Yorum; siz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yorum; siz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Ağustos 01, 2009

HAZIRMIYIZ !!??


Sağlık Bakanlığı Domuz Gribine karşı aşının Eylül, Ekim aylarına kadar yetiştirileceğini.
10 Milyon aşının getirtilerek; 65 yaşı üstü, çocuklar, kronik hastalar öncelikli olmak üzere
yapılacağını söylemekde.

Amerika'da çalışmalar hızlandırılmış 160 Milyon kişiye ilk etepda aşının yapılacağını söylenmekde.

Almanya ise 22,5 Milyon kişiye Eylül ayında aşının yapılacağını bu rakkamlarıda her üç kişiden bir kişinin bu gribe yakalanma olanağından çıkarak açıklamaktadırlar.
Bütün bu çalışmalar bu günkü duruma göre yapılıyor.Mikrobun değişim yönüne gitmesi her şeyin sil baştana götürebileceğini akıllarına getirmek bile istenmiyorlar.
Yalnız bununla da kalmayıp; her yüz kişiden bir kişinin aşının yan tesirlerine maruz kalacağı, bunlarında her ilaçlarda olası yan tesirler olabileceğini söylemektedirler.

Anlıyacağınız tam bir açıklama yok.
10 Milyon aşılanmış kişi üzerinde matematik olarak 100 bin kişi.
Bu duruma ne kadar hazırız.
Hazirmiyiz !!!
O da ayrı bir mesele.
Bunun birde maddi yönünü düşünecek olursak ...
Ulus olarak alışa gelmiş geleneklerimizide hesaba katarsak; işimiz biraz zor.
Bir şeyden çok emin olarak söyliyebilirim. Eğer o varsayımlar gerçek olursa.
İktidar, muhalefet kavgaları, gazeteler de büyük puntolarla manşetler. Tv.lerde Domuz Gribi
uzmanları boy göstereceği.Dini kesimden fetvalar.
Bana soracak olursanız, şimdiden ne gibi bireysel olarak tedbir alabilmemiz yönünden bilgi sahibi
olmaya çalışmak; bilgilerimizide çevremizle paylaşmak olabilir.
Yoksa yukardaki resim gibi.
Yumurta .......!!!!
Saygılarla.

Cumartesi, Temmuz 18, 2009

AYNA, AYNA !!!

Salı, Temmuz 07, 2009

GÜLÜP GECMEYIN !!??



Sene 2009 Cumhuriyet kurulduktan bu yana 80 küsür yıl geçmiş. Teknoloji; kuruluş yıllarında hayal bile edemiyecek kadar ilerlemiş. Bu yeniliklerden faydalanan kişi olarak, bir gazetenin
internet sayfasında okuduğum bir haberi paylaşmak istedim.

Çok yönlü yorumlıyabilirsiniz.

"Yuh " bir bebekle tahrik olanlarda varmış !
"Hadi ya" çocuk yaşda oynadıkları bebeklerle ileri dönük yatırım bunlar diyebiliriz !
"Ha ha " gülerim bu habere kim inanır böyle sözlere...

Tarikatın önemli isimlerinden ’Cüppeli A. Hoca’ lakaplı A. Ü, bir fetvayla cemaatinin ’İslami oyuncak bebek’ standardını belirledi. Ünlü oyuncak bebeklerle ilgili şunları söylüyor: "Öyle bebekler yapıyorlar ki, saçlarını tarıyorlar, uzun bacaklı falan, bunlara izin verilmiyor. Çünkü normal insanı tahrik edecek gibi. Tıpatıp bebekler, tıpa tıp benzetim var, sanki resim gibi, üstelik çıplak gibi."

A. Ü’nün resmi internet sitesinde yayımladığı fetvasındaki diğer detaylar da şöyle:

Fotoğraf caiz heykel haram

Vesikalıklar ve boy resmi de olsa caizdir. Çünkü gölgeyi hapsetme, durdurma kabilindendir. Ancak haram olan kısmı; duvara asarsan, oraya doğru namaz kılarsan, penyelere basarsan haramdır. Kesinlikle haram olan kısım, heykel kısmıdır. Yani gölgesi olan suretler haramdır. Ama bir manzara kabartmış; bunda bir sorun yok. Gölgesi olması haram etmez. Ancak hayvanların da heykelleri haramdır. Canlı şekli verdin, ama can veremedin. Canı çıktı Japonya’nın robot yapana kadar. Ufacık bir robot yaptı, o da buradan buraya yürüyemiyor.

1920' li yıllar Cumhuriyet kuruluyor. O yıllarda konuşulan yazılanlar ise :

Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.
Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.
Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.

Son paragrafdaki sözlerin kime ait olduğunu biliyormusunuz ?
O zaman mesele yok.
Hatırlayamadıksa.
O, o...
Gülüp Geçmeyin !!??

Sayg
ılarla.

Cuma, Haziran 12, 2009

GÜLEN GÖZLER.





Saliha Kaya'yi tanıyormusunuz ?
Ben tanımam, sizinde tanıdığınızı tahmin etmiyorum.
Onu tanımak o kadar da önemli değil.
Binlerin, yüzbinlerin içersinde sıkışıp kalmış biri.
Her sene olduğu gibi bu senede bir eğitim yılını noktaladık; bu sefer istatisliklere 2008 - 2009
dönemi diye geçti.
Eğitmende, eğitilende uzun maratonu göğüslediler. Yüzlerde sevinç, ellerde ise o yılın semeresini
gösteren belgeler vardı.
O belgeyi verende, alanda gururluydu.
Gazeteler, tv.ler bile haber yapmışdı.
Sayın M.E.Bakanımız bile bu günün ehemiyetinin bilinci ile çocuklarımızın arasındaydı.
Bir ara haber spikerin havanın sıcak olması nedeniyle Bakanın konuşmasını kısa tuttuğunu
bile haber yapıyordu.
Eh çocuklar tatili hak ettiniz.
Onlarla aynı mücadeleyi veren öğretmenlerimizde.

Yere düşmüş demir parayı yerden kaldırırken onu da kafamdan geçen düşüncelerle pekiştirmek
istedim.
Bir tarafına yazı diğer tarfına tura demişiz.
Bir yüzü değeri, diğer yüzü ise onu simgeliyor.

Aklıma Sayın Bakanım geldi. Haberlerde katıldığı töreni seyrederken, komutanı olduğu eğitim ordusundan Mustafa Çolak'i nasıl değerlendirmişdi ?
Siz onuda tanımıyorsunuz muhakkak, bende tanımıyorum.Işin gerçeğini söylemem gerekirse Sayın Bakanımız da tanımıyor.
Kim mi ?
Anadolu'nun bir köşesinde eğitmen, yani binlerin arasında sıkışmış biri.
O da diğer arkadaşları gibi görevini tamamlamın gururu ile bir eğitim dönemini noktalıyor.
Belki son gün orada biraz farklı.
Olsun !
Karnelerin dağıtımı sadece okul bahçesi ile sınırlanmıyor.
Orada eğitim sınırları biraz farklı.
Gerçekler, parçalara dağılmış. Tarlalarda bunlardan biri.
Mustafa Çolak o son günün devamı olacak bu alanda noktalamaya çalışıyor.
Konuşmasını kısa kesmek diye bir problemide yok.
Cünkü hiç konuşmuyor.
Güneş aynı güneş.

Mustafa Çolak'in gözleri gülüyor.
Yalnız onunmu ?
Saliha Kaya'nında.
Çapasını bir kenara bırakarak okulunun birincisi olmanın sevinci ile torunu ile aynı işi paylaşan dedesine doğru koşuyor.
Gülen gözler.
Saygılarla.

Salı, Mayıs 05, 2009

BİR KÖY VAR ÇOK UZAKLARDA.


Güney Doğu Anadolu'da bir köy, adı Bilge " bilgili, iyi ahlaklı, olgun ve örnek anlamına geliyor".
Mardin iline 57 km, Mazıdağı ilçesine 27 km uzaklıkta. 2000 senesindeki sayımda 195 kişi olarak
geçmiş kayıtlara.

Düne kadar hiç birimiz adını bile duymamışdık.Bu günse Avrupa'daki bir çok devlet tv.lerinde haber olarak geçiyor.

Haberlerde gene rakkamlar hakim oluyor. 44 + 3 "kırkdört rakkamı katledilenler" 3 "ise daha
dünyaya gelmemiş cenin".

Bu insanların müşterek tarafları ise mutlu bir olaya şahit olmak.

Çoğu akraba aynı soyadı taşıyorlar. Bir an; gene kendi kanlarından olan, aynı soyadı taşıyan 8 kışı, bu mutluluğa gölge gibi cöküyor. Silah sesi, barut kokusu ve kan. Kin, canlıya verilen değerler, katı kurallar, daha bir çok nedenler ki bunlar ne görmek, nede duymak istediklerimiz.
Hepsini bir teknede cehl le yuğurmak.
Kameraların yakaladığı geride kalanların göz yaşları.
Haberleri okuyan spiker suçluların yakalandığını söylediği zaman içimize sular serpiliyor.
Belkide bazılarımız bunları asmalı, kesmeli diye haykırıyoruz.
Sonra; filanca partinin kadın Millet vekili birilerini suçluyor, devlet koruculuğu kaldırsın diye. Kimin umrunda daha dünyaya bile gözlerini açmamış ceninle, ablam benim annemdi diye haykıran ufacık çocuk.
İş makinaları bir yerde mezarları kazarken diğer yanda köy yolunu düzeltiyor.
Yarın ise 195 - 44 başbaşa kalmış; geride kalanlar. Acılar yumuşatılmadan gencecik kalplerin bir köşesine yerleşecek; zaman onu büyütecek ta ki bütün kalbi kaplıyana kadar.

Minimini kücük çocuklar öğretmenleri ile birlikde bir şarkı söylüyorlar.
Bir köy var çok uzaklarda, o köy bizim köyümüzdür...

Saygılarla.

Cuma, Nisan 17, 2009

IKI SENEDE BÜYÜK ILERLEME !!!







Tarih : 08-07-2007 ; CUMHURİYETİN KAÇ YAŞINDA OLDUĞUNU DÜŞÜNEN, KENAN EVREN’İ TANIMAYAN VE PAVAROTTI’Yİ BILL GATES ZANNEDEN GENÇ KIZLARIN YARIŞTIĞI YENİ BİR YARIŞMA BAŞLADI…
Show TV ekranlarında ‘Güzel ve Dahi’ adlı bir yarışma programı başladı. Programda 8 erkek ve 8 bayan yarışıyor. Erkeklerin birçoğu mühendislik bölümünde öğrenci. Hepsi de hayli zeki çocuklar. Kızlar ise tam bir felaket. Birçoğu model olan kızların genel kültürle uzaktan yakından ilgileri yok.

Programın ilk sınavı genel kültür oldu. Erkekler bir sandalyede, kızlar da masanın üzerinde oturdu. Kızlara genel kültürle ilgili sorular soruldu. Erkekler bu bölümde sadece sessiz kalmakla görevlendirildi. Kızlardan ekrana çıkan resimleri tanıyıp, o resimler hakkında 15 sn. konuşmaları istendi. Her şey iyi hoş ama ‘güzel!’ kızlarımızdan bazıları Kenan Evren’i tanımadı, bazıları Pavarotti’yi Bill Gates zannetti, bazıları da Hamlet adlı oyunda Hamlet’i canlandırmak istediğini söyleyip güldü. Ağlanacak hallerine gülmeyi tercih eden kızlar, yanlış cevap verdikleri takdirde masanın üzerinde oynamakla cezalandırıldı. Tabii bu onlar için ceza sayılır mı bilinmez!..

Tarih ; 17.04.2009 ; 4 lisede yapılan ankete göre Türk gençleri tarihe damga vurmuş pek çok kişiyi tanımıyor!

ANTALYA'da, TÜBİTAK için 4 lisede 289 öğrenciyle yapılan bir araştırma, öğrencilerin Türk ve dünya tarihine damga vurmuş kişileri çok fazla tanımadığını ortaya çıkardı. Fotoğrafları gösterilen 12 Eylül darbesinin lideri ve 7'nci Cumhurbaşkanı Kenan Evren'i `Tanımıyorum' diyen erkek öğrencilerin oranı yüzde 69, kızların yüzde 88 çıktı. İstiklal Marşı'nın yazarı Mehmet Akif Ersoy'u da erkek ve kız öğrencilerin yarısından fazlası tanımadı. Küba'da devrime imza atan Che Guevara, Sultan Vahdettin ve Karl Marx'tan daha çok tanınırken, `50 Cent' adı ile popüler olan ABD'li rap müzik sanatçısı Curtis James Jackson, tanınırlıkta ünlü piyanist Fahir Atakoğlu, Ayhan Işık, Müşfik Kenter, Ayşe Kulin ve Orhan Pamuk'un toplamını geçti.


.................................... Tanıyorum..... Tanımıyorum
.................................... Erk...Kız............Erk.Kız
Mehmet Akif...............49.... 41 .......... 51... 61
Mevlana...................... 77.... 72 ............23...28
Yunus Emre............... 77.... 65............ 23...35
J.K,Rowling.................. 2...... 5............ 98...95
Orhan Pamuk............ 49.... 45............ 51...55
Ayşe Kulin.....................3....... 1........... 97...99
Mona Lisa.................. 87...... 91.......... 13.... 9
Kaplumbağa
Terbiyecis...................35...... 31.......... 65... 69
Apollon Tapınağı
(Antalya)...................... 5........ 5.......... 95... 95
Pisa Kulesi(Roma)..... 61...... 45......... 39... 55
Angelina Jolie............. 78...... 91......... 22.... 9
Brad Pitt..................... 81...... 88......... 19... 12
Ayhan Işık................. 22....... 77......... 78... 73
Müşfik Kenter............. 2......... 5......... 98... 95
50 Cent...................... 92....... 82........... 8... 18
Fahir Atakoğlu............ 0......... 3.......100... 97
SultanVahdettin........ 45...... 24......... 65... 76
Enver Paşa................. 15....... 11......... 85... 89
Che Guevera............... 75...... 66......... 25... 34
Kenan Evren............... 31...... 12......... 69... 88
Karl Marx................... 16......... 5......... 84... 95

Saygilarla

Pazartesi, Nisan 13, 2009

SEYİRCİNİNDE EMEKLİ OLMA HAKKI VARDIR.


Güzel bir pazar günü, güneş doğaya uyan artık dercesine sıcaklığını yayıyor.Büyük ekran
televizyon ise, teras kapısından ben hazırım diyor.Sağımda Fenerbahçe formasını giymiş genç
solumda bir Galatasaray'lı oturuyor.Ekrandan sunucu ise saha atmosferi gösterirken; dünya derbisine dakikalar kaldı diyor.
Çaylarımızı yudumlarken gençlerle beraber böyle bir şölene katılmanın zevkini yaşıyorum.
Maç başlıyor:
Top her zaman olduğu gibi, sahanın en çalışkanı, o kadar tekmelendiği halde ses çıkarmadan bir köşeden bir köşeye dolanıp duruyor.
Sahadaki oyuncuların istenileni verememesi biz seyircileri günlerce beklenen bu
seyirden uzaklaştırmaya başlıyor.
Bunu maçı seyreden gençlerin başka başka mevzularda konuşmalarından anlıyabiliyorum.
Ya sahada futbol adına bir şey veremeyen aktörler !
Onlar ise yorgunluklarının ilacı, hırçınlığa vermeye başlıyorlar.
Bu hırçınlıkları dalga dalga sahanın her köşesine dağılmaya başlıyor.
Kelimeler birbirine karışıyor.
Tabii lügatlarda olupda yan yana gelmiyen bu kelimelerin duyulmaması için ses tonu kısılıyor.
Futbol çoktan bitmiş durumda...
Ekranı karartmak yerine, merak sevdası ile bakışlar o büyük çerçeveyi takip ediyor.
Futbol yerini boks maçına bıraktı desem; haksızlık ederim.Orada kaideler daha katı.
Raundların sonunda birbirini acımacızsa yumruklıyan kişiler birbirlerine sarılıp,
öpüşüyorlar.
Her spor dalının bir tanesine benzetmeye kalksamda başaramıyorum.
Berlin Olimpiyat stadında önümde oturan Fenerbahçe formalı 10 yaşındaki çocuğun
Arda agbi en büyük sensin sesleri, ailece Galatasaraylı olmamıza rağmen evin manevi
oğlu Semih'i o iğrenç arenanın içinde görmek Türk Futbolunun seyircisi olarak
emeklilik zamanı geldiğinin kanaatine varıyorum.Ağzımdan bu düşüncem sesli olarak
çıktığı için yanımda oturan daha 20'li yaşlardaki Fenerbahçeli genç aynen sana katılıyorum Hakkı amca diyor.
Akşam Spor yazarları ekranlarda bir daire içinde toplanmışlar.Hangi oyuncunun bu duruma neden olduğunun analizini Pazar günü başlayıp Pazartesine kadar konuşuyorlar.
Ertesi günü gazetelerde boy boy resimler hangi oyuncu bir diğerine nasıl tekme atmış.
Verilecek ceza hakkında yorumlar, kim haklı kim haksız, hangi oyuncu daha fazla suçlu diye yapılmış anketler.
Şu son seneler içersinde hep birlikte elele veripde, katlettiğimiz Futbolu yazan yok.
Eskidende küfür yokmuydu diye soranlarda çıkabilir.Evet benim zamanımda da küfür vardı.Maçların oynandığı tek stad da açık trübünlerin birbirine karşı ettikleri küfürleri duyardık.Her iki takımın karışık olarak oturduğu kapalı, numaralı
trübünlerdeki seyirciler hiç unutmamışlardır.Cünkü ; açık tarfında oturan seyirciler bir zaman sonra birbirlerine ettikleri o meşhur "bir baba hindi indi bindi" küfürünü
kaplıda oturan seyirciye söylerlerdi.
Maç dağılımında ise yenik tarafın tabutu ellerde Taksim'e kadar taşınır ve orada biterdi.
Modern futbol anlıyışı, çok ilerlemiş beraberinde getirdiklerine benim yetişmem imkansız.
İyisimi hatıralara leke sürdürmeden seyircilikden emekli olayım.
Olayım diyorumda kafam bir noktaya takılıp kalıyor o gencecik yanımda oturan Fenerbahçeli gence Futbol adına sen daha çok derbileri seyretmeye devam etmen lazım nasil
diyebileyim !!??
Saygılarla.

Salı, Mart 17, 2009

BU GÜNLERİDE BİZLERE YAŞATTILAR...


Engin Ardıç'ın yazısı;

Atatürk'ün pasaportu var mıydı?

Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmadığını hep biliriz... Bu, büyük bir erdem olarak pazarlanmıştır: Kendisi hiçbir yere gitmeden herkesi ayağına getirmiş!
Herkes dedikleri, İran şahı ve İsveç kralı gibi "kıyıdan köşeden" adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii... Yanında da Mrs Simpson... Ama o da aşkı uğruna kısa bir süre sonra tacı tahtı bırakacağından, bu gezinin bir yararı olmamış.
Olamazdı da... İngiliz kralı ya da kraliçesi "hüküm sürer ama idare etmez" ... Meclise izinsiz giremediği, seçimlerde oy kullanamadığı gibi, dış politikaya da karışamaz!
Bunun dışında kim gelmiş Türkiye'ye? Hitler mi, Stalin mi, Mussolini mi, Roosevelt mi, Hirohito mu? Hiçbiri.
Keşke İspanyol başkanları Alcala Zamora ya da Manuel Azana gelselerdi de, "asi generallere" karşı İspanyol Cumhuriyeti'ne sahip çıkma onuruna kavuşsaydık yahu...
Ama niçin geleceklerdi? Türkiye önemli bir ülke değildi ki, kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve Batılılaşma girişimini temele indirmeye çalışan, "dünya sahnesinin önünden çekilmiş" bir ülkeydi... Her türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için (borçların bir kısmı hariç!), "beni kendi halime bırakın, karışmayın, bulaşmayın" der gibiydi dünyaya...
Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmamış olması niçin büyük bir başarı olarak değerlendirilmiştir?
"Kendi kabuğuna çekilmek, kendi yağıyla kavrulmak" erdem sayıldığı için!
Bu da memur zihniyeti değilse, memur zihniyeti başka nasıl olur acaba?
Ve de Atatürk'ün bazı Anadolu kasabalarını dolaşmış olması niçin büyük birer olay gibi pazarlanmıştır? Hele İstanbul'a her gelişi niçin "tarihi gün" sayılmıştır?
Yani tasavvur edebiliyor musunuz, Hitler'in Stuttgart'a gelişi bayramı, Mussolini'nin Venedik gezisi şenlikleri, Stalin'in Odessa'yı ziyaretinin bilmemkaçıncı yıldönümü kutlamaları... Var mı böyle bir yağcılık?
Toplum o kadar "donuk", ulaşım o kadar yetersiz durumdaydı ki, bir yerden bir yere gitmek başlıbaşına heyecan verici, serüven gibi bir şeydi o dönemde...
Keşke bu gibi çarçur gezilerle övüneceğimize, "Atatürk'ün uçağa binip Atina'ya gitmesi ve eski düşmanlarını kucaklaması, Atatürk'ün Cenevre'de yaptığı ünlü Milletler Cemiyeti konuşması, Atatürk'ün tarihi Beyaz Saray ziyareti, Atatürk'ün meşhur Moskova gezisi, Atatürk'ün unutulmaz Paris barış görüşmeleri" gibi hatıralar kalsaydı... Ayıp mı olurdu, günah mı?
Belki o zaman cumhurbaşkanlarımızın ya da başbakanlarımızın dış gezileri de memurlarımıza ve memur ruhlularımıza küfür gibi gelmezdi!...
Atatürk hiç yurt dışına çıkmadı dedik, bu hem doğrudur hem yanlış...
Atatürk yurt dışına çıkmadı ama, Mustafa Kemal çıktı!
Libya'ya gitti çarpışmaya ama orası yurt dışı sayılmıyordu... Bunun dışında Sofya'ya, Berlin'e ve batı cephesine de gitti görevli olarak, Viyana üzerinden Karlsbad'a da gitti (Karlovy Vary) sağlık nedenleriyle...
Ama o zamanlar bir "imparatorluk subayıydı" ...
Hani şu nefret kustukları Osmanlı İmparatorluğu vardı ya, onun ordusunda subaydı.
1919 yılında ordudan istifa edene kadar bir Osmanlı subayıydı.
Hadi kim hayır diyecekse desin de alnını karışlayayım!


Hıncal Uluç'un Engin Ardıç'a yanıtı

Atatürk'e dil uzatanlara...

Önce biri hafta sonu hiç yüzü kızarmadan saldırdı gene, "Atatürk'ün pasaportu var mıydı" diye.. ..
Ve çizdiği Atatürk portresine bakar mısınız?.. "Vizyonsuz.. Memur zihniyetli biri.."
Utanmazlığın ölçüsüne bakar mısınız?..
Yıkılmış, tükenmiş, bitmiş, işgal edilmiş Osmanlı'nın küllerinden, Avrupa'nın "Hasta Adam" dediği Türkiye'den, modern bir batı cumhuriyeti yaratan adam için çizilen tabloya, aşağılamaya bakar mısınız?..
"Memur zihniyetli, vizyonsuz!.."
Bu korkunç kafaya, bu örümcek düşünceye yanıtı, ayni günün gecesi, Rus Kızıl Ordu Korosu muhteşem bir yanıt verdi, tesadüfe bakın bu defa, TİM'de.. Ben ordayım üç kardeşimle, Öcal Serpil ve Kemal'le..
Salon son koltuğuna kadar tıklım tıklım doluydu ve herkes, Atatürk'ün neler yaptığını anlatan Kızıl Ordu korosuna hem de nasıl coşkuyla eşlik ediyordu..
"Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız."
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri."
"Karanlığın üstüne güneş gibi doğmak" nedir bilir misin sen, karanlık adam?..
O senin memur zihniyetli, vizyonsuz dediğin adam, o yıllarda yepyeni bir devlet, çağdaş, bir cumhuriyet kuruyordu, bir ulusun kaderini değiştiriyor, dünyaya, hele de Müslüman dünyaya örnek oluyordu, öğretmediler mi sana?..
O vizyonsuz, o "Memur zihniyetli" dediğin adamın dünyadaki itibarını, saygınlığını bilir misin?..
Efendim "Kimse gelip gitmemiş Türkiye'ye Atatürk zamanında.."
İngiltere Kralı gelmiş ama, o sayılmazmış.. Çünkü adamın zaten yetkisi yokmuş..
Birleşik Krallık kralının ülkemize, Atatürk'e gelişini bir formalite sanıyor.. Peki o zaman "Pasaportlu" Abdullah Gül'ün iki günde bir yurt dışına gitmesi, bu ülkede devlet başkanları ağırlaması ne?.. Atatürk'e gelen İran Şahı adam değil de, Gül bugün İran'da ne arıyor peki?..
Adamın, Atatürk'e saldırma gözlerini öyle karartmış ki, ne dediğini bilmiyor, çelişkiler içinde..
İngiltere Kralı, İran Şahı, gelmemeliymiş de, kim gelmeliymiş?..
Hitler, Mussolini, Stalin.. Verdiği örneklere bakar mısınız?.. Hafazanallah.. Bunlardan biri gelmiş olsaydı kazara, bugün kimbilir neler yazardı, düşünebiliyor musunuz?.
İngiliz Kralı yetkisiz.. Peki yetkilisi, hem de azılı Türk düşmanı Lloyd George ne dedi, hem de Birleşik Krallık Millet Meclisinde..
"Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi."
Atatürk uçağına atlayıp Yunanistan'a gitmemişmiş.. Venizelos'la kucaklaşmamış.. Ama Venizelos yenildiği düşmanı Atatürk'ü 1934 yılında Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş.. Nasıl olmuş bu peki?.. Vizyonsuz, memur zihniyetli, içine kapanık adamdan başkasını bulamamış mı, Yunan Lideri, "Dünya barışına en hizmet eden kişi" diye seçecek?..
Atatürk Mussolini'ye gitmemiş. O da Türkiye'ye gelmemiş.. Ama Atatürk'ün süvarileri İtalya'ya gidip, zamanın en büyük binicilik kupasını, hem de Mussolini'nin adını taşıyanını Türkiye'ye getirmişler.. Bu müthiş spor hamlesinin ne manaya geldiğini bilir misin sen?.. O vizyonsuz, memur zihniyetli adamın, o sıralar nasıl bir Türkiye kurmakla meşgul olduğunu anlayabilir misin, bu örnekten yola çıkıp?.. Aklın erer mi?.
Erer.. Bal gibi erer de işine gelmez söylemek... Sen ve senden yüz bulup hemen ertesi gün Atatürk'e saldıran yamağın da bilir bunları, çok iyi..
Kilitleyin bilgisayarınızı gene de, size yağan e-mailler geri dönsün tamam mı?.. Yüreğiniz o kadar..
Bakın, bugün bu köşede, 20'inci Yüzyılın en önemli adamlarının Atatürk hakkında söylediklerinden bir derleme seçtim sizin için.. Okuyun, iyi okuyun ve iki günde bir saldırdığınız, sövdüğünüz, dalga geçtiğiniz Mustafa Kemal Atatürk'ün nasıl bir devlet adamı, nasıl bir deha, Türkiye için nasıl bir şans olduğunu iyi öğrenin..
Ne yazık ki, sizin için de büyük şans oldu Atatürk!.
O olmasaydı, bugün bu köşelere oturup bu saçmaları bu kadar özgür yazma imkânınız olur muydu?..

Alıntı.

Saygılarla.

Salı, Mart 10, 2009

ÇOCUK KADINLAR..





8.Mart.
Kadınlar günü kutlandı.
Yazıldı, çizildi.
Bir yıl daha geçmişdi. Neler değişmişdi ?

Geçen sene bir haberi taşımışdım bu sayfalara, aradan geçen bir yıl içinde bu haberin içerikliğinde değişen ne olmuşdu?

Zorla evlendirilmişdi; mücadele, kaçış, kazanılan zafer, devam eden acılar.

Daha on yaşında idi. Dünya onu tanıdığı zaman, zorla evlilik, yanında dayak ve tecavüze mağdur kalmak. Yaşadığı ülkede onun durumunda olanların bir parçasıydı. Baş kaldırdı, mücadele etti. Çocuk yaşındaki kadın.
Boşandı...
Ya bugün:
Kadın olmanın gerçeği ile karşı karşıya kaldı, esaret halkası ise hala boynundan çıkmamışdı.

Nojoud Nasser, geçen sene Nisan ayında Yemen'nin Sana şehrinde mahkeme salonunu, bir ilke imza atarak zaferle terk etmişdi. On yaşındaki bu kız kocasına karşı açtığı boşanma davasında "babası tarafından 1100 euroya satılan, kendisinden 21 yaş büyük kocasından" boşanmışdı. Mahkemenin verdiği karar Yemen gibi bir ülkede ses getirmışdi. Bütün dünya artık o çocuk kadını konuşuyordu. Manşetlerde "Ben artık hürüm bundan sonra yerim okul sıraları olacaktir."sözlerini taşıyordu.

Daha bir yıl bile geçmemişdi. Kadın hakları, daha doğrusu çocuk yaşındaki kadınlar dememiz gerekiyor, bu kazanılan zaferle hakikaten serbest kalmışmıydı ?

Viyana'da bulunan Dünya Kadınlar Birliği. Bu cesareti karşısında kendisine Ürdün Kraliçesi eliyle ödül vermeğe karar verdi. O hüriyetini eline almış Çocuk kadın kendisine verilecek ödülü almaya gelemiyecekti. Yaşadığı ülke kendisine böyle bir seyahati yasaklamışdı. Konuşmaması gerekiyordu.

New York'a, Paris'e seyahat etmişdi. Bu seferki ise daha başka bir önem taşıyordu."Kadın hakları"

Elinden pasaportu alındı. Yemen'nin Viyana büyük elçisi ise " reşit olmayan çocuklar ailelerin izini olmadan seyahat edemiyeceklerini söylüyordu"
Kadın Hakları Konumu öne çıkınca ailesi bile bu seyahate izin vermemişdi.

Tabii bu mücadele burada bitmiyecekti. Bu gün yaşadıklarını anlatan kitap Fransa'da yok satıyor. 10 yaşındaki bu Çocuk Kadının ülkesinde kazandırdıklarınıda bir kenara atmamak gerekir. Bugün Yemen'de çıkan bir kanunla evlilik yaşı 15 den 17 'ye çıkarılmışdır.

Her ne kadar bu kanun tam olarak uygulanamasa bile kadınların sesini dünyaya duyurmuşdur.

Madalyonun diğer yüzü ise soru işaretleri dolu.
Nojoud Nasser okula gidebilmekte mi ?
Seyahat, konuşma, maddi ve manevi hakları gene iki dudak arasından çıkacak kararlara kalmış mıdır?

Bu gerçek hikaye tesadüfen öğrendiğimiz bir haber. Ya bilmediklerimiz, daha doğrusu görmek duymak istemediklerimiz.

Saygılarla.

Cumartesi, Şubat 07, 2009

GAZETELER - HABERLER...


Saygın iki büyük gazetenin aynı gün içersinde verdiği haber.
Hani basın özgürdür; hani basın tarafsızdır ilkesi taşır, hani vatandaşa en doğru yoldan haber ulaştırılır.

Ergenekon soruşturması kapsamında 7 aydır tutuklu bulunan ve rahatsızlığı nedeniyle Haydarpaşa Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde tedavi gören emekli orgeneral Hurşit Tolon, tahliye edildi. Ergenekon soruşturmasının en büyük ayağı olan 6. dalga operasyonunda gözaltına alınan Eski Birinci Ordu Komutanı Hurşit Tolon Tolon, "terör örgütü yöneticisi olmak" suçundan tutuklanarak Silivri Cezaevi'ne gönderilmişti. Sağlık sorunları nedeniyle 3 kez tahliyesi istenen ancak kabul edilmeyen Tolon'un serbest bırakılmasına ilişkin avukatı İlkay Sezer nöbetçi mahkemeye başvurdu. Sezer'in müvekkiliyle ilgili Adli Tıp Raporu'nu mahkemeye sunduğu öğrenildi. İstanbul Nöbetçi 12. Ağır Ceza Mahkemesi talebi değerlendirerek Tolon'un tahliyesine kararı verdi.


*****


Ergenekon soruşturması kapsamında 6 Temmuz’da tutuklanan, ancak sağlık sorunları nedeniyle 23 Ocak’ta GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi’nde tedavi görmeye başlayan 67 yaşındaki emekli Orgeneral Hurşit Tolon dün gece tahliye edildi. Tolon'un tahliye nedeninin sağlık sorunları olduğu sanılıyordu. Ancak bugün mahkemenin tahliye kararını açıklamasının ardından gerçek ortaya çıktı. Tolon Paşa, sağlık sorunları nedeniyle değil delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştı.


Avukatlarının başvurusunun üzerine verilen tahliye kararı, Silivri Cezaevi’ne ve Tolon’un tedavi gördüğü hastaneye gönderildi. Tolon’un delil yetersizliği nedeniyle tahliye edildiği öğrenildi.

Tolon, Adli Tıp Kurumu raporuna göre, hastalığının teşhis ve tedavi için üç ay boyunca hastanede kalacak.

Halen GATA'da tedavisi süren Hurşit Tolon'un Avukatı İlkay Sezer, 3 Şubat 2009 tarihinde İstanbul Nöbetçi 12'inci Ağır Ceza Mahkemesi'ne itirazda bulunarak müvekkilinin tahliyesini istedi. Nöbetçi mahkeme, Avukat Sezer'in tahliye talebini İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na göndererek bu konudaki görüşünü sordu. Savcılık, Hurşit Tolon'un tutukluluk halinin devamı yönünde görüş bildirdi. Ancak nöbetçi mahkeme, savcılığın bu talebini yerinde bulmayarak, Tolon'un delil yetersizliğinden tahliyesine karar verdi.

Eskisi gibi keşke canak cömlek verselerde hiç olmazsa.....

Saygılar.

Perşembe, Ocak 22, 2009

İMLA İŞARETLERİ !!! ???


Baba yatalak üç kızı var; ortanca kızı 14 yaşında ilköğretim öğrencisi.
Bir gün kızcağız aile fertlerinden bir tanesine derdini açıyor. Komşusunun kendisine söz ve elle tacizde bulunduğunu (57 yaşında)bu durumunda, 5 yıldır sürdüğünü, korktuğunu söylüyor. Aile hemen durumu yetkili makamlara bildiriyor. Savcılıkda doğruluk derecesini tesbitini, hatta suç üstü yapılmasını istiyor.
Kızın anlattığı gibi, şahıs evinden bakkala gitmek üzere alışverişe giden kızın peşine düşüp, kolundan tutarak boş bir binaya sokarak kıza elle taciz hatta dahada ileri giderek para teklifinde bulunuyor.
Sucüstü yakalanan aynı zamanda üç çocuk babası gözaltına alınıyor.
Adalet mekanizması çalışmış çok daha vahim hadiselere neden olabilecek olayları önliyebilmişdir.
Buraya kadar herşey olması gereken bir prosüdürdü.
Suçlu ortada, mağdurda 9 yaşından 14 yaşına kadar taciz edilen bir kız çocuğu.
Ya bundan sonrası, mağdurun durumu neydi? 6. İhtisas Kurulunun önüne geliyor;
"Beden ve ruh sağlığını bozacak mahiyet ve derecede patolojik araz tespit edilemediği" diye mağdur hakkında bir rapor verilerek.Suçlu tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor.
Her ne kadar 5 yıllık tacizin 10 dakikalık incelemeyle tesbit edilmeside tipda ne kadar ilerlediğimizin bir göstergesidir.
Zaten kişinin ceza alıp almaması pek o kadar bizleri rahatsız etmiyor !!!
Bizleri rahatsız eden şey aynı haberlerin, sıkça haber olması galiba.
9 yaşında veya 14 yaşında bir çocuğun psikoloji bozulmuş olsa ne olur, olmasa ne olur...
"Evlilik iki şeyden ibarettir: İlki aralarında kontrat olması. Bu evliliğin ilk şartıdır. İkincisi ise karınızla seks yapmanızdır. Evliliğe girmek için minimum bir yaş yoktur. Bir yaşındaki bir kızla bile evliliğe girebilirsin. 7-8-9 yaşındaki kızlardan bahsemetmeye bile gerek yok. Bu bir rıza anlaşmasıdır. Veli genelde baba olmalıdır. Çünkü baba kararı zorunludur. Böylelikle kız, kadın olmuş olur.
Pardon:
Suudi evlilik yöneticisinin verdiği fetva.
Alıntı yapmanın sakıncaları.Haberi kopyala yapıştır.Bizim konumuzla ne alaka değilmi.
Saygılarla.

Perşembe, Ocak 15, 2009

BIR ÖYKÜ ...


Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu. Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerini sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı. Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı. Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın 'Günaydın Anne, Günaydın Baba' dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. 'Günaydın Kocacığım' dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı. Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp 'Günaydın Evlatlarım' dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp 'Sizleri, hepinizi çok özledim' dedi.

Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama 'Bir taksi istiyorum' dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. 'Patlama be adam' dedi. Nihayet taksiye binebildi. 'Teyze hoş geldin' dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. 'Nereye gidiyoruz?' Kadın kısa bir sessizliğin sonunda 'Tüm bir gün beni taşırmısın?' diye sordu. 'Sana 500 lira veririm.' Adam küçümser bir gülümseme ile, 'Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze' dedi.

Kadın gülümsedi

'O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?'

'Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?'

'Anıtkabir'e'

'Anıtkabir'e mi?

'Evet'

'Tamam teyzeciğim'

'Yaş kaç teyzeciğim?'

'Seksen sekiz'

'Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim'

'Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum'

'Haklısın teyzecim'

Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför 'Teyzeciğim geldik' dedi. Dalgın görünen kadın 'Evladım burada yardımına ihtiyacım var' dedi. 'Benimle gel' Adam şaşırmıştı. 'Tabii teyze' dedi. Kuşkulu gözlerle 'Bizi buraya alırlar mı?' diye sordu.

O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak 'Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?' dedi

'Hayır'

'Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?'

'Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme'

'Ee o zaman'

'Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben'

Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.

Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde

'Nasıl çıkacaksın Teyze?' diye sordu.

'Her ay nasıl çıkıyorsam öyle'

'Her ay geliyormusun?'

'Evet'

Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti. 'Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım' Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra 'Hadi gidelim' dedi.

Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı. 'Yoruldun mu Teyze' dedi.

Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra 'Evet hem de çok yoruldum' diye cevapladı.

'Nereye gidiyoruz?'

'Bankaya'

Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.

'Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?'

'Sor bakalım evladım'

'Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?'

'Uzun hikaye evladım'

'Olsun be teyze anlat ne olur'

'Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende 'Adalet' dedim. Bunun üzerine 'Ne güzel ismin varmış' dedi. 'Okulu bitirince ne olacaksın' dedi bana. Hemşire dedim. Oda 'Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine çok yakışır' dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, 'Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın' dedi .'

'Sen ne dedin peki?'

'Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.'

'Peki olabildin mi Adalet Teyze?'

'Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.'

'Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze'

'Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin'

'Haklısın Adalet Teyze. Bu bankamı gelmek istediğin'

'Evet'

'Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?'

'Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi evladım'

'Osman teyzeciğim'

'Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?'

'Tamam teyzeciğim'

Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü. 'Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür' diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.

'Hoş geldin Hakim Teyze'

'Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti.'

'Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?'

'Yok aksine hoşuma gitti. Sağol'

'Nereye gidiyoruz?'

'Seyranbağlarına'

'Tabii'

'Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen'

'Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik rahmetli kocamla'

'Ne iş yapardı amca?'

'Subaydı.'

'Ne zaman vefat etti?'

'1952′de'

'Çok olmuş.Gençmiş'

'Kore savaşında şehit oldu.'

'Allah rahmet eylesin Hakim teyze'

' Sağol'

'Seyranbağları'na geldik nereye gideceğiz?'

'Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.'

'Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben'

'Yok bekle burada'

Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. 'Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu' yazısını okudu. Anlam veremedi. 'Bu kadın burada ne yapar ki?' diye düşündü.

Yarım saat sonra Adalet hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın 'Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin' dedi.

Adalet hanım, buğulu gözlerle 'İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın' dedi.

Araba hareket etti.

'Nereye Hakim Teyze?'

'Hemen iki sokak öteye'

Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti. Bu binada da 'Ankara Seyranbağları Huzurevi' yazıyordu.

'Bekle beni'

'Tabii Hakim Teyze'

Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti.

'İyi misin Hakim Teyze'

'İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor'

'Nereye gidiyoruz?'

'Cebeci Asri Mezarlığına'

'Tamam'

'Teyze nerelisin sen?'

'Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'ye döndük. Allah'a Şükür Babam'da sağ salim döndü savaştan.'

'Sonra ne oldu?'

'Liseye Aydın'a gönderdi babam. Orada Atatürk'le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..'

'Çocuğunuz var mı?'

'Bir kızım bir oğlum vardı.'

'Neredeler şimdi?'

'Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.'

'Ne güzel'

'1978′de Fransa'da Ermeniler öldürdüler.'

'Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani'

'Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.'

'Amin. Ya kızın?'

'O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999′da depremde hepsi vefat ettiler.'

'Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma'

'Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme sağol'

'Geldik Teyze'

'Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.'

'Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.'

'Yok beni alacaklar buradan'

'Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 'yi ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.'

'Çocukların var mı?'

'İki tane ellerinden öperler.' Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.

'Adları nedir?'

'Kemal ve Ayşe'

'Oğlumun adı da Kemaldi.'

Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..

'Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.'

Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi. Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.

Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi. Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti.

'Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hakimlerinden Adalet YILMAZ'a ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ'ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.'

Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman'ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında 'Gökler bile sana ağlıyor' diyerek ağladığı…

NOT: Bu Öykü, Sayın Nuriye ÖZDİNÇER tarafından gönderilmiştir.
Sayglıarla




Şerefle bitirilmesi gereken ,En asil görev, hayattır.Bir lokma ekmek için,Şerefini çiğnetmeye;Bir anlık eğlence için,Servetini tüketmeye;Bir zamanlık mevkii için,El ayak öpmeye;Günlük menfaatler için,Onurunu terketmeye,Bir kısım insanlara kızıp;Tüm insanlara düşman Olmaya değmez bu hayat.

Pazartesi, Ocak 05, 2009

ÖZÜR DILIYORUZ..

İsrail senelerdir yani başındaki teoristlerle mücadele etmektedir.
Kolay değil gün be gün Dünyanın en modern Tanklarına sahip Filistinliler İsrail halkına bomba yağdırıyor.Savaş uçakları helikopterlerden bahs etmek bile istemiyorum.
İsrail yerden göğe haklıdır.Filistin diye bir millet gel İsrail toprakları üstünde devlet kurmaya çalış.İşin acı tarafı bu Filistinliler ellerindeki bu kadar korkunç silahları İsrail üzerinde kullanırken bütün dünya bu katlima seyirci kalmakta.
İsrail elinden geldiği kadar bu kuvvetler karşısında büyük mücadele vermektedir.
Aşağıda görüleceği gibi.Bu teoristleri de son hamlelerle yok etmeyi çalışıyorlar.
















Bu teoristler yüzünden "alıştık" İsrail'den de ÖZÜR DİLİYORUZ.

Salı, Aralık 30, 2008

BIR HABER !!


Dört kişiyi öldürmüş.Yedi defa öldürmeye teşebbüsde bulunmuş.İki defa tecavüz etmiş.Altı defada Gasp yapmış.Bir kişi idi.Pommerenke !
AB ülkesi Almanya onu 1960 senesinde yakalamış.Muhakeme etmiş ve işlediği suçlardan 156 yıla mahkum etmiş.
Bu gün 71 yaşında 49 sene yattığı hapisanede ölmüşdür.
İşlediği suçlarla değilde Almanya'da en yaşlı ve en uzun hapis yatan mahkum olarak kayıtlara geçmişdir.
Neden sıradan 3.ncü sayfa haberini yazdın diye soracak olursanız !!??
Hani AB diye çok şeyler konuşuyoruzda.
Hani suç işliyenlerinde o veya bu nedenle salıverildiklerini görüyoruzda.
Hani bazı suçluların da rehabilite oldukları kanısı ile salıverilmesini "AB ülkeleri standardları çerçevesinden" bahs ediyoruzda.
Hani 30 bin kişinin ölümüne neden olmuş kişilerin affını haber yapabiliyoruzda...
Benden bu kadar gerisi sizlerin yorumları.
Saygılarla.

Pazartesi, Aralık 29, 2008

DÜNYANIN AYIBI


Çarşamba, Aralık 24, 2008

ANLAMAK ...


- Hayırdır İsmet... Habersiz geldin.

- Paşam, azınlıklar meselesi... Konuyu Meclis'e getireceğiz... Ne diyorsunuz?

- İsmet bugün geç oldu... Yarın sabah erkenden gel, konuşalım.

İnönü çıkınca Atatürk "bütün görevlileri" toplamış:
- Sadece laleler kalsın... Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün, atın... Derhal.

İsmet Paşa sabah gelmiş, bahçenin "halini" görmüş ve "görevlilere" sormuş:
- Ne oldu böyle?

- Gazi Paşa Hazretleri emrettiler, söktük.

Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk'ün odasına girmiş:
- Paşam, bahçenin durumu nedir?

- Azınlıkları söküp attım İsmet.
İnönü "anladım" dercesine başını öne eğmiş:
Atatürk:
- İsmet, ben "Ne Mutlu Türküm Diyene"
sözünü boş yere söylemedim... Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı... Ben hayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin... Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanun çıkarılmasın.
Saygılarla.

Pazartesi, Aralık 22, 2008

CIMBIZ...


Sayın Bakanım torpile Var mısın Yok musun?

Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin Marko Paşa gibi. Başı sıkışan vatandaş mektup veya e-mail yoluyla bakana ulaşarak yardım istiyor. Af isteyen mahkumdan, alacağını tahsil edemeyen esnafa, evinin önüne çöp atılmasına kızan yaşlı teyzeden, cezaevinde çiğköfte yapmak isteyen hükümlüye varana kadar, başı sıkışan herkes Bakan Şahin’e başvuruyor.
RÜYAMDA SİZİ GÖRDÜM AF ÇIKARIN: FİRAR EDECEĞİM:
ÇİĞ KÖFTELİK BULGUR: Urfalıyım çiğ köfte yapmak istiyorum ancak cezaevi kantininde bulgur bulunmuyor. Kantinde bulgur satılmasını talep ediyorum.
KOYUNLARIMI VERSİNLER Parasını vererek satın aldığım koyunları teslim etmediler. Koyunları isteyince tehdit ediyorlar, yardım edin.Gazete AKSAM.

'Asmaya ve kesmeye geliyoruz'
HAK ve Hakikat Partisi (HHP) Genel Başkanı Dursun Güneş, Erzurum İl Teşkilatı’nın açılış töreninde başında yeşil takkasiyle yaptığı konuşmada ilginç vaatlerde bulundu. İktidara gelmeleri halinde tekke ve zaviyeleri yeniden açacaklarını söyleyen Güneş, “Adaletin kılıcını masaya koyacağız. Keseceğiz, asacağız. Kesmeye, asmaya geliyoruz. Devlete kurşun sıkanı asacağız, devletin kasasına elini uzatanın elini keseceğiz” dedi.Gazete CUMHURIYET

Samet Aybaba'ya tepki
Gençlerbirliği taraftarı El Saka'yı kastederek "Beni bir Arap'a tercih ettiler" açıklaması yapan Samet Aybaba'nın görevine son verilmesini istedi.
Gençlerbirliği taraftarlar derneği Alkaralar sitesinde yayınanan açıklama şöyle:
"Defalarca söyledik; Başarıya, galibiyete tapan bir taraftar grubu değiliz diye... Ancak herkesin bildiği bazı hassas noktalarımız var: Futbolcumuz El-Saka hakkında "Beni bir Arap'a tercih ettiler" şeklinde ırkçılık sınırını aşan bir açıklama yapan Samet Aybaba'nın Gençlerbirliği camiasında yeri olmadığına inanıyoruz ve kulüp yönetiminin gereğini yapmasını talep ediyoruz...Gazete Hürriyet

Ermeni vatandaşın yorumu
'Özür diliyorum' kampanya-sıyla başlayan tartışma konusunda sade vatandaş ne düşünüyor?
“SEBEP OLANIN GÖZÜ KÖR OLSUN”
- Peki sizin o sorunuza hiç yanıt verdi mi anneanneniz?
Anneannemin bu konuda iki sözü vardı. Birincisi “O günler gitsin bir daha geri gelmesin” derdi. İkincisi de, “Sebep olanın gözü kör olsun” derdi. Yani o aslında bunu kendisine yapanları değil, onları bu işe itenleri suçlardı. Hiçbir Türk hakkında kötü bir şey demezdi. Hiçbirimiz demeyiz.Gazete Milliyet

Biz bunca yıldır ne ‘Yemekteyiz’?
Kamera karşısında başkalaşım geçiren insan tipine şaşırmayacak kadar reality show tecrübemiz var. ‘Yemekteyiz’i sadece bu özelliğiyle anıp geçiştirmek büyük haksızlık. Gelelim asıl soruya: Bademli pilavı ilk kez duyan, kalamarın oltaya halka halka takıldığını sanan, enginarı sapıyla yutmaya çalışan bu insanları bu yaşa getiren hangi vitamin hapıdır?Gazete Radikal.

Kendi 8, kocası 58 yaşında!
Suudi Arabistan mahkemesi babası tarafından sekiz yaşındayken 58 yaşında bir adamla evlendirilen kızın boşanma talebini reddetti.Gazete Sabah.

Cüneyt Çakır ingilizce biliyor mu?
Dünkü maçın 50. dakikasında Beşiktaşlı Delgado'yu oyundan atan hakem Cüneyt Çakır'ın iyi derecede bildiği İngilizce için Beşiktaş camiasından tepki geldi.
Delgado'nun maç içinde hakeme pozisyonu ingilizce olarak "Bana orda sarı veriyorsun burda bakıyorsun" demesini, "Hani sarı kart, neden göstermiyorsun" olarak algılayan Cüneyt Çakır için Beşiktaş yöneticileri, "İngilizcenin bile eyyamını yapıyor hakem. İşine geldiği gibi anlıyor. Ya ingilizce bilmiyor. Ya da Delgado'nun dediklerinden hiçbirini anlamadı ve sadece sarı kart hareketini görünce attı" şeklinde yorumladı. UEFA maçları sonrası bile raporunu İngilizce olarak yazan Cüneyt Çakır'ın bu durumda maça maksatlı ve adam atmaya şartlanmış olarak çıktığının da altını çizen yöneticiler, artık hiçbir hakeme güvenmediklerinin de altını çizdiler.Gazete Star

Bu küfürü ona söyleyin
G.SARAY-Beşiktaş derbisi sırasında ve sonrasında Şeref Tribünü’nde yine istenmeyen olaylar yaşandı.. Delgado’nun kırmızı kart gördüğü pozisyondan sonra ayağa kalkıp MHK Başkanı Oğuz Sarvan’a bakarak kendisini alkışlayan Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören, tepkisini anında ortaya koydu..
Demirören, MHK Başkanı’na protokolde ana avrat küfretti: Disiplin Kurulu Başkanı Reşat Bostan’a protokolde rastlayan Beşiktaş Başkanı “Onun an.... s....m. Bunu Sarvan’a aynen ilet” diye konuştu.Gazete Vatan.

Saygılarla.





Cuma, Aralık 12, 2008

Yine KURBAN'da KURBAN olduk...


Bir Bayramı daha arkada bıraktık.Sevindik 9 gün tatil diye.Yollara düştük.Kimizin amacı büyük şehrin kaosundan kaçış,kimimızin gayesi ziyaretler.
Aman dedi birileri :
- Tarafik kurallarına uyun...
- Hava raporları yayınlandı, bu tatil süresini gösteren...

Önce kurbanlar kesildi, sonra kurban olundu...
Daha 9 gün dolmamışdı. 120 ölü 600 üzerinde yaralı.
Suçlu her zamanki gibi; o "Trafik Canavarı"...

Suçlu haberlerde şöyle geçti :
Kaygan zemin, aşırı sürrat, uykusuzluk yorgunluk, alkol, yanlış sollama.

Arkada kalan acı ve göz yaşı. Nereye kadar bir başka Bayrama veya Tatile.
Kayıplara baktığımız zaman rakkamlar çok büyük.
İnsanın aklına bir çok soru düşüyor.
Araba kullanmasınımı bilmiyoruz !!??
Kullandığımız arabayımı tanımıyoruz!!??
Direksiyon başında sorumluluğumuzumu unutuyoruz...

Bir yerde yanlış yapılıyor ama nerede ???

Saygılarla.

Perşembe, Aralık 11, 2008

KAPIMIZA KADAR GELDİ.




Sessiz gelen tehlike diyebilirmiyiz !!!

Amerika kıtasında başladı...
Avrupa'ya sıçradı.
Daha dün gibi. Danimarka'da gençler sokaklardaydı.
Daha sonra Fransa'da yaşandı aynı şeyler.
Belçika, Avusturya, Almanya, Çek'ler, İspanyol'lar.
Belki nedenleri biraz farklı olabilir. Aktörler ayni "gençler".
O veya bu nedenler, onları köşeye sıkıştırdı. Esasında genç nesillerden beklentilerin çok olmasına karşın, onlara verilenler gittikçe kısıtlanıyordu.
İşsizlik birinci sırayı alması. Onlara verilen sosyal yaşamlarının aktivetelerinin gittikçe azalması.
Ülke idarecilerinde kulaklarını bu kuşağın seslerine tıkaması. Onları sokaklara döktü.
Bu durum kapımıza dayanmış durumda.
Bu gün Yunanistan'da 16 yaşında bir gençin hayatını kaybetmesi olarak hadiseleri değerlendirirsek büyük yanılgıya düşeriz.
Bu gün geç nesil patlamaya hazır bomba gibi.
Bir bakıyorsunuz kendisini "Atom karşıtı" olarak gösteriyor, bir bakıyorsunuz "G8'leri protestesi" olarak karşımıza çıkıyorlar. 1 Mayıs artık karışıklıkların günü olarak değerini kaybetmiş durumda.
Öyle böyle, bu dalga kapımıza dayanmış durumda.
Çok dikkatli olmalıyız nerede ne zaman patlıyacağı belli olmıyan bu karmaşayı en ufak zararla atlatmalıyız.
Bu da ancak genç kuşağa biraz daha fazla kulak uzatmamızla, onlara ileriki günler için
umut vermekle olabilir. Her halde bu giyim kuşamı politikaya alet etmekle; sev veya terketle olacağını sanmıyorum.
Önce onları bir dinliyelim. Onlara neler verebileceğimizi söyliyelim.
Saygılarla.

Çarşamba, Aralık 03, 2008

POLİS ve KİMLİK !!??


Sayın Bakan Çiçek ve Emniyet Müdürü Cerrah "Polise kimlik sorun" diye uyardı.
Demesi kolayda Polisimiz görev esnasında ne gibi hakları olduğunu biliyormu.Hiç
sanmıyorum.Nedeni diye soracak olursak.Bürokrasinin getirdiği karmaşa.
Daha bir yönetmelik uygulamaya konmadan bir diğeri geliyor.Bu durum karşısında
Polis bile nasıl hareket etmesini tam olarak bilememekte; topu vatandaşa atmak işin en kolay tarafı.Gazetelerde haberleri okuduğumuz zaman, bir linkle kimlik soran vatandaşın
ne hale geldiğini gösteren resimlerle karşı karşıya geliyoruz.Yorumlara bakınca en çok yurtdışında
Polis örnek gösteriliyor.
Bakalım yurtdışında hakikaten Polis denildiği gibi demokratmı?
Bir kontrol halinde yanlışlıkla bir temas halinde bulunursanız.Örneğin maç esnasında bir oyuncunun hakeme dokunması gibi.Bu Polise karşı yapılmış saldırı olarak kabul edilir.
Ne şartlar altında olursa olsun ona dokunamaz koymuş olduğu mesafenin dışına çıkamazsınız.
Kendisi ile konuşurken nezaket sınırlarının dışına çıkamazsınız.Açıkçası sen diye hitap edemezsiniz.Bırakın dokunmayı ağzınızdan çıkacak her kötü sözün bir bedeli vardır.Aşağı yukarı bu cezalar basın yolu veya Polisin halkla ilişkiler bölümünden vatandaş bilgilendirilir.
Kimlik kontrolü esnasında kayıtsız şartsız kimliğinizi ibraz etmek zorundasınız.Bu işlevi yaparken onu tedirgin etmeden kimliğinizi çıkarır; eğer her hangi bir tereddüt içinde iseniz
kendisindende markasını gösterse bile Polis kimliğini sorma hakkına sahipsiniz.Bunu yanlız
kimliğinizi onun eline verme esnasında yapabilirsiniz.Daha önce değil.Eğer karşı taraf bu kaidelere uymuyor ise Merkezi arıyarak durumu bildirir Polise karşı başka bir Polisden yardım alabilirsiniz.
Polisin çok büyük hakları vardır.Muhakeme esnasında onun ifadesi sizinkine karşın daha geçerlidir.Tek dezavantaşı olaylar esnasında kanuni prosüdürleri eksiksiz yapıp yapmadığıdır.
En ufak eksiklik veya yanlış hareketi aleyhine işlem görür.
Örneğin özel durumlar dışında, şikayet dahi olsa resmi ünüforma ile iş yerine giremez.Ancak kapıdan iş yeri sorumlusunu çağırıp izin almak zorunluluğu vardır.Eğer müsade alırsa içeri girebilir.
İzin almadan ancak sivil memurlar girebilirler.
Polis memurlarının nasıl hareket etmesini gerektiren ufak kitaplar vardır.Onun içindeki maddeleri her memur harfi harfine bilmesi gerekir.Gerektiği taktirde karşısındakine hangi paragraf içersinde yanlış yaptığını söylemek zorundadır.
Yukarda bahs ettiğim gibi onunla temas ettiğiniz zaman size aşırı güç gösterebilir.Eğer onun
hayatını tehlikeye sokacak bir durum karşısında silah kullanır.Zaman zaman bu gibi olaylar
ölümcül bile olabilmekte olup kasıt olmadığı taktirde Polis'in lehinde sonuçlanır.
Polis yanlız değildir.Onu çalıştığı teşkilata karşı koruyacak sendikası vardır.Bir başka şehre sürülemez.Hatalardan ilk önce büyüklügüne göre önce amirleri , bu şehrin emniyet amirine hatta
İçişleri bakanına kadar gidebilir.Bunlar zaman zaman istifalarla sonuçlanır.
Vatandaş ne kadar bu konuda bilinçli ise Polis'inde hataları bir o kadar az olmaktadır.
Bu bir imac meselesidir.Polis vatandaşın % 100 itimatını kazanması gerekir bu da teşkilat içinde çalışan bireylerin amirleri tarafından saygınlık görmeleri ile olabilir.Başındaki amiri memuruna nezaket kaideleri içinde davranıyorsa ondanda vatandaşa karşı aynı şekilde davranmasını istiyebilir.Yapmış olduğum bazı gözlemlerde malesef nezaket çerçevelerini aşan amirleri görebiliyoruz.
Onun için Sn.Bakanın veya Em.Amirin bu söylevi basma kalıp bir söylevden ileri gidemez.
Saygılarla.