olurken kırmızı bir renkle bana hatırlatıyor.
AYDIN'ın Söke İlçesi'nde, yoldaki mıcır nedeniyle kayarak, şarampole yuvarlanan otomobildeki 1 kişi öldü, 1'i çocuk 4 kişi de yaralandı.
Gazeteci-yazar İlhami Soysal, şarkıcı Ajlan Büyükburç ile Kerim Tekin, son olarak da SKY Türk ana haber spikeri Mehmet Tacettinoğlu gibi birçok tanınmış ismin de trafik kazası sonucu ölümünün ana nedeni olarak gösterilen mıcırın kullanılma nedeni, uzmanlara göre 'ucuz ve kolay yapılabilir' olması.
Afyonkarahisar'da meydana gelen trafik kazasında 9 kişi öldü, 2 kişi de yaralandı. Kazaya, yola yeni dökülen mıcırın sebep olduğu bildirildi.
ANTALYA - Reklam ajansı sahibi 34 yaşındaki Mehmet Macit, kız arkadaşı 22 yaşındaki Sinem Tekin'le birlikte Antalya'dan Kemer'e giderken mıcırlı yolda geçirdiği kazada öldü.
Ne yazık ki karayollarımız can almaya devam ediyor. Karayollarımızın mevcut durumu dikkate alındığında, üzülerek belirtiyoruz ki, kazaların arkası kesilmeyecektir. Dikkat edilirse; her kazanın farklı bir nedenden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Kullanıcı, yol bozukluğu, kör nokta, mıcır ve benzeri nedenler kazalara yol açmaktadır.
Türkiye artık kazalara ‘dur’ diyecek bir irade beklemektedir. Bu irade, Ulaşım Ana planı’nı bir an önce hazırlamak ve yatırımlara bu plan çerçevesinde yön vermektir. Eğer bu yapılmazsa, kaza sonrası üzüntü bildirimlerin inandırıcı olması mümkün değildir; dökülen gözyaşları, timsah gözyaşları olmaktan öteye anlam taşımayacaktır.
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası.
Saygılarla.

Cuma, Haziran 29, 2007

AB ve INCILERI...



Erol Manisalı, Türk akademisyen, düşünür. Ulusalcı düşünceleriyle tanınır. Küreselleşme ve AB politikalarına karşı Cumhuriyeti savunur.

"Uluslararası Entegrasyon Teorileri ve Gümrük Birlikleri" , "İktisadi Kalkınma", "Dışsal Ekonomiler ve Ekonomik Gelişme", "İktisada Giriş", "Survey of Turkish Tourism Industry", "A.E.T" Karşısında Dayanıklı Tüketim Malları", "G.A.P", "Avrupa Birliği'ne Alınmayan Türkiye'yi Gümrük Birliği'nde Bekleyen Sorunlar" gibi kitapları bulunan Prof. Dr. Erol Manisalı, halen İ.Ü. İktisat Fakültesi'nde Öğretim Üyeliği yapmaktadır ve aynı kurumun Avrupa ve Ortadoğu Araştırmaları Merkezi'nin başkanıdır. İngiltere, ABD, Japonya, Almanya, İsviçre, Hollanda, Belçika, Avusturya, Norveç ve Mısır'da çok sayıda konferans vermiş ve uluslararası konferanslarda aktif katılımcı olarak bulunmuştur. Türk ekonomisi ve AB ilişkileri içeren raporları bulunmaktadır.
Prof. Manisalı'ya göre, geleceğin Avrupa Birleşik Devletleri'nde yer alamayacağız .

'Türkiye AB'ye alınmayacak'

Ülkemizin en önemli iktisatçılarından, Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Manisalı'ya, Türkiye- AB ilişkilerini soruldu. Ona göre Türkiye, AB'ye kesinlikle alınmayacak.
Kaybeden taraf Avrupa olacak .
Sayin Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Manisalı yapmis oldugu yorumunda gercekleri söyle anlatiyor :


Türkiye-AB ilişkileri, geçmişten günümüze inişli-çıkışlı bir tablo sergiliyor. 1995 yılına gelinceye değin, AB'nin Türkiye'ye yönelik tavırları, 1995'ten sonraki değişimleri, nedenleri neydi?

