Pazar, Nisan 08, 2007

PAZARIN SOHBETI..


Güneş toprağı ısıtmaya çalışırken bende sanal bahçemde ki banka iliştim.Baharı tam olarak yaşamamıza rağmen üzerimizde ki kalın giyeceklerden vaz geçemedik.Arada esen soğuk rüzgar güneşe nisbet yapıyordu sanki.Tabiat uyanmış bahar çiçekleri her bir yanımızı sarmıştı değişen bir şey yoktu.Bahar yine kendine haz güzelliklerini sermiş, bizler de bir sene daha yaşlanmış bir şekilde onun kolları arasında kayboluyorduk.
Sanki hiç yazılıp çizilen İklim değişiklikleri ile karşı karşıya değilmiş gibisine.
Her şey bir anda unutulup gidiyor yazılanlar söylenenler çengeli olmaksızın boşlukta askıda kalıyordu.
Kafamda düsünceler fırıl fırıl dönerken yüz ifadem devamlı olarak değiştiğini fark bile edemiyordum.
Bir ara elim de tatlı bir kaşıntı beni kendime getirdi.
Bu bir ufacık karınca idi.Ne arıyordu; bu rengarenk sanal bahçede gezinmesi gerekirken, uzun bir zahmet verip yaşlı bir adamın eline tırmanması; elimi göz hizama getirerek onu incelemeye başlamışdim ki ince bir sesle bana seslendi.
- Önünden ikidir geçiyorum dikkatimi celp etti. Neden hüzünlü dertli dertli bakıyorsun?
- Bak baharın en güzel günü önüne serilmişken.
Nereden bilirdi benim bu dertlerimi!
- Bende ona yanıyorum zaten ya bu günleri bir daha yaşıyamazsak.
Güldü;
- onu şimdi mı söylüyorsun yıllardır bu güzel dünyayı inceliyorsunuz başından neler geçtiğini biraz olsun biliyorsunuz.Tecrübe sahibi oldunuz desem/demesem .
- Biz sizleri anlıyamıyoruz. Yapar yıkarsınız arkasından da böyle şikayet edersiniz.
- Keşke bundan ders çıkarıp öğrenebilseniz.Doğa da biz canlılar sizlere kendimizi feda etme pahasına örnek olmaya çalışıyoruz.O zamanda inat olsun diye gözlerinizi kapıyor uyuyorsunuz.Fakat bir konuda hakkınızı yememek lazım şikayet etmede birincisiniz.
- Abartma abartma pek de senin dediğin gibi değiliz.Şikayet etmiyenimiz çook.
- Zaten onlar sizlerin kafalarınızı karıştırmıyormu !.

-Bak sana bir sualım olacak? Yağmur damlaciğinin ne kadar bir büyüklükte olduğunu bilirmisin.
- Tabii... Senin kadar bir şey,
- Dediğin gibi olsun.Peki onun ne kadar yüksekten düstüğünü bilirmisin ?
- Sen nereye getiriyorsun lafı ?
- Hem diyorsun ki bir damlacık benim büyüklügüm de, hem diyorsun ki binlerce metre yükseklikten geliyor.
Hiç düsünmüyorsun ki bu damlaçıkların binlercesi bizlerin kafasına düstügü anı.Biz ne diyoruz bereket hayat diyip hiç şikayet etmeden seviniyoruz.
Ya sizler bu günde yağmur yağıyor diye şikayet etmiyormusunuz.Hem de kafanıza gelen damlaçıklar benim kadar olduğu halde.Ya bunlar senin büyüklügünde olsaydı !..

Daha da bir şeyler söyleniyordu ama elimden aşağı yoluna koyulunca o ince ses kayboldu gitti.
Nereden çıktı bu karınca acaba bir yerde haklımıydı.Doğayı kirletenler biz olduğumuzu bildiği halde neden yüzümüze vurmuyordu da bana yaşamın ne kadar güzel olduğunu söylüyordu.
Gitti benim güzelim Pazar günü ne günlere kaldık insanları bir kenara atıp arılara karıncalara daldık.
Saygılarla.

Cumartesi, Nisan 07, 2007

Ucu bitmiyen kayıp zaman !..


Her gün duş alın,temizlik yapın,kapıyı acaba kilitledim mi diye kontrol edin vs. Bunların hepsi yaşamımızdan giden enerji ve zaman.

İnanın arta kalan çalışma hayatımız ve özel hayatımıza ayrılan zamansa gittikçe kısalıyor.

Mecburmuş gibi her seferinde evini terkederken kıyı köşede ki tozu temizlemesi; Erkeğin tuvalette günde belki de 30 defa ellerini yıkaması, çoğunlukta tam iş yerine gelmişken,
acaba ocağın altını veya buna benzer gereçlerin altını kapadınmı diye geri dönmesi gibi.
Bu döngü bizleri dar bir korse içinde kalmış nefes alamıyan bir insana döndürüyor.

Normal bir çalışma saatleri içinde bu tip benzeri zaman kaybı bir gün arkadaş veya ailemize ayrılacak zamanı, ayıramıyacak duruma sokacak.

Kafamızda yaratmış olduğumuz bu zoraki hastalıklarla, ilerde bizleri çok daha zor durumlarla karşı karşıya kalacağımızı söylüyor pisikologlar.

Tabii ki duşunu alıp, çay ve kahvesini içerek işine gitmesi normal karşılansa da bazen bu durumu abartarak günlük dengelerimizi zora sokabiliyoruz.Pisikologlar bu durumu zoraki