Yasanmis Öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yasanmis Öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Mayıs 09, 2009

ANNE OLMAK ...


Bu sayfalara yazıcaklarım 19 senelik hayatımın en tatlı en acı günleri. Kanıyan kalbimin çektiği ızdırabı; anne duygusunun ne olduğunu yazıyorum.
27.01.1967 Cuma, eşim yemeğe geldi.Saat 12.30 gösterdiği zaman bir karın ağrısı beni kıvrandırmaya başlamışdi.Eşimde yemeğini yiyip gitmişdi.Ağrılarım ise gittikçe artmiş tahammül edilemez olmuşdu.Durmadan anneciğim diye haykırıyordum.İki halam başımda çaresiz bana yardımcı olabilmek için çırpınıyorlardı.Kolonya döküyorlar büyük halam ise ağlıyordu.Kayinım hemen eşime telefonla durumu bildirdi.Aradan kısa bir zaman geçmişdi ki eşim yanımdaydı .
Hemen hastaneye telefon edip cankurtaran istedi yokmuş.Bir taksi çağırıp hastaneye doğruyola çıktık.
Hastaneye vardıktan 15 dakika sonra çok tatlı bir oğlum oldu.7 ayını bile beklemeden dünyaya gelmişdi.Hemen onu oksijen çadırına aldılar.Benide başka bir odaya.Allah ikimizide bağışlamış doğum hem ters, hemde erken olmuşdu.Böyle durumlarda hem anne hemde bebeği kaybetmek işten bile değilmiş.
O gece bebeğimden ayrı ayrı odalarda yattık.Ertesi gün ilk işim onun odasına gitmek oldu.
Sanki benim geldiğimi hissetmişdi gözlerini açtı, ellerini ayaklarını oynatmaya başladı incecik sesler çıkarıyordu.Elimi çadırın yuvarlak deliğinden içeri soktum, parmağımı sıkıca tuttu.
Onunla ilk temasımdı.Melek yüzüne bakınca her bir tarafını aile ferdlerinden almış olduğunu görebiliyordum.Mavi gözleri simsiyah saçları ile benim minik yavrumdu.
Onu görebilmek için her dakika odasına gidiyor.Saatlerce yanında kalıyordum.Geceleri yanına gidip yumuşak pembe yanaklarını okşuyor, minik gül dudaklarını koklayıp iyi uykular diliyordum.
Yatağıma uzandığım zaman Allah'a o tatlı meleğimi bana bağışlaması için sabaha kadar dua ediyordum.Sabah olduğu zaman eşim yanımıza geliyor birlikde meleğimizin yanında saatlerce oturuyor onu seyrediyorduk.Biraz yanından ayrılsak hemen onu özlüyor yanına giriyorduk.
O da bizim geldiğimizi hissediyor gözlerini açıp gülücükler veriyordu.Ben anneydim, eşimde baba
olmuşdu.O kadar mutluydumki anne olmak güzel birşey diyebilmek için demekki anne olmak lazınmış.Tek içimdeki acı onu kucağıma alıp sevememek onunla birlikde olamamakdi.Yan odada
benim için yatak olmadığı için ayrı bir odada kalmak benim için bir kabus gibiydi.Müsade etseler
onunla olabilmek için soğuk zeminde bile yatmaya razıydım.
Genede duacıydım ya yavrumu doğumda kaybetseydin ne yapardım.Hiç olmazsa ellerini tutabiliyordum.
Günlerden Pazar gece yarısına doğru birden uykumdan sıçrıyarak uyandim.İçimden bir ses kalk
meleğinle vedalaş diyordu.Koşarak odasına girdim.Çadırını araladım bana bakıp bir şeyler söylüyordu.Ellerimle okşadım o minik ellerini koklayıp öptüm.Gece doktoru içeri girip hadi kızım diye beni odama aldı.
Sabahleyin yanına gittiğimde gül bebeğim solmuş o bembe yanakları buz gibi olmuşdu.O minik kalbi atmıyordu artık.Gözlerimde yaşlar bir yağmur gibi bebeğimin yatağına akıyordu.
Doktor kızım daha çok gençsiniz.Daha çok bebeğiniz olur onun bu kadar yaşaması bile mucize diyordu.
Sabahleyin eşim geldiğinde ona söyliyemedim.Bunu söylemek çok acıydı elinden tutup odasına gittik.Anlamışdi daha beni görür görmez.Beni buradan çıkar diyebildim.Kalamazdim.Doktorla
konuşup bebeğimizide alıp orayı terk ettik.
O babasının kucağında kara topraklara doğru yol alırken.Bende 3 gün bile olsa bana Anne duygusunu bana tattırdığı için meleğime teşekkür ediyordum.O sadece bir süre için bizlerden
ayrıldı.Biraz sabır meleğim bir gün Anneciğin yanına gelicek seni bağrına basıcak.
Dünyanın en güzel şeyi nedir diye soracak olursanız Anne olmak derim.
Esasında o bir günle anılamaz. Anne olundumu bir ömür devan eder.O güzel payeye oluşan
her kadını saygıyla kutlarım.

Cumartesi, Kasım 08, 2008

BİR ÇOCUĞUN HEYECANI...


1937 yılının o güneşli Mayıs günü,"İstiklal İlkokulu" öğrencileri olarak sepetlerimizde kuru köfteler,katı pişmiş yumurtalar,börekler,güle oynaya Söğütözü'ne piknik yapmaya gitmiştik ki, Okul Müdürümüz Esat Bey, başımızdaki öğretmenlerden Hadiye Hanım ve diğerlerini etrafına toplıyarak heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatmaya başladı.Biz öğrenciler de bağırıp çağırmayı bırakmış,kulak kesilmiştik:
- Gazi Paşa az ötemizde! Ne yapacağız şimdi ?
- O'nu rahatsız etmiyelim! Gidelim!
- Nereye gideceğiz? Başka bir yer varmı civarda piknik yapacak? Hem şimdi aniden toparlanıp gidersek ve bizleri de gördüyse ayıp olmaz mı Paşa Hazretlerine? Sonunda, Okul müdürünün başkanlığında kadınlı erkekli bir "öğretmenler heyeti"nin Paşa'nın yanına gitmesi ve " Okulumuzun saygılarını sunması" karalaştırılmış.
Bizler, az ötemizde olup bitenleri heyecanla izliyoruz:
Atatürk hasır bir koltukta oturmaktadır.Önünde kücük uzun bir sehpa. sehpanın üzerinde de bir kahve fincanı vardır. İki adım kadar arkasında göğsü sirmalı ve başı açık bir genç subay dimdik durmaktadır.Önünde oturdukları kücük kulübenin kapısında da sivil giysiler içinde bi başka genç adam.
Bizim Okul heyeti yanına yaklaşınca Atatürk elindeki gazeteyi bırakarak onlara döndü.Müdürümüzün önce bir şeyler söylediğini sonra Paşa'nın elini sıktığını gördük.Diğer öğretmenler de sıra ile ve eğilip bükülmeden onu izlediler.Bir şeyler konuşuyorlar ama duyamıyoruz. Esat Bey'in birden topuklarını vurup başıyla selam verdiğini ve bize doğru yürümeye başladığını gördük. Diğer öğretmenler ise Paşa'nın yanında kalmışlardı.O'nunla
bir şeyler konuşuyorlardı.
Müdürümüz yanımıza gelince sevincini saklamaya çalışan ciddi bir yüzle:
- Çocuklar, dedi Atatürk sizleri yanına çağrıyor.
- Yaşasıııın !..
- Gürültü yok! Şimdi beni dinleyin.Önce ikişerli sıra olunacak ve dağılmadan, uygun adımla benim arkamdan Gazi'nın yanına gidilecek. Arada birkaç metrelik bir boşluk bırakılacak şekilde
Gazi'nin karşısında yarım daire olacaksınız. O birşey sorarsa çavap vereceksiniz. Tamam mı?
- Tamam efendim.
Dediklerini yapıyoruz - ama, Gazi'nin yanına gidinceye kadar! Orada işler bir anda çığrından çıkıyor.Müdür, öğretmen filan dinlemeden etrafinı öyle bir alıyoruz ki göğsü sirmalı subay müdahale etmek zorunda kalıyor:
- Biraz geri çekilin çocuklar.
Atatürk ise bu durumdan şikayetçi görünmüyor.
- Bırak çocuk! Bildikleri gibi yapsınlar!
Eh, izin büyük yerden çıkacak da biz duracağız!??! İçimizden, beyaz tafta kurdeleli bir kız çocuğu kucağına bile çıkıyor.Birimizin saçınımı okşadı?Haydi, bütün kafalar hamle yapıyor.
Neredeyse oturduğu sandelyeden aşağı düşüreceğiz koskaca Atatürk'ü :
- Paşam biz sizi böyle bilmezdik....
- Nasıl bilirdiniz ?
- Kocaman bilirdik... Gökler kadar büyük bilirdik.
Atatürk gülüyor.
- Çocuklar benim size ikram edecek bir şeyim yok.Burada yanlız kahve bulunur onu da zaten çocuklar içmez.
- O halde biz size bir şeyler ikram edelim Paşam....
- .............
Öğretmenler biraz ötedeki piknik yerimize koşturuyor ve biraz sonra küçük tabaklar içinde kuru köfteler,börekler, katı pişmiş yumurtalarla dönüyorlar.
Atatürk büyük bir alçak gönüllülükle alıyor bunlardan.
Bir yandan da:
- Piknik yapmayı ben de çok severim çocuklar diyor.Bir fırsat bulursam birlikte gidelim pikniğe...
- Gidelim Paşa'm.... Ne zaman?
Atatürk gülüyor.Resimler çektiriyoruz birlikte ve birden Müdürümüzün kalın sesi duyuluyor.
- Muhteren Gazi'miz! bizleri yanınıza kabul etmekle yücelttiniz.İçlerimizi kıvanç ve gururla doldurdunuz. Şimdi izin verirseniz sizi daha fazla rahatsız etmiyelim.
Atatürk başıyla "nasıl isterseniz" gibi bir işaret yaptıktan sonra ayağa kalkıyor.Bizleri ciddiye alan bir sesle:
- İstiklal İlkokulu'nun mutlu çocukları, diyor.Sizleri tanımak beni çok sevindirdi.Şimdi bana söz verin: Çok çalışacaksınız.İyi başarılı yurttaşlar olacaksınız. Söz mü ?
- Söz.
- Aferin !Haydi şimdi gidip bol bol oynayın ve eğlenin.

Onu son defa yakından gördügünü söylüyordu dost" Bir Ankara Ailesinin Öyküsü" diye kitabında da bu anıya yer vermişdi."O.Karaveli".
Saygılarla.

Cuma, Kasım 07, 2008

BİR ÇOCUĞUN HEYECANI...


Evlerimizden aşırıp cebimize doldurduğumuz şekerleri yiyerek Samanpazarı Meydani'ında geziniyorduk ki ortalık söyle bir karıştı.Birileri heyercanla:
- Paşa geliyor!...Paşa geliyor!... diye bağırdı.(*)
"Ne Paşası?...Hangi Pasa?" demeye kalmadı-şimdi Anıtkabir'de sergilenen- siyah bir otomobilin ağır ağır bize doğru geldiğini gördük. Otomobilin ön kısmındaki kasketli söferin yanında gögsü sirmalı genç bir subay oturuyordu.Arka'da ise , yanında kücük badem bıyıklı (Acaba Dahiliye Vekili Şükrü Kayamıydı?) bir adamla birlikte O!... Yani,Atatürk!...Yani,Gazi Pasa'mız!...Yani, Cumhürreisimiz !... Ne önünde bir polis motosikleti ne de arkasında bir başka resmi otomobil.İşte , tek başına O!...
Havanın yavaş yavaş kararmaya başladıgı 1936 yılının Ankara akşamında gürültüsüz, şamatasız!...İşte, halkının arasında koskoca Gazi! Araba Meydanı yavaş yavaş dönerek "Cafer Tayyar Benedam" eczanesinin önünde toplaşıp:
- Yasa Gazi!...diye kendisini coşkuyla alkışlıyan 40-50 kişilik kalabalığın önünde durdu. Ortalıkta polis filan da yok.Otomobilin O'nun tarafındaki kapısı açıldı.Gazi, bir ayağını "mars-piye" nın üzarine koyarak dışarı hafifçe uzandı:
- Tünaydın !... Nasılsınız ?(**)
- Sağol Paşa'm. İyiyiz...
Arkadaşımla ben koşup kalabalığın en önüne geçmiştik heyecanla:
- Beni ilk kez mı görüyorsunuz ?
Arkadaşım sanki kendisine sorulmuş gibi atıldı :
-Evet Paşam.
Bana baktı :
-Peki, ya sen ?
Hemen aklımca esas duruşa geçip askerce bir selam verdim:
- Ben sizi daha önce de görmüştüm.
Cumhuriyet Bayramında... Siz konuşurken...
-Yaaa?
Sohbet böylece bir iki dakika kadar sürdü ve Gazi:
-Haydi, hoşçakalın, diyerek ayrıldı.
Tanrım, olup bitene inanamıyordum.
Akşam evdekilere anlattığımda onlar da pek inanmadılar.
Arkadaşımı tanık gösterdim. Sonradan öğrendim ki o da beni tanık göstermiş ama kimseyi inandıramamış !
(*) Sonradan öğrendim ki Atatürk akşam yemeğinden önce ki saatlerde yanına en yakın arkadaşlarından birini alarak hem kücük bir gezinti yapar hem de akşamki yemekte gündeme getrilecek konuları son bir kez daha gözden geçirirmiş.
(**) Ne yazık ki artık pek kullanmadığımız bir kelime "Tünaydım" iyi akşamlar, demektir.
Çok sevdiğim baba dostunun öyküsü idi bu; yarında bir anısını daha aktaracağım.
Saygılarla.

Pazartesi, Temmuz 14, 2008

Bir nefes !!!


Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi .
"Kanuni Sultan Süleymanın kendisine resmi ziyarettte bulunan ecnebi doktorları kabulünde söylediği özlü söz."

"Tv.haberlerinde."Kapalı alanlarda yasaklanan sigara yasağı, bir çok esnafın kepenk kapatmasına neden olduğu.Devamla; açık alandaki mekanlarda serbest olan sigara yasağının haksız rekabete neden olduğunu.Gelecek yılda, o mekanlarda da yasaklanması prosüdürün bir an evvel hayata geçirilmesi ile bu haksız rekabete son verilmesi gerektiğini söylüyordu.

Aklına yukardaki Kanuni Sultan Şüleyman'ın sözleri geldi."Cihanda bir nefes sıhhat gibi."
Bir nefes onun değeri neydi? Yaşamımızın olmazsa olmazlarının bir parçası değilmiydi...
Ciğerlerimize çektiğimiz tertemiz bir soluk, bizi ayakta tutmuyormuydu.
Değerini bilmeden her saniye çiğerlerimize doldurduğumuz o yaşam değilmiydi "bir nefes".
Haberlerde o nefesin rekabeti konuşuluyordu.Bir farkla; "mavi dumandan" bahs ediyorlardı.
Gözlerini kapattı beynindeki arşivde bir nefesi aradı.
Güzel bir Pazar sabahı, sımsıcacık günlük güneşlik.Bu günü değerlendirmeliydi.
Yanına sabah kahvaltısını alıp söyle, doğaya uzanmak istedi.Arabasına binip yola koyuldu.Yol pazar sabahı olması nedeni ile tenha idi.Arabasının camını açtı, ılık
rüzgar yüzüne vuruyordu.
Bir ara bu sıcaklık soğuk soğuk terlemeye dönüşdü.Hemen arabasını kenara çekti.
Tansiyonumu düşmüşdü.Kan şekerimi, açlıkmı !!!
Kapısını açıp başını aşağı getirmek suretiyle kan dolaşımına yön tayin etmeye çalıştı.Etrafına bakındı kimsecikleri göremiyordu.Hissedebildiği tek şey gögsündeki ağırlıktı.Önce bir,beş daha sonra elli,yüzlere ulaşmışdı.Onun altında ezilmemek için
derin bir nefes aldı.
İnce bir çizgi üzerinde olduğunu hissediyordu.Bir an kendisine iyilmiş bir kişinin
sözlerini duydu.Kazami geçirdiniz, bir şeyinizmi var.Size nasıl yardım edebilirim.
Boş gözlerle sesin geldiği yöne baktı.Artık biliyordu kalp krizi geçirdiğini.Söylemek
istedi.Kalp krizi geçiyorum diye.Söylemek yardım istemek...
Karşılığı ise, tonlarca ağırlığa denge, içinde tuttuğu nefesi vermek olacaktı.Hani hiç farkına varmadan günde bilmem ne kadar alıp verdiği o soluk.Hani bir anlık zevk için
ciğerlerine doldurduğu,damarlarının tıkanmasına neden olan o mavi duman.
Karar anı gelmişdi artık, ya tuttuğu nefesi yardım için harcıyacak yada gösündeki ağırlık onu ezip geçecekdi.
Şans ona gülmüşdü.Gencecik bir doktor kız, mahretli parmakları ile tıkanmış damarı açmış "stent" denilen parçayı tıkanan yere yerleştirmişti.
Yoğun bakım odasına aldıkları zaman ciğerlerine dolan havayı solurken.Bir nefesin
değerinin ne olduğunu çok daha iyi anlıyabiliyordu.
O bir yaşamdı.O havanın değeri Kanuni'nin dediği gibiydi.
Yüzünü tatlı bir tebessüm aldı.İster bilerek o mavi dumanı çiğerlerimize dolduralım.
İstersek bir başkası tarafından, aldığımız nefese karıştıralım.Onun yasağı, rekabeti,
iyisi kötüsü olarak değerlendirmeyi.O ince çizgide vermek zorunda olacağımız karara
bağlıyalım.
Sadece bir nefes !!!
Saygılarla.

Cuma, Mayıs 30, 2008

? MANZARALARI ?


Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, Kızılırmak’tan getirilen suyu, 21 gündür duyurmadan halka verdiği ortaya çıktı.

Gökçek, “Ankaralılar, 21 gündür Kızılırmak’ın suyunu içiyor, hiç kimse hastalanmadı” dedi.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, belediyede düzenlediği basın toplantısında, Kesikköprü’den gelen Kızılırmak suyunun 21 gündür halka verildiğini açıkladı. Belediye Başkanı Melih Gökçek, “Kimse de bunun farkına varmadı” dedi.



ÖNCEDEN HABER VERMEDİM, ÇÜNKÜ...

Bu durumu önceden duyurmaları halinde, bazı sivil toplum örgütleri ve bazı siyasi partilerin toplantılar düzenleyerek, ishal vakaları görüldüğü yönünde açıklamalarda bulunacağını öne süren Gökçek, “Bunu bozduğum için çok mutluyum. Hepimize afiyet olsun” dedi.

HALKTAN ÖZÜR DİLİYORUM

Belediye Başkanı Gökçek, “Ankaralılara hayırlı olsun. Böyle bir yola başvurduğum için halktan özür diliyorum” diye konuştu.
Kesikköprü’den verilen suyun sülfat oranının, hiçbir zaman sağlığı tehdit eder oranda olmadığını savunan Gökçek, “Bu oran hiçbir zaman 250’yi geçmez. Suyu da harmanlayarak verdiğimiz için sülfat oranı çok aşağıda kalır. Lezzetinde de bir fark ortaya çıkmaz” diye konuştu.

BİR BAŞHEKİMİ ARADIM, İSHAL VAKALARI NORMAL

Gökçek, Kesikköprü’den verilen suyun çeşitli noktalardan alınan analizlerinin yapıldığını ve herhangi bir sağlık sorunu yaratacak bir bulguya rastlanmadığını kaydetti.

Bu sabah Ankara’nın en büyük hastanelerinden birinin başhekimini arayarak ishal vakalarında geçen yıla oranla artış olup olmadığına ilişkin bilgi istediğini bildiren Gökçek, en ufak bir artış yaşanmadığını öğrendiklerini söyledi.

(*) HARMANLADIK, LEZZETİNDE FARK YOK

Kesikköprü’den verilen suyun sülfat oranının, hiçbir zaman sağlığı tehdit eder oranda olmadığını savunan Gökçek, “Bu oran hiçbir zaman 250’yi geçmez. Suyu da harmanlayarak verdiğimiz için sülfat oranı çok aşağıda kalır. Lezzetinde de bir fark ortaya çıkmaz” diye konuştu.

Vatandaşların sebze ve meyveleri çok iyi yıkamasını, gerekirse sirkeli sudan yararlanmasını rica ettiğini belirten Gökçek, bu durumun ishal vakalarını önlemede yarar sağlayacağını kaydetti.

"Yılmaz Ateş,söz konusu su verilmeden önce İvedik'e yeni
bir arıtma tesisi kurulmasının zorunlu olduğunu da belirtti."
"Ankara Tabip Odası uyardı: “Kızılırmak suyunu kaynatmayın. İyonları yüksek olan su kaynattıkça daha tehlikeli hale gelir".
"Kızılırmak suyundaki ağır arsenik ve metallerin özellikle bebeklerde, yaşlılarda, hamilelerde bağırsaklarda ve sindirim sisteminde olumsuzluklara neden olabileceği, yüksek klorürün de gözlerde tahrişe neden olabileceğini ifade etti. “Ortada bilimsel veriler var. Daha önce veriler açıklandı".
Biraz gerilere gidelim ...

Kuşkusuz Çernobil’den yayılan radyasyon serpintisinden en çok etkilenen Karadeniz’in çayıdır. Yetkililerce 58.000 ton çayın imha edildiğinden söz edilmektedir. Oysa kazadan sonra 8 ay boyunca çay denetlenmemiştir. Bu süre içinde halk kitleleri radyasyonlu çayı tüketmeye devam etmiştir.1986 Aralığına gelindiğinde TAEK çayın 89.000 bekerel/kilograma kadar radyasyon içerdiğini resmen itiraf etmiştir. Üstelik çaylar depolanmıştır ama çoğu ne hikmetse depolardan çalınmıştır. Bu yüzden sonraları çaylar hırsızlığı önlemek üzere boyatılmıştır. Ve radyasyon yayan bu çaylar ancak 7 yıl sonra toprağa gömülebilmiştir. Bu süre içinde radyoaktif izotoplar büyük ihtimalle dışarı sızmış, çevreye ve insanlara bulaşıp zarar vermiştir.
(*)Bu arada o dönemi yaşayanların anımsayacağı gibi çayın yıkanınca ve demlenince radyasyon etkisini kaybedeceği yollu “bilimsel” açıklamalar yapılmıştır. Özemre-Evren ve Aral çay içmenin tehlikesiz olduğunu söylemişlerdir. Gazete ve televizyonlara poz vererek çay içmişlerdir. 130.000 ton çay halk tarafından bu özendirmelerle tüketilmiştir. Özal;“Radyoaktif çay daha lezzetlidir” buyurmuştur. Aral; “Biraz radyasyon iyidir” demiştir. Eski bakanın birkaç yıl önce kanserden öldüğünü geçerken belirtelim.

Dönelim tekrar başa :

Kimya Mühendisleri Odası olarak Ankara’ya Kesikköprü Barajından içme ve kullanma suyu getirilmesi projesi ve bu suyun özellikleri ile arıtılabilirliği hakkında aşağıdaki gerçekleri kamuoyu ile paylaşma sorumluluğunu üzerimizde taşıyoruz. Saygılarımızla bilgilerinize sunarız.

Son söylenecek sözü, DSİ tarafından 2005 yılında hazırlanan bir rapordan kelimesini değiştirmeden aktararak en baştan söylemek yerinde olacak:

“Kızılırmak Nehrinin doğal yapısı itibariyle klorür, sülfat ve sertlik değerleri çok yüksektir. Bu parametreler içme ve kullanma açısından çok önemlidir ve ileri arıtma teknikleri kullanmadan düşürmek mümkün değildir...

Başlığı nasıl vermişdik ... (? MANZARALARI)

Yorum :
DÜN "O tarihlerde çay içenlerde ishal vakalarına rastlanmamışdı" !!!!
BUGÜN "21 gündür bu suyu kulananlarda da ishal vakanlarına rastlanmamışdır "!!!
YARIN " Ben kahin değilim... Bildiğim tek şey ishal vakasına rastlanmıyacağıdır.

Saygılarla.

Çarşamba, Nisan 16, 2008

8 YAŞINDA KIZ ÇOCUĞU OLMAK.



8 yaş bir kız çocuğu için ne demektir?
Okul sıraları ile tanıştığının yıl dönemi diyelim...
Arkadaşları ile seksek oynıyabileceği,resimlerine baktığı kitapları yeni öğrendiği hazla okumaya çalışmasımı?
Torunlarım bile o devreyi atlatılı yıllar geçti.
8 yaşda ki bir kız çocuğunu anlatabilmekde zorluk çekiyorum...
Şimdi yazacağım; hikaye demek istiyorum."Masalın kücük kardeşi".
Yaşanmış gerçek olmasına rağmen, elimle, beynim arası mücadele ediyorum.
Kitaplardan tanıdığımız 1001 gece masallarının geçtiği bir ülke...
Şeyhliklerin,sultanlarin,kralların idare ettiği ülkelerden bir tanesi.
Kanunlarını şeriat kanunu diye adlandırmışlar.
Yaşama hakkı olan her canlının bu kanunlarla bazi katagorilerin kılıflara uydurulduğu sistem.
Şeriat diye ansiklopedilere baktığımız da,lugatlarda açıklanması,koca koca profesörlerinin anlatımına hiç mı hiç benzemiyen sistem.
Onun adı Nojoud Nasser daha 8 yaşında.Şirinmi şirin bir kız çocuğu.
Hani yukarda sormuşdum, o yaşta bir çocuğun duyguları yaşam tarzı ne olur diye...
Biraz size Nojoud Nasser'i anlatayım o Jemen'de yaşıyan bir ailenin çocuğu; alnının ortasına kadar çekilmiş siyah bir örtü ile kapalı, incecik kolları o örtünün arasında sıkışmış çaresizce kala kalmış.İnaçlar vecibince o kapanmaya mahkum edilmiş.Şeriat öyle emreder denmiş, kabullenmiş.
Zaten ona soran kim.Ona daha başka şeyler de sorulmamış.
Evinin kapısı çalınmış bir gün, bir amca ziyaretine gelmiş 30 yaşını geçmiş Tortür adlı bir amca ,babası ile konuşmuş sonra el sıkılmış.
Meğer o el sıkışma onun kaderi olduğunu nerden bilseymiş.
Amca istemiş baba da ona eş olarak vermiş.
Hepsi o kadar basit.
Her ne kadar o ülkede ki şeriat eşin 15 yaşında olması gerektiğini ve kendisine sorulması gerektiğini söylesede.
Derdini anlatacak bir imkanı olmadığı için sadece teselliden ötürü geçmezmiş.
8 yaşında o kücük kız artık babası olabilecek adamın karısı olmuş.
Onun çığlıklarını kimse duymazmış.Gün be gün, saat be saat cinsel tecavüz ile tanışmış.
O minicik kız resmen bir erkeğin iğrenç arzularının aleti olmuş.
Nefes almak için bahçeye çıktığım zaman bile kolumdan tutup yatak odasına sürükliyerek götürüyor önce dövüyor sonra.... ......diye anlatıyormuş.
Ona ne ailesi ne de dışardan bir kişi el uzatabiliyormuş.
Nojoud Nasser gibi o kadar çok olaylar varmış ki artık normal olarak karşılanıyormuş.
Artık o kocasının mali ona ne bir kanun ne de bir şeyh yardım edebileceğini yüzüne haykırıyorlarmış.
Tek başına şikayetçi olamıyacağı için, ona ailesı veya bir kişinin yardım etmesi gerekiyormuş. Şeriat korkusu ile kimse yanaşmıyor.Git kendi işini kendin gör diyorlarmış.
8 yaşında çocuk neler yapar diye sormuşdum.
Ama hiç birimiz onun; öyle bir ülkede, böye bir şey yapabileceğini tahmin edemezdik.
Evet ; Yalnız bırakılmış o kız çocuğu, her şeyi göze alarak evinden kaçarak, o ülkenin baş şehri olan Sana'da mahkemeye baş vurmuş.
Bir ilk yaşanmış o ülkede mahkeme ilk defa o açıklı yaşantıyı dinlemek lütfunda bulunmuş.Sonunda dayanamayıp bu evliliğin geçerli olmamasına karar vermiş.
Kocası olan kişiyi de cezalandırmışlar."250 US dolar para cezası."
Bu karar ortalığı karıştırmış.
Nasıl olurda böyle mahrem sayılan bir şey, mahkemeye taşınır.
Şeriata karşı bir ayaklanma gibi görülmeye başlamış.
Koskoca ülkede ilk olarak 8 yaşında bir çocuk şeriatı karşısına almış.
Bu günlük Nojoud Nasser amcasına teslim edilmiş onun koruması altında.
Dünya çocukları koruma kurumları her ne kadar şeriat adı altında yaşıyan çocukların
durumları hakkında bilgi sahibi olamalarına rağmen karanlıkda kalan rakkamların çok daha korkunç olduğunu söylemektedirler.
Her ne kadar son 3 sene içersinde evlilik yaşı 10 ile 14 arası olmasına rağmen.Hodeidah ve Hadramout bölgelerinde 8 yaş olarak devam etmektedir.
Women’s National Committee (WNC)"Internasyonal Kadın Komitesi" 18 yaş için parlamentoya müracaat da red edilmişdir.
Gelelim Nojoud Nasser'in kocasına alınan bu kararı proteste etmekde olup.Nasıl evli bir kadının kocasına karşı böyle bir dava açabilir.Benim şeriat olarak hakkım eğer belirlenen yaşa kadar cinsel ilişki yasaklasa dahi.Bu evi terk etmeye hakkı olmadığını söylemektedir.Kocasının bu hakkının elinden alınması ile bir kanun olmaması, bir yüksek mahkemeye taşınmaya yol açabilmektedir.
Nojoud Nasser her ne kadar şu an kurtulmuş olmasına rağmen.Hayatı tehlikeyi atlatmış sayılmaz.Her an bir töre cinayeti ile hayatını kaybedebilir.
Geçen sene şeriat ve töre kanunları ile 400 kız çocuğu hayatını kaybetmişdir.Tabii bu bilinen rakkamlar.Karanlık da kalanlar sayının çok daha fazla olduğunu söylemektedir.
Nojoud Nasser'in böyle bir sonuçla hayatını kaybetmemesi için.Dünya çocuk organizazyonu onun Dar-al-Rahama getirilerek.Yeni bir yaşama başlaması için çalışmaktadır.
Nojoud Nasser'in ailesi ve eşinin ailesi ölümüne karar vermiş bulunmakda olup ilk fırsatda yerine getireleceğini söylemektedirler.Bu durum onların şereflerini yerle bir ettiği inancındadırlar.
Yaşam ile ölüm arasında daha 8 yaşında olan bir çocuğa sorulduğunda."Ben sadece şereflice bir yaşam sürmek istiyorum." demektedir.
Neden bu yazı diye soracak olursanız.
Laik Hukuk devletinin faydalarının nasıl bir yaşam sunduğunun bilincinde olamamız gerektiğini bunuda ne pahasına olursa olsun muhafaza etmemiz gerektiğini söylemek istedim.
Kalın sağlıcakla.
Saygılarla.

Perşembe, Mart 27, 2008

GÜNÜN FIKRASI..."On dakikalık iş"


Geçenlerde içme sularımızla ilgili bir kaç habere değinmişdim.Bu gün ise derlediğim bazı yeni haberlerle bir yazı dizisine başlıyacakdım.Yazıyı yayına vermeden önce gazete haberlerine bakayım dedim.
Netice :
Vaz geçtim...

Nedenmi ; buyrun eğitim sofrasına.

Vali denetim için gittiği bir lisede öğrencilere Çanakkale Savaşları'nın nerede olduğunu sorduğu.
- "Kars ile Erzurum arasında bir yerde":
yanıtını alınca şoke olduğunu söyledi.

Öğrenciler ayrıca yaşadıkları şehrin ilçelerini, Türkiye'nin komşularını da sayamadıklarını da belirterek, öğrencilere her gün 10 dakika çevreyi ve ili tanıtıcı bilgiler anlatılması için kaymakamlara talimat verdiğini kaydetti.
`Yaptıklarımız/ Yapacaklarımız' konulu toplantıda konuşan Vali, çevrenin korunmasında eğitimin önemini vurgularken sözü bir lise ziyaretine getirdi.Lisede öğrencilere yönelttiği sorulara karşılık aldığı cevaplar karşısında hayretler içinde kaldığını belirterek, şaşkınlığını uzun süre üzerinden atamadığı öyledi.
- Şaşıranlar,şaşırmıyanlar,eğitim sistemimiz oy birliği ile kabul edilmişdir.
"Lise 1 öğrencisine Adana'nın ilçelerini sordum. Sadece `Seyhan, Yüreğir, Pozantı' dedi. Herhalde Pozantılıydı. Lise 2 öğrencisine aynı soruyu sordum. `Hatay, İskenderun, Tarsus' diye saydı. Lise 1 öğrencilerine `Çanakkale Savaşları'nı kim anlatacak' diye sordum. Anlatan çıkmadı. Aynı soruyu lise 3'deki bir öğrenciye sordum, bilemedi. `O zaman Çanakkale Savaşları nerede oldu? Çanakkale Savaşları Kars ile Erzurum arasındaki bir yerde mi oldu, yoksa Kars ile Sarıkamış arasındaki bir yerde mi oldu?' diye şaşırtıcı bir soru sordum. Tartıştılar, karar verdiler; `Kars ile Erzurum arasındaki bir yerde' dediler. Lise 3'lere Türkiye'nin komşularını sordum, `Yunanistan ve İran' dediler. O kadar. Başka yok. Bu korkunç bir şey."
Hayatlarında herhalde hiç Vali görmiyen bu çocuklarımızı okulun Süper Müdürü söyle müdafa etti.
-`Çocukları heyecanlandırdınız'.
Cözüm...
Her gün 10 dakika çevremiz, ilimiz tanıtılacak. Çünkü öğrencilerimiz ilimizi bile tanımıyor, bilmiyor."
Yorumum:
Gerisi zaten o kadarda möhem sayılmaz.
Yorumunuz : ?
Saygılarla.
Dip not: Yukarda ki cizgi resim yazı ile alakalı değildir !!!

Çarşamba, Mart 12, 2008

İSTİKLAL MARŞI...




"Ankara'nin meşhur"Kelek Turşusu,kapama ve babamın pazardan aldığı"torba yoğurdundan"oluşan yemeğini götürdügüm bi gün sedirde oturmuştu.Yukarı diktiği sol dizinin üzerinde bir şeyler yazıyordu.
Geldiğimi farketmedi sandım.Tepsiyi bırakıp usulca çıkmak üzereydim ki arkamdan seslendi:
- Dur kızım,gitme!
- Buyur hocam.
- Otur bakayım şuraya.Sana yeni yazdığım bir şiirimi okuyacağım.Bakalım beğenecek misin ? Sabaha kadar bununla uğraştım.
Heyecanlaşmıştım.Akif Bey, kalemi kağıdı bırakti.Kalaylı bakır gügümden aldığı bir bardak suyu ağır ağır içip bitirdi.Yazılı kağıtların ilk sayfasını eline alarak okumaya başladı.
Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak...

Büyülenmiş gibiydim. Kipırdamadan dinliyordum Akif Bey'i.Belki bir 10 dakika sürdü şiirin tamamını okuması.Bitirince kağıtları tekrar özenle üstüste koyup yüzüme baktı:
- Nasıl olmuş ?
Heyecandan mıdır nedir, şiirin bazı yerlerini pek anlıyamamıştım ama gene de:
- Çok güzel olmuş efendim.Elinize sağlık.Hepsini siz mı yazdınız ? dedim.
Güldü:
-Tabii ben yazdim.Başka kim yazacak ?
Heyecanla eve geldim.Babam sabah namazını kıldırıp dönmüştü.
Soluk soluğa :
- Akif Bey bana son yazdığı şiiri okudu.Çok güzeldi. dedim.Öyle heyecanlandım ki?
Yıllar sonra annem Kızıltoprak'taki evinde bana bunları anlattıktan sonra eklemişti:
- İstiklal Marşı'mızın sözlerini dünyada ilk dinleyenin ben olacağımı nereden bilebilirdim?
* Babamı kaybettik den sonra onun yarim asirlik dostu ikinci bir baba gibi gördüğüm Orhan Karaveli "Bir Ankara Ailesinin Öyküsü" kitabında bu şekilde anlatıyordu.
O günlerin anısına sizlerle bu anıyı paylaşmak istedim.
Saygılarla.

Pazartesi, Ekim 22, 2007

GELECEĞİNİ BİLİYORDUM !



Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü görür. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu.

- Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?

"Delirdin mi? der gibi baktı teğmen.

- Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma

Asker ısrar etti. Teğmen:

- Peki... Git o zaman ...

İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan askere döndü:

- Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bak haklı çıktım. Bu zaten ölmüş dedi teğmen.

"Değdi teğmenim" dedi asker.

- Nasıl değdi?" dedi teğmen.

- Bu adam ölmüş görmüyor musun?

- Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için. Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı teğmene:

"Geleceğini biliyordum !.." demişti arkadaşı...
"Geleceğini biliyordum !..."

Gecenin bir saatinde düştü bu email posta kutuma.Bir öğretmenimden geliyordu o saatlerde onuda uyku tutmamışdı.Parantez içinde birde alıntı yazmışdı.
Esasında o bir alıntı değil içimizde yaşanan ateşden bir parçaydı.
Mehmetciğim nerede olursan ol, sen o toprağa düştügün zaman bilki yerine bir gelecek daha var.O topraklar Atalarının kanıyla sulanmış arkandan gelenler sadece bir bayrağı teslim alıyorlar.Bütün Dünya şunu bilsinki bu millet harbe çarpışmak için gitmez; ölmek için oraya gider.Öyle doğmuştur.Öyle yaşamıştır ve öylece de ölür.
Ne mutlu ki böyle bir nesil Dünya'ya gelmişdir.
Gelecekdir.
Bütün şehitlerime Gazilerime saygılarla .

Pazar, Eylül 30, 2007

ONUN ADI SINBAD III.


Aradan seneler geçmişdi o mahalleninde sevgilisi olmuşdu.Komşular ona alışmış geceleri rahatlıkla dolaşabilmesi için geçebileceği kadar çitlerde aralıklar bırakmışlardı.O minik bebek heybetli kocaman bir köpek olmuşdu.Tek kusuru ünüformalı kimselere tahammül edemiyordu.Bazen düşünüyorum da acaba Bulgar polisinin bana sert davranmasımı onda bilinç altı yapmışdı.
Anarşinin kol gezdiği bir devirde gece bahçeye giren Polis memurları onun kaderini değiştireceğini kimse bilemezdi.Annem sabah kalktığı zaman köpeğin altında bir ünüformalı Polisi bulmuşdu.Kendisine zarar vermemiş ama sabaha kadarda ayaklarını göğsüne dayamış Annemin gelmesini beklemişdi.Tabii annem derhal yanına çağırmış korkudan sabaha kadar ecel terleri döken memur bunun hesabını vereceksiniz diyip derhal bahçeyi terk etmiş.
Annem çok sevdiği köpeğinin başına geleceğini tahmin ederek onu kardeşimle bir başka şehirde tanıdığı çiftliğe göndermiş.Hadiseler unutulana kadar.
İki sene sonra izinde köpeğimizi sorduğum zaman bu hadiseyi öğrendim.Çok şey geçmişdi aradan hadiseler coktan unutulmuşdu.Kardeşime hadi gidip emaneti alalım dedim.
Koskocaman bir çiftlikdi.Kahyayı bularak durumu izah ettik bize köpeği yoldan geçen
bir kamyonun çarptığını öldgünü söyledi.İçim tuhaf olmuşdu tam o sırada yaşlı bir hanım yanımıza geldi.Kahyaya kimdir bu misafirler diye sordu.O da bu beyler sizin oğlunuzu soruyorlar hanım ağam diye cevap verdi.
Ben hemen bir yanlışlık oldu oğlunuzu değil iki sene evvel size emanet ettiğimiz bir köpek vardı onu almaya geldik dedim.Yaşlı kadının gözleri buğulandı gelin benimle dedi.Ciple 15 dakika kadar gittik kahya arabayı durduttu.
Bir kaç yüz metre ilerde bir sürü vardı.Sadece eliyle orayı gösterdi emanetiniz orada diye.Arabadan indim bir kaç metre sürüye doğru yanaştım bir şey göremiyordum.Biraz daha yanaştım bir anda sürü dağıldı tam ortasından şaha kalkmış bir yaratik bana doğru koşmaya başladı sanki kücük bir at yavrusu gibiydi.Birden onun bir köpek olduğunu gördüm.Aramızda sadece 10 metre kalmışdi avazım çıktığı kadar Simbad diye bağırdım.O anda olduğu yerde kala kaldı.Arka ayaklarının üstüne oturdu göz göze geldik sonra ön ayaklarını
büktü gözlerimiz birbirimize bağlanmış gibiydi.Sadece iki damla gözyaşı gördüm.
Hadi oğlum artık ayrılık bitti dönme zamanı geldi dedim hemen kalktı yanıma geldi.
Benimle adımlamaya başladı.Bir kaç adım yürümüşdük hanım ağanın sesini duydum oğlum diyordu.Bir anda durdu kafasını yarım çevirdi kadına baktı.Sonra bana döndürdü yanıma geldi elimi yaladı tekrar döndü hanım ağanın ayaklarının dibine oturdu.Gözleri hala yaşlıydı burası benim yerim artık dercesine.
Onları ayıramazdım biz ona Sinbad diyorduk onun ismi ise şimdi oğlum olmuşdu.Kahyanın anlattığı gibi benim Simbad'ım yoktu artık.
Öykümüz iste böyle...
15 sene sonra bir gün yolum o şehre düstü aklıma çiftlik geldi.Biliyordum köpeğim yaşamıyordu ama olsun bir uğrayım dedim.Kapıyı yaşlı kahya açtı.Ben onu tanımakda zorluk çektiğim halde o beni hemen tanıdı.Buyrun dedi önce hanım ağayı sordum.Buyrun gidelim dedi o artık bizimle beraber değil bir yarım saat kadar yürüdük beyim şu tepeyi görüyormusunuz.O artık orada yatıyor dedi.Mezarının başına gidip bir Fatiha okuyum dedim.Fatiha okurken mezarın bir kaç metre yanında bir mezar daha vardı.Burada ....... nin oğlu yatıyor yazıyordu.
Kahya eli ile omuzuma dokunurken sadece oğlunu kaybettikden sonra 3 gün yaşadı dedi; bizde özel bir izinle ikisini yanyana gömdük.
Bu ne gibi sevgiydi daha doğrusu karşılıklı saygıydı.
Eğer yolunuz düşerse o çiftliğe Hanım ağa ile Oğlunun öyküsü halen söylenmektedir.
O çiftliği nasıl buluruz diye soracak olursanız çok basit oradaki köpeklerin isimleri oğlum veya kızımdır.
Saygılarla iyi Pazarlar.

Cumartesi, Eylül 29, 2007

ONUN ADI SINBAD II.


Günler birbirini kovalıyordu o bir avuç bebek gittikçe büyüyordu.Bir gariplik vardı,
3 aylık olmasına rağmen sanki 2 yaşında bir köpek gibi olmuşdu.Bide dikkatimizi çeken şey daha hiç sesini duymamıştık bunu cözmek için aldığımız kuruma gittik yapılan muayenede havlamaması için hiç bir nedeni olmadığını söylediler.Birde kendilerine neden bu kadar çabuk büyüdügünü sordum.Doktor güldü bunun cinsi böyle meğer kırma imiş Annesi Lessi "Colli". Baba da Alman Doggesi imiş.Sizin anlıyacağınız yaşında ayağa kalktığı zaman 2 metre kadar olabilirmiş.
Eyvah dedim bakalım ne yapacağız.
Bana karşı büyük bir saygı gösteriyordu.Sanki söylediklerimin her kelimesini anlıyordu.Bakımı annede idi yemeği suyu ile o ilgilendiriyordu.Çocuklarımı soracaksınız alt alta üst üste hani bana yapsalar bu kadarına isyan ederdim.Biri kuyruğuna yapışır.Diğeri üstüne at gibi biner ben yapmayın çocuklar dediğim zaman bana bakıp sen karışma biz onlarla oynuyoruz der gibi bakardı.Bebekliğinden bu güne kadar eve ne işemiş nede kakasını yapmışdı.Banyoda yer yapmışdik oraya yapabilsin diye hiç bir zaman yapmadı.Tek kusuru banyoda ki boruları kemirmesi idi bir kaç defa değiştirmek zorunda kaldık.Daha sonra nedenini öğrendim.Meğer yalnız kaldığı zaman tuvaletini yapmamak için sıkıntıdan yaparmış nerden bilelim.
İzin zamanı gelmişdi.Çocuklarla hanımı uçakla gönderdim köpeğin büyük olması nedeni ile anca kargoya alıyorlarmıs,üstüne üstlük birde uyutuyorlarmış.Binde bir olmasına rağmen basınç ve iğnenin nedeni ile uyanmama tehlikesi olurmuş.Bende bu nedenle beraber kara yolu ile arabamıza binip yola çıktık.Pasaportu aşıları hepsi tamamdi.E o zamanlar 3 kominist ülkesinden geçmemiz gerekiyordu, kapılar o zamanlar çok sıkı idi.Kış olması çabası idi.
Yugoslavya'da Belgrad'da mola verdim arabadan onu inderirken birde ne göreyim arabanın arka tavanı paramparça daha da 1 ay olmuşdu alalı deliye döndüm be hayvan dedim ne istedin yerin koskocaman yemeğin suyun hepsi var ne istedin benim tavandan.Suçunu anlamış gibi başını öne eğdi.Bulgaristan'a yaklaştığım zaman dikiz aynasından baktım gene tavanı didikliyormu diye.Tam aksine aynaya gözleri dikmiş ağlıyordu.
Yanlış anlamayın gözlerinden sicim gibi yaşlar geliyordu.O zaman hatamı anladım o arabaya çişini yapmamak için sıkıntısından yapmışdı da ben anlamamışdım.Onu suçsuz yere azarlamışdım.Hemen arabayı kenara çektim.
Boynuna sarıldım.Acaba beni hiç afedecekmi diye sorarken yanımıza bir Bulgar Polis arabası yanaştı bana neden durduğumu sormaya başladılar.İlk defa onun sesini duydum gözlerini Polislere dikmiş havliyordu koca köpeği görünce hemen uzaklaştılar.
İzinimiz sona yaklaşıyordu Köpeğimiz annemizin sevgilisi olmuşdu.Birbirlerine o kadar kaynaşmışlardıki çocuklar bile bu bağın karşısında dayanamadılar.Onların rızası ile annemle kaldı.Şimdi koskaca bir bahçeye sahipdi.Bir sürüde kedi arkadaşı vardı.Çocuklar son günü aynı odada geçirdiler hepimiz için çok hüzünlü bir gündü.Bizim için tek teselli ise o ihtiyar yaşlı kadının gözlerinin içindeki sevinç pırıltıları idi.Onu hiç unutamadık tabii öykümüz burada daha bitmedi.Onunla son bölümde gene beraber olacağız.
Yarın görüşmek üzere.
Saygılar.

Cuma, Eylül 28, 2007

ONUN ADI SINBAD I.


Çocuklar bu hafta sonu ne yapalım diye sordum.
Sizleri hayvanat bahçesine götüreyimmi ?
Pek istekli olmamışlardı bir yerde haklıydılar okulla devamlı gidiyorlardı..
Aklıma değişik bir fikir geldi sizleri bu hafta hayvan barınağına götüreyim dedim; hem orada hayvanlar hakkında bilgi veriyorlar birde filim oynatıyorlar.
Annemiz söyle bir kere yüzüme baktı bende ona hanım çocuklar birde madolyanın diğer yüzünüde görsünler istedim.
Bu bahs ettiğim yer sokağa bırakılan, sahipleri ölmüş, insanların davranışları yüzünden sorumlu hayvanların toplandığı bir yerdi.
Hep birlikde gezmeye başladık.Her kafesin önünde neden burada oldukları hakkında bilgiler vardı, rahatsızlıkları sorunları tek tek yazılmışdı.
Çocuklar saatlerce onlara bakıyorlar neden burada oldukları için bilgi alıyorlardı.
Büyük kızım sordu peki baba bu hayvanlara ne olacak diye.
Bende onlara biraz hakikatleri gizleyip yeni sıcak yuva beklediklerini söyledim.
Tam bir kafesin önünden geçerken iki köpek yavrusu gördük o kadar şirin şeylerdiki sormayın.
Kafes önünden tam ayrılırken kızım baba dedi.Dikkat ettim şu ufaklık varya devamlı seni takip ediyor.
Ben farkına varmamıştım amma kızım fark etmiş.
Döndüm hakikaten her hareketimi takip ediyordu.Gözlerimin içine bakıyordu.
Sonra asılı yazıyı okudum deliye döndüm hafta sonuna kadar bir kişi almadığı taktirde yavrunun bir tanesinin uyutulacağı yazıyordu.
Deliye döndüm nasıl böyle bir şey olabilirdi bu ne demekti.Gençliğin verdiği heyacanla beni oradaki personelin yatıştırması biraz zor oldu.Sizin anlıyacağınız bizim pazar gezisi zehir oldu.
Kızım yaşlı gözlerle baba ya senin miniği uyuturlarsa dedi.
Yok dedim benim ufaklığı kimse uyutamaz hemen oradaki ilgililerle konuştum.Ben bu bebeğe talibim dedim.
Hemen beni bir odaya aldılar başladılar imtihan etmeye köpekler hakkında bilgimin ne kadar olduğunu sanki zorlu bir imtihandan geçiyordum.
Nihayet kendilerini ikna edebildim.Sağlık ücretleri ve aşı paralarını ödedikten sonra bana köpeği verebileceklerini söylediler.Bir sürü kağıt imzaladım 3 ay içersinde yeni yuvasını istenilen gün ve saatte kontrol edeceklerini olumsuzluk karşısında hemen elimden alacaklarını ve bunu benimde kabul ettiğime dair bir anlaşma imzalattılar.
Hey Allahım diyordum ben sahip çıkmasaydım o iki yavrudan biri hayata veda edicekdi.Şimdi talip olduk ne kadar zorluk çıkarıyorlar demekdende kendimi alamadım.Maması ona ait olabilecek bir sürü malzemeyle evimizin yolunu tuttuk bir köpeğimiz olmuşdu aileye bir kişi daha katılmişdı.
Tabii bu yaşanmış öykümüz burada bitmiyor devamı yarın.Bu arada tv.de Sinbad diye bir filim oynuyordu.Çocuklar hemen önün adını Sinbad koydular.
Devamı yarın.
Saygılarla.