AB, 1989 yılında, Türkiye'nin 1987'deki tam üyelik başvurusunu reddederek, zaten durumu ortaya koymuştur. Yani, geleceğin Avrupa Birleşik Devletleri'nde yer almayacağını, 1989'daki 'hayır' yanıtıyla, Türkiye'ye resmen söylemiştir. O tarihlerde hiçbir siyasî koşul yoktu. İktisadî olarak da Türkiye, AB içindeki birçok Akdeniz ülkesinden ekonomik olarak Avrupa'ya daha fazla entegre olmuş konumdaydı. İktisadî ve siyasî olarak Türkiye'nin reddedilmesini gerektiren hiçbir durum yoktu. Ancak Avrupa kendi siyasî tercihlerinde, tarihsel tercihlerinde, büyük ölçekli ve Müslüman olan Türkiye'yi içine almak istemediği için 'hayır' yanıtını verdi.
Daha sonra Başbakan Turgut Özal, "Biz tam üye olmasak da Gümrük Birliği'ne dahil olacağız." diyerek stratejik bir hata yapmıştır.
AB'ye, Türkiye'yi kendisine tek yanlı bağlama fırsatı vermiştir. Zaten 1994 Essen Doruğu'nda, geleceğin Avrupa Birleşik Devletleri'nde hangi ülkelerin yer alacağı ismen belirtilmiştir.
1994 yılında AB şöyle demiştir: "Slovakya, AB içinde yer alacaktır." O dönemde Slovakya'da anti-demokratik bir rejim vardı ve demokrasi işlemiyordu.
Ekonomik olarak da Türkiye'nin çok gerisinde, tipik bir Doğu Avrupa ülkesi olan Slovakya'nın AB'ye alınması, AB'nin, ülkeleri seçerken tarihsel perspektif içinde ve Avrupa kültürü içinde meseleyi algıladığını göstermekteydi.

'Avrupa'ya din bakımından yabancıyız'

Peki, din ve kültür olarak Slovakya AB'ye bizden daha mı yakındı?

Slovakya, Hristiyan ve Avrupa kültürünün bir parçasıdır. Hristiyanlık, Haçlı seferlerinden beri, bin senedir Müslümanlıkla çatışmıştır; Müslümanları düşman olarak görüyorlar. Yakınlık-uzaklık meselesinden çok, din bakımından 'yabancılık' söz konusu. Biz Slovakya'ya göre daha yabancıyız Avrupa'ya.
Konuyu bu şekilde değerlendirmek gerekiyor.

Lüksemburg Zirvesi'nde Türkiye aleyhine kararlar çıkarken, Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin lehine kararlar alındı. Lüksemburg Zirvesi'nden sonra ne değişti de Türkiye lehine kararlar alındı?

Lüksemburg Doruğu'nda alınan kararlar Türkiye aleyhine değil ama, AB'nin Türkiye'ye karşı gerçek yüzünü gösteren, Türkiye politikasını ortaya koyan kararlardı: Türkiye, AB'ye alınmayacaktı, dışarıda kalacaktı. Gerçek samimi bir şekilde AB tarafından ortaya konduğu için, haklı olarak bizim aleyhimizde bir karar deniliyor.
AB, Türkiye'ye şöyle dedi: Ben seni AB'ye almayacağım ama sen, dışarıda kalan bir ülke olarak önüne koyduğum Kıbrıs, Ege ve Güneydoğu konusundaki dayatmaları yerine getireceksin.
Çifte kavrulmuş bir yaklaşım yani.
Ankara bürokrasisi de buna tepki olarak, "Ben seninle siyasî bir şey konuşmuyorum artık!" dedi.
1999'da ne oldu? İşte Ankara'nın haklı tepkisi karşısında AB korktu. Çünkü onlar, 1995'de imzalanan tek yanlı Gümrük Birliği çerçevesinde uzun vadede Türkiye'yi alıştıra alıştıra tek yanlı bağımlı hâle getirip, bu bağımlılığı yalnız ticarî, iktisadî, malî alanlarda değil, siyasî ve bürokratik alanlarda da yaygınlaştırarak, sessiz sedasız bir 'sessiz darbe' yaptıklarına inanıyorlardı.
Avrupa Birliği, bu sessiz darbeyi yaparken, içerde bazı ortakları vardı. Bazı büyük sermaye çevreleri ve bazı bürokratik kademede bazı siyasîler, bana göre, Türkiye tarafında değil, AB'nin Türkiye üzerindeki amaçları doğrultusunda, onların tarafında yer almışlardır. Zaten, tamamen bilinçli girdiği 95 belgesini imzalamadan önce 6 Mart Belgesi'nin tartışmaya açılmasını meclisten istememişler, muhalefetteki parti liderlerinden saklamışlardır.
Üniversitelerin konuya el atmalarını istememişlerdir. Büyük sermayenin elinde bulunan tekelci medya kanalıyla, Türk halkı yanlış yönlendirilmiştir. Tek yanlı Gümrük Birliği'nin bir sömürge belgesi niyetinde imzalanması, Türk kamuoyuna sanki Türkiye'nin AB'ye girmesine yol açacakmış gibi sunulmuştur.
Tarihte, bu kadar aldatmanın bulunduğu, bütünüyle bir halkın aldatıldığı görülmemiştir; bu ilk örnektir.

1995'te imzalanan Gümrük Birliği, Türkiye'ye ne getirdi? Türkiye neden AB'ye üye olmadan böyle bir yükümlülüğün altına girdi?

Bunu özellikle bazı çevreler, Türkiye'yi tek yanlı bağlamak için yapmışlardır. Bu egemen çevreler, büyük sermaye çevreleri ve ona yakın bazı elit, bazı bürokratik çevreler ve bazı siyasîler şunu istiyorlardı: "Ziyanı yok, biz Avrupa'ya alınmayacağımızı biliyoruz; ama aynen 1919-1920'de İngiliz Mandası, Amerikan Mandası isteyenlerin gerekçelerinde olduğu gibi benzer gerekçelerle Türkiye'yi 'batı kampı' içinde tutmak, yarı sömürge konumunda olsa bile, Türkiye'nin tek yanlı anlaşmaları imzalamasına bağlı bir hadise olarak kalmalıdır."

11 Eylül olaylarından sonra AB'nin Türkiye'ye bakış açısı değişti mi?

Kesinlikle hayır. Batının gözünde, gelişmişler ve 'diğerleri' arasındaki uçurum giderek büyüdü. Hristiyanlık ve Müslümanlık arasındaki Hristiyanlar ve Hristiyan olmayanlar arasındaki keskinlik, batının bakış açısı bakımından daha da arttı. Batı, meseleye, 'biz ve diğerleri' diye bakmaya başladı. Bunun somut örneği, Avrupa ülkelerinin bazı terörist faaliyetlere göz yummalarıdır. Bunun sonucunda ise Avrupa ülkeleri bir blok hâlinde, Amerika'yı da yanına alarak terörist faaliyetleri 'Batı ve diğerleri' anlayışı içinde değerlendirdiler.
Türkiye Batının içine dahil edilmediği için, diğerleri safına dahil edilmiş bir ülke olarak kaldı.
AB'nin, KADEK adını alan PKK'yı isim değiştirdikten sonra terör listesine alması komik bir olay; bir anlamda şarlatanlık. Zaten AB, DHKP-C ve KADEK'i, Türkiye'yi rahatsız ettikleri için terör listesine almadı. 11 Eylül olaylarından sonra bir tutum değişikliği olmuş olsaydı, AB, DHKP-C ve KADEK'i de listeye dahil ederdi.

'AB için önemli olan, tarihsel perfspektif'

AB'ye üyelik sürecinde Türkiye, çeşitli açılardan değerlendirmelere tâbi tutuldu. AB'ye üyelik konusunda, özellikle basınımızda çeşitli görüşler yer aldı. Bu görüşlerin en önemlileri, 'Türkiye AB'ye hazır değildir' ve 'Türkiye AB'ye lâyık değildir'. Bu iki fikri siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

İkisi de geçersiz. Onun için hep 1994'deki Slovakya örneğini veriyorum. Slovakya, hiçbir yönüyle AB'ye hazır değildi; ancak 1994 Essen Doruğu'nda "Slovakya AB'ye lâyıktır ve alınacaktır." denildi.
Bu, siyasî bir tercihtir. Liyakat meselesi, AB'nin tarihî perspektifi ve kültürel bağ açısından değerlendiriliyor.
Örneğin 1964'te ben Gençlik Teşkilatı'ndayken, Avrupa Konseyi adına 18 ülkeden 18 genç bir seminere katılmıştık. AB, faşist Franko rejimini lâyık görmüştü ki, bizi gençlik sorunlarını tartışmak için Lokarno'ya gönderip, Avrupa seminerini o mekânda yaptırmıştı. Demek ki liyakat, ülkenin faşist olmasına bağlı değil. O zaman da yobaz bir rejim vardı. 5 yaşındaki çocuklar, simsiyah giyinerek kilise ve okullara girip çıkıyorlardı. Yani AB'nin liyakat anlayışı tarihsel perspektif içinde algılanan bir bakış açısıdır.

İsrail'in Filistin'i işgali tüm dünyayı ayağa kaldırdı. Sivil kuruluşlar ve devletlerin resmî organları, Ortadoğu'nun bu sorunlar ile ilgili tepkilerini açığa vurdular. Sizce Türkiye için Ortadoğu'daki sorun AB'ye giriş sürecinde bir avantaj olabilir mi? Olursa, Türkiye bu avantajı kullanabilir mi?

Hiçbir ilgisi yok. Ortadoğu'daki üç temel sorunun üçü de, Türkiye üzerinden fatura edilen, Kıta Avrupası -Amerika çekişmesidir. Irak sorunu ve Kuzey Irak sorunu böyledir. Kuzey Irak'ta hâkim olan Amerikan-İngiliz ikilisine karşı Kıta Avrupası, PKK'yı elinde rezerv olarak tutup, çıkarlarını Amerika'ya karşı dengelemek istiyordu. Ayrıca, Kıbrıs'taki İngiliz üslerini Amerikalılar kendi üsleri gibi kullanıyordu. Buna karşılık, Kıta Avrupası Kıbrıs'ın tamamını alıp, Almanya, Fransa, Amerikan ve İngiliz üsleri karşısında kendi askerî üslerinin Avrupa ordusunda yer almasını istiyordu. Yani, Kıta Avrupası-Amerikan çatışmasında faturayı Türkiye'ye ödetmek istiyorlardı. 3. çatışma noktası, İsrail-Filistin meselesinde ise, Kıta Avrupası ve Amerika arasında İsrail, bölgedeki Amerika'nın uzantısı olarak görülüyor. Buna karşılık FKÖ daha çok Avrupa tarafından destekleniyor. Zaten bugüne kadar Arap halkını tanıyan ülkeler, Kıta Avrupası ülkeleridir. Kısaca, Ortadoğu'daki üç temel sorun da hak, hukuk, adalet sorunu değil, büyük güçlerin çatışması ve dünyayı paylaşım savaşındaki pozisyonlarıdır. Bu, Türkiye'nin AB ile ilişkisini uzaktan yakından ilgilendirmemektedir; hatta Türkiye'nin yarın da AB'ye alınmayacağının somut göstergesidir. Çünkü, AB yarın Türkiye'yi alacak olsaydı, "Ben nasıl olsa Türkiye'yi yarın alacağım. Avrupa ordusu Türk ordusu demektir ve Türk ordusu oradayken, o, benim ordum demektir. Onunla birlikte orada Almanya ve Fransa olarak bulunursam, bu durum strateji konumumu güçlendirmem açısından iyi olur." diye düşünecektir. Ancak, yarın da, Türkiye'nin elinden Kıbrıs'ı alayım ve Türk ordusu da oradan çıksın diye, Avrupa Parlamentosu'ndan kararlar çıkacaktır.

İsrail-Filistin olayı ile de bağlantılı olarak, bölgeye ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell gitmiş, ancak bölgeden sağlıklı neticeler alamadan dönmüştü. Daha sonra da İsmail Cem ile Papandreau, bölgeyi beraber ziyaret etmişlerdi. Bu gezide, Papandreau'nun Kıbrıs konusunda ülkemizle ilgili olan fikirlerinde, kendi ülkesini ön plânda tutan fikirleri öne çıkmadı. Bunu Avrupa ilişkileri açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu operasyonlar, 75 milyon insanı kandırma operasyonudur. Diğer hadiseleri anlatmak çok gayri ciddi olur. Bunların karşısında, sorunu gerçekten çözüyorlarmış gibi analiz yapmak, bir akademisyen için, benim için utanç verici bir şey olur. Çünkü ortada bir şarlatanlık vardır ve ben bu şarlatanlık üzerine analiz yapamam. Yunanistan meselesine gelince:

- Yunanistan, AB'nin Türkiye'ye para yardımı üzerine bloke koydurmuş, Türkiye' ye para ödettirmem diyor,

- Avrupa ordusu, AGSP ile Türkiye bir anlaşma yaparsa, anlaşmayı bloke ederim ve Türkiye lehine çıkarmam diyor,

- PKK kampları Yunanistan'da varlıklarını sürdürmülerdi.

-Bölgede Türkiye aleyhine ne kadar faaliyet gösteren ülke varsa, Yunanistan, Türkiye'ye karşı onlarla anlaşma yapıyor,

- Girit'e S-300 füzelerini, Türkiye'ye karşı yerleştiriyordu,

- Türkiye'ye karşı silâhlı gücünü her zaman artırıyor.


'Güney Kıbrıs'ın AB'ye alınması, uluslar arası anlaşmalara aykırıydi'
Güney Kıbrıs AB'ye üye olmasi, Türkiye-AB ilişkileri bu durumdan nasıl etkilendi ve Türkiye bu gelişmeden sonra nasıl bir politika izledi?

AB'nin Güney Kıbrıs'ı içine alması, uluslar arası anlaşmalara aykırıdır, çünkü "GKRY, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni temsil edemez!" Bunun altında İngiltere ve Yunanistan'ın imzaları var. Bu ülkeler, Türkiye'nin yanında imzalarını reddemezler. Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kuran anlaşmalar da, GKRY'nin, Türkiye ve Yunanistan'ın içinde bulunmadığı bir kuruma girmesini engeller. Ayrıca, Türkiye garantör bir ülke olarak, bu hakkını kullanma yetkisine sahiptir. Eğer AB orman kanununu uygulayarak, uluslar arası anlaşmaları hiçe sayarsa, adanın bölünmesini kabul etmiş olacaktır. Türkiye'nin AB ile ilişkileri Ankara'da bulunacak meclisin ve hükümetin durumuna bağlıdır. Eğer, Batıya tek yanlı bağlanmayı öngören bürokrasi egemen olursa ve medyamız bu konudaki haberleri çarpıtarak vermeye devam ederse, o zaman Türkiye'de büyük patlamalar meydana gelir.

AB'ye üye olma sürecinde Türkiye'nin önündeki en önemli engel nedir?

AB'nin Türkiye'yi içine almama konusundaki tutumudur.

Türkiye, AB'ye üye olabilecek mi?

Kesinlikle olmayacak. Türkiye, AB tarafından geleceğin Avrupa Birleşik Devletleri'nde yer verilmeyecek bir ülkedir. Bu konuda AB'nin siyasî, iktisadî ve askerî hiçbir mantığı yoktur ve kaybeden taraf Avrupa olacaktır. Zaten AB, Türkiye'yi alırsa Ukrayna, Rusya ve Beyaz Rusya'yı da AB'ye alması gerekecektir. AB, bu dört büyük ülkeyi alırsa intihar etmiş olur. Avrupa akıllı bir grup olduğu için intihar etmez.Kaynak.DİLEK BAŞBAĞ-FERDİ GÜNGÖR / İÜ İletişim Fak.
Saygılarla.

Pazar, Haziran 17, 2007

BABALAR GÜNÜ...


Bu gün babalar günü.
Bu Pazar çocuklar bir başka uyanırlar, bir başka sarılırlar babalarına.
Onlarsa o an çok gerilere giderler, çocukluklarına, gözlerinin önünde yaşatırlar kendi babalarını.
Hayat da ise; aynı özlemle yanında olmak, çocukluklarına dönmek isterler.
Bu gün bende aynı şeyleri hissediyorum...
Kücük bir çocuk olmak babama sarılıp koklamak.
Yaşam döngüsü, o kücük çocuk da, torunun da yaşar bu günü.
Sonra gözleri dolar yaşlar süzülür, kendi için değildir o göz yaşları doya doya bu günleri yaşıyamayan çocuklar içindir.
O burukluğu o yokluğu çok iyi bilir,söyleyemez.
O gün gözlerinin önüne getirir yaşamının daha başında olan şehit çocuklarını.
Kaderin cilvesi kapısını çalmış talihsiz bi haber çocukları.
Esasın da sıradan bir gündür bu gün, her çocuk yaşı kaç olursa olsun hep arar babasını ister beş yaşında olsun, isterse yetmişbeş.
Babalar Gününüz Kutlu Olsun.
Saygılarla.

Cuma, Haziran 08, 2007

DIN ve CEVRECILIK..


Bu gün yaşadığımız dünya da kendi inançlarına sahip bireyleriz.Bu gün sizlere dini yönde bir konu ile başlamak istiyorum.
Kurani Kerimin 30 ncu ayet RUM SURESI 41 .
Diyanet işlerinin yazmış olduğu meal ve açıklaması ile başlıyacağım.:

41. İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.

Yeryüzü, üzerinde taşıdığı sayısız nimetler ve güzelliklerle insana emanet edilmiştir. Bu emanete, ancak onun tabii dengesini koruyarak riâyet edilebilir. Hâlbuki insan eliyle yeryüzünün tabii dengesi bozulmaya başlamıştır. Teknolojik gelişmelerin ortaya çıkardığı çevre sorunları, sanayi atıkları ekolojik dengeyi bozmaktadır. Bunun sonucunda toprak, su ve hava kirlenmekte ve zehirlenmekte, nice hayvan ve bitki türleri yok olup gitmektedir. Hatta bu bozulmanın genetik bozulmaya bile yol açması söz konusudur. Buna bir de sosyal hayattaki bozulma eklenince insanın, Allah’ın koyduğu değerleri dikkate almamasının acı faturası ortaya çıkmaktadır. Ayette, yeryüzünün bu şekilde bozulmasına sebeb olan insanın, bunun acı sonuçlarının bir kısmını dünyada tadacağına, asıl cezasının ise ahirette olacağına işaret edilmektedir.İnsanın yapıp ettikleri sonucu karada ve denizlerde ortaya çıkan bu bozulmaya asırlarca önce işaret edilmiş olması dikkat çekici değil midir?
Saygılarla.