Egitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Egitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Mart 27, 2008

GÜNÜN FIKRASI..."On dakikalık iş"


Geçenlerde içme sularımızla ilgili bir kaç habere değinmişdim.Bu gün ise derlediğim bazı yeni haberlerle bir yazı dizisine başlıyacakdım.Yazıyı yayına vermeden önce gazete haberlerine bakayım dedim.
Netice :
Vaz geçtim...

Nedenmi ; buyrun eğitim sofrasına.

Vali denetim için gittiği bir lisede öğrencilere Çanakkale Savaşları'nın nerede olduğunu sorduğu.
- "Kars ile Erzurum arasında bir yerde":
yanıtını alınca şoke olduğunu söyledi.

Öğrenciler ayrıca yaşadıkları şehrin ilçelerini, Türkiye'nin komşularını da sayamadıklarını da belirterek, öğrencilere her gün 10 dakika çevreyi ve ili tanıtıcı bilgiler anlatılması için kaymakamlara talimat verdiğini kaydetti.
`Yaptıklarımız/ Yapacaklarımız' konulu toplantıda konuşan Vali, çevrenin korunmasında eğitimin önemini vurgularken sözü bir lise ziyaretine getirdi.Lisede öğrencilere yönelttiği sorulara karşılık aldığı cevaplar karşısında hayretler içinde kaldığını belirterek, şaşkınlığını uzun süre üzerinden atamadığı öyledi.
- Şaşıranlar,şaşırmıyanlar,eğitim sistemimiz oy birliği ile kabul edilmişdir.
"Lise 1 öğrencisine Adana'nın ilçelerini sordum. Sadece `Seyhan, Yüreğir, Pozantı' dedi. Herhalde Pozantılıydı. Lise 2 öğrencisine aynı soruyu sordum. `Hatay, İskenderun, Tarsus' diye saydı. Lise 1 öğrencilerine `Çanakkale Savaşları'nı kim anlatacak' diye sordum. Anlatan çıkmadı. Aynı soruyu lise 3'deki bir öğrenciye sordum, bilemedi. `O zaman Çanakkale Savaşları nerede oldu? Çanakkale Savaşları Kars ile Erzurum arasındaki bir yerde mi oldu, yoksa Kars ile Sarıkamış arasındaki bir yerde mi oldu?' diye şaşırtıcı bir soru sordum. Tartıştılar, karar verdiler; `Kars ile Erzurum arasındaki bir yerde' dediler. Lise 3'lere Türkiye'nin komşularını sordum, `Yunanistan ve İran' dediler. O kadar. Başka yok. Bu korkunç bir şey."
Hayatlarında herhalde hiç Vali görmiyen bu çocuklarımızı okulun Süper Müdürü söyle müdafa etti.
-`Çocukları heyecanlandırdınız'.
Cözüm...
Her gün 10 dakika çevremiz, ilimiz tanıtılacak. Çünkü öğrencilerimiz ilimizi bile tanımıyor, bilmiyor."
Yorumum:
Gerisi zaten o kadarda möhem sayılmaz.
Yorumunuz : ?
Saygılarla.
Dip not: Yukarda ki cizgi resim yazı ile alakalı değildir !!!

Perşembe, Aralık 13, 2007

KÖŞE YAZARI YAZARSA !!! (3)


İki bölümde bir köşe yazarımızın yazısını ele aldık.Ne kadar haklıydı bu yazısıyla; yorumlar gösteriyor ki.
Bizi pek de ilgilendirmiyor.
Böyle gelmiş böylede gider.
Öğretmenlik de bir meslek olduğunu görmeğe başlamışız.
Kalitede iniş çıkışların veya yazarımızın dediği gibi düsüş olan bir meslek.
Hangi bir meslek olursa olsun içinde emek varsa onu saygıyla eşitlemek gerekir.
Yeni mezun öğretmen adaylarına şans verilmesi gerektiğini, eskilerin ise artık miadlarını doldurduğunu bu günün çağdaş sistemine ayak uyduramadığını, mesleklerine nokta koymalarının zamanı geldiğini söylüyor.
Şimdi oturduğum sıradan parmağımı kaldırıp, sayın yazarım bu durumlara getiren sistem değilmi ?
Milli eğitim mükemmel bir sistem ortaya koymuşda bu eski deforme olmuş öğretmenlermi
bu kaosu yaratmış.
Yeni öğretmen adayları bu sistem içersinde bir 10 sene sonra aynı duruma gelmiyeceklermi ?
"Protestolar umurumda olmayacaktır.Vız gelir tırıs gider.Görüşümde fena halde ısrarlıyım."
Tabii ki görüşünüz de ısrarlı olacaksınız.Bu sizin doğal hakkınız.
Bir yerde eksiklikler yazılmalı,yazıldığı gibi de okunmalı.
"Öğretmenleri eleştirmek bu ülkede tabudur."
Tabuları yapanlar bizler olduğuna göre kaldırmak da bize düşmezmi ?
"Yani eğitim fakültesine başlarken durum başka değildi. İşlerinin ÇOCUK ile ilgili olacağını biliyorlardı. Hiçbir şey sürpriz değil."
Ehliyet alıp da Trafiğe arabamızla çıkarken almış olduğumuz eğitimin hiç de aynı olmadığını görmüyormuyuz?
Birden herşeyi bir kenara bırakıp kendimize göre bir sistem yaratmıyormuyuz.Ad bile koyduğumuz "Trafik Canavarı" bireyi olmuyormuyuz?
Ne alakası var ; çok alakası var. Orada bir de hayatımızı ortaya koyuyoruz.
Demek ki bu öğretmenlere haz bir konu değil her meslek içinde olan bozukluklar...
Öğretmenler bizlere iyi veya kötü bir şeyler vermeğe çalışırlar.
Onlarda ellerinde ki malzemeler,çerçeveler içersinde.
Öğretmenlerin bizlere verebileceği kalite sistemin daha doğrusu bizlerin beklentilerin dışında değildir.
Eğer bu gün öğretmenliği bir meslek olarak görebilirsek.O zaman kafamızda yaratmış olduğumuz tabuları yıkabiliriz.
Sistemin son halkasından şikayetçi olmayız.
"Severek hatırladığınız kaç öğretmeniniz var?"Diye soruyorsunuz.
Hatırlamak zorundamıyım?
Eğitim sırasında aynı sıraları, acı tatlı anıları paylaştığım yüzlerce, binlerce arkadaşımı hatırlıya biliyormuyum.Aklımızda kalan belki bir kaçı...
Öğretmenler için kurslar açılmışda gitmemişlermi ?En son hangi kitabı okuduğunu soruyorsunuz.Okumuş olduğu bir kitabı dersi içinde öğrencilerle paylaşma hakkı varmıdır?
"Hayatında başka memleket, başka şehir görmemiş coğrafya öğretmenleri,"
Bu gün yurtdışındaki okullarda Tarih ve Coğrafya dersleri.Çok az; eğitim yılı içersinde dönüşümlü olarak yapıldığını biliyormusunuz?Bu Kimya ve Fizik dersleri içinde geçerli.
Acaba neden ?
Bu gün yabancıları gördügümüz zaman tatil yaparken bile ellerinde bir kitap olduğunu görüyoruz.Hiç merak ettikmi neden bu kadar çok kitap okuyorlar.
Yoksa ilk,lise sıralarında ki eksikliklerimi kapatıyorlar!!!
"Ya bırakın Allah aşkına. Bana Çalıkuşu taklidi yapmayın."
Kaç öğretmene sordunuz?
Çalıkusu olmak istermisiniz diye..
"Eğitim şart!
Eğitim evet şart! Evet ama mevcut olan eğitim DEĞİL!"

Şimdi burada duralım...
Eğitim diyince ne anlıyoruz.
Karıştırdığımız kavram bu değilmi ?
O bahs ettiğimiz kelime okullarda öğrenilen, öğretmenlerin bize vermesi gereken simgemi ?
Kocaman bir HAYIR...
Kücük bir örnek vermek istiyorum.
Sağ şeridi kullanıyorum.Süratim trafiğin bana verdiği limitler içinde.Tam o sırada yolcu indiren bir minibüs sinyalini verip benim önüme atlıyor"geçiyor" ani bir fren yapıyor; ensemden aşağı soğuk terler dökülüyor.
İçimden geçen Annemin bana konuşmayı öğretirken söylemediği ama çevremin bana öğrettiği her türlü kelimeleri sıralıyorum.
Allah'dan arabada yalnızım yoksa o kelimeler bu kadar rahat dökülemezdi.
Böyle bir durumu bana okulda öretmedi, öğretmenlerim diyebilirmiyim...
İşte size bir eğitim ilgili soru.
Kim haklı ?
Merakmı ettiniz.O minibüs söförü ve ben ne kadar okumuş olsam bile haksızım.
Ben arabamda oturmuş tek başına gidiyorum.O ise kamu hizmeti veriyor.Arabasında en az 10 kişiyi, gidecekleri yere ulaştırmaya çalışıyor.Bu Belediye otobüsü olsaydı.Rakkam 40-50 leri bulabilirdi.Eğer benim eğitim seviyem almış olduğum diploma ile değilde.
O öğrendiklerimi yaşamım içinde olgunlaştıra bilse idim.O kamu hizmet yapan vasıtanın benden daha öncelikli olduğunu bilir ona göre hareket ederdim.
Bunu binlerce örnekle verebilirim.
İsterseniz birazda sizlerin yorumlarınızla bir başka bölümde devam edelim.
Saygılarla.

Salı, Aralık 11, 2007

KÖŞE YAZARI YAZARSA !!! (2)


Oldum olası merak etmişimdir. Bu ülkede öğretmenler öğrencilerden neden bu kadar nefret eder? İlkokul ve lise hayatımda biz öğrencilerden tiksinmeyen, baş belası yaratıklar gözüyle bakmayan BİR tek öğretmenim vardı. Psikoloji ve sosyoloji hocası Mustafa bey. Bahçeye çıkıp çocuklarla sohbet eden, ciddiye alan, bizleri ismimizle tanıyan BİR tek oydu. Sınıfına girdiğim aşağı yukarı toplam 60 hoca içinde bir tek o. Utanç verici! Gerisi çocuklara pislik muamelesi yapan yanına yaklaşınca irkilen, çöpe atılası, sevimsiz ve de zır cahil tiplerdi. Görünen o ki değişen bir şey yok.

Bu kadar tiksiniyorsan çocuklardan ve gençlerden niye o işi yapıyorsun? Hayat boyu ne rezillik yaparsan yap atılmayacağını bildiğin için mi? Üç kuruş maaşın garanti olsun, günde dört saat çalışasın, kendini hiç geliştirmek ihtiyacı duymayasın, her tür kaprisini yapabileceğin bir kitlen olsun bir de öğretmensin diye sana saygı gösterilsin diye mi?

Bu kadar yeni mezun öğretmen adayı boş boş tayin sırası beklerken şu eskilerden
esaslı bir ayıklama yapılsa (iyi bir testte yarısına yakını ruh hastası çıkabilir zira) belki de 80 yıldır ulaşmaya çalıştığımız muasır medeniyet seviyesine biraz daha yakınlaşabiliriz.

Protestolar umurumda olmayacaktır.
Vız gelir tırıs gider. Protestolar umurumda olmayacak dedim, hakikaten umurumda değil. Görüşümde fena halde ısrarlıyım.
Öğretmenleri eleştirmek bu ülkede tabudur. “Ay ama çok az para alıyorlar, hayat şartları çok zor, ama çocuklar da çok haşarı, ay ama bak ne büyük “sittres” altındalar, kafayı yemek üzereler, sen hiç bin tane çocukla başa çıkmak zorunda kaldın mı...” Bir kere bu çocuklar son beş yıl içinde bu kadar çoğalmadı. Öğretmenlere iyi para verilmediği de yeni bir haber değil. Son 50 yıldır bu böyle. Sistem ortada.
Yani eğitim fakültesine başlarken durum başka değildi. İşlerinin ÇOCUK ile ilgili olacağını biliyorlardı. Hiçbir şey sürpriz değil. Sen başka bir yeri tutturamayıp ancak oraya kapağı atmışsan ve de “işsiz kalma tehlikesi yok” diye memurluğa talim ediyorsan bu niye benim suçum oluyor? Niye ben senin sıkıntına ve “çocuk nefretine” anlayış göstermek ve çocuğuma eğitim, sevgi ve bilgi veremeyişini sineye çekmek durumunda oluyorum?
Artık yeter! Genelleme yapamazsın diyorlar pekala da yaparım. Ben bu ülkede okudum. Bu ülkenin devlet lisesine gittim. Bu ülkenin devlet öğretmenleri tarafından yetiştirile(me)dim. Bu ülkenin müdürleri tarafından idare edil(eme)dim. Bu ülkenin öğretmenlerinden dayak ve azar işittim. Bu ülkenin öğretmenleri tarafından baş belası sümüklü muamelesi gördüm ve bu ülkenin öğretmenlerinden hiçbir şey öğrenemedim.. Fena halde tecrübeliyim. Bütün cahil ve ruh hastaları da benim lisemde toplaşmadı ya!
“Yazık ki sizi de yetiştiren bir öğretmen” diye sitemde bulunmuş çoğunluk. HAYIR efendim. Beni lise öğretmenlerim yetiştirmedi. Lise öğretmenlerimden bir tanesi de “senin halin nicedir” demedi. Ben ne öğrendiysem dünya, memleket ve kendim hakkında üniversitedeki hocalarımdan öğrendim. Hepsi dünya harikası insanlardı. Sezar’ın hakkını Sezar’a da vermesini biliriz.
Robert, Galatasaray, Amerikan veya Alman liseleri dışında okullarda okumuş kimseden de “aaa bizim hocalarımız süperdi. Bütün haylazlıklarımıza rağmen gülümserlerdi, her derste ilgimizi çekmeyi başarırlardı, hep anlayış gösterirlerdi, çok şey öğrendim, mesleğimi seçmemde büyük katkısı vardır” diyene rastlamadım.
Beni “pirotesto” eden (evet böyle yazmış) öğretmenler de zaten hakiki öğretmenliğin ne olduğunu bilmeyenler. Zorluk çekmenin öğretmenlik olduğunu sanıyorlar.
“Ben oturduğum yerden yeşil dolarlar kazanırken.. onlar neler çekiyormuş haberim yokmuş... Önce benim tedavi olmam gerekiyormuş..”
Mektuplarındaki binlerce imla hataları bile öğretmen olamadıklarının kanıtı. Okura boşuna kızıyormuşuz dahi anlamındaki de’leri da’ları, soru eki mısın’ları, musun’ları ayırmadıkları, noktalama işareti kullanmadıkları için.

Kılavuzlar ortada!

Sorumu tekrar ediyorum ey ahali: Bütün ilkokul ve lise hayatınız boyunca severek hatırladığınız kaç öğretmeniniz var? Kaçı için “çocuk ve genç sever” diyebilirsiniz? Dayağını ve azarını işitmediğiniz kaçı var? Kaçı için “dersi öyle bir coşkuyla ve sevgiyle anlatırdı ki sınıfta çıt çıkmazdı” diyebilirsiniz? Hadi bunu da geçtim kaçı için okuttuğu dersi BİLİRDİ diyebilirsiniz?
BİLMİYORLAR!!!! Okuttukları dersi bilmiyorlar. Milli Eğitim’in dağıttığı ders kitabını ezberlemiş “papağanlar” ezici çoğunluk. Beni vıdıvıdıvıdı “pirotesto” eden öğretmenler! En son hangi kitabı okudunuz! En son hangi konferansa katıldınız? Kursa gittiniz?
Hayatında başka memleket, başka şehir görmemiş coğrafya öğretmenleri, hayatında en son fakültedeyken roman okumuş edebiyat öğretmenleri, Matematik Dünyası dergisini hiç duymamış matematik öğretmenleri, tek bir yeni kelime öğrenmemiş İngilizce öğretmenleri..
Ya bırakın Allah aşkına. Bana Çalıkuşu taklidi yapmayın.
Kimse kusura bakmasın, konuya devam edeceğim.

Ağızlarda bir sakız var ya: Eğitim şart!

Karşımıza olur olmaz her yerde çıktığı için sonunda Cem Yılmaz mavrasını yaptı ama ben mavra yapmayacağım.

Eğitim evet şart! Evet ama mevcut olan eğitim DEĞİL! Mevcut eğitim şart olmadığı gibi bir an önce yasaklanmasında da fayda var. Zira bu program ve bu eğitimciyle faydasından çok zararı var!

Çok ciddiyim! Dayaklı, sövgülü, aşağılamalı, nefretli bir eğitim verilmesin çok daha iyi. Bu kadar kaba, bu kadar saygısız bu kadar hınçlı bir toplum olmamızın nedeni tam da budur. Kendi halimize bırakılsak belki de daha sakin bir toplum olabilirdik. En azından hayli tasarruf ederdik.

Zira bizim eğitimimiz “sevgi” değil “gaddarlık” temeli üzerine kurulu. Müdürlerden muavinlere, muavinlerden öğretmenlere, hademelere kadar giden bir gaddarlık hiyerarşisi var.

Her sabah kar, yağmur, fırtına fark etmez, ön bahçede “içtima” eder, ant içer, tek tek BEŞ müdür muavininin önünden geçerdik. Eteğin bir santim kısa mı? Saçın kulak memeni bir parmak geçmiş mi? Bittin. Saçlarından çekilerek bin bir hakaret içinde (tercihan o ile başlayıp u ile biten) sıradan çıkartılır, eve yollanır, bir de devamsızlık yerdin.

Türk eğitim sisteminin eğitim anlayışı bu! Günaydın sopası, öğlen hakareti, akşam tehdidi!

Hadi diyelim emri Milli Eğitim yolladı, kıyafet böyle olacak dedi. “Saçlardan çekin, hakaret edin, erkekse bir tane de tekme atın” şeklinde bir talimat da mı geliyor?

Burada işte sevgisiz, nefret dolu “öğretmenler” devreye giriyor. Bunu sadist bir zevk alarak yapan öğretmenler. Bu yapılırken ses çıkarmayan diğer öğretmenler de aynı şekilde sorumludur bu arada “Ama ben yapmadım etmedim” yok. Gözünüzün önünde yapılan her şeyden sorumlusunuz!

Benim bir, berikinin üç, onun dört tane sevdiği öğretmen var elbette.

İstisnasız hepsi korkunç demiyorum. (Bu arada sevdiğim tek öğretmenim Mustafa Bey’in yakınlarda öldüğünü öğrendim. Babam ölmüş gibi üzüldüm. Allah rahmet eylesin.)

Ama sistem sevgisizlik ve gaddarlık temeli üzerine oturmuş. İstisnalar bu gaddarlığı yok edemiyor.

“Öğretmen öğrenciyi sevmek zorunda değil” diyemeyiz. Hayır! Öğretmenin birinci vazifesi öğrenciyi sevmektir. Buna mecbur. Asli vazifesi budur. Sevemiyorsa, tiksiniyorsa buyursun başka bir iş yapsın. Ben de çocuklardan çok hoşlanmıyorum ama tutup öğretmenlik yapmıyorum.

Zira ÇOCUKLARDAN söz ediyoruz. Yani senin bir tokadın, azarın yüzünden hayat boyu yüreği kanayabilecek kadar hassas yaratıklardan söz ediyoruz. Haylazlıklarına, umursamazlıklarına, ukalalıklarına aldanıp yetişkin sanmak gibi bir hata yapılıyor. Şimdi kazık kadarken istediğin lafı et bana, umurum değil. Ama o zaman bana veya yanımdakine edilmiş bütün o hakaretlerin aşağılamaların, atılmış bütün o dayakların halen acısını ve hıncını duyuyorum. (Dayaktan söz etmekten bile utanırken ben, nasıl kendilerini savunurlar hiç anlamıyorum)

Sevgi dolu bir eğitimi görmemiş olanlar için forma giymek, hoca gelince ayağa kalkmak, kendisine “eşolueşek” denmesi falan o kadar garip gelmeyebilir. Hatta diyebilir ki “kim kimi seviyor ki..”

İlkokul dörde kadar yurtdışında okudum. Her sabah öğretmen sınıf kapısında ayakta bizi bekler, hepimizin elini sıkar, hatırını sorar, yanaktan bir makas alır öyle sokardı sınıfa. O ayakta karşılardı bizi!

“Ay Avrupalılar ne güzel birbirlerine selam veriyorlar” diyenler! Naha işte eğitim. Selamlaşma, hatır sorma eğitimi!

Bizde ise anasının koynundan daha yeni çıkıp gelmiş altı yaşındaki çocuk daha ilk gün canı istediği zaman tuvalete gidemeyeceğini öğreniyor ve tabii ki çiş planlaması yeteneği henüz gelişmediği için o saat altına yapıyor. Bingo! Okul hayatı rezillikle başlıyor.

Formadan devam edelim. Dünya üzerinde olabilecek en rahatsız kıyafet bizim ilkokul çocuklarına giydirdiğimiz o saçma önlüktür. Bilhassa kızlar azap çeker içinde. İlköğretimi sekiz yıla çıkarma teşebbüslerinin ilk yapıldığı yıllarda ortaokuldaydım ve kazık kadar kızlara beyaz aka, siyah önlük giydirmişlerdi.

Hayatımda hiç bu kadar utanmamış, bu kadar nefret etmemiştim. Ertesi yıl zart diye de boy atmıştım, o önlük fil üstünde kelebek gibi bir şey olmuştu. O zamanlar yeşil dolarlar kazanmadığım için de (demode hocamızın lafı) ne yazık ki yenisi alınamadı ve ben o korkunç şeyi üç yıl giydim.

Durum şimdi de farklı değil. Bana içi boş “zenginle fakir ayrılmasın diye” mavalını okumayın sakın. Zenginle fakir 2 kilometre öteden ayrılır. Beş kat önlük giydir fark etmez.

Bir kere öğretmen tanımızda bir yanlışlık var. Ders anlatan, disiplini sağlayan insan değildir öğretmen. Maaşı bunun için almıyor. Düzgün insanlar olmamız için, hayata hazırlamak için var. Sopayla azarla tiksintiyle mi hazırlayacak bizi hayata?

Telesekreterime şöyle notlar bırakmış öğretmenler: “Sus, terbiyesiz!”

“Otur yerine sıfır!” da diyen olacak mı merak ediyorum doğrusu.

Zaten tam da bunlardan söz ediyorum ben. Senli benli, suslu muslu konuşmalar.. Sınıfta sanıyor kendini belli ki! Ne sıkıcı!

“Evet sevgisiz bir düzen var” diyen bir çok öğretmen de oldu çok şükür. Bana hak veren eğitimciler, müdürler. Durumu fark edenler de var. Var ama.. Burada benim tek başıma bağırmamla bir şey değişebilir mi bilmiyorum.

Bana terbiyesiz diyenlere kötü bir haberim var: Gazetemizin internet servisinin yaptığı “Tuğçe Baran eleştirilerde haklı mı” anketinde en son baktığımda yüzde 74 oranında “haklı” durumdaydım. Bilmem anlatabiliyor mu Türk halkı sizlere bir şeyler???
Sayın Tuğçe Baran'nın üç gün peşpeşe yazdığı yazısını kopyalıyıp buraya yapıştırdım.
İsterseniz yarın bu sistemi kendi icinde günümüze paralel olarak masaya yatıralım.
Saygılarla.

Cuma, Aralık 07, 2007

KÖŞE YAZARI YAZARSA !!!


Sen onu pamuklar içinde büyüt, gözün gibi bak, ıslanmasın diye sen ıslan, üşümesin diye sen üşü, aç kalmasın diye sen aç kal, hastalanmasın diye sen hastalan, yorulmasın diye sen yorul, sırtında taşı, koynunda taşı, başında taşı... Böbreğini, ciğerini, gözünü neyini isterse vermeye hazır ol..

Sonra okula gönder..

Müdürün teki sırf valiye yalakalık yapacağım diye senin 5 yaşındaki yavrunu Kars soğuğunda 2 saat bekletip DONDURSUN!

Müdürün başka teki çok sinirlendiği için senin 10 yaşındaki başka yavrunu Isparta yağmuru altında 2 saat bekletsin.

Müdürün öteki teki 13 yaşındaki başka yavrunun kulağını patlatsın.

Beriki tekme tokat girişip kör etsin..

Nedir bu böyle?

Çocuklardan bu kadar çok nefret eden bir eğitmen ordusu nerede yetişiyor?

Eğitim fakültelerimizde böyle “özel” bir eğitim mi veriliyor?

“ÇOCUK: İğrenilesi mahluk.

ÖĞRENCİ: Nefret dışında bir hissin duyulmaması gereken şey.

GENÇ: Her görüldüğü yerde girişilmesi gereken şeytan işi canlı.

EĞİTİM: İşkence.

ÖĞRETİM: Duble işkence..”

Bu mudur?

Bu çocuklar okulda ne öğreniyor, adam gibi bir şey veriliyor mu, cahiller ordusu mu yetişiyoru geçtik çocuğumuz eve sağ dönecek mi diye endişeyle bekler olduk.

Kimler? Fakir fukara halk tabii ki. Biraz bir taraflarını doğrultan özel okula veriyor. Çok matah bir eğitim alacağından değil eve sağ salim gelsin diye. En azından dağılmamış bir psikolojiyle.

Kars’ın Esenyazı ilçesindeki anaokulu açılışında çocuklar bildiğiniz gibi valiyi saatlerce bekledikleri için donacakları az daha. Aynı günlere oralarda olduğum için Kars soğuğunun ne menem bir şey olduğuna bizzat tanıklık ettim.

Bir şeyin fotoğrafını çekeceğim diye paltosuz çıkıverdim otelden ve yemin ederim beş dakika bile geçmemişti uyuşmaya başladım.

Ona daha yeni oha derken bugün de Isparta’ta gürültü yaptıkları için yağmur altında bekletilen çocuklar haberi geldi.

Bu çocuklar zatürree olunca ne olacak? Müdür bey mi bekleyecek başlarında? Vali bey mi götürecek hastaneye? AKP milletvekili mi alacak ilaçlarını? Öğretmen bey mi yapacak iğnelerini?
Vatan.Tuğçe Baran.
Böyle bir yazıyı okuduğumuz zaman eğitmenler neden kızıyorlar ?
Tabii ki bu yazının birinci bölümü.
Günlerdir gazetelerde yer alan minicik çocukların fotorafları haberlerin ardından
bu yazının bir köse yazarı tarafından ele alınması kadar normal bir şey olamaz.
Eğitim verilen yerin idarı bölümlerinde yapılan aksaklıkların bir parçası.
Bu gibi çarpıklıklar yüzen buz dağının zaman zaman bize görünen kısmi.
Eğer bir öğretmen bu yazıyı yazmaya kalksaydı nasıl yazardı ?
Yarında yazının devamını ele alıp nerelerde görüpde görmemezlikten geldiklerimizin analizini yapabilelim.
Saygılarla.

Pazartesi, Eylül 24, 2007

EĞİTİM NEREDE OLURSA OLSUN...



Bazen içimden avazım çıktığı kadar bağırmak geliyor!!!
Bu sözler x ülkesinde y şehrindeki ilk öğretimde ders veren eğitmenin sözleri...
Devam ediyor; daha bir kaç hafta geçmesine rağmen.Sinir sistemimiz sıfıra indi.
Çocukları okula motive yapmaktan gittikçe uzaklaşıyoruz.Disiplinden uzak, kendi başlarına buyruk hareket ediyorlar.
Yapmış olduğu gözlemlerine şöyle devam ediyor.
Sistematik bir eğitim yapmak olanaksızlaşıyor.Öyle anlar geliyorki kendimi sınıfda değilde banbaşka bir yerde hissediyorum.
Çocuklara verebileceğimiz eğitimden gittikçe uzaklaşıyoruz.
Bunu ailevi terbiyeye bağlıyabilirmiyiz.
Yoksa gittikçe çizgilerinden uzaklaşan eğitim organizasyonlarınamı bağlamamız gerekiyor.
Psychologlar,ailebirliği danışmanları,ana okulları, arasında bir kopukluğun aynası olarak sosyal bir kaosun içinemi giriyoruz?
Bu mesleği seçtiğim zaman birşeyler vereblmenin sevinci içinde idim.
Ya şimdi ?
Evime gittiğim zaman kendimizi günümüzün şartlarına uygun olarak, çizgiler dışına çıkmadan hazırlıyorduk.
Ertesi günde bu çalışmaları çocuklarımıza aktarmanın gururunu duyardık.
Bu gün ise eğittiğimiz çocuklar bu gibi çalışmalardan çok uzak kaldığını görüyorum.
Bu gün 50 li yaşın ortasındayım.Benden 15 yaş kücük arkadaşlarım.Şimdiden ilk sömestir tatilini iple çekiyor.O günler için planlar yapıyorlar.
Geçen sene ile bu sene arsında onların gözünde bir değişikliğin olmadığını görüyorum.
Galiba yavaş yavaş havluyu atmanın zamanı geldiğini düşünüyorum.
İçimdeki eğitmen aşkının yavaş yavaş küllenmeye başladığını.
Bu durumlar karşısında direnmeninde bir fayda göstermiyeceğinin farkındayım.

Bu bir öğretmenin çığlıkları, yazıyı okuduğum zaman böyle gelişmiş ülkede bir çok ülkelere nazaran çok daha fazla sosyal ve modern imkanlar içinde olmanında bir noktadan sonra fayda vermediğini gördüm.
Bir an bizim ilk eğitimi vermek için daha doğru dürüst okulları araç ve gereçleri olmıyan Anadolu köşelerindeki okullar geldi gözlerimin önüne.
Yanlız daha anne baba ocağından yeni kopmuş eğitmenler, belkide hayatlarında hiç görmedikleri koşullar altında bir şeyler verebilmek için çırpanışları.
Her nerde olursa olsun eğitmenlerimizin yaşam standartlarının bozulmaması.En önemlisi de ailelerin bu ilk basamakları çıkarken kooparatif olarak pasiv eğitmen olmaları gerektiğidir.
Yoksa temeli olmıyan bir eğitim sistemi kurmakdan ileri gidemeyiz.
Yazıyı okuduktan sonra o aç beyinlere verilecek bilgilerin nerde ne şartlar altında olmasının pekde büyük önem taşıdığını sanmıyorum.
Onu nasıl verebileceğimiz çok daha bir önem taşıyor.
Saygılarla.

HAKKARİ


Ülkemin

En yüksek yerlerinden

Birindesin sen.

En sarp

En geçit vermez

Dağlarında.

Toprak damlı evlerin

Karla kaplı yolların

Çıplak ayaklı çocukların

Ve ufuksuzluğunla

Ve kadınlığını yaşamayan kadınların

Ve çocukluğunu yaşayamayan çocukların

Ve ineklerin, öküzlerin

Keçilerin ve katırınla

Ve kendine özgü

Davar kokularınla

Ve kışınla

Ve soğuğunla

Ve Zap’ınla

Ülkemin garip

Ve en yoksul yerlerinden birisin.



İnsanlar şaşırıyor seni görünce,

Ben şaşırıyorum.

Ama yine de

Yine de seni seviyorum

Anlıyor musun beni

Hakkari.

Hakkari...



Şubat – 1988
Irfan Mutluer

Salı, Eylül 11, 2007

Bitmiyen döngü !!!


Eğitim yılı ile Gazetelerin ilk sayfaları onunla ilgili yazılarla dolmaya başladı.Bu haberler daha sonra 3.ncü sayfalara doğru kayacak; beni anlamışsınızdır.Baharla birlikte haberler değerini kaybedecek bir başka döneme kadar.Arada bir karşılaştığımız haberler karşısında Eğitim diye kelimeyi kullanacağız.Yazıyoruz, okumuyoruz okusakda anlamıyoruz. Yoksa bir şeyler değişir.Senelerce okuyoruz okuduğumuzu öğrendiğimizi uygulayamıyoruz.Gençlerin yazımı gibi şöööyle diye başlıyalım.Taş devri ile Atom devrimi arasında eğitimde ne kadar ilerlemişiz.Değişen ne olmuş yaşamımızın kolaylaşması için her geçen gün bir şeyler keşfetmişiz.O kadar çok şeyler keşfetmemize rağmen üretici olan beynimizde sınıfda kalmışız.Eğitmenlerimizmi sınıfta kalmış yoksa öğrencilermi ?
Bu gün dünyamıza baktığımız zaman kalemlerin fikirlerin çarpışdığı dünya yerini nelere bıraktiğini görüyoruz. Demek ki mecaz bakımında Taş devri ile Atom çağı arasında pekde bir fark yok.Eğitimi verememiş, verilenleri de algılayıp uygulayamamışız.
Utopi olarak bir kenara yazılmış.

Gün aksiliklerle başlamışdı.Sınıfa zille birlikde girmişdim.Öğretmenime başımla selam vererek yerime iliştim.Sınıfda nedense bir gariplik vardı.Öğretmenimde beni görünce yüzünün şekli biraz değişmişdi.Unutmadan söyliyeyim okulda en çok bu öğretmenimle geçinemezdim.İkimizde biraz dik kafalıydık.Çoğu zaman dersler bizim fikir çarpışmalarımızla geçerdi.Onda beğendiğim tek şey araştırmacı olması idi.Bide bilgilerini aktarabilseydi, zaman zaman bu konuda tıkandığını görüyordum.Bir kaç defa bu konuyu sınıf öğretmenime açdım pekde fayda vermedi.Hatta bu konuyu üçlü bir toplantıyla okul pedolog eşliğinde masaya yatırmayı bile düşünmüşdüm.
Biraz olsun öğretmenimle ilişkilerimi anlatabilmişimdir.
Gelelim o günün garipliğine aradan bir kaç dakika geçmemişdiki yanımdaki arkadaşım beni dürttü hadi bakalım dedi sıra sende seç iki arkadaşda imtihan başlasın.Kafamı arkaya çevirdiğim zaman ne demek istediğini anladim.Arka sırada eğitimden iki görevli oturuyordu.Bu gün öğretmenin imtihan günü idi roller değişmiş onu imtihan yapacak olan talebeleri idi.Eğer bu imtihani geçdiği taktirde öğretmen olabilecekdi.
Bu ülkede okul bitirip öğretmen olunmuyordu son imtihanı sınıfda talebeleri yapıyordu.Iki hakkı vardı.
Göz göze geldik.Ona korkmamasını ima edecek bir bakışla baktım.Zaaflarını çok iyi biliyordum.Araştırmacı bir eğitmen olması, bana bu yönden saldırada bulunmamı men ediyordu.Ona bir şans verilmesi gerektiğini düşünerek imtihanını iyi bir derece ile bitirmesini sağladım.Tabii bunu daha sonra arkadaşlarıma anlatmakda bayağı zorluk çektim.Asil öğretmen olmuş, başka bir okulda eğitmen olarak hayatını idame etti.
Bir gün internette dolaşırken sitesini buldum.O günü nasıl yaşadığını sitesinde anlatmış.Öğretmen öğrenci ilişkisi adı altında yazısını okuyunca kendimi bir kahraman gibi gördüm.Yanılmamışdım iyi bir öğretmen kazandırdığım için.
Öğle anlatıyordu genç delikanlı anılarında.Hiç değişmedi kendisini geliştirmek uğruna gittiği seminerlerde öğretmenlerin hep bir numaralı dertleri olmuşdu.Birbirlerine sevgi saygı çerçevesi içinde.
Sorduğum zaman benim savaşım bitmez ben yaşadığım müddetçe bu bir fikir savaşı o savaş beni diğer kötülüklerden korur felsefesi ile yaşıyordu.
Bir başka anılarda beraber olmak üzere.
Alman eğitim sisteminden anılar.
Saygılarla.

Cuma, Eylül 07, 2007

2007-2008 EGİTİM YILI HAYIRLI OLSUN !!!

Image Hosted by ImageShack.us




2007 YILI ATAMA TABLOSU...


DERSIN ADI..........KADROLU...........KADROSUZ.......TOPLAM.

Din Ahlak Bilgisi ........600..................700............................1300.
Beden Eğitimi....................245..................450............................. 695.
Resim..................................150...................245............................. 395.
Müzik.................................. 150...................245............................. 395.
Matematik..............................30.......................0............................. 30.
Fizik..........................................15.......................0............................. 15.
Kimya.......................................30.......................0............................. 30.
Biyoloji......................................40.......................0............................. 40.
Kay.Eğitim Sen.

Öğrencisiz Öğretmenler

Halen Türkiye'de 200 bini aşkın işsiz öğretmen var. 200 bin öğrencisiz öğretmen. 200 bin susuz çiçek.
Bir aydır "İşsiz öğretmenler",
Kimi gün Türk dili ve edebiyatı öğretmenlerinin sesi gür çıkıyor: "17 bini aşkın işsiz mezunuz. Lise sayısı artıyor ama öğretmen atama kadrosu azalıyor. 2003'te Türk dili ve edebiyatı dersleri için 1.099 öğretmen atanırken, 2006'da bu sayı 34'e düştü. Kamuoyu tepkisi ve liselerin 4 yıla çıkmasının etkisiyle hükümet geçen ay 400 atama yapmak zorunda kaldı. Bu bile okul sayısının, dolayısıyla öğretmen ihtiyacının daha az olduğu 2003'teki atamaların yarısını bulmuyor."
Kimi gün Fransızca ve Almanca öğretmenlerinin çığlığı vicdanımızı sızlatıyor: "Onlarca üniversitede İngilizce dışında birçok yabancı dil öğretmenliği eğitimi veriliyor. Her yıl yüzlerce genç bu bölümlere girerken, yüzlercesi de mezun oluyor. Ancak bakanlık İngilizce dışındaki yabancı dil öğretmenlerine ihtiyaç olmadığını söylüyor."
Bazen tüm branş öğretmenlerinin ağıtı yükseliyor: "İşsiz lise branş öğretmeni sayısı resmi verilere göre 100 bini geçti. Ama her atama döneminde lise branşlarına ayrılan kadrolar 15, 20, 30 gibi komik sayılarda kalıyor. Sürekli yeni liseler açtıklarını söyleyen Milli Eğitim Bakanı'na soruyoruz; peki bu yeni liselerde hiç öğretmen açığı oluşmuyor mu?"
Cevabını da veriyorlar: "Kadro açığı ücretli öğretmenlik uygulamasıyla kapatılmaya çalışılıyor. Eğitim camiasında ' Ücretli kölelik' diye anılan bu sisteme göre, il veya ilçe milli eğitim müdürlükleri ihtiyaç bulunan branşlarda ücretli öğretmen görevlendiriyor. Onları ders başına 5 lira ödeyerek, ayda 300 liraya çalıştırıyor. Böylece kadrolu atayıp 930 lira maaş vermekten kurtuluyor." Bir gün okul öncesi öğretmenliği mezunları seslerini duyurmaya çalışıyorlar, ertesi gün matematik öğretmenleri kuyruğa giriyorlar.

Değersiz diploma fabrikası
Sorun şu: Halen Türkiye'de 200 bini aşkın işsiz öğretmen var. 200 bin öğrencisiz öğretmen. 200 bin susuz çiçek. AK Parti iktidara geldiğinde bu sayı 60 bin kadardı. Önlem alınmazsa her yıl en az 50 bin artışla 10-15 yıl sonra işsiz öğretmenler ordusu 1 milyon kişiye ulaşacak. Bakanlık ihtiyaç duyduğu öğretmenleri Kamu Personel Sınavı (KPS) ile alıyor. Bu yıl 205 bin işsiz öğretmen sınava girdi, 19 bin kadarı kazandı. 10 yıl sonra 1 milyonu aşkın öğretmenle sınav yapılacak, KPS yeni bir ÖSS trajedisine dönüşecek.
Bir başka sorun şu: 67 üniversitede görevi öğretmen yetiştirmek olan eğitim fakültesi bulunuyor. Bu fakültelere yüksek kontenjanlar veriliyor.
Üçüncü sorun şu: Kontenjanların bakanlık ve YÖK koordinasyonuyla belirlenmesi gerekiyor. Ancak iki kurum savaş halinde. Bakanlık kopukluğun sorumluluğunu YÖK'e yüklüyor, kurumu "İktidara karşı sistemli muhalefet yapmak"la suçluyor. YÖK ise sessizliğini koruyor ama yaraya neşter atılmadığı için eğitim fakülteleri diplomalı işsizler yetiştirmeye devam ediyor.
Son dönemde ciddi biçimde örgütlenen işsiz öğretmenlerle eğitimcilerin sendikaları, sorunun tek çözümü olduğunu savunuyorlar: Eğitim fakültelerine ihtiyaç kadar öğrenci almak, yani kontenjanları iyice budamak. Bir de örnek gösteriyorlar: Mezunları açıkta kalmayan Polis Meslek Yüksekokulları.
Bakanlık yetkilileri, yeni Anayasa ile YÖK sorununun aşılmasından sonra bu çözümü hayata geçireceklerini söyleyip, "Sabır" tavsiye ediyorlar.
Gelin de o sabrı 30 yaşında hâlâ anne-baba eline bakan 200 bin işsiz öğretmenden bekleyin. Hepsi de barut fıçısı gibi. Patlamaya hazır.Kay.Sabah
Şaka gibi !!!
Saygılarla.

Perşembe, Ağustos 23, 2007

AYIP DEGIL....


Tebrikler Okul aile birligi.
Saygilarla.

Çarşamba, Temmuz 11, 2007

EĞİTİM SİSTEMLERİNDEN ÖRNEKLER...


Alman eğitim sistemi Alman devletinin eğitime verdiği önem ve ayırdığı güçlü mali kaynak sonucu Avrupa'nın en başarılı eğitim sistemi olmuştur. Refah düzeyinin yüksek olması ve teknolojinin tüm nimetlerini eğitime yönlendiren Alman devleti uzun vadeli çalışmalarının mahsulünü yetiştirdiği nitelikli kadrolarla almaktadır.Çocuk yuvalarından başlamak kaydıyla yüksek öğrenimin bitişine kadar olan tüm devlet okul ve üniversitelerinin giderlerinin büyük bölümünü devlet karşılamakta ve bu yönüyle halen Avrupa’nın parasız eğitim yapılan birkaç ülkesinden biri olma konumunu korumaktadır. Sosyal devlet olma özelliği nedeniyle öğrencilere birçok burs olanağı sunması sonucu Almanya özellikle üniversite öğrenimi görmek isteyen gençlere çok cazip gelmektedir. Bu sebepten Türk öğrencilerinin de genel tercihi Almanya’dır. Alman eğitim sisteminde temelden başlamak koşuluyla sırasıyla öğrenciler şu evrelerden geçerler:
Çocuk Yuvaları:İki ile beş yaş arasındaki çocukların devam ettiği ve ilk temel gelişim eğitimini aldığı çocuk yuvaları zorunlu eğitime tabii değildir. Ancak Almanların yüzde altmıştan fazlası çocuklarını yuvalara göndermektedirler.
İlköğretim Okulları:Almanya’da temel eğitim zorunludur. Çocuklar Ilk Okula altı yaşında başlarlar ve dört sene temel düzeyde bir eğitim alırlar. Ilk Okuldan sonra öğrencilerin 3 farklı seçeneği vardır: bunlar Orta Okul, Kolaylastirilmis Orta okul ve Lise dir.
Ortaokul:Eğitim süresi altı yıldır. Kolaylastirilmis orta okula göre eğitim düzeyi daha yüksektir. Genelde belli bir mesleğe yönelim için temel oluşturur. Ortaokul Bitirme Sınavı başarıyla tamamlayanlar genellikle bir mesleğe yönelik meslek okullarına yada meslek liselerine devam ederler.
Kolaylastirilmis orta okul: eğitim düzeyi basittir ve meslek yaşında kalifiye eleman yetiştirmek için temel bir eğitim sunar. Eğitim süresi beş yıldır.
Lise:Tamamen üniversite ve akademik eğitime yönelik bir temel eğitim sunan lise eğitim düzeyi ilk okuldan sonra en yüksek olan okuldur. Eğitim süresi dokuz yıldır. Liseyi bitiren öğrencilerin ( lise bitirme) sertifikası sınavına girmeleri gerekmektedir. Ancak bu sınavı başarıyla verip sertifikasını alan öğrenciler üniversiteye girme hakkına sahip olabilmektedirler.
Peki bu durum nasıl işlemektedir.
İlk öğretime başlıyan çocuklar 4 sene temel eğitimlerini aldıkdan sonra eğitmenlerinin vereceği bir tavsiye mektubu ile orta eğitimleri için yukarda belirtilen 3 bazı eyaletlerde 4 katagoriye ayrılmış okullara kaydolurlar.Kayıt sırasında tavsiye mektuplarının gösterilmesi şart koşulmuşdur.
Bu durum çocuklarının ilerde ki eğitim seçimlerinde büyük rol oynar.
Peki örnek vermek istersek benim çocuğuma kolaylaştirilmiş bir orta eğitimi
tavsiye edilmiş ise onun ilerde yüksek eğitim yolları baştan kesilmiş olmazmı.
Yasalar bu durum karşısında da bir şans tanımaktadır.Siz çocuğunuzu isterseniz her ne kadar tavsiye mektubunda basit bir orta okul tavsiye edilmiş ise de onu yüksek kaliteli bir liseye kayıt yaptırabilirsiniz.Bu hak size şartlı olarak tanınmışdir.
Çocuğunuz ilk dönemde diğer çocuklarla birlikde uyum sağladığı taktirde bu da alacağı notlarla belli olmaktadır.Eğitimine devam edebilir.Yoksa 1.nci dönemde
başarı gösterememiş ise hemen bir alt düzeyde ki okula kaydırılır.Bu durum aynen orada da geçerlidir.Orada da bir dönem başarı gösteremediği taktirde tekrar daha da düşük eğitim veren bir okula kaydırılır.Bu durum çocuğunuzun öğrenme kapasitesine bağlı olarak.Beyinsel özürlü eğitim okulana kadar gidebilir.
Bu durum çocuklar arasında eğitim kalitesini muhafaza edilebilmesi olarak düzenlenmişdir.
Peki verilen derslerin bu 3- veya 4 katagoride okullarda nasıl olmaktadır.
Dersler aynen işlenmektedir.Değişen tek şey o derslerin içerikliğidir.Okulun eğitim düzeyine göre yapılan dersin çok daha yönlü öğretilmesidir .
Bunu bir örnekle göstermek istersek.Kolaylaştırılmış bir orta okulda :
I.nci dünya savaşını inceledikleri zaman, ne zaman başladığı ve bittiği kimler arasında olduğu olarak okunmasına karşı.Bir katagori yüksek okulda aynı anda o ders okunduğu zaman çıkış nedenleri alt yapısı eklenmiş olarak geçer.Eğer eğitim düzeyi lise ayarı bir okul ise o konu çok daha geniş olarak alınır.Sosyal ve politik içerikliği vs.vs. olarak işlenir.Her ne kadar dersler aynı anda işlense bile içerikliği gitmiş olduğunuz okulun katagorisine göre çok yönlü işlenmesidir.
Yukarda grafikde gösterildiği gibi eğer başarı ile orta eğitimi bitirdikden sonra
lise ayarı okullarda son üç dönem alacağınız not ortalaması ile bitirme imtihanına girme hakkını kazanır.Bu imtihani da başarı ile verdiğiniz taktirde sizlere bütün üniversite kapıları açılmışdır
.
Bu sistem çocukların zorlanmadan kendi eğitim kapasitelerine göre düşünülmüş bir sistem olarak kabul edilmişdir.Her çocuk için şanslar eşittir.
Bu eğitim sistemi ile ülkenin ileriye doğru dönük kaliteli elemana sahip olmasına ve ekonomik ve sosyal yaşam düzeyini yüksek tutma amaçını taşımaktadır.
Her zaman bu sistem başarılı olmuşmudur diye sorulacak olursa bunu cevaplamak çok zordur.O durum ülkenin politik olarak sağlam raylar üzerinde
oturtulmasına bağlıdır.Her ne kadar eğitim kalitesi yüksek olsa dahi.Yanlış politikalar bu yüksek eğitimi yerle bir edebilir.
Yanlış atılımlarla bir zamanlar doktor ve öğretmenlerin açıkda kalması gibi.
Veya bu gün olduğu gibi Yüksek teknoloji alnında veya kaliteli işçi konumunda açığın çok büyük olması dışardan gelecek elemanlara ihtiyaç duyulması gibi.
Saygılarla.

Salı, Mayıs 29, 2007

İŞÇİ ÇOCUKLAR..


Onlar bizim çocuklarımız.
Onlar ilerde bizlerin büyükleri.
Onlar istikbalimiz.
Okulların kapanmasına az kaldığı bu günlerde.Bütün bir kış sezonunda çalışarak öğrenmek için çabalıyan çocuklarımızı tatil heyecanı sardı.
Tabii bunu bütün çocuklarımız için söylemek doğru olamaz.
Bazı çocuklarımızı daha da zorlu günler bekliyor.
Onlar İŞÇİ ÇOCUKLARIMIZ.
Önce biraz yasalarımıza bakalım ne diyor :
"Yeni iş kanunu Kanun küçük yaştaki işçilerin sağlığını, öğrenim durumunu ve ahlakını korumak için bazı düzenlemeler yapmıştır. İş kanununa göre 15 yaşından küçüklerin çalıştırılması yasaktır.(İş K 71 mad) Ancak on dört yaşını doldurmuş ve ilk öğretimi tamamlamış olan çocuklar, bedensel, zihinsel ve ahlaki gelişmelerine ve eğitime devam edenlerin okullarına devamına engel olmayacak hafif işlerde çalıştırılabilirler.
Çocuk ve genç işçilerin işe yerleştirilmelerinde ve çalıştırılabilecekleri işlerde güvenlik, sağlık, bedensel, zihinsel ve psikolojik gelişmeleri, kişisel yatkınlık ve yetenekleri dikkate alınır. Çocuğun gördüğü iş onun okula gitmesine, mesleki eğitiminin devamına engel olamaz, onun derslerini düzenli bir şekilde izlemesine zarar veremez."
Şimdi de gerçek yaşamın içinden bazı hakikatları ele alalım.
"Mevsimlik çocuk işçi yaşı 10’a düştü
Her yıl eğitimlerini yarım bırakarak aileleriyle çalışmaya giden Batmanlı öğrencilerin mevsimlik göçü yine başladı."Gazeteler.
Yetkililerin tüm çabalari, 17 bin öğrenci sayısını azaltamadı.
Yetkililer, tarlada ve bahçelerde aileleriyle birlikte çalışmaya giden öğrencilerin yaş ortalamasının 10’a düştüğüne dikkat çekiyor.
Türkiye'de terörün en fazla yaşandığı eğitimin içler açısı bir durumda olduğu olarak bilinen ve çareler aranan bir bölgeden gelen haberler.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun birçok kentinde olduğu gibi batman’da ailelerin mevsimlik göçü başladı.
Aileler tarla ve bahçelerde ürün toplamak için başka illere gidince bundan en çok öğrenim gören çocukları etkileniyor.
Her şeyi eğitim de aradığımız,sorguladığımız gerçekleri nasıl görebileceğiz.Çıkarılan kanunlar uygulamaya geçirilmedikten sonra neye yarar.
"Batman Milli Eğitim Müdürlüğü, öğrencilerin eğitimlerinin aksamaması için çalışmalarını sürdürüyor. Batman Milli Eğitim Müdürü Şinasi Soyer işçilerden dilekçe bırakmalarını ve nereye gittiklerinin tespitini istediklerini belirterek “Bu tespitten sonra orada 20 günlük dahi aksama olsa orada geçici işçi çocuklarımıza eğitim öğretim görüyor” dedi.
Bu konuda ki yorumu sizlere bırakıyorum.İyi niyet bir başlangacım simgesi olduğu söylense de acı gerçek ortada.
Yetkililer, mevsimlik işçi olarak çalışan çocukların yaş ortalamasının 15’ten 10’a düştüğüne dikkat çekiyor.
Genel bilgiler vermeğe kalkarsak karşımıza çıkan tablo :
• Çocukların Çalıştırılmasına Karşı Çalışma Programı'nın (IPEC) verdiği bilgilere göre, dünya genelinde çoğunluğu 5-17 yaş arasında olan 200 milyon çocuk işçi var. Bunların çoğunluğunun yaşı 16'nın altında olan kız çocukları
• Gelişmekte olan ülkelerde çocuklar beş yaşına geldiğinde aileleri, ‘aile ekonomisine katkıda bulunma’ gerekçesiyle çocuklarını hizmetçi olarak çalıştırmaya başlıyor
• Kız çocukları günde 16-18 saat arasında çalışmak zorunda bırakılıyor
• UNICEF raporunda, çocukların hizmetçi olarak çalıştırılması ‘çocukların en gizli şekilde çalıştırılması’ olarak belirlendi
• Özellikle küçük kız çocukları cinsel meta olarak kullanılıyor ve çocuk ticaretine maruz kalıyor
• Birleşmiş Milletlerin Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi, 18 yaşına kadar her insanı çocuk olarak kabul ediyor. Bu sözleşmeye imza koyan Türkiye de çocuğun yaşa bağlı tanımı konusundaki ölçütü kabul etmiş sayılıyor.
Eğer bizim yasalarımıza bakarsak o zamanda :
• 14 yaşın altında ve ilköğretimi tamamlamamış çocukların çalışması kanunen yasak
• Türkiye’de çalışan yaklaşık 3 milyon 850 bin çocuk var
• Türkiye’de 6-14 yaş grubu arasında çalışan 511 bin çocuk var
• 12-14 yaş grubunda kayıtlı çalışan çocuk sayısı 469 bin
• Zorunlu eğitimin sekiz yıla çıkarılmasıyla çocuk işçi sayısında yaklaşık yüzde 50 azalma oldu
• Kentlerdeki çocuk işçilerin yüzde 55.6’sı kırsaldan göç eden ailelerin çocukları
• 6-17 yaş grubundaki çocukların yaklaşık yüzde 58’i tarımda, yüzde 22’si sanayide, yüzde 10’u ticarette, yüzde 10’u da hizmet sektöründe çalışıyor.
Eğer bu gerçeklerle sizleri üzdümse affınıza sığınırım.
Saygılarla.

Çarşamba, Mayıs 16, 2007

Suçluyu bulduk !...


Sn.Savaş Ay eğitim üzerine devamlı olarak bizlere ismini dahi duymadığımız.Hayal bile edemiyeceğimiz köşeler
den sesleniyor.Kimi zaman olamaz böyle şeyler diyoruz.Zaman geliyor el ele verip eğitime katkı da bulunabilmek için okyonusun içinde bir damla olmaya çalışıyoruz.
Bir yazısında diyor ki:
"Göçer çocukları yaşam boyu okul, öğretmen yüzü göremiyor. Okumak için tutturanlar tepki görüyor"

Sonra tarif ediyor yöreye nasil ulaşılacağını:
"Pasinler'i geçip Sarıkamış'a ilerlerken renkli çadırlar ilişiyor gözümüze. Onlar Abdal'larmış meğer. Adana, Osmaniye, Kahramanmaraş esas yerleriymiş ama, mevsime göre göçer, seyyar satıcılık, pazarcılık, bohçacılık yaparlarmış."
Ve diyor ki." Bu Abdal kabilesinin büyükleri hiç okula gitmemiş küçükken. Şimdi de mektep yüzü görmeme, okulla, öğretmenle, alfabeyle tanışmama sırası çocuklardaymış."
O an aklıma geçenlerde seyrettiğim.Sirk ailesi geliyor.Kalabalık bir aile.Anne, baba, çeşitli yaşlarda çocuklar.
Onlarda göcebe; ailece Sirkin bir parçası.Çadırlarını kasabanın gösterdiği yere kurup. Imece çalışma, her birinin görevi var.Aktristi de kendileri,işçisi,organizatörü de.Orada ki ikamet tarihi zaman zaman 4 ila 6 hafta bilemediniz 2 ay.Sonra,tekrar başka bir kasabaya doğru yolculuk.
Çocuklar ise her gün, akşamları verecekleri gösteriye, günde en az bir kaç saat çalışıyorlar.
Burada sirkin nasıl çalıştığını anlatmak değildi maksadım.
Sirkin kasabaya geldiği an, anne çocukları toplayıp o kasabanın okuluna kayıt yapması.Ellerin de bir evvelki okuldan verilmiş belge ile yapılan müracaat.Dedim ya çocuklar bu yeni okullarında da en fazla 2 ay belki de 2 hafta kalacaklar.Sonra tıpkı Göçerler gibi nafakalarını çıkarmak için bir başka kasabaya veya yöreye gidecekler.
Göcerlerde ki kızların çoğu aslında çok istiyormuş okumayı. Ama büyükler korkutuyormuş onları. "Okula gidene öğretmen dayak atar, ceza verir" diyorlarmış. Yolda kaçırılacaklarını, organ mafyasına yem olacaklarını bile düşünen var. Yine de cesur davranıp, okumak için 'tutturanlar', ailelerinden tepki görüyormuş. "Bizim 1 ayımız şuradaysa 3 ayımız öbür yerde. Siz nerede, nasıl okuyacaksınız?" diyormuş ebeveynleri.
Internetin sayfalarını karıştırırken önümüze aynı ülkeden eğitim ile bir haber çıkıyor orada da :
"9 Balkan ülkesinin yanında 4 misafir ülkeden 54 öğrencinin katıldığı yarışmalarda Türk milli takımını Samanyolu Koleji'nden Cafer Tayyar Yıldırım, Süreyya Emre Kurt ve Melih Üçer isimli öğrenciler temsil etti. Türkiye'yi geçen yıl yapılan yarışmalarda da temsil eden öğrenciler, bu yıl ilk katıldıkları yarışmada yeni bir başarıya imza attı.

Balkan Matematik Olimpiyatı'ndan Cafer Yıldırım altın, Süreyya Kurt gümüş, Melih Üçer ise bronz madalya ile yurda döndü. Aynı öğrenciler Vietnam'da yapılacak olan 48. Uluslararası Matematik Olimpiyatı'nda da Türkiye'yi temsil etmeye hak kazandı. Öğrenciler elde ettikleri bu sonucu, TÜBİTAK'taki öğretim üyeleri ile hiçbir fedakârlıktan kaçınmadan kendilerini yetiştiren öğretmenlerine ve ailelerine borçlu olduklarını ifade etti."

Bazen karşılaştığımız her olay da bir suçlu arıyor yorumlarımızın sonunda tek kelime ile noktalıyoruz.
Eğitim...
Verilemiyen bir şeyi nasıl suçlıyabiliyoruz onu anlıyamıyorum.
Saygılarla.