Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Mart 17, 2009

BU GÜNLERİDE BİZLERE YAŞATTILAR...


Engin Ardıç'ın yazısı;

Atatürk'ün pasaportu var mıydı?

Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmadığını hep biliriz... Bu, büyük bir erdem olarak pazarlanmıştır: Kendisi hiçbir yere gitmeden herkesi ayağına getirmiş!
Herkes dedikleri, İran şahı ve İsveç kralı gibi "kıyıdan köşeden" adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii... Yanında da Mrs Simpson... Ama o da aşkı uğruna kısa bir süre sonra tacı tahtı bırakacağından, bu gezinin bir yararı olmamış.
Olamazdı da... İngiliz kralı ya da kraliçesi "hüküm sürer ama idare etmez" ... Meclise izinsiz giremediği, seçimlerde oy kullanamadığı gibi, dış politikaya da karışamaz!
Bunun dışında kim gelmiş Türkiye'ye? Hitler mi, Stalin mi, Mussolini mi, Roosevelt mi, Hirohito mu? Hiçbiri.
Keşke İspanyol başkanları Alcala Zamora ya da Manuel Azana gelselerdi de, "asi generallere" karşı İspanyol Cumhuriyeti'ne sahip çıkma onuruna kavuşsaydık yahu...
Ama niçin geleceklerdi? Türkiye önemli bir ülke değildi ki, kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve Batılılaşma girişimini temele indirmeye çalışan, "dünya sahnesinin önünden çekilmiş" bir ülkeydi... Her türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için (borçların bir kısmı hariç!), "beni kendi halime bırakın, karışmayın, bulaşmayın" der gibiydi dünyaya...
Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmamış olması niçin büyük bir başarı olarak değerlendirilmiştir?
"Kendi kabuğuna çekilmek, kendi yağıyla kavrulmak" erdem sayıldığı için!
Bu da memur zihniyeti değilse, memur zihniyeti başka nasıl olur acaba?
Ve de Atatürk'ün bazı Anadolu kasabalarını dolaşmış olması niçin büyük birer olay gibi pazarlanmıştır? Hele İstanbul'a her gelişi niçin "tarihi gün" sayılmıştır?
Yani tasavvur edebiliyor musunuz, Hitler'in Stuttgart'a gelişi bayramı, Mussolini'nin Venedik gezisi şenlikleri, Stalin'in Odessa'yı ziyaretinin bilmemkaçıncı yıldönümü kutlamaları... Var mı böyle bir yağcılık?
Toplum o kadar "donuk", ulaşım o kadar yetersiz durumdaydı ki, bir yerden bir yere gitmek başlıbaşına heyecan verici, serüven gibi bir şeydi o dönemde...
Keşke bu gibi çarçur gezilerle övüneceğimize, "Atatürk'ün uçağa binip Atina'ya gitmesi ve eski düşmanlarını kucaklaması, Atatürk'ün Cenevre'de yaptığı ünlü Milletler Cemiyeti konuşması, Atatürk'ün tarihi Beyaz Saray ziyareti, Atatürk'ün meşhur Moskova gezisi, Atatürk'ün unutulmaz Paris barış görüşmeleri" gibi hatıralar kalsaydı... Ayıp mı olurdu, günah mı?
Belki o zaman cumhurbaşkanlarımızın ya da başbakanlarımızın dış gezileri de memurlarımıza ve memur ruhlularımıza küfür gibi gelmezdi!...
Atatürk hiç yurt dışına çıkmadı dedik, bu hem doğrudur hem yanlış...
Atatürk yurt dışına çıkmadı ama, Mustafa Kemal çıktı!
Libya'ya gitti çarpışmaya ama orası yurt dışı sayılmıyordu... Bunun dışında Sofya'ya, Berlin'e ve batı cephesine de gitti görevli olarak, Viyana üzerinden Karlsbad'a da gitti (Karlovy Vary) sağlık nedenleriyle...
Ama o zamanlar bir "imparatorluk subayıydı" ...
Hani şu nefret kustukları Osmanlı İmparatorluğu vardı ya, onun ordusunda subaydı.
1919 yılında ordudan istifa edene kadar bir Osmanlı subayıydı.
Hadi kim hayır diyecekse desin de alnını karışlayayım!


Hıncal Uluç'un Engin Ardıç'a yanıtı

Atatürk'e dil uzatanlara...

Önce biri hafta sonu hiç yüzü kızarmadan saldırdı gene, "Atatürk'ün pasaportu var mıydı" diye.. ..
Ve çizdiği Atatürk portresine bakar mısınız?.. "Vizyonsuz.. Memur zihniyetli biri.."
Utanmazlığın ölçüsüne bakar mısınız?..
Yıkılmış, tükenmiş, bitmiş, işgal edilmiş Osmanlı'nın küllerinden, Avrupa'nın "Hasta Adam" dediği Türkiye'den, modern bir batı cumhuriyeti yaratan adam için çizilen tabloya, aşağılamaya bakar mısınız?..
"Memur zihniyetli, vizyonsuz!.."
Bu korkunç kafaya, bu örümcek düşünceye yanıtı, ayni günün gecesi, Rus Kızıl Ordu Korosu muhteşem bir yanıt verdi, tesadüfe bakın bu defa, TİM'de.. Ben ordayım üç kardeşimle, Öcal Serpil ve Kemal'le..
Salon son koltuğuna kadar tıklım tıklım doluydu ve herkes, Atatürk'ün neler yaptığını anlatan Kızıl Ordu korosuna hem de nasıl coşkuyla eşlik ediyordu..
"Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız."
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri."
"Karanlığın üstüne güneş gibi doğmak" nedir bilir misin sen, karanlık adam?..
O senin memur zihniyetli, vizyonsuz dediğin adam, o yıllarda yepyeni bir devlet, çağdaş, bir cumhuriyet kuruyordu, bir ulusun kaderini değiştiriyor, dünyaya, hele de Müslüman dünyaya örnek oluyordu, öğretmediler mi sana?..
O vizyonsuz, o "Memur zihniyetli" dediğin adamın dünyadaki itibarını, saygınlığını bilir misin?..
Efendim "Kimse gelip gitmemiş Türkiye'ye Atatürk zamanında.."
İngiltere Kralı gelmiş ama, o sayılmazmış.. Çünkü adamın zaten yetkisi yokmuş..
Birleşik Krallık kralının ülkemize, Atatürk'e gelişini bir formalite sanıyor.. Peki o zaman "Pasaportlu" Abdullah Gül'ün iki günde bir yurt dışına gitmesi, bu ülkede devlet başkanları ağırlaması ne?.. Atatürk'e gelen İran Şahı adam değil de, Gül bugün İran'da ne arıyor peki?..
Adamın, Atatürk'e saldırma gözlerini öyle karartmış ki, ne dediğini bilmiyor, çelişkiler içinde..
İngiltere Kralı, İran Şahı, gelmemeliymiş de, kim gelmeliymiş?..
Hitler, Mussolini, Stalin.. Verdiği örneklere bakar mısınız?.. Hafazanallah.. Bunlardan biri gelmiş olsaydı kazara, bugün kimbilir neler yazardı, düşünebiliyor musunuz?.
İngiliz Kralı yetkisiz.. Peki yetkilisi, hem de azılı Türk düşmanı Lloyd George ne dedi, hem de Birleşik Krallık Millet Meclisinde..
"Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi."
Atatürk uçağına atlayıp Yunanistan'a gitmemişmiş.. Venizelos'la kucaklaşmamış.. Ama Venizelos yenildiği düşmanı Atatürk'ü 1934 yılında Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş.. Nasıl olmuş bu peki?.. Vizyonsuz, memur zihniyetli, içine kapanık adamdan başkasını bulamamış mı, Yunan Lideri, "Dünya barışına en hizmet eden kişi" diye seçecek?..
Atatürk Mussolini'ye gitmemiş. O da Türkiye'ye gelmemiş.. Ama Atatürk'ün süvarileri İtalya'ya gidip, zamanın en büyük binicilik kupasını, hem de Mussolini'nin adını taşıyanını Türkiye'ye getirmişler.. Bu müthiş spor hamlesinin ne manaya geldiğini bilir misin sen?.. O vizyonsuz, memur zihniyetli adamın, o sıralar nasıl bir Türkiye kurmakla meşgul olduğunu anlayabilir misin, bu örnekten yola çıkıp?.. Aklın erer mi?.
Erer.. Bal gibi erer de işine gelmez söylemek... Sen ve senden yüz bulup hemen ertesi gün Atatürk'e saldıran yamağın da bilir bunları, çok iyi..
Kilitleyin bilgisayarınızı gene de, size yağan e-mailler geri dönsün tamam mı?.. Yüreğiniz o kadar..
Bakın, bugün bu köşede, 20'inci Yüzyılın en önemli adamlarının Atatürk hakkında söylediklerinden bir derleme seçtim sizin için.. Okuyun, iyi okuyun ve iki günde bir saldırdığınız, sövdüğünüz, dalga geçtiğiniz Mustafa Kemal Atatürk'ün nasıl bir devlet adamı, nasıl bir deha, Türkiye için nasıl bir şans olduğunu iyi öğrenin..
Ne yazık ki, sizin için de büyük şans oldu Atatürk!.
O olmasaydı, bugün bu köşelere oturup bu saçmaları bu kadar özgür yazma imkânınız olur muydu?..

Alıntı.

Saygılarla.

Perşembe, Ekim 30, 2008

BILIYORMUYDUNUZ ?


Gazeteleri, internet sayfalarını dolaşırken bu haber dikkatimi çekti...

HALKA ANLATILMADI, HASTANELER BİLGİLENDİRİLMEDİ.

1 Kasım’da kaos yaşanacak. 1 Kasım günü hastanelere gidildiğinde gerek hasta sahipleri gerek hastane çalışanları -SGK vatandaşları ve hastaneleri gerektiği gibi bilgilendirmediği için- vatandaşlar da prim ödemek zorunda olduklarını bilmediklerinden ve ödemediklerinden dolayı GSS kapsamında Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan sağlık yardımı alamadıklarından, ceplerinden para ödemek zorunda kalacaklarını görecekler.
1 Kasım’da hastaneye gittik diyelim. GSS primi ödediniz mi, ödemedinizse paranız varsa buyrun, yoksa güle güle” diyecekler. Hastane internetten GSS konusunda Kurum’un ana bilgiyasayıra bakacak sayfasına girecek, provizyon yani ön izin izni veriyorsa hastayı muayene edecek. Ön izin alamıyorsa güle güle diyecek. Acil hallerde provizyona gerek yok ama hastanelerin de bu konuda bilgisi yok. Özel, devlet, üniversite hastanelerinin hiçbirinin bilgisi yok.

Ya cebinde paranız olacak ödeyeceksiniz, ya da GSS primini bankaya ödemiş olacaksınız. Öderken de SGK’ya gidip ödenecek primin tespit edilmesi gerekiyor. SGK da prim miktarı olarak 154 TL alırım diyor. Gelire göre almam diyor. Herkesin aylık gelirini 2 asgari ücretmiş gibi kabul ederim, 154 TL alırım diyor. Ama benim aylık gelirim gereğince 25 TL ödemem lazım” dediğinizde, “Ben anlamam” diyor. “O zaman yeşil kart için başvur” deniyor. Kaymakamlıklar da aslında görevleri olmadığı halde, SGK’nın görevi olduğu halde gelir tespiti yapmakla görevlendirilmiş kurum haline gelmişler. Bu genelgeyle oluyor, kanunla da değil.

Bunun için kaymakamalıkların, “Bu bizim görevimiz değil, SGK’nın görevidir” demesi lâzım. Kaymakamlıklar gelir tespiti yapmakla görevli yerler değildir. Yeşilkart verebilir ama yeşilkart vermediği kişinin gelirinin kaç lira olduğunu tespit etmek yükümlülüğü Sosyal Güvenlik Kurumu’na aittir.

1 KASIM’DA HASTALANIP HASTANEYE GİDENLER NE YAPSINLAR?

Kaymakamlıklara gitsinler. Yoksa ceplerinden ödeyecekler. Veya hastanenin insafına kalacaklar. İlaç alamayacaklar.

SGK YASAYI DİNLEMİYOR EN AZ 154 YTL İSTİYOR

Genel Sağlık Sigortası (GSS) ilk kez 1 Ekim 2008 günü uygulanmaya başlandı. Kanun diyor ki, “Kişilerin gelir durumuna göre kendisinden GSS primi tahsil edeceksiniz” diyor. Gerek işsiz kalanlardan, gerek tarım kesiminde olanlardan, ayda 30 günün altında çalışanlardan gelirlerine göre belli miktarda GSS primi tahsil edilecek. Tahsil edilecek gelire göre primler de 25, 75 ve 154 lira olarak değişiyor. Kanun ‘herkesten gelire göre GSS primi alınacak’ diyor ama Sosyal Güvenlik Kurumu bu kuralı yok sayıyor, “Her gelenden aylık 154 YTL alırım’, “Ben 25 ve 75 lirayı tanımam” diyor. Bu konuyla ilgili genelgesini yayınladı, müdürlüklerine talimat verdi.

PRİM ÖDEMEK İSTEYENE, “PRİM İSTEMİYORUM, GİT YEŞİL KART AL” DENİYOR

Meclis kanunla düzenliyor ama SGK uygulamıyor. Kurum tarafından, “Herkesten 154 YTL GSS primi alın. Eğer 25 ve 75 YTL ödemek için ısrar ederlerse onları yeşil kart talebinde bulunmaları konusunda kaymakamlıklara yöneltin” deniyor. 154 liranın altında GSS primi ödemek isteyenlere, “Sizi rencide ederim, kaymakamlıklara yeşil kart almaya gönderirim” deniliyor. “Ben yeşil kart istemiyorum, kaymakamlıklara da gitmem. Kanuna uygun şekilde gelirimi SGK tespit etsin, ona göre GSS primi ödeyeceğim” dediğinizde ise SGK’dan “O halde sizin aylık gelirinizi 2 asgari ücret kabul edip ayda 156 YTL GSS primi isterim diyecek. ‘Benim o kadar aylık gelirim yok’ diyorsanız o zaman kaymakamlıklara gidip yeşil kart isteyeceksiniz. Yeşil karta başvurmaktan utanırsanız, 154 YTL ödeyeceksiniz.

Genel Sağlık Sigortası ile ilgili bilinmesi gereken önemli noktalar şöyle:

TURİST VEYA MİLLETVEKİLİ DEĞİLSENİZ...

Yasa gereğince milletvekilleri ve turistler dışında bütün vatandaşlar GSS kapsamına girmek zorunda. Buna göre;
İşsizler,
Köylüler,
18 yaşından büyük çocuklar,
Ayda 30 günden daha az SSK’lı (4/A’lı) gösterilen işçiler,
İsteğe bağlı sigortalılar,
her ay bankalara giderek GSS primi ödemek zorunda. GSS primi ayda 30 günden az ödenemiyor. 5510 sayılı Kanun’a göre, yukarıda sayılan kişilerden sigortalı çalışmayan, memur ve Bağ-Kur’lu olmayan kişilerden her ay GSS primi alınacak.

Genel sağlık sigortalısı sayılanlar her ay 30 tam gün genel sağlık sigortası primi ödemek zorunda.
ÖRNEK: Ayda 10 gün çalışan biri için 10 günlük GSS primi işvereni tarafından ödenirse, kalan 20 günü de kendisi her ay bankaya ödemek zorunda. Aynı kişi prim ödemelerini 30 güne tamamlamak için isteğe bağlı sigortalı olmuşsa, bu durumda da her ay 20 günlük emeklilik ve 20 günlük GSS primini her ay bankaya giderek ödeyecek.

YASA ‘AYLIK GELİRE GÖRE GSS PRİMİ ÖDENİR’ DENİYOR AMA...

5510 sayılı Kanuna göre, GSS’den prim ödeyerek yararlanmak için kişilerin ödeyecekleri prim tutarları şöyle:
Aylık geliri 212,90 YTL’den az olanların primi devletten; “Harcamaları, taşınır ve taşınmazları ile bunlardan doğan hakları da dikkate alınarak, Kurumca belirlenecek test yöntemleri ve veriler kullanılarak tespit edilecek aile içindeki geliri kişi başına düşen aylık tutarı asgari ücretin üçte birinden az olan vatandaşlar”dan olmaları gerekiyor. Bu belirlemede kullanılacak, yani geliri toplanacak aile üyeleri, “aynı hane içerisinde yaşayan eş, evli olmayan çocuk, büyük ana ve büyük baba”dan oluşuyor.


ÖDENECEĞİMİZ GSS PRİMİNİ NASIL HESAPLAYACAĞIZ?
SGK tarafından ailenin geliri tesbit edilip kişi başına bölündükten sonra ödenecek GSS primi şöyle ortaya çıkıyor:

ÖRNEK:
Ailenin kişi başına geliri asgari ücretin üçte birinden (212,90 YTL’den) az ise primleri devlet öder.
212,90 ile 638,70 YTL arasında olanlar kişi başına aylık 25,55 YTL,
638.70 ile 1.277,40 YTL arasında olanlar kişi başına aylık 76,64 YTL,
1.277,49 YTL’den fazla olanlar ise kişi başına ayda 153,29 YTL, GSS primini her ay ödeyerek sağlık hizmeti alabilecek. Hastaneye gidildiğinde ödenmesi gereken primden 1 YTL dahi borcu olanlara ise sağlık yardımından yararlanamayacaklar.K.YASEMİN ARPA
NTV-MSNBC 14:08 TSİ 30 Ekim 2008 Perşembe
Saygılarla

Cuma, Mayıs 16, 2008

GÜNÜN SÖZLERI / FOTORAFI...


Yer Kütahya... Dün, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in de katıldığı Kütahya Ticaret Borsası tarafından türlü kişi ve kuruluşların desteğiyle yaptırılan Bölcek İlköğretim Okulu'nun açılış töreni yapılıyordu. Bakan Çelik, kürsüde konuşuyor, "Lafla Atatürkçülük, lafla çağdaşlık olmaz. Çağdaşlık da Atatürkçülük de icraatla olur"
Biz, bir şeyi programa koyarız, parasını ayırır, başlar ve bitiririz. Lafla Atatürkçülük, lafla çağdaşlık olmaz. Çağdaşlık da Atatürkçülük de icraatla olur. Atatürk'ün bize gösterdiği çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine sloganla çıkamayız.”
Yorum.Bende açılışda oradaydım resimde beni bulabildinizmi !!!.
Saygılarla.

Cuma, Nisan 11, 2008

HEPSI YALAN !!! YA DOGRUYSA....


Gelde alıntı yazıya başlık at.
"İçimizdeki canavarlar" / "Süper bünyeye sahip nesil" / "Nüfusu bu durum karşısında 6 çocukla koruyalım " / "Şaka,Maka" / "Bayat haber" / "Bu da bir şeymi"
Ya siz nasıl başlık atardınız ?
Zehirliyorlar...
Et: Etlere bradmix denilen bir tür kimyasal maddenin enjekte edilmesiyle parlaklılığını, renginin kırmızılığını ve ağırlığını artırma yoluna gidiliyor. 100 gramlık et, 140 gram oluyor.

Bal: Küflenmesini ve güvelenmesini engellemek için arının peteğine zehirli naftalin ilave ediliyor.
Ekmek: Esmer ekmeklerin üretiminde rengin koyu olması için arpanın yakılarak siyahlaştırılmasıyla elde edilen maddeler kullanılıyor. Bunlar kansere yol açıyor.

Zeytin: Zeytin, kostikle karartılıyor. Kostik ve paslı demir reaksiyona sokularak erken olgunlaştırılmaya tabi tutuluyor. Kostik endüstriyel temizlikte kullanılan bir madde.

Bulgur: Tavuk yemi olarak faydalanılan esmer ve beyaz buğdayı, safran kimyasal boyasıyla sararttıktan sonra piyasaya sürüyorlar.

Esmer şeker: Esmer şekerlerde kullanılan melas yerine, toz şekeri fırında yakarak esmerleştiriyorlar. Bu da kanser riski taşıyor.

Süt: Mandıralarda kesik sütü normale döndürmek için içine soda katıyorlar ve taze sütmüş gibi piyasaya veriyorlar.

Kaşar: 10 kilo sütten 1 kilo kaşar elde edilirken, soya proteini katılan sıfır yağlı 6-7 kilo sütten 1 kilo kaşar yapılmaya başlandı. Aradaki eksiklik, nebati margarin kullanarak gideriliyor.SADIK ÇELİK

* Bayat tavuklar çamaşır suyu ile beyazlatılarak piyasaya sunuluyor.

* Sucuğun içine çöpe atılması gereken akciğer parçaları konuluyor.

* Beyaz peynire kireç katılarak parlak beyaz olması sağlanıyor.

* Dönerin içine tavuk sakatatı ve öğütülmüş tavuk bacağı katılıyor.

* Leblebi tozuna tuz, fıstık tozuna ise bezelye ve boya karıştırılıyor.

* Yoğurdu daha katı hale getirmek için büyük baş hayvanların yağından elde edilen toz halindeki jelatin kul-lanılıyor. Halka bu yoğurt köy yoğurdu diye satılıyor.

* Salam ve sosise tavuk derisi, bağırsağı ve taşlık karıştırılıyor.

* Karabibere renk alması için kanserojen boya katılıyor.

* Sütün öz yağı alınarak, katıyağ ile karıştırılıyor. Böylece, yağlı süt imajı veriliyor.

* Küf tutmuş ve bayatlamış peynirler, eritilerek eritme peynir haline getiriliyor.

* Tereyağına patates ve margarin karıştırılıyor.

* Ekmeğe karbonatkatılarak beyazlaştırılıyor.

* Ufalanmış peynir birleştirilip yeniden kalıp peynir yapılıyor.

* Zeytinyağına pamuk yağı karıştırılıyor.

* Kırmızı bibere kiremit tozu karıştırılıyor.

* Son kullanma tarihi geçmiş sucuklar, yeni yapılan sucukların içine karıştırılarak yeniden imal ediliyor.FİLİZ ÇALIŞTIRAN
Saygılar.

Cuma, Mart 21, 2008

NEVRUZ...


Nevruz, Türk dünyasının kuzeyinden güneyine, batısından doğusuna kadar uzanan engin coğrafyada yaşayan toplulukların pek çoğu tarafından yaygın olarak kutlanan bahar bayramıdır.
Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı "ana" olarak vasıflandıran Türk'ün düşünce sisteminde "baharın gelişi" elbette önemli bir yere sahip olacaktı.
İç karartıcı, yeknesak günlerin ardından doğan hareketli, pırıl pırıl güneşli, kuş ve hayvan sesleriyle kurulmuş îlahî orkestranın musikisi insan hayatını canlandırır. Ayrıca ortaya çıkan rengârenk tablo kıştan bahara geçişi ne de güzel tasvir eder: "Bir yanda her tarafı kaplayan soluk, mat ve daha çok beyazın hakim olduğu renkler, diğer yanda yeşilin değişik tonları arasında baş veren binbir renk cümbüşü...
Nevruz, yani Farsça "Yeni Gün" adını taşıyan bahar bayramı, insan ruhunun tabiattaki uyanışıyla birlikte kutladığı bir bayramdır.
Aynı zamanda bir takvim değişikliğini de ifade eden bu kutlamalara baktığımızda Türk' ün kutladığı "bahar bayramı"nın da bir takvim değişikliğini yansıttığı görülüyor. Burada dikkati çeken husus "baharın başladığı zaman"dır. Türk, bu takvim değişikliğini "toprağın uyandığı gün" ile özdeşleştirmiştir. Kışın ortasında baharı kutlamaz. Türklerde bir tabiat, varoluş, diriliş bayramı niteliğinde olan Nevruz'un ruhî atmosferini ve eskiliğini anlayabilmek için kültürümüzün yıpranmış, tozlu ve pek okunmayan eski sayfalarına bir göz atmamız gerekiyor.
Türk Cumhuriyetleri'nde Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan ile Rusya Federasyonu bünyesindeki Tataristan 21 Mart Ergenekon/Nevruz Bayramı'nı "Milli Bayram" olarak ilan etmişlerdir. Bu günün coşkuyla kutlanmasına büyük önem vermektedirler. Türk kültüründen kaynaklanan Ergenekon/Nevruz bayramı, her yönüyle Türk gelenek ve görenekleriyle zenginleşmiş ananevi ve temeli beş bin yıllık Türk tarihine dayalı milli bir bayramdır.
Bu coşkuyu Türk kamları dualarında, niyazlarında şöyle ifade ediyorlar:

"... Yüce Göktanrı'nın ilk defa gürlediği, yağız yer, altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği, altmış türlü hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman sen (Türk'ün Atası) yaradıldın!"

Bu sözler Türk'ün yaratılış felsefesinin, inancının, hayat tarzının ifadesidir. Bütün bayramların dinî ve millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve tabiattan doğduğundan bahsetmiştik. İşte millî bir bayram olan Nevruz da Müslüman olan ya da olmayan çeşitli Türk toplulukları arasında kamların dua ettikleri asırlar öncesinden günümüze kadar farklı farklı şekillerde, ama aynı ruhla hâlâ kutlanmakta. Bu bayram İslâmiyet'i kabul etmiş olan ilk Müslüman konar göçer Türk topluluklarında; sürgün avı, toy, şölen, yuğ vb. gibi İslâmiyet'le çatışmayan âdetlerden biri olarak devam edegelmiştir. Böylece bu ananeler günümüz Türk dünyasına ortak kültür mirası olarak intikâl etmişlerdir. Gelenekler, tarihini kesinlikle tespit edemediğimiz dönemlerden kalmadır. Neden, niçin, nasıl gibi sorular sorulmadan atadan oğula kalmıştır. Gelenekler bu özelliğiyle millet bağını güçlendiren en önemli unsurlardan biridir. Baharın gelişinin kutlandığı bugün de böyle bir gelenektir.
Çin kaynaklarından Kutadgu Bilig'e, Kaşgarlı Mahmud'dan Bîrûnî'ye, Nizâmü'ı Mülk'ün Siyasetnâme'sinden Melikşah'ın takvimine kadar, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey'in kanunlarına kadar gelen bir çizgide Nevruz ile ilgili kayıtlar eldedir. Diğer taraftan Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed, Safevi Türkmen Devletinin kurucusu Şah İsmail (Hataî), Osmanlılarda Sultan I. Ahmed ve Sultan Dördüncü Murad gibi hükümdarların, Mustafa Kemal Atatürk'ün; din adamlarımızdan Kazasker Bâki Efendi ve Şeyhülislam Yahya Efendilerin, şairlerimizden Kuloğlu, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Şükrü Baba, Hüsnü Baba, Fuzulî, Nev'î Efendi, Nef'î, Nedim, Hüseyin Suad ve Namık Kemal gibi şairlerimizin Fatih devri vezirlerinden Ahmed Paşa'nın; büyük Azeri şairi Şehriyar'ın ve büyük Türkmen şairi Mahdumkulu'nun uzun bir tarih boyunca Nevruz bayramının gelişini "Nevruziye" veya "Bahariye" denilen şiirlerle kutladıklarını da biliyoruz.
Nevruz; Türk insanını birbirine kenetleyen, bağlayan, Ergenekon'dan demir dağları eriterek dirilen atalarının ruhlarıyla yanan bir ateştir. Bu ateş, hiç sönmeden binlerce yıl yandı ve gelecekte de kıvılcımlarından binlerce gönlü tutuşturarak "ortak kültür ocağı"nda binlerce ruhu ısıtacaktır. Avrasya'nın , Türk âleminin Nevruz toyu kutlu olsun,Nevruz gülleri geleceğe umutlar taşısın.Kaynak: Hatice Emel AŞA, Yeni Avrasya Dergisi,
Saygılar.

Çarşamba, Ocak 30, 2008

SARI ÖKÜZ






Bu gün gazeteleri karıştırırken bir köşe yazarının anlattığı bir masalı gördüm.
Belki gözden kacmış nedeni ile sizlerle paylaşmak istedim.


SÖMESTR başladı.

Karne hediyesi olarak ne versem acaba diye düşünüyordum, karınca kararınca, şu meşhur hikáyeyi vermek geldi aklıma.

Yetişkinlerin işine yaramadı...

Belki çocukların işine yarar.

*

Ormanın birinde...

Aslanlar toplanmış.

"Yahu" demişler, "Hesapta kralız, açlıktan öleceğiz birader... Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük... Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor; e balık yakalayacak halimiz de yok... N’aapsak?"

Bir tanesi "En iyisi, öküzlere saldıralım" demiş, "iri yarı görünüyorlar ama, ne pençeleri var, ne dişleri diş... Tam dişimize göre!"

Olur mu? Olur.

Hücum!

Ama evdeki hesap çarşıya uymamış; öküz, öyle yabana atılacak hayvan değilmiş meğer... Organize oluyorlar, topluca savunma yapıyorlar, püskürtüyorlarmış.

Aslanlar aç bilaç.

N’aapsak, n’aapsak?

"Tilkiye danışalım" demişler.

Tilki "kolay" demiş, "beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi yapın, işinizi halledeyim..."

Kabul etmişler.

Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş, "saygıdeğer öküzler" demiş, "aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar... Ama şu aranızdaki sarı öküz var ya, sarı öküz, işte sorun o... Görünce tahrik oluyorlar, canları çekiyor, verin şu sarı öküzü, kurtulun kardeşim, huzur içinde yaşayın!"

Öküz heyeti düşünmüş taşınmış, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığıyla, verivemişler sarı öküzü...

Aslanlar da afiyetle yemiş.

Bir gün, iki gün...

Tilki gene gelmiş.

"Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz" demiş ve eklemiş: "Ama şu benekli öküz var ya, benekli öküz, o burada olduğu sürece size rahat yüzü yok arkadaş, canları çekiyor, verin, kurtulun!"

Öküz heyeti düşünmüş, "otlağın selameti için" teslim etmiş benekli öküzü.

Üç gün, dört gün...

Tilki gene gelmiş.

Kuyruğu uzun olanı...

Burnu beyaz olanı...

Tombul olanı...

Tek tek alıp, gitmiş.

Otlak seyrelmiş.

Aslanlar semirmiş.

Bir gün... Tilki gelmemiş!

Gerek kalmamış çünkü.

Direkt aslan gelmiş.

"Hanginizi istiyorsam, canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz, adamı hasta etmeyin" demiş.

Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalmış öküzler, "keşke sarı öküzü vermeseydik" demiş ama, iş işten geçmiş.

*

İşte böyle çocuklar...

Öküzlük böyle bir şey.

30 Ocak 2008
Yılmaz ÖZDİL

Saygılarla.

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

RESİMLERİN DİLİ OLSAYDI !!!




2 b


Çekmeköy Ormanı'nın içine yapılan villalara, orman vasfını yitirmiş alanların satışını öngören ve dört ay yürürlükte kalan 2-B yasası sayesinde tapu alındı..
Sabah


Tarlabaşı çocukları


Sokaktaki çocukları temiz bir hayata kavuşturan "Tarlabaşı Toplum Merkezi" parasızlık nedeniyle kapanma noktasına geldi. Merkez kapanırsa çocuklar suç dolu Tarlabaşı sokaklarına geri dönecek.. Sabah

2’nci Cumhuriyet'in 1'nci Cumhurbaşkanı


DÜN yazı işleri masasında bir yandan Meclis’teki oylamayı izliyor, bir yandan da vereceğimiz manşeti tartışıyoruz.

Manşet önerim şuydu:

"İkinci Cumhuriyet’in birinci Cumhurbaşkanı."

Burada bir parantez açıyor ve komplocu arkadaşlara sesleniyorum.

Sakin olun, sadece bir şakaydı...
Ertuğrul ÖZKÖK

Milliyet

Saygılarla...

Cuma, Temmuz 13, 2007

RUHUN RENKLERLE HUZUR BULDUĞU YER...



Türk Ebru Sanatı

Ebru yoğunlaştırılmış sıvı üzerine renklerin sınırsız değişimlerle birbirleriyle kucaklaşması, kaynaşması, dansetmesidir. Ebru Sanatını yüzyıllar boyu gizemli kılan, Sanatçıyı ebru teknesinin başında dünyanın bütün gizlerini, kaoslarını aşmaya iten; akıcı tekniği, daima dinamik, değişken, kendini aşan sonsuz teknikleri deneme fırsatı veren bir kağıt boyama Sanatı olan ebru, tezhib ve hat ile birlikte kitap sayfalarında, murakka kenarlarında, ciltlerde, yazı boşluklarında ve koltuklarında kullanılmakla birlikte günümüzde başlı başına bir sanat eseri olarak düşünülmekte ve sergilenmektedir.

Orta Asya Sanatı ve kağıt bezeme Sanatlarının en mühimlerinden biri olan ebruculuğun hangi tarihten beri bilindiğini kesinlikle söylemek bugün için imkansızdır Böyle bir belgeden mahrumuz. Eski tarihli kitap ciltlerinde bile yan kağıdı (kapak ile kitabı birbirine bağlayan kağıt) olarak ebruyu görmekteyiz. Yine eski bir murakkanın (albüm) içindeki yazı kıtalarının etrafında pervazlara yapıştırılmış ebru kağıtlarına da rastlamamız mümkündür Ancak, bu eserlerin yazıldıkları tarih bilinse bile, bizim için ebruya dair bir belge sayılmaz. Çünkü böyle eski yazmalar bir kaç defa tamir görüp yenilenmiştir. Tarihi en eski olan ebru kağıdı 962. H.(1554) yılına ait bir malik-i Deylemi yazısıdır. Yazı hafif ebru üzerine yazıldığı için yazı tarihinden ebru kağıdının tarihi öğrenilmiştir.

Ebru Sanatı batıda Türk Kağıdı veya Türk Mermer kağıdı adını almıştır. Avrupalılar ebru kağıdına mermer kağıdı (pupier marbre, marmar pupier, marbled paper..) demektedirler. Ebru kağıdı üstünde buluta benzeyen renk kümeleri meydana gelmektedir. Bu yüzden bulutumsu, bulut gibi manasına gelen Ebri kelimesi kullanılmıştır. Tarihimizde bilinen meşhur ebrucular, Ayasofya hatibi Mehmet Efendi, (Nisan 1773) Şeyh Sadık Efendi (11 Temmuz 1846), Hezarfen Edhem Efendi (1829-1904) Necmeddin Okyay (1883-1976)...

Ebruculukta Kullanılan Malzemeler
Boyalar: Eskiden beri ebruculukta toprak boya dediğimiz tabiattaki renkli kaya ve topraklardan elde edilen madeni boyalarla, nebati asıllı bazı suda erimez boyalar kullanılmıştır.

Kitre Üstüne boya serpilecek suyun içine lüzucet (yapışkan bir koyuluk) vermek için kullanılan bitkisel zamk.
Sığır Ödü Kitreli suyun yüzeyindeki boyaların çökmeden yayılmasını temin için, Satıhta aktif (yüzde gerilim sağlayan) safra asitleri ihtiva eden hayvansal madde kullanılır Bozulmasına engel olmak üzere, öd suyu önceden kaynatılır ve bu şekilde saklanır.

Ebrunun Çeşitleri
Tarzı kadim (eski tarz) battal ebrusu, tarama ebrusu (gelgit ebrusu) , şal örneği, bülbül yuvası, somaki ebrusu, taraklı ebru (geniş taraklı ebru, ince taraklı ebru), hafif ebru, serpmeli ebru, kumlu ebru, kılçıklı ebru, hatip ebrusu ebrunun çeşitlerindendir.

Ebru' nun felsefesi
Bazı günler, şafak veya gurup vakti ufka bakarsanız; kırmızı, sarı, laciverd ve mavi renklerin en ilahi tonları ile, bulutlardan bir ebru'nun daha doğrusu ebri' nin şekillendiğini görürsünüz. Yine bazı gecelerde, bulutlu semalar kadar geniş bir ebru teknesine, mehtabın, usta fırçasıyla laciverd, mavi ve ışıklı beyazın bütün nüanslarını serpiştiriverdiğine elbet rastlamışsınızdır. İşte sanatkar dedelerimiz, bir anda değişip kaybolan bu semavi güzellikleri yeryüzüne aksettirerek, onların ağaç yeşiline ve toprak rengine olan hasretini giderdikten sonra, bu şahane tabloyu kağıt üstünde de ebedileştirmeyi bilmişlerdir. Bu anlayış içinde Rabbine boyun kesen sanatkarın benlik ten uzaklaşan gönlü, sanki ebru teknesinde şekillenmiş gibidir. Artık o Zaman büyümeye başlayan ebru teknesi derya kadar genişler, genişler ve bir kainata döner Ebru'cunun gönlü gibi Hz. Ali ne güzel buyurmuş .Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, halbuki bütün alem sende dürülüp bükülmüştür Ebru bir düştür, bir özlemdir. Ona bakan her gözde yeni anlamlar kazanan bir akıştır.Yazar: Dr. Hatice Aksu.
Saygılarla.