Tarihten sayfalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarihten sayfalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ocak 07, 2009

PALÄSTINE / FILISTIN

60 yılın kanlı hikâyesi...



Her şey 1917 yılında imzalanan ve Osmanlı'dan kopuş anlamına gelen Balfour Deklarasyonu'nun imzalanması ile başladı.
İngiliz bakan Arthur Balfour, Siyonistlerin lideri Lord Rotshild'e resmi bir mektup yazdı. Bu mektupta Balfour kendisinin ve İngiltere'nin Filistin'de bir Yahudi devleti kurulması için Siyonistleri sonuna kadar destekleyeceğini yazıyordu. Bu mektup 'Balfour Deklarasyonu' olarak tarihe geçti.
Bu deklarasyon uyarınca Yüz binlerce Yahudi Siyonizm projesi kapsamında İngiliz mandası altındaki Filistin'e göç ettiler.
Planlı Yahudi göçü ve bunun sonucunda Filistin'de Arapların 6'da 1'i kadar çoğalan Yahudi nüfusuna karşı bir tepki olarak Nisan 1920'de iki büyük Filistin ayaklanmaları yaşandı.
1947de İngiltere, Filistin sorununun çözümünü Birleşmiş Milletler'e devretti. Birleşmiş Milletler Filistin'i iki parçaya bölüp %56.5unu Yahudilere,%43.5'unu Araplara vermeyi teklif etti. Filistin bu fikre sıcak bakmamasına rağmen, 33 ülkenin oyuyla bu plan kabul edildi.
Bu kararın ardından da 14 Mayıs 1948'de bağımsız İsrail Devleti'nin kurulduğu dünyaya açıklandı.
15 Mayıs 1948de İngiltere Filistin'de mandalık yönetimini bitirmek istediğini duyurdu. Yahudi militanlar 1948 yılının Aralık ayında Filistin'in Arap köylerinde etnik temizlik başlattılar. İsrail bağımsızlığını 14 Mayıs 1948de ilan etti.

Siyonist Irgun ve Lehi örgütlerinin militanları 9 Nisan'da Deir Yasin köyünde katliam yaptıktan sonra binlerce Filistinli Lübnan, Mısır ve Batı Şeria'ya kaçtı. İsrail bağımsızlığını ilan ettikten bir gün sonra Ürdün, Mısır, Lübnan, Irak ve Suriye İsrail'e saldırdı,ama İsrail orduları onları geri püskürttü. Bu savaşlardan sonra Mısır Gazze'yi, Ürdün Kudüs etrafında küçük bir bölgeyi ve Batı Şeria'yı aldı. Bunlar Filistin'in %25iydi.

1964'de Filistin Kurtuluş Hareketi kuruldu.

5 Haziran 1967de 6 gün savaşı başladı. Orta Doğunun haritası bu savaşta değişti. Israil Gazze ve Sina yarımadasını Mısır'dan, Golan tepelerini Suriye'den aldı ve Batı Şeria ile Doğu Kudüs'ü işgal etti. İsrail toprakları bu savaştan sonra neredeyse 2 kat büyüdü. Birleşmiş Millet bu savaştan sonra 242. kararını alıp İsrail'in bu savaşta kazandığı toprakları işgal edilmiş olarak kabul ederek, bir an önce çekilmelerini istedi ancak İsrail, 500.000 Filistinli'nin mülteci durumuna düştüğü bu savaş sonucunda işgal ettiği topraklardan çekilmedi.

1968'de Yaser Arafak Filistin Kurtuluş Örgütü'nün başına geçti. 1974te Yaser Arafat Birleşmiş Millet Güvenlik Konseyi'ndeki ilk konuşmasını yapıp barışçıl isteklerini vurguladı.

1977de Irgun ve Lehi örgütlerinin mirasçısı Likud, İsrail seçimlerini kazanıp iktidar partisi oldu. Likud, Israil'in bütün vaadedilmiş topraklara (Ürdün, Filistin, Irak, Suriye, Lübnan ve Mısır ile Türkiye ve İran'ın bir bölümü) yayılması gerektiğini savunuyordu. O zamanki tarım bakanı olan Ariel Şaron da Likud partisindendi.

1979de Mısırlı başkan Enver Sedat Israille barış anlaşması imzaladı ve böylece Mısır, İsrail'i tanıyan ilk Arap ülkesi oldu. Bu anlaşma çerçevesinde Gazze Filistinliler'e verildi.

1982de Ariel Şaron, İsrail-Lübnan savaşını başlattı. Falanjistlerin de desteğiyle Sabra ve Şatilla mülteci kaplarına girerek tarihin en büyük katliamlarından biri gerçekleştirildi, binlerce Filistinli sivil öldürüldü. Sabra ve Şatilla kamplarında öldürülen sivillerin görüntüleri, insanlık tarihine kapkara bir leke olarak geçti.

1982'de İsrail, Lübnan'a karşı savaş ilan etti.

1987de Gazze'de Intifada adındaki ayaklanma başladı. Kısa bir süre sonra intifada Batı Şeria'ya da yayıldı. Aynı yıl, Filistin'de Hamas, Şeyh Ahmed Yasin'in önderliğinde kuruldu. 1988de Filistin Özgürlük Topluluğu Arafat'ın liderliğinde Birleşmiş Milletlerin 242. kararını ve Filistin'de iki devlet fikrini kabul etti.

1992de Israil'de İşçi partisi iktidara gelince bir barış süreci de başlamış oldu. 1993te İsrail ve Arafat Oslo Barış Anlaşmasını imzaladırlar. Bu anlaşmanın sonucunda Arafat sürgünden kurtulup Filistin'e geri döndü. 1994te Filistin Özgürlük Harekâtı ve İsrail Kahire'de görüştü. Bu görüşmelerde yapılan anlaşmanın sonucunda İsrail'in Gazze'nin çoğunu ve Batı Şeria'daki Erila şehrini Filistin'e bırakmasına karar verildi.

Eylül 200'de Ariel Şaron'un Mescidi Aksayı ziyaret etmesi, Filistinliler arasında büyük bir öfkeye ve protesto gösterilerine yol açtı. Bu olay 2. İntifadanın başlangıcı oldu.

2006-2007 yılları arasında Bu kez El Fetih ve Hamas arasındaki çatışmalar gündeme demgasını vurdu. Bağımsız Filistin için mücadele eden bu iki gücün birbirine düşmesi İsrail'in de işine yaradı.

2007 yılında Arafatın ölümünden sonra yerine geçen Mahmud Abbas ile Şimon Peres, Annapolis'te bir araya geldi.

İsrail, 27 Aralık 2008'de, Yahudilerce 'düğme dikmenin' bile yasak olduğu cumartesi günü Gazze'ye 'Dökme Kurşun' adını verdiği bir operasyon başlattı. Bir hafta havadan devam eden bombardımana bir hafta sonra kara birlikleri de dahil oldu.

Dünyanın en büyük toplama kampı olarak nitelendirilen Gazze'de nüfus yoğunluğu o kadar yoğun ki bir metrekareye 5 Filistinli düşüyor.

Hamas'ı hedef aldığını iddia eden İsrail'in tonlarca bomba attığı Gazze'de ölü sayısı her geçen dakika artmakla birlikte 566'ya yükseldi. İsrail'in iddialarının aksine ölenlerin üçte biri, sivil ve çocuklardan oluşuyor.K.Zaman Online/Harita Aksiyon Dergisi'nden alınmıştır.

Çarşamba, Aralık 24, 2008

ANLAMAK ...


- Hayırdır İsmet... Habersiz geldin.

- Paşam, azınlıklar meselesi... Konuyu Meclis'e getireceğiz... Ne diyorsunuz?

- İsmet bugün geç oldu... Yarın sabah erkenden gel, konuşalım.

İnönü çıkınca Atatürk "bütün görevlileri" toplamış:
- Sadece laleler kalsın... Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün, atın... Derhal.

İsmet Paşa sabah gelmiş, bahçenin "halini" görmüş ve "görevlilere" sormuş:
- Ne oldu böyle?

- Gazi Paşa Hazretleri emrettiler, söktük.

Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk'ün odasına girmiş:
- Paşam, bahçenin durumu nedir?

- Azınlıkları söküp attım İsmet.
İnönü "anladım" dercesine başını öne eğmiş:
Atatürk:
- İsmet, ben "Ne Mutlu Türküm Diyene"
sözünü boş yere söylemedim... Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı... Ben hayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin... Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanun çıkarılmasın.
Saygılarla.

Pazar, Kasım 23, 2008

BİZLERDE ÇOCUKTUK...


ERDIL



Bu günün çocukları sanal dünyasında; anne ve babalarının çocukluk günlerini görmek isterlerse !!??
Sadece bu filmi seyretsinler onlarda bir zamanlar çocuk idiler.
Hayırlı Pazarlar.
Saygılarla.

Cuma, Kasım 14, 2008

BIR KITAP...



Uzun zamandır baba dostu ile görüşemiyordum.Telefonlara da cevap alamıyordum.Dün akşam o tatlı sesini duydum.Biraz sitem ederek nerelerdesin diye sordum.10.Kasımda ailecek Ata'nın evi Selanik'deydim dedi.Birazda kırıldım neden benide almadın diye; gideriz Alev'im gene gideriz dedi.Unutmadan da son gelişinde yarım bıraktiği Konyağı'ni sordu.Valla hala duruyor dedim.1 saat kadar oradan buradan konuştuk.
Sonra merakla kitabının bitip bitmediğini sordum.Son rutuşlarını İstanbul dışında şirin bir kasaba da yaptığını biliyordum.Piyasaya çıktı dedi adresine de bir kaç kitap gönderdim.Hatta bu gün Cumhuriyet'den Mehmet Çakır ile bir röportaşım çıktı dedi.Bende o yazıyı alıntı yapıp aşağıda yazdim.Zaman zaman aramızda ki bazı anıları aktarıyorum.İlerde ki günlerde bazı anılarıda aktarmaya çalışacağım.
Saygılarla.

Türklük bilinci kimilerini rahatsız ediyor
Gazeteci Orhan Karaveli, Tanıdığım Nâzım Hikmet'le başladığı biyografi niteliğindeki araştırmalarını, aynı titizlikle sürdürüyor. Yazarın son yapıtı: Ziya Gökalp'i Doğru Tanımak. Kitap, Ziya Gökalp'in pek bilinmeyen yanlarını ve yanlış bilgilerin doğrularını gün yüzüne çıkarmayı amaçlıyor.


Kitap- İstiklal Savaşı'nda Ziya Gökalp'in fikirlerinin yeri? Anlamsız bir tartışma: Ziya Gökalp, Kürt mü, Türk mü? Bugün hâlâ gündemde yer tutan 'tesettür' konusunda Gökalp'in düşüncesi? 'Minareler süngü, kubbeler miğfer' sözü, iddia edildiği gibi Gökalp'in mi? Karaveli'yle yeni kitabını konuştuk...

-Neden Ziya Gökalp?

- Son zamanlarda, özellikle Aydınlanma açısından, Türk Aydınlanması açısından eksik ve yanlış tanınan Türk büyükleri üzerinde çalışmayı, onların biyografilerini yazmayı, eksik tarafları varsa bunları tamamlamayı veya yanlış bilgileri düzeltmeyi kendime görev saydım. Beni bu konuda çalışmaya iten, başlıca Nâzım Hikmet olmuştur. Ona 'vatan hainliği'ni yakıştırmışlardı. Bu yakıştırmayı hiç aklıma sığdıramadım. 27 Mayıs'ın hemen ertesinde, Vatan'da dış politika yazarı olarak çalışırken, Moskova'da düzenlenen Uluslararası Doğu Bilimciler Kongresi'ni izlemek için Rusya'ya gittim. Kongrenin ilk gününde Nâzım Hikmet'le tanıştım. Arkadaşlığımız her gün artarak devam etti. Yemekler yedik, sohbetler edik. Hatta bu sohbetlerden rahatsız olanlar oldu. On beş günlük dostluğumuz sırasında Nâzım Hikmet'in çok yanlış tanındığını anladım. Onun ne büyük bir yurtsever olduğunu yakından görmek fırsatını buldum. Buradan yola çıkarak Tanıdığım Nâzım Hikmet'i yazdım. Bu kitap çıktıktan sonra pek çok kişi bana şöyle dedi: 'Biz Nâzım Hikmet'i vatan haini olarak tanıdık, ta ki sizin kitabınıza kadar.' Bir gazeteci bundan daha büyük ödül olur mu? Bu bende bir ufuk açtı; beni yeni kitaplar yazmaya teşvik etti ve arkasından Sakallı Celal'i yazdım. Nâzım Hikmet, Sakallı Celal, Atatürk'le gelen Aydınlanma'nın emekçileriydi. Başka kimler vardı? Aklıma Tevfik Fikret geldi. Tevfik Fikret, Namık Kemal'le beraber Türk Aydınlanması'nın en önemli unsurlarından ve Atatürk'ü çok etkileyen birkaç kişiden biridir. Diğerleri Namık Kemal ve Ziya Gökalp'tir. Ben Tevfik Fikret ve Ziya Gökalp'i yazmış oldum. Belki bir gün Namık Kemal'i de yazmaya çalışırım. Bu kişiler, Türk gencinin, Türk halkının mutlaka bilmesi gereken hem de doğru bilmesi, iyi bilmesi gereken insanlar. Oysa yanlış biliniyorlar.Ziya Gökalp'in bugüne ışık tutan fikirleri var. Atatürk'e, 'Fikirlerimin babası Ziya Gökalp'tir' dedirten bir adam. Bu adam, Türk ulus-devlet fikrini ilk kez ortaya atan insandır. Peki nesiyle anılıyor şu an? Ziya Gökalp mi, ha şu Turancı şair... 'Turan' şiirinde şunu söylemek istiyor: Hey Türk halkı! Kendinize gelin. Sizin binlerce yıllık bir tarihiniz var. Büyük bir ulussunuz. Bunları hatırlayın! Böyle söylemekte haklıydı. Çünkü Türkler, Türklüklerini unutmuşlardı. Osmanlı'ydı onlar. Türküm, demek kimsenin aklına gelmiyordu. Öyle bir dönemde Türkçülük fikrini atmıştır ki, biraz da bu sayede Atatürk, İstiklal Savaşı'nda başarıya ulaşmıştır. Türklük bilinci! Bugün o bilinç bazı kimseleri rahatsız etmeye başladı. Ziya Gökalp'i kötülemeye başladılar. Hırsız diyemediler, arsız diyemediler; ne dediler? Turancı. Başka? Kürt. Kürt olmak, bir defa ayıp değil. Sonra, beni, eylemleri ilgilendirir... Sırf Diyarbakır'da doğdu diye Ziya Gökalp'i Kürt yaptılar...- Kitabın ilk bölümünü bu soruna ayırmışsınız. Nasıl bir sonuca vardınız?



Türk mü, Kürt mü tartışması


- Ziya Gökalp diyor ki: 'Bir insanın aidiyetini oluşturan onun yaşadığı ülke değildir, yaşadığı coğrafya değildir, kanı, ırkı da değildir; aldığı terbiye ve duygularıdır. Bir insan kendisini hangi ulustan hissederse o ulustandır ve bunun tartışılması gereksizdir. Bilimsel bir araştırma yapmaksızın, ben kendimi Türk bilirdim. Ama Selanik'e geldikten sonra araştırdım ve Türk olduğumu öğrendim.' Nasıl öğreniyor? Soyağacına ulaşıyor. Ziya Gökalp hakkında yazılmış çok sayıda kitap var. Bu kitaplardan yüzden fazlasını inceledim; sanırım yüz yirmi beş kitap kadar. Buna dergileri, belgeleri ve yabancı yayınları da ekleyebilirsiniz. Bunların pek azında soyağacından söz ediliyor; kargacık, burgacık, çoğu da eski harflerle olmak üzere. Düzgün bir soyağacı ilk kez bu kitapta yayımlanıyor. Ben bunu nasıl yayımladım? Yine gazetecilik devreye giriyor. Ailesinden kim varsa arayıp buldum. Özbeöz kardeşi, emekli bir subay olan Nihat Topçu'nun çocuklarını buldum. Bunlardan biri de generaldi, emekli general. Bir diğeri eski bir maliyeciydi, maliye uzmanıydı. Kızını buldum. Kızının kızını buldum. Onlarla yaptığım konuşmalardan, ailenin kendisini tamamen Türk hissettiğini anladım. Kendilerinin Horasan'dan, Buhara'dan gelen bir Türk aşiretine ait olduklarını söylüyorlar. Ziya Gökalp de 'Türklük hem mefkûrem (idealim), hem de kanımdır' diyor. Türk olduğuna böylesine inanan bir adama, 'Sen ille de Kürtsün' demenin anlamı var mı? Birinci çıkış noktası...İkincisi... Araştırınca, bizim güneydoğumuzun tam bir Babil Kulesi olduğunu gördüm. Binlerce yıldır, Kürtlerden de önce, Türklerden de önce nice kavimler gelmiş geçmiş buradan. Bu kadar çok insanın kaynaştığı bir başka belde dünyada yok. Böyle bir bölgeyi tek ulusa bağlayabilir misiniz? Diyarbakır Kürtlerindir diyebilir misiniz? Bunun imkânı var mı? Yok. Peki Ziya Gökalp'in Kürt olduğunun çıkış noktası ne? Diyarbakır'da doğmuş olması... Kaynaklara baktım. 1901 senesine ait salnameleri buldum, hem de yabancıların yazdığı, Diyarbakır'da Kürtlerin neredeyse ismi geçmiyor. Sosyal hayat, bilimsel hayat -yirminci yüz yıl başlarında- büyük ölçüde Ermenilerin hakimiyetinde. Ticaret onların elinde, doktorlar onlar, avukatlar... Kürtler aşiret hayatı yaşadıkları için büyük kentlerde toplanmamışlar. Genellikle aşiretler çerçevesinde toplanmışlar ve Arap bölgelerine yakın oldukları için -Araplar sürekli saldırı halinde olduğundan- savunma güdüsüyle yaşamışlar. İki sene uğraştım, Ziya Gökalp'in nereden Kürt olduğunu bulamadım. Sadece anne tarafının nispeten Kürt bir aileden geldiğini bulabildim. O da tamamen Kürt sayılmıyor. Aile mensuplarının sözlerine yer verdim kitapta; annelerinin Çerkes, babalarının Kürt olduğunu bildiklerini söyleyen, 'Ama biz Türküz' diyen insanlar. Dolayısıyla tüm araştırmalarımın sonunda, 'Ben Türküm' diyen Ziya Gökalp'in doğruyu söylediğine inandım.- Sunu'da, Gökalp hakkında az bilinen, hemen hiç bilinmeyen konulara ulaşmaya çalıştığınızı yazmışsınız. Neler buldunuz?- Ziya Gökalp'in çok sakin yapısı içinde adeta bir volkan sıcaklığı var; zaman zaman patlıyor. Onun dışında çok sakin, az konuşan, sessiz bir insan. Öte yandan çok bilgili ve inanılmaz bir hafızaya sahip. Gökalp'in hayatında iki senelik bir sürgün dönemi var. Kendisi İngilizler tarafından 145 Türk aydınıyla birlikte Malta'ya sürüldü. Buradaki bazı eylemleri, ne yazık ki çok az biliniyor. Birincisi, yol gösterici kişiliği, orada ortaya çıkıyor. Sürgünler arazında Said Halim Paşa gibi sadrazamlar var, Fahrettin Paşa gibi kumandanlar var, valiler, vekiller, Hüseyin Yalçın, Ahmet Emin Yalman gibi tanınmış gazeteciler var... Hatta Atatürk de Malta'ya gönderilecekler listesindedir, ama Samsun'a gittiği için sürgünden kurtulmuştur. Tamamen seçkinlerden oluşan böyle bir topluma Ziya Gökalp, iki yıl boyunca felsefe, psikoloji va sosyoloji dersleri vermiş. Malta'dayken sürekli kütüphaneye gitmiş, bilgilerini takviye etmiş. Türkiye'den kitaplar istemiştir ve iki yıl boyunca her hafta, haftanın birkaç günü Malta sürgünleri, ellerinde kalem kâğıt, onun derslerini izlemeye gelmişler. Ara sıra da 'Hocam bize birer diploma verecek misiniz' diye yarı şaka yarı ciddi sorarlarmış. Düşünün, esaret hayatı içinde ders veriyor. Bu dersler kalın bir kitap halinde yayımlanmış yakın zamanda. Ama neredeyse kimsenin haberi yok.




Sürgün mektupları

- Gökalp'in Malta sürgünlüğü sırasında eşine ve kızına yazdığı mektuplar, Malta'daki koşullar hakkında bilgi vermeleri nedeniyle anılırlar genellikle. Bunun dışında neler söylenebilir mektuplar hakkında?- Malta'dan yazılan 572 mektup, 600 küsur sayfalık büyük bir kitabı oluşturuyor. Bunu Türk Tarih Kurumu yayımlamış. Aradığınızda bulamıyorsunuz. Mektuplarla ilgili bilgiler bazı kitaplarda geçiyor. Özellikle büyük kızının eşi olan Ali Nüzhet Bey'in kitabında iki üç tane mektuba yer veriliyor. Onun dışında mektupların sadece adı geçiyor kitaplarda. İlk kez ben, 572 mektubun tamamını okuyarak yaklaşık 70 sayfada ele aldım. Ziya Gökalp'in mektupları, bir tür otobiyografisini ortaya çıkarıyor. O, kendisinden çok az söz eden biri. Bazı özelliklerini ancak bu mektuplardan öğrenebiliyoruz. Bu nedenle mektuplar, bir kilit durumunda, anahtar durumunda; Ziya Gökalp'i, zaaflarıyla, tercihleriyle, duygularıyla beraber gösteriyorlar. Kızlarına yazdığı mektuplarda, Aydınlanma'nın, ilericiliğin, kadınların toplumsal katılmalarının ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Çok iyi eğitim almaları gerektiğini, yükseköğrenim görmeleri gerektiğini söylüyor. Kadınların devlet katında önemli görevler almaları gerektiğini yazıyor... Henüz cumhuriyet ortada yok, Milli Mücadele yeni başlamış. Küçük kızına, kundaktaki kızına yazdığı mektuplar İstanbul basınına nasılsa yansımış ve alay konusu olmuş; kundaktaki çocuğa mektup yazdığı için. Büyük kızını bu konuda uyarmış, basına güvenmeyin demiş. Bunların mahrem mektuplar olduğunu söylemiş. Yaşasa bu kitaptan rahatsızlık duyardı kuşkusuz. Ama bu kadar sene geçtikten sonra mahremiyet perdesinin kalktığını düşünüyorum. Böylelikle bütün siyasi gerçekler de ortaya çıkar. Mektuplarda tesettürle ilgili sözler var. 'Tesettür' diyor Ziya Gökalp, 'İslamla alakası olmayan binlerce yıl öncesinden kalma bir tabudur ve kadına yapılmış en büyük hakarettir. Camiler namaz kılmak için değildir. Camiler, kadınlarla erkeklerin yan yana koltuklarda oturarak memleket meselelerini tartıştıkları yerler olmalıdır. İbadet, mescitlerde yapılmalıdır. Ezan Türkçe okunmalıdır. Herkes Kuran'ı anlamalıdır...'Ziya Gökalp'in çok iyimser olduğunu görüyoruz mektuplardan. 'Biz burada, siz orada acılar içindeyiz. Ama bu, bizim için kurtuluşun başlangıcıdır. Acı çekmeden başarı olmaz' diyor. Asla kötümser bir insan değil. Her koşulda bir iyimserlik payı bulabiliyor ve hep iyimserlik aşılıyor çocuklarına. Malta'da iyi olduğunu söylüyor. Diğer sürgünler yemeklerden, yataklardan sık sık şikâyet ederken, o hiç şikâyette bulunmuyor. Son derece onurlu da. Yurda döneceği zaman karısına yazdığı mektupta, 'Dönünce bir köye gideceğiz, dere kenarında oturacağız. Arkamızda ormanlar olacak. Ben o köyde öğretmenlik yapacağım' diyor. Ne var ki İstanbul'a döndüğünde evinde bir gece geçiriyor, sonra Samsun'a hareket ediyor. Oradan da Ankara yollarına düşüyor. Bu kadar vatansever.- Erişkinliğinde böylesine iyimser olan Ziya Gökalp, 18 yaşındayken intihara teşebbüs ediyor. Bazı kaynaklarda kalbine ateş ettiği yazıyor; siz kafasına ateş ettiğini belirtmişsiniz, doğru olan hangisi?- Ziya Gökalp'in kalbine kurşun sıkması söz konusu değil; kafasına kurşun sıkmıştır. 18 yaşından 48 yaşına kadar da otuz sene o kurşunla beraber yaşamıştır. Şu anda Cağaloğlu'nda, II. Mahmut Türbesi'nin haziresindeki kabrinde de kafasındaki kurşunla yatıyor. Silahı yakından ateşlediği için kurşun hız alamamış ve kafatası kemiğini delmiş, fakat beyne zarar vermeyeceği bir noktada kalmış.- Ziya Gökalp'in Türk edebiyatının ve Türk siyasetinin ünlü isimleriyle akrabalıkları olduğunu saptamışsınız. Kim bu kişiler?- Örneğin Feyzi Pirinççioğlu. Gökalp'in dayısı. Feyzi Bey Mustafa Kemal'in ilk kabinelerinden birinde bakandı. Daha sonra Refik Pirinççioğlu, İnönü döneminde bakanlık yapmıştı. Akrabalarından en önemlilerinden biri Orhan Asena. Orhan Asena çocuk doktorudur. Ama onu topluma tanıtan başlıca yanı, çok iyi bir oyun yazarı olmasıdır. Beni en çok etkileyen yakınlarından biri de şair Cahit Sıtkı Tarancı'dır. Cahit Sıtkı da Diyarbakırlıdır. Oradaki evi müze halindedir. O da çok genç yaşta vefat etmiştir. - 'Minareler süngü, kubbeler miğfer' sözü iddia edildiği gibi ona mı ait?- Bu ünlü dörtlüğün tamamı şöyle: 'Minareler süngü, kubbeler miğfer/ Camiler kışlamız, müminler asker/ Bu ilahi ordu dinimi bekler/ Allahüekber, Allahüekber.' Birkaç gün önce de Fazıl Hüsnü Dağlarca ile Faruk Nafiz Çamlıbel'i karıştıran Başbakan, Türkiye'yi yönetmesi arifesinde okuduğu ve savunmasında Ziya Gökalp'e ait olduğunu ileri sürdüğü bu sahte dörtlükle 'halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği' gerekçesiyle cezaevine gönderilmişti. Ziya Gökalp'in böyle bir şiiri yoktur. Bu dörtlüğü hangi militan densizin yazdığı da belli değildir. Bu dörtlük, Gökalp'in, gönlü yurt sevgisiyle dolu Mehmetçiği, Balkan Savaşı sırasında yüreklendirmek için kaleme aldığı 'Asker Duası' manzumesine utanmazca yapıştırılmıştır. Şiirin aslını kitabıma aldım.



Kaynak .Ziya Gökalp'i Doğru Tanımak/ Orhan Karaveli/ Doğan Kitap/ 248 s.Cumhuriyet /Mehmet Çakır

Cumartesi, Kasım 08, 2008

BİR ÇOCUĞUN HEYECANI...


1937 yılının o güneşli Mayıs günü,"İstiklal İlkokulu" öğrencileri olarak sepetlerimizde kuru köfteler,katı pişmiş yumurtalar,börekler,güle oynaya Söğütözü'ne piknik yapmaya gitmiştik ki, Okul Müdürümüz Esat Bey, başımızdaki öğretmenlerden Hadiye Hanım ve diğerlerini etrafına toplıyarak heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatmaya başladı.Biz öğrenciler de bağırıp çağırmayı bırakmış,kulak kesilmiştik:
- Gazi Paşa az ötemizde! Ne yapacağız şimdi ?
- O'nu rahatsız etmiyelim! Gidelim!
- Nereye gideceğiz? Başka bir yer varmı civarda piknik yapacak? Hem şimdi aniden toparlanıp gidersek ve bizleri de gördüyse ayıp olmaz mı Paşa Hazretlerine? Sonunda, Okul müdürünün başkanlığında kadınlı erkekli bir "öğretmenler heyeti"nin Paşa'nın yanına gitmesi ve " Okulumuzun saygılarını sunması" karalaştırılmış.
Bizler, az ötemizde olup bitenleri heyecanla izliyoruz:
Atatürk hasır bir koltukta oturmaktadır.Önünde kücük uzun bir sehpa. sehpanın üzerinde de bir kahve fincanı vardır. İki adım kadar arkasında göğsü sirmalı ve başı açık bir genç subay dimdik durmaktadır.Önünde oturdukları kücük kulübenin kapısında da sivil giysiler içinde bi başka genç adam.
Bizim Okul heyeti yanına yaklaşınca Atatürk elindeki gazeteyi bırakarak onlara döndü.Müdürümüzün önce bir şeyler söylediğini sonra Paşa'nın elini sıktığını gördük.Diğer öğretmenler de sıra ile ve eğilip bükülmeden onu izlediler.Bir şeyler konuşuyorlar ama duyamıyoruz. Esat Bey'in birden topuklarını vurup başıyla selam verdiğini ve bize doğru yürümeye başladığını gördük. Diğer öğretmenler ise Paşa'nın yanında kalmışlardı.O'nunla
bir şeyler konuşuyorlardı.
Müdürümüz yanımıza gelince sevincini saklamaya çalışan ciddi bir yüzle:
- Çocuklar, dedi Atatürk sizleri yanına çağrıyor.
- Yaşasıııın !..
- Gürültü yok! Şimdi beni dinleyin.Önce ikişerli sıra olunacak ve dağılmadan, uygun adımla benim arkamdan Gazi'nın yanına gidilecek. Arada birkaç metrelik bir boşluk bırakılacak şekilde
Gazi'nin karşısında yarım daire olacaksınız. O birşey sorarsa çavap vereceksiniz. Tamam mı?
- Tamam efendim.
Dediklerini yapıyoruz - ama, Gazi'nin yanına gidinceye kadar! Orada işler bir anda çığrından çıkıyor.Müdür, öğretmen filan dinlemeden etrafinı öyle bir alıyoruz ki göğsü sirmalı subay müdahale etmek zorunda kalıyor:
- Biraz geri çekilin çocuklar.
Atatürk ise bu durumdan şikayetçi görünmüyor.
- Bırak çocuk! Bildikleri gibi yapsınlar!
Eh, izin büyük yerden çıkacak da biz duracağız!??! İçimizden, beyaz tafta kurdeleli bir kız çocuğu kucağına bile çıkıyor.Birimizin saçınımı okşadı?Haydi, bütün kafalar hamle yapıyor.
Neredeyse oturduğu sandelyeden aşağı düşüreceğiz koskaca Atatürk'ü :
- Paşam biz sizi böyle bilmezdik....
- Nasıl bilirdiniz ?
- Kocaman bilirdik... Gökler kadar büyük bilirdik.
Atatürk gülüyor.
- Çocuklar benim size ikram edecek bir şeyim yok.Burada yanlız kahve bulunur onu da zaten çocuklar içmez.
- O halde biz size bir şeyler ikram edelim Paşam....
- .............
Öğretmenler biraz ötedeki piknik yerimize koşturuyor ve biraz sonra küçük tabaklar içinde kuru köfteler,börekler, katı pişmiş yumurtalarla dönüyorlar.
Atatürk büyük bir alçak gönüllülükle alıyor bunlardan.
Bir yandan da:
- Piknik yapmayı ben de çok severim çocuklar diyor.Bir fırsat bulursam birlikte gidelim pikniğe...
- Gidelim Paşa'm.... Ne zaman?
Atatürk gülüyor.Resimler çektiriyoruz birlikte ve birden Müdürümüzün kalın sesi duyuluyor.
- Muhteren Gazi'miz! bizleri yanınıza kabul etmekle yücelttiniz.İçlerimizi kıvanç ve gururla doldurdunuz. Şimdi izin verirseniz sizi daha fazla rahatsız etmiyelim.
Atatürk başıyla "nasıl isterseniz" gibi bir işaret yaptıktan sonra ayağa kalkıyor.Bizleri ciddiye alan bir sesle:
- İstiklal İlkokulu'nun mutlu çocukları, diyor.Sizleri tanımak beni çok sevindirdi.Şimdi bana söz verin: Çok çalışacaksınız.İyi başarılı yurttaşlar olacaksınız. Söz mü ?
- Söz.
- Aferin !Haydi şimdi gidip bol bol oynayın ve eğlenin.

Onu son defa yakından gördügünü söylüyordu dost" Bir Ankara Ailesinin Öyküsü" diye kitabında da bu anıya yer vermişdi."O.Karaveli".
Saygılarla.

Cuma, Kasım 07, 2008

BİR ÇOCUĞUN HEYECANI...


Evlerimizden aşırıp cebimize doldurduğumuz şekerleri yiyerek Samanpazarı Meydani'ında geziniyorduk ki ortalık söyle bir karıştı.Birileri heyercanla:
- Paşa geliyor!...Paşa geliyor!... diye bağırdı.(*)
"Ne Paşası?...Hangi Pasa?" demeye kalmadı-şimdi Anıtkabir'de sergilenen- siyah bir otomobilin ağır ağır bize doğru geldiğini gördük. Otomobilin ön kısmındaki kasketli söferin yanında gögsü sirmalı genç bir subay oturuyordu.Arka'da ise , yanında kücük badem bıyıklı (Acaba Dahiliye Vekili Şükrü Kayamıydı?) bir adamla birlikte O!... Yani,Atatürk!...Yani,Gazi Pasa'mız!...Yani, Cumhürreisimiz !... Ne önünde bir polis motosikleti ne de arkasında bir başka resmi otomobil.İşte , tek başına O!...
Havanın yavaş yavaş kararmaya başladıgı 1936 yılının Ankara akşamında gürültüsüz, şamatasız!...İşte, halkının arasında koskoca Gazi! Araba Meydanı yavaş yavaş dönerek "Cafer Tayyar Benedam" eczanesinin önünde toplaşıp:
- Yasa Gazi!...diye kendisini coşkuyla alkışlıyan 40-50 kişilik kalabalığın önünde durdu. Ortalıkta polis filan da yok.Otomobilin O'nun tarafındaki kapısı açıldı.Gazi, bir ayağını "mars-piye" nın üzarine koyarak dışarı hafifçe uzandı:
- Tünaydın !... Nasılsınız ?(**)
- Sağol Paşa'm. İyiyiz...
Arkadaşımla ben koşup kalabalığın en önüne geçmiştik heyecanla:
- Beni ilk kez mı görüyorsunuz ?
Arkadaşım sanki kendisine sorulmuş gibi atıldı :
-Evet Paşam.
Bana baktı :
-Peki, ya sen ?
Hemen aklımca esas duruşa geçip askerce bir selam verdim:
- Ben sizi daha önce de görmüştüm.
Cumhuriyet Bayramında... Siz konuşurken...
-Yaaa?
Sohbet böylece bir iki dakika kadar sürdü ve Gazi:
-Haydi, hoşçakalın, diyerek ayrıldı.
Tanrım, olup bitene inanamıyordum.
Akşam evdekilere anlattığımda onlar da pek inanmadılar.
Arkadaşımı tanık gösterdim. Sonradan öğrendim ki o da beni tanık göstermiş ama kimseyi inandıramamış !
(*) Sonradan öğrendim ki Atatürk akşam yemeğinden önce ki saatlerde yanına en yakın arkadaşlarından birini alarak hem kücük bir gezinti yapar hem de akşamki yemekte gündeme getrilecek konuları son bir kez daha gözden geçirirmiş.
(**) Ne yazık ki artık pek kullanmadığımız bir kelime "Tünaydım" iyi akşamlar, demektir.
Çok sevdiğim baba dostunun öyküsü idi bu; yarında bir anısını daha aktaracağım.
Saygılarla.

Çarşamba, Ekim 22, 2008

NERDEN NEREYE !!! Bölüm V.



Bu bölümde ; Cumhuriyet'in kurucusu Atatürk'ün Türk kadınına bakışı ve getirdiği yeni bir dönemi görmeğe calışalım.

Mustafa Kemal Atatürk bir toplumun, sosyal yaşamında, üretiminde ve siyasi yaşam alanında, kendi çağdaşları liderlere göre, kadının önemini çok daha önce fark etmiş, varlığı ile toplumda kadınların yer almamasının, ne tür yoksunluklara neden olduğunu bilen Mustafa Kemal Atatürk, radikal değişimler yapmıştır.
Atatürk’le birlikte, Kadının başta eğitim olmak üzere, hukuk, çalışma, siyasal katılım, toplumsal yaşamda ve aile yaşamında eşit haklara sahip olarak yerini alması için gereken tüm atılımlar yapılmış ve mümkün olan kısa zaman içinde gerçekleştirilmiştir. Bu değişimler, yasalarla güvence altına alınmış, seçme ve seçilme hakları verilmiş, kadının erkeklerle her alanda eşitliği sağlanmıştır.

Türk Kadını, yüzyıllar sonra yeniden kavuştuğu eşit hakları konusunda sahip olduğu her şeye, hiç zahmetsiz, mücadelesiz, yorulmadan Mustafa Kemal Atatürk’ün sayesinde sahip olmuştur!

O devirlerde Avrupa' ya bakacak olursak orada kadınlar, o hakları için, halen örgütlenmelere gitmek de, kıyasıya mücadele vermekte, hatta kadınlara eşit hakların sağlanması için ölümü göze almaktaydılar. Ve bunun için, o günkü güvenlik güçlerinin, atlarının nalları altında ezilmekten çekinmediler. Bugün Batı dünyasının kadınının, eğer kadın haklarından, seçme ve seçilme özgürlüğünden bahsedebiliyorsak, anneannelerinin ve büyük ninelerinin özgürlükleri için, ölümü göze alarak verdikleri çetin mücadeleri iyi bilmeliyiz!

30 Ağustos 1925 günü Kastamonu konuşmasında yine kadın hakları üzerinde duran Mustafa Kemal Atatürk ne diyor?

“Bazı yerlerde görüyorum ki kadınlar, yüzünü gözünü gizliyor ve yanından geçen erkeklere karşı, ya arkasını çeviriyor veya yere oturarak kapanıyor. Bu tavrın anlamı nedir? Efendiler medeni bir milletin anası, millet kızı bu garip şekle son vermelidir... Şüphe yok ki ilerleme adımları, iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme yeniliklerle birlikte, merhaleler aşmak lazımdır. Böyle olursa, inkılap başarılı olur. Herhalde daha cesur olmak lüzumu açıktır.”

Cumhuriyetimizi taçlandıran, Kadının toplumsal konumunun değişmesinde en önemli haklardan biri de 3 Nisan 1930’da tanınan Belediye Meclislerine seçme ve seçilme hakkıdır.

Türk kadınları bu haklarını 1933’te kullandılar.

5 Aralık 1934’te de milletvekili seçme ve seçilme hakkıyla birlikte Türk kadınlarına eşit yurttaşlık hakları tanınmış olması, biz Türk Kadınları için, özgürlüklerimiz kadar asla vazgeçemeyeceğimiz bir hakkımızdır... Atatürk bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getiriyor:

“Bu kararla Türk kadınları siyasal ve sosyal alandı pek çok batı ülkesindeki kadınlardan daha üstün bir durum kazanmışlardır. Bundan sonra peçe altında, kafes altında kadın kalmayacaktır. Türk kadınları bugün en önemli haklarını kazanmışlardır.

Kadınlarımız için ASIL MÜCADELE alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan BİÇİM ve KILIK'ta başarıdan çok; IŞIK'la, BİLGİ ve KÜLTÜR'le, gerçek FAZİLET'LE SÜSLENİP DONANMAKTIR! Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmıyacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak IŞIK'la, BİLGİ ve KÜLTÜR'le donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım. (31.1.1923)

- Milletimiz GÜÇLÜ bir MİLLET olmaya azmetmiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınlarımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan dolayı kadınlarımız İLİM ve FEN sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğretim basamaklarından geçeceklerdir.

Bizim DİNİMİZ hiç bir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir! ALLAH'ın emrettiği şey ERKEK ve KADIN MÜSLÜMANLAR'ın İLİM ve İRFAN edinmeleridir. KADIN ve ERKEK bu İLİM ve İRFAN'ı aramak ve NEREDE bulursa ORAYA gitmek ve onunla mücehhez olmak MECBURİYET'indedir. (31.1.1923)

Bizim toplumumuz için İLİM ve FEN lazım ise, bunları aynı derecede hem ERKEK hem de KADINLAR'ımızın iktisap etmesi lazımdır.

- Kadınlar İÇTİMAİ HAYAT'da erkeklerle BİRLİKTE yürüyerek birbirinin YARDIMCISI ve DESTEKÇİSİ olacaklardır. (31.1.1923)

- Malumdur ki, her sahada olduğu gibi TOPLUM HAYATI'nda dahi VAZİFE TAKSİMİ vardır. Bu UMUMİ VAZİFE TAKSİMİ arasında kadınlar KENDİLERİNE AİT olan VAZİFELERİ yapacakları gibi, TOPLUMUN REFAHI, SAADETİ için elzem olan umumi mesaiye de dahil olacaklardır.

- TARLALARDA erkeklerle birlikte ÇALIŞAN, kasabalarda pazar yerine giden, yumurta ve tavuğunu SATAN, ondan sonra kendisine gerekenleri bizzat satın ALAN, çalışmalarının hepsinde kocalarına yardımcı olan KADINLAR!.. Ben bu kadınlar arasında kocalarından daha iyi İŞTEN ANLIYANLAR'a ve HESAP YAPANLAR'a rastladım.

- DİN İCABI olan TESETTÜR, kadınların külfetini mucip ve ADABA AYKIRI OLMAYACAK basit ŞEKİLDE olmalıdır. TESETTÜR şekli kadını hayatından, mevcudiyetinden TECRİT edecek şekilde OLMAMALIDIR! (31.1.1923)

- Dünyada hiç bir milletin kadını "Ben ANADOLU KADINI'ndan fazla çalıştım. Milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte ANADOLU KADINI kadar emek verdim," diyemez!...

- Dünya yüzünde gördüğümüz her şey KADIN'ın ESERİ'dir. (31.1.1923)
- 1925 yılında İnebolu gezisinde Atatürk, örtünen kadınlarla ilgili şunları söyledi:

"Onlar yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak hiçbir şey yoktur. Önemli olarak şunu ihtar edeyim ki, bu halin muhafazasında inat ve taassup, hepimizi en az kurbanlık koyun olmak istidadından kurtaramaz.."
- 31 Temmuz 1932' de Türkiye güzeli Keriman Halis' in, Belçika' da yapılan yarışmada dünya güzeli seçilmesi üzerine Atatürk O'na "Ece" ünvanını verir ve Türk kadınına şöyle seslenir:

"Şunu ilave edeyim ki! Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihten bildiğim için, Türk kızlarından birisinin dünya güzeli seçilmiş olmasını çok tabii buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu hatırlatmayı da lüzumlu görürüm: Övünç duyduğumuz tabii güzelliğinizi fenni tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık olunuz ve bu gelişmelerin aralıksız gerçekleşmesini ihmal etmeyiniz. Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey, analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi, yüksek kültürde ve yüksek faziletle dünya birinciliğini elde tutmaktır."


Atatürk Türk kadını böyle görüyordu."Kaynak kısmen Internet sayfalarından."

Saygılarla.

Salı, Ekim 21, 2008

NERDEN NEREYE !!! Bölüm IV.




Türkler İslamiyete geçişleri ile birlikte, Arapların kültür etkisinde kalmaya başlamışlar, o dönemlerde Araplarda, kadınlara karşı bakış açısı fevkalade kötü olmakla beraber, kadınların hiçbir söz hakları yoktu. Araplar, doğan kız çocuklarını diri , diri toprağa gömüyorlar, kız çocukları ve kadınlar, Türklerden çok farklı olarak, hiçbir miras ve söz hakkına sahip olmayan adeta köle muamelesi görüyor, alıp satılabiliyorlardı.
Türk Kadının toplumdaki statüsünde de değişiklikler olmuştur. Özellikle Selçukluların Anadolu’ya gelişleriyle birlikte, farklı, farklı tarikatların Anadolu’da çıkışları da, kadının toplum içerisindeki sosyal yaşamında değişimler getirmiştir. Ama en büyük değişiklik, İstanbul’un fethiyle birlikte yaşanmıştır. Ortodoks Bizans’ın harem kültürünün etkisiyle, kadının kentlerdeki yaşamı iyice kısıtlanmış, kadınlar haremlerde mahpus hayatı yaşamaya başlamış olmalarına rağmen, köylerde ve kırsal kesimlerde, bu kadın erkek ayrımı yaşanmamıştır. Bu, Türk toplumunun kentsel yaşamında, kadın ve erkek arasında, adeta onulmaz yaralar açmış, kadınlar 2. sınıf insan konumuna düşürülmüşler, kadınlar hakkında bir çok olumsuz kavramların yerleşmesine ve sosyal yaşamda etkinliğinin yok olmasına neden olmuştur. Kırsal kesimdeki Kadın Günlük hayatın içinde, erkekle yanyana ve beraber üretimde yer almasına rağmen, kent kadınları ve saray kadınları, her türlü haklardan yoksun bırakılmıştır. Buna rağmen zaman, zaman sarayın haremi, saray kadınlarının siyasi entrikalarıyla tarihte yer aldığı, gayet iyi bilinen gerçeklerdendir.

Tanzimat döneminde, kadına karşı uygulanan bu sert tedbirlerde, değişimler baş göstermeye başlamış ve bu Osmanlı Devletinin son dönemlerine kadar, adeta bir çekişme halinde devam etmiştir. Cumhuriyet ise, Tanzimattan beri süregelen bu birikimlerle yaşama başlamıştır.


Osmanlı toplumunda kadının statüsü incelenmek istendiğinde Osmanlı Devleti’nin coğrafi sahası, 600 yıllık tarihinin her aşaması ve her bir yüzyılı araştırma konusu olabilecek niteliktedir. Türk töresinin ve İslâmî unsurların bir sentezinin oluşturduğu Osmanlı medeniyetinin üç kıtaya yayılmasında, devletin bir dünya devleti olmasında Osmanlı kadınının da erkeği kadar katkısı olmuştur.

Devletin kuruluşundan itibaren Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rum) ile başlayan, Osmanlı kadınlarının siyasî, askerî, hukukî ve sosyal, ekonomik ve kültürel faaliyetlerinin tam olarak anlaşılabilmesi için Osmanlı Devleti arşiv kaynaklarının; şeriyye sicillerinin, vakfiyyelerin, tapu tahrir defterlerinin, tereke defterlerinin, o dönemle ilgili yazılan klâsik eserlerin, seyahatnamelerin yeterince incelenmesi gerekmektedir. Osmanlı kadınının statüsünün incelenmesinde dönem sınırlamasına da dikkat edilmesi gerekmektedir. Osmanlı kadınının sadece Tanzimattan sonra faal olduğunu farzederek yapılan çoğu -popüler- araştırmalarda Osmanlı tarihinin daha önceki dönemlerinde Osmanlı kadını çoğunlukla yok farzedilmektedir. Tanzimat dönemi ile ortaya çıkan farklılıkları anlayabilmek için klâsik dönem üzerinde yapılan araştırmaları da incelemek gerekir.

Mekan, zaman ve sosyal tabaka açısından geniş bir yelpazeye sahip, Osmanlı kadını içinde haremdeki, köy, kasaba ve şehirdekinin yanında müslim, gayri-müslim, Arabı, Acemi, Rumu, Ermenisi ve Türkmenine kadar uzanan bir çeşitlilikte mevcuttur.

Osmanlı toplumunda kadın denildiğinde ilk akla gelen kesim haremdeki kadın olmuştur. Harem hakkında edinilen bilgiler Avrupalı gezginler, İstanbul’a gelen büyükelçiler, sarayda hizmet etmiş esirler tarafından yazılan; ancak gerçekte, söylentinin ve hayalin birbirine karıştığı eserlerden öğrenilenlerden oluşmaktadır.

Harem halkı, “sultan unvanını taşıyanlar (valide sultan, haseki sultan, şehzadeler ve sultan kızlar), haremde bulunan idareci - eğitici kadro ve en son olarak hizmetliler grubundan oluşuyordu. Padişahın özel hayatını sürdürdüğü Harem-i hümayun; aynı zamanda Enderun kısmı ile erkeklerin, harem kısmı ile kadınların eğitim gördüğü bir mekan idi. Her iki bölümde ilerleyebilmenin şartı, liyâkat ve zekâ idi, hareme alınan cariyelerin saray görgülerini öğrenmeleri, terbiye ve nezaket konusunda bilgi sahibi olmaları amacıyla eğitimlerine dikkat edilirdi. Harem de kadınlara okuma-yazma, Kur’an-ı Kerim ve Türkçe öğrenmelerinin yanında nakış işlemek, dikiş dikmek, dantel işlemek, örgü örmek gibi meziyetler de kazandırılıyordu.

Harem hiyerarşisi içinde ğitim süresi Enderunda olduğu gibi yedi sekiz yıllık bir eğitimden oluşuyordu, her kademede başarılı olanlar bir üst eğitime geçerlerdi. Bu sistem içinde yükselen kadınlar farklı bilgi ve becerilere sahip oluyorlardı. Padişah eşlerinin hemen hemen hepsinin odasında bir kitaplığı vardı. Günlerinin büyük çoğunluğunu okumakla ve okudukları kitaplar hakkında sohbet ederek geçirirlerdi. Özellikle tarih kitapları okuyanların yanında musikiye aşina olanlar da vardı. Bu açıdan valide sultanların çeşitli dönemlerde menfi-müsbet manada sarayda etkili olmalarında aldıkları eğitimin de etkisi büyüktür. Padişah kızlarının -sultanların- eğitimi ile ise kendi anneleri, dadı ve kalfalar uğraşırlardı. Okuma çağına geldiklerinde padişahın emri ile ilk derslere başlanırdı. Kur’an-ı Kerim’i okuma, Arapça, Farsça derslerinin yanında matematik, tarih, coğrafya dersleri verilirdi. XIX. yüzyıldan sonra bu derslere Fransızca, musiki, piyano dersleri de eklenmiştir.

Osmanlı da sadece haremdeki kadın değil; Anadolu kadınının da hukukî, sosyal, ekonomik alanlarda haklarını kullandıklarına dair örnekler bulunmaktadır.

Aileye verilen öneme bağlı olarak bu müessesenin kurulması, devamı için devlet tarafından birtakım tedbirler alınmıştır. İslâm hukukunun uygulandığı Osmanlı Devletinde evlenmelerin kadı huzurunda yapılması ve yazılı hale getirilmesi ile kadınların güvence altına alındığı görülmektedir. Fetvâlarda, izinnâmelerde ve sicillere kaydedilmiş nikah akidlerinde evlenecek kızın bu evliliğe razı olması şartı getirilmiştir. Dönemin kayıtları incelendiğinde hakkında kayıt tutulmayan evlenme akidlerinin geçersiz sayıldığı ortaya çıkmaktadır. Osmanlı Devletinde evlenme, boşanma, miras konularında kadınlar mahkemelere başvurarak haklarını aramışlardır. Mahkemelere kadınların başvurmalarının başlıca sebebleri; İslam hukukuna göre hakları olan miras, nafaka ve mehir konusunda alacakları ve anlaşmazlıkları halletmek idi. Kadınlar nikah akdi sırasında boşanma selâhiyeti isterlerse bu haklarını kullanabiliyorlardı. Şiddetli geçimsizlik kadının boşanma talebinde ilk sırayı alıyordu. Gaziantep’de Ümmühan adlı bir kadın mahkemeye başvurarak kocası Osman b. Ali’den mehrinden ve iddet parasından vazgeçerek ayrılmıştır. Ancak kadın daha sonra ödediği bedelin ağır olduğunu belirterek bu miktarı ödemesinin zor olduğunu ve haksızlığın giderilmesini talep etmiştir.

Erkeklerin eş ve çocuklarının geçimini temin ile mesul olmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan nafaka hakkı erkeğin kadına karşı bir mesuliyeti idi. Bursa’da Abdullah oğlu Mehmet İzmir’e giderken ailesinin nafakasını karşılama konusunda bir akrabasını kefil tayin etmiş, ancak bu kişi vazifesini yerine getirmeyince Mehmet’in eşi Kerime Hatun mahkemeye başvurarak hakkını istemiştir.

Ölen şahsın kimliği, varisleri, aile fertleri, çocuk sayısı, anne ve baba, kardeşler ve mirasa dahil edilen diğer akrabalar hakkında bilgi sahibi olduğumuz tereke defterleri üzerinde Ankara, Kayseri, Konya, Sivas, Amasya, Adana, Diyarbakır, Edirne, Manisa ve Trabzon şehirlerinde yapılan bir araştırmada 1350 tereke defterinden 246 tanesi kadınlara aittir. Bunlar içinde 10 kadın köyde, diğerleri ise şehirde yaşamaktadır.

Şeriyye sicillerinde yapılan incelemelerin büyük çoğunluğunda çok eşliliğin yaygın olmadığı, birden fazla eşle evliliğin en önemli sebebinin ise; evlat sahibi olma, kız çocuğu olanlar arasında da erkek evlat sahibi olma arzusu vardı.

Sosyal yardımlaşma ve dayanışma anlayışının ilk örneğini bulduğumuz, “çıplak milleti giydirmek, aç milleti doyurmak” ifadesi Türk-İslâm devletlerine vakıflar yoluyla toplumun ihtiyaçlarının karşılanması şeklinde devam etmiştir. Toplumda karşılıklı sevgi ve saygı anlayışı ile hiçbir zorlama olmadan sahip olduğu imkanlardan diğer insanların da yararlanmasını isteyen kadınlar, vakıflar yolu ile kurdukları cami, mescid, han, hamam, medrese, kütüphane, hastahane, köprü, sebillerin Anadolu’nun hemen hemen her köşesine nakşedilmesinde de büyük rol oynamışlardır. Özellikle kadınların bu konuda en az erkekler kadar istekli olmaları da ayrı bir önem taşımaktadır.

Yoksul kızlara çeyiz verilmesi ve düğün yapılması, okul çocuklarına gıda, elbise, yakacak yardımı, yoksullara yemek verilmesi, borçluların borçlarının ödenmesi, mahallelerden köylere kadar su ihtiyacının sağlanması gibi farklı sahalarda faaliyette bulunan hizmet amaçlı vakıflar kurulmuştur. Böylece sadece aile kadınlarını değil yetim, yoksul, mahkumları da içine alan kadınlara imkanlar sağlanmakta idi.

Saray çeşitli yönleri ile halka önderlik etmiştir ki, bunların başında valide sultanların başını çektiği hayır müesseseleri olan vakıflar da gelir. Osmanlının ilk zamanlarında kadınlar tarafından yaptırılan önemli bir vakıf kuruluşu Manisa’da Hafsa Sultan tarafından yaptırılan külliyedir. Külliye içinde bulunan hastahanede ruh hastaları musıki ile tedavi ediliyordu. Bu aynı zamanda kadınların ekonomik haklarını dilediklerince kullanmalarına bir örnekti. Bugün Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde yer alan 30.000 vakfiyyenin içinde kadınların kurduğu vakıfların sayısı hiç az değildir.

Ankara Şeriyye Sicilerine göre burada kurulan 151 vakıftan 43 tanesi, 1546 tarihli İstanbul Tahrir defterlerine göre ise 2517 vakfın 913’ü kadınlara aittir. (10)

Kadınlar, ekonomik hakları bakımından tıpkı erkekler gibi eşit haklara sahipti. Kazandığı para kendisine aitti ve dilediği gibi kullanabilirdi. Kadınların gelirlerinin başında, evlenirken nikah akdi sırasında belirlenen mehir, miras payı ve diğer yollardan elde edilenler bulunuyordu. İslâm hukukuna göre mal ayrılığı prensibine bağlı olarak kadınlar bu gelirlerini istedikleri gibi çeşitli yatırımlarla değerlendirmişlerdir. XVII. asırda Kayseri’de mülk sahibi olan erkekler ile kadınların sayısının birbirine yakın olduğu tespit edilmiştir. (11) Kadınlar ticarî haklarını da bizzat ya da vekilleri vasıtasiyla mahkemelere başvurarak aramışlardır.

Toplumda kadının iktisadî faaliyetinin bir yönü de; tarımın başlıca geçim kaynağı olmasından dolayı, ekim, dikim, hasat, satış konularında kadınlar erkeklerle aynı, kimi zaman daha önde olmuşlardır. Kırsal kesim kadını bu açıdan anaerkil yapıyı sürdürmektedir. Şehirlerde yaşayan kadınlar ise bu kez el emeklerini değerlendirerek isimlerini duyurmuşlardır. Manisa’da şehre getirilen pamuğu ip haline getiren ve tezgahlarda dokuyan kadınlar şehirde çıkrık sayısı artınca bundan mağdur duruma düşmüşler ve çıkrıkların sayısının sabit tutulması için mahkemeye başvurmuşlardır. (12) Şehirlerde yaşayan kadınlar ise dokumacılık, ip eğirme, örgücülük gibi işlerde çalmışmışlardır. Bursa’da mum imaliyle uğraşan Fatıma Hatun loncaya kaydedilmek için mahkemeye başvurmuştur.

Osmanlı Devletinin klâsik dönemine bugünden bakarak kadınların siyasî, ekonomik, askerî, kültürel haklarının olmadığını belirtmek mümkün değildir. İncelenen Osmanlı kaynaklarına dayanarak Osmanlı kadınının işlevsiz bir yapıya sahip olmadığını söylemenin yanında mükemmel olduğunu da iddia etmemek gerekir. 600 yıllık Osmanlı Devletinin arşiv kaynaklarının henüz yeterince incelenmemesi, Osmanlı Devleti açısından da daha pek çok keşfedilecek mevzuun olduğunu göstermektedir. Buna bağlı olarak Osmanlı kadınının Türk- İslâm kültürünün temel taşlarının bugünlere taşınmasında önemli bir role sahip olduğunu göz ardı etmemek gerekir.
Kaynaklar.Leslie P. PEIRCE; :Harem-i Hümayun (çev: Ayşe Berktay), İstanbul 1996,s.156.Çağatay ULUÇAY; Harem II, Ankara 1988, s. 18-19.ULUÇAY; s. 87.
Saim SAVAŞ; Fetva ve Şeriyye Sicillerine Göre Ailenin Teşekkülü ve Dağılması” Sosyal Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi C.III, s. 530.
Asım YEDİYILDIZ; “Şeriyye Sicillerine Göre Bursa’nın Sosyo-Ekonomik Yapısı” Vakıflar Dergisi, C. XXIII, Ankara 1994.
Ömer DEMİREL, Adnan GÜRBÜZ, Muhiddin TUŞ, “Osmanlılarda Ailenin Demografik Yapısı” Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi C. II s. 106
Ö.DEMİREL, A. GÜRBÜZ, M. TUŞ; s. 101.
Erdem YÜCEL, “Osmanlı Tarihinde Vakıf Yapan Kadınlar” Hayat Tarih Mecmuası, C.7, Şubat 1971. Sa: 1 s. 44-45, Müjgan CUNBUR” Türk Kadınlarının Kurdukları Vakıf Kütüphaneler”, Türk Kadını 1.Sa: 3 s. 10-11, “Selçuklu ve Osmanlı Devirlerinde Kadınların Kurdukları Şifahaneler”, Erdem, C.3, Sa: 8, s. 348.
M.Akif AYDIN; “Osmanlı Toplumunda Kadın ve Tanzimat Sonrası Gelişmeler” Sosyal Hayatta Kadın İstanbul 1996, s. 144.
Ronald C. JENNIGS; “Women in Early 17th Century Ottoman Judical Records the Sharia Court of Anatolian Kayseri” J.E.S.H.O Vol., XVIII, s. 98-99 AYDIN; s. 144-145.
Kadriye Yılmaz KOCA, Osmanlı’da Kadın ve İktisat, İstanbul 1998, s. 86.
Saygılarla.





Pazartesi, Ekim 20, 2008

NERDEN NEREYE !!! Bölüm III.


Eski bir Türk atasözü; ‘’Birinci zenginlik sağlık,ikinci zenginlik iyi bir kadın.’’
Yine Arap gezgini olan İbn’i Batuta şöyle der ‘’ "Burada tuhaf bir hale şahit oldum ki o da Türkler'in kadınlarına gösterdiği hürmetti. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerinden daha üstündür."
Kağanın buyrukları yalnız "Kağan buyuruyor ki" ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmezdi.
Yabancı devletlerin elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber olurdu. Tören ve şölenlerde kadın, hakanın solunda oturur siyasi ve idari konumlardaki görüşlerini beyan ederdi. Mesela büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Tanrıkut Mete Han'ın Katunu imzalamıştır.
Ebul Gazi Bahadır Han, Secere-i Terakime'de, Oğuz ilinde, yedi kızın uzun yıllar beylik yaptığını anlatmaktadır.
Kadının yüceliği Altay Dağları'nın en yüksek tepesine "Kadınbaşı" ismi verilerek yaşatılmıştır.
Eski Türklerde kadın miras hakkına sahipti. Kadının kendine ait mülkü mevcuttu. Kadının bunu istediği gibi kullanma hakkı vardı.
Eski Türklerde koca karısını boşayabildiği gibi,kadında kocasını boşayabilirdi.
O zamanlarda diğer toplumların kadına bakışı ise :İngiltere'de XI. asra kadar kocalar karılarını satabilirdi. Hıristiyanlar ise; kadına şeytan gözüyle bakmışlardır. Yine İngiltere'de kadın "murdar" bir varlık sayıldığı için İncil'e el süremiyordu. Kadınlar İncil'i okuma hakkına Hanry devrinde (1509-1547) sahip olmuşlardır.
İngiliz piskoposu Dour'un 1888 yılında Westminster Kilise'sinde vaaz verirken söyledikleri; "Bundan yüz sene öncesine kadar kadın erkeğin sofrasına oturma hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze başlaması da caiz değildi. Kocası başının ucuna kocaman bir sopa asardı ve karısı ne zaman emrini tutmazsa onu kullanırdı. Erkek çocuklar ise; analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla paye vermezlerdi."
Çin'de , boşanma hakkı sadece erkeğe mahsustu.
Budizm'in kurucusu Buda ise; ilk başlarda kadınları dinine kabul etmemiştir.
Roma hukukunda kadın, kendi malına hükmedemezdi, vasiyet yapamazdı. Roma hukuku kadını ergin kabul etmiyordu. Onu noksan akıllı sayıyordu. Roma'da dul kadının evlenmesi suç sayılıyordu.
Çin'de yeni doğan çocuk, erkekse pahalı kumaşlara, kız ise bez parçalarına sarılırdı.
İran'da kanları bozmamak için yakın akrabalarla evlilik uygun görülmüştür. Bu sebepten anaları ve kız kardeşleriyle evlenenler ortaya çıkmıştır. ( Özellikle Mazdeizm’in popüler olduğu dönemde.)
Cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri gömmeleri bir gerçektir. Kız çocuğa sahip olmak onursuzluk sayılmıştır.
Yine biliyoruz ki; tarihte “Devlet Başkanlığı” yapan ilk kadınlar da, Türklerdir.

Yine, Türk Kadının toplumsal yaşamıyla ilgili olarak, Ziya Gökalp, “Türkçülüğün Esasları” adlı kitapta, detaylı olarak bilgiler vermiştir. Bu eserde yer alan bilgilere göre eski Türklerde ana ve baba soyu, değerce birbirine eşit tutulmuştur. Ayrıca ev yalnız kocanın malı olmayıp, karı ve kocanın ortak malıdır. Bu nedenle evin erkeğine “ev ağası” denildiği gibi, evin hanımına da “ev hanımı” denirdi (Unat,1982:7)diyor ve devam ediyor:

“…..tüm aile uygulamalarında kadın ve erkeğin birlikte bulunması zorunluluktu. “Velayeti amme Hakan ile Hatunun her ikisinde müpteseken tecelli ettiği için, bir emirname yazıldığı zaman “Hakan Emrediyor ki” ibaresiyle başlarsa kabul olmazdı. Kabul olması için, “Hakan ve Hatun Emrediyor ki” sözleriyle başlaması gerekirdi. Ayrıca Hakan tek başına bir elçiyi huzuruna kabul edemezdi. Elçiler ancak, sağda hakan ve solda hatun oturdukları bir zamanda, ikisinin birden huzuruna çıkarlardı. Şölenlerde, kenkaşlarda, kurultaylarda, ibadetlerde ve ayinlerde, harp ve sulh meclislerinde hatunda mutlaka hakanla beraber bulunurdu.”(Gökalp,1958:112)
Türk kadının ilk evredeki yerini kısaca özetlemiş olduk.Bundan sonraki bölümde ise
Türklerin İslamiyete geçişle Arap kültürünün yavaş yavaş yayılması, o kültürün
kadına bakışı ile Türk kadının yeni bir yaşam tarzı ortaya çıkmaya başladı.
Bu zaman dilimi Atatürkün Cumhuriyeti kuruşuna kadar devam etti.
Saygılarla.

Pazar, Ekim 19, 2008

NERDEN NEREYE !!! Bölüm II.


Türklerin kadına verdikleri değeri zaman içinde incelemeye baktığımız zaman, değişik evreler geçirdiğini görebiliriz.
Bunun izleri, getiri ve götürüleri, gece ile gündüz gibi olduğu görülmektedir.
Kaynak olarak Türk destanları ile devam etmeye kalktığımız zaman:

"Dede Korkut hikayelerinden olan "Deli Dumrul"da, Dumrul canının yerine can bulma çabasına girince bunu kadınından bulmuş, kadın ona hiç çekinmeden canını vereceğini söylemiştir. Yine Türk kültüründe destan kahramanları iyi ata binen, iyi kılıç kullanan, iyi savaşan kadınlarla evlenmek istemektedir. Nitekim, Dede Korkut'taki Bamsı Beyrek hikayesinde yer alan "Banu Çiçek" bunun en güzel misalidir."

"Kırgızların Manas Destanı'nda kadın, evin namusunun koruyucusudur. Kazaklar'da kadına verilen değer şu atasözüyle ne güzel anlatılmıştır: "Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır."

"Tüm Türk destanlarında sarsılmaz bir saygı, sevgi ve sadakat vardır. Gerdeğe girdiği gün murad alıp vermeden yalnız kalan kadın kocası ölünceye kadar onu bekleyeceğine ve üzerine bir erkek sinek bile kondurmayacağına and içerdi. Kadınların savaşta düşmanın eline geçmesi büyük bir zillet sayılırdı. Oğuz Kağan Destanı'nda ırza tecavüz edenlerin öldürüldüğü veya gözlerine mil çekildiği ifade edilmektedir."

Türk kadınını o zamanlarda yabancı gözü ile incelediğimiz zaman tarih içinde bu gibi belgelerde görebiliyoruz.

"İranlı bir tarihçi olan Gerdizi de "Malumdur ki Türk kadınları çok iffetlidirler." derken Türk kadınının ahlaki temizliğini övmektedir. Bu övgü boşuna değildir. Nitekim kadın adları arasında temiz, faziletli manasına gelen "Hun, Sabir, Arig, Arık, Uygur Silink, Kazan Silu" gibi adların bulunması sebepsiz değildir. Aynı şekilde İbni Batuta Şehnamesi'nde Kırım'daki hatıralarını anlatırken söyle demektedir. "Burada tuhaf bir hale şahit oldum ki o da Türkler'in kadınlarına gösterdiği hürmetti. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerinden daha üstündür."

"İslamiyet öncesi Türk toplumlarında kadınsız bir iş görülmezdi. Kadın erkeğin tamamlayıcısıydı. O sürekli erkeğin yanındaydı. Hakanın buyrukları yalnız "Hakan buyuruyor ki" ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmezdi. Yabancı devletlerin elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber olurdu. Tören ve şölenlerde kadın, hakanın solunda oturur siyasi ve idari konumlardaki görüşlerini beyan ederdi. Mesela büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Mete Han'ın hatunu imzalamıştır."

"Ebul Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime'de, Oğuz ilinde, yedi kızın uzun yıllar beylik yaptığını anlatmakta ve bu kızların isimlerini şöyle sıralamaktadır: "Boyu Uzun Burla, Barçın, Salur, Şabatı Hatun, Künin Körkli, Kerçe Buladı, Kuğatlı Hanım."

Türk kadını, diğer toplumlarda olduğu gibi baskı altında tutulmuyor, aşağılanmıyordu. Kadının yüceliği Altay Dağları'nın en yüksek tepesine "Kadınbaşı" ismi verilerek, sanki çağlar sonrasına bir mesaj gibidir."

Eğer o devirlerde diğer topluluklar içinde kadına bakış ise "kadın acınacak" haldeydi.

"Cahiliye devri Araplarında, kadının kocası yanındaki değeri, alınıp satılan bir maldan farksızdır. Arap erkeği adet zamanında kadınla bir arada oturmaz, onunla yiyip içmezdi. Aynı dönemde yine burada kadının miras hakkı yoktu. Oysa, Türk kadını miras hakkına sahiptir. Mesela; Yakutlar'da kadının kendine ait mülkü mevcuttur. Buna "and" veya "nemse" adı verilir. Kadının bunu istediği gibi kullanma hakkı vardır. Ölen bir kocanın karısı var ise; bunun mirastan iki hali olur.
1. Kocanın oğlu veya kızı, oğlunun oğlu veya kızı ile beraber bulunuyorsa sekizde bir
2. Bunlardan hiç biri kadının yanında değilse dörtte bir miras alırdı."


Aynı dönemlerde Avrupa'da ve daha büyük kültür düzeyi yüksek ülkelerde kadınların durumu nasıldı ?
"İngiltere'de XI. asra kadar kocalar karılarını satabilirdi. Hıristiyanlar ise; kadına şeytan gözüyle bakmışlardır. Yine İngiltere'de kadın "murdar" bir varlık sayıldığı için İncil'e el süremiyordu. Kadınlar İncil'i okuma hakkına Hanry devrinde (1509-1547) sahip olmuşlardır.

İngiliz piskoposu Dour'un 1888 yılında Westminster Kilise'sinde vaaz verirken söyledikleri tüyler ürperticidir..
"Bundan yüz sene öncesine kadar kadın erkeğin sofrasına oturma hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze başlaması da caiz değildi. Kocası başının ucuna kocaman bir sopa asardı ve karısı ne zaman emrini tutmazsa onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocuklar ise; analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla paye vermezlerdi."

"Çin'de ise, boşanma hakkı sadece erkeğe mahsustu. Kadının böyle bir hakkı yoktu. Oysa Türk kadını tüm bu haklara sahipti. "Koca karısını, kadında kocasını boşayabilirdi. Koca karısının getirdiği çeyizinin bedelini verirken, kadın para vermek veya mihrinden vazgeçmek suretiyle kocasından boşanabilirdi."

"Budizm'in kurucusu Buda ise; ilk başlarda kadınları dinine kabul etmemiştir. Eski Türk kadını, Roma kadınından da fazla haklara sahipti. Roma hukukunda kadın, kendi malına hükmedemezdi, vasiyet yapamazdı. Roma hukuku kadını ergin kabul etmiyordu. Onu noksan akıllı sayıyordu. Romalı kadın Jüstinyen devrine kadar tam bir esir hayatı yaşamıştır. Roma'da dul kadının evlenmesi suç sayılıyordu. Yine Çin'de yeni doğan çocuk, erkekse pahalı kumaşlara, kız ise bez parçalarına sarılırdı. İran'da kendilerine eş olan kızlar günahkar sayılmışlardır. İran'da kanları bozmamak için yakın akrabalarla evlilik uygun görülmüştür. Bu sebepten anaları ve kızkardeşleriyle evlenenler ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri gömmeleri acı bir gerçektir. Kız çocuğa sahip olmak şerefsizlik sayılmıştır."

Bu dönemlerde, Türk kadını, toplumun şerefli bir ferdi olarak itibar görmüşlerdir. Türk kadınının böyle ihtişam içinde ve saygı görerek yaşaması Türk karakter ve kültürünün yüksek değerini ifade eder.

(Devam edecek.Yazi dizisi sonunda alınan kaynaklar belirtilecek)
Saygılarla.

Cumartesi, Ekim 18, 2008

NERDEN NEREYE !!! Bölüm I


Hanların ,hakanların önünde eğildiği şeref abidesi olan varlıkdan bahs etmek istiyorum.
Türk toplumunda ailenin temeli olan varlık.Destanlarda Türk felsefesinde taht kurmuş varlık.Olmazsa olmazların tek yoldaşı.
Duyularımızın dışında bir varlık olarak Türk destanlarının simgesi kadını yazmak istedim.


"Yaratılış Destanı'nda, Allah'a insanları ve dünyayı yaratması için fikir ve ilham veren "Ak Ana" adında bir kadındır. Oğuz Kağan'ın ilk karısı, karanlığı yararak, gökten inen mavi bir ışıktan, ikinci karısı ise kutsal bir ağaçtan doğmuş insanüstü varlıklardır. Yakutlar'da "Ak Oğlan" ağacın içinden çıkan nurlu bir kadın tarafından emzirilmiştir. İlk Türk yazıtlarından olan Bilge Kağan kitabesinde Kağan: "Sizler anam hatun, büyük annelerim, hala ve teyzelerim, prenseslerim..." hitabıyla söze başlar."

"En eski Türk inancına göre, "Han ile Hatun" gök ile yerin evlatlarıdır. Kadın burada yedinci kat göktedir. Kadına, böylesine bir kutsallık veren törede kadının dövülmesinin, horlanmasının imkanı yoktur. Zaten Türk kültüründe ve destanlarında böyle bir durum göze çarpmamaktadır. Türk destanlarında kadın erkeğin daima yanındadır. Onların güç ve ilham kaynağıdır."


Bu gün ise Türk toplumunda kadının yeri ve hakları nerelere gelmişdir.
Yasalarda Cumhuriyet ile verilen hakların toplum içinde uygulanması yaşam tarzı ne boyutlarda.
Bu yazı dizisinde Nereden nereye geldik nereye gidecek olarak yer alalım.
Bu gün Türk kadının bu topluma neler verebileceğini daha doğrusu neler vermek zorunda
olduğunu masaya yatıralım.
Yazacağınız yorumlar bu yazı dizisinin gerçek yüzü olacaktir."veya dizi olmadan bitecektir".
Saygılarla.

Salı, Haziran 24, 2008

Atatürk hakkında bilmediklerimiz (2)


Babam anlatıyor:
"-Balkan Savaşı felaketi yetmiyormuş gibi Dünya Savaşı'ından da yenik çıkan ülke
parçalanmış ve tam bir kargaşa içine yuvarlanmıştı. Ankara'da ise Seymenlerin o sıradaki dağınıklığından yararlanan eşkıya her yanda kol gezerken devlet güçleri çaresizlik içinde çırpınıyordu.
1919'un Mayıs ayı sonlarında bir gün Anafartalar Kahramani"Sarı Pasa"nın bir kaç arkadaşıyla birlikte Samsun'a çıktığı haberi Ankara'ya ulaştı.Ekmek parası için
ceride sattığım günlerin verdiği alışkanlıkla ne bulursam okuyor ve bu kötü gidişe birilerinin elbette "dur" diyeceğine inanıyordum.Koskoca Türk Milleti yok olup dünyadan silinecek değildi ya! Haberleri peşpeşe gelen "Amasya Tamimi",Erzurum ve Sivas Kongreleri" ise Mustafa Kemal Pasa'nin kötü kaderimizi değiştireceği umutlarını körüklüyordu.Derken Pasa'nin Ankara'ya geleceiği duyuldu ve yer yerinden
oynadı.Öyle ki, babamın ölümünden sonra bir dağılma süreci yaşayan Ankara Seymenleri bile Toparlanmış ve kendilerine yeni bir "baş" seçmişlerdi."
"Nihayet, 27 Aralık 1919 Cumartesi günü saat 15,30'da Mustafa Kemal ve arkadaşlarını getiren ve adeta güclükle yol alan eski otomobiller göründügünde Ankara ve civarından koşup gelen yüzbin kişilik muazzam bir kalabalık her yanı doldurmuştu."Benz" marka,patlamış lastikleri çaputlarla doldurulmuş ilk otomobilde Mustafa Kemal'den başka Mazhar Müfit ve Hakkı Behiç Beyler... ikincisinde ise Hüsrev (Gerede),(Alfred) Rüstem,Süreyya (Yiğit) ve Refik (Saydam) Beyler bulunuyordu.Otomobiller, Vali Vekili Yahya Galip (Kargı) Bey'le Garnizon Kumandanı Ali Fuat (Cebesoy) Pasa'nın önüne gelince durdu.Ankara Şehri adına Pasa'yi gelenler ise Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri Müftü Rıfat (Börekçi) Efendi'nın yanı sıra Kınacızade Ali, Hanıfzade Mehmet ve Bulgurzade Tevfik Beylerle arkadaşlarıydı. Ankara Seymenleri ise,önde yaya arkada atlılar olmak üzere bu heyetlerin karşısında ve kınından çıkarılmış "tekepalalarla" dimdik duruyorlardı.
Babamın hatırına olacak,beni de ön safta aralarına almışlardı."
Yol yorgunluğunu gizlemeye çalışan Paşa, hayal ettiğimden daha narın yapılıydı ama bambaşka bir insan olduğu hemen belli oluyordu.Üzerinde beli kuşaklı şık tvit paltosu,,siyah astıragan kalpağı,parlak çizmeleri ile herkesten öyle farklı idi ki! Karşılayıcı heyetin ellerini tek tek sıkıp teşekkür ettikten sonra birden bize yöneldi. Sağ elindeki bastonu yere dayayıp hiçbir şey söylemeden bir süre yüzlerimize
baktı.Geldiği yolun son kilometleri boyunca sağlı sollu dizilmiş Seymenlerin O'nu çok etkilediği anlaşılıyordu."
"Böyle tam karşımıza gelip durunca "Yaşa!...Varol!..." sesleri de kesilmişti.Kararmaya başlıyan havada bir kuş kanat çırpsa sesi duyulacaktı.
Sakin fakat kararlı bir sesle bu inanılmaz sessizliği gene kendisi bozdu :
- Merhaba efeler.
Hep bir ağızdan gürledik:
- Sağol Paşa Hazretleri.
- Arakadaşlar buraya niçin geldiniz ?
- Millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik Paşa Hazretleri.
- Fikrinizde sabit misiniz ?
Tekrar, gök gürlemesi gibi cevap verdik.
- Andolsun !
Gözleri yaşarmıs,berbat yollar üzerinde eski bir otomobille yaptığı uzun yolculuğun tüm yorgunluğu üzerinden sanki akıp gitmişti. Gözleri çakmak çakmaktı :
"- Varolun yiğitlerim!".
Saygılarla.

*Bir Ankara ailesinin Öyküsü.

Pazar, Mayıs 18, 2008

PAZARIN SOHBETI...


ERDIL



"- Bir insanın iyi ya da kötü yanlarını ortaya koyan çeşitli kıstaslar olabilir. Bu kıstaslardan biri de Mustafa Kemal'i sevmek ya da sevmemek.... anlamak ya da anlamamaktır.Mustafa Kemal'i sevmeyen ya da anlamayan adam, adam değildir. Türk, Türk değildir !..."

Savaşın nasıl sonuçlanacağı henüz belli değildir ama Mustafa Kemal daha 1921 yılında söyle konuşur:
"Siyasi başkentimiz Anadolu'nun ortasında kalacaktir.Batı'nin ve Doğu'nun temsilcileri bizimle burada temas edecekler,her türlü diplomatik meseleler bu başkentte görüşülecektir.Milletin sinesinden doğan Hükümet bu başkentte çalışacak,memleketin iç ve dış politikası buradan idare edilecektir."
İlk Meclis ve ilk Milli Ordu burada kurulmuş,aydınlık yarınlara buradan gidilmişdir.

19 Mayıs 1919 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki dönüm noktalarından biridir. Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 Mayıs aynı zamanda “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Atatürk Millî Mücadele sıralarında Türk milletini ileri götürecek olanların ve köhnemiş fikirlere karşı gelecek olanların genç fikirler olduğunu görmüştü. Bu nedenle de “gençlik” kavramı Atatürk için ayrı bir önem taşımaktadır. Atatürk gençlerden sık sık bahsederken, yaş sınırı dışında fikri olarak gençliği yani, fikirde yeniliği ifade etmiştir. O’nun şu sözü çok anlamlıdır:
“Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.”
İstanbul-Samsun yolculuğu öncesinde Atatürk’le Padişah Vahdettin arasında geçen konuşmayı Atatürk şöyle anlatır:

“-Paşa, Paşa!... Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin!Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (bu bir tarih kitabıdır)! Bunları unutun, dedi, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden daha önemli olabilir...Paşa, Paşa...Devleti kurtarabilirsin!...

Bu sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle içtenlikle mi konuşuyor?...O Vahdettin ki... bütün yaptıklarından pişman mı olmuştur?Aldatıldığını mı anlamıştı?Fakat, böyle bir yorum ile başka konulara girişmeyi ürkütücü saydım, kendine karşılık verdim:

-Kişiliğe güveninize ve bana bunca yüz verişinize teşekkür ederim...Elimden gelen hizmeti esirgemeyeceğime lütfen güveniniz...”

Atatürk bu konuşmada plânlarının sezilmiş olabileceği duygusuna kapılmıştı ama, O’nu bekleyen ve O’na güvenen bir“Türk Milleti” vardı.

Atatürk ile beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü başlayacak yolculuğa gemi kaptanı İsmail Hakkı Durusu dışında 18 kişi eşlik edecekti.
Atatürk beraberindeki kişilerle beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü öğleden sonra “Bandırma” adındaki eski bir vapurla Galata rıhtımından ayrılır. 17Mayıs 1919 Cumartesi günü Bandırma Vapuru saat 21.40 sıralarında İnebolu’ya varır. 18Mayıs 1919 Pazartesi günü beklenen yolculuğun sonuna gelinir. Yolcular Kalyon Burnu denilen yerden sandallarla Merkez iskelesine çıkarılırlar. Bu sandallardan birinin sahibi olan İsmail Yurtsever, o zaman için Atatürk’ü tanımadığını söyler,Atatürk’ü sandalda ve Samsun’da iken geniş yakalı lejyon kaputu ve başında kalpakla gördüğünü anlatır.
Atatürk, İstanbul’dan başlayan ve Samsun’da sona eren yolculuk esnasında görevli bir askerdi ve giyimi de buna uygundu ancak Samsun’a ayak bastığı günden birkaç gün sonra asker değil, sivil olarak hareket edecekti.
Kısaca vermeye çalıştığımız bu yolculuk Türk Milleti için bir dönüm noktası oldu ve kurtuluşun başlangıcıydı. Millî Mücadele’yi başlatmak üzere Samsun’da Anadolu topraklarına bastığı 19 Mayıs 1919 tarihinin önemi nedeniyle de 19 Mayıs’ı Türk gençliğine armağan etti.


Atatürk“Gençler!Benim gelecekteki emellerimi gerçekleştirmeyi üstlenen gençler!Bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnun ve mesudum” derken Türk gençliğine olan güvenini de anlatmıştır.

Atatürk’ün şu sözleri hepimiz için bir rehber olmalıdır:“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kâfidir”. Atatürk’ü anlamak, yaşadıklarını ve fikirlerini bilmekle mümkündür. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında yaşanan zorlukları her zaman göz önünde tutarak, 19 Mayısları Atatürk’ün emanetine daima sahip çıkarak kutlamalıyız.

19 Mayıs; 1981 yılından bu yana "Atatürk'ü Anma Günü" olarak da kutlanmaktadır. Bunun nedeni Atatürk’ün bir söyleşi sırasında: "Ben 19 Mayıs'ta doğdum" demiş olmasıdır.

Saygılarla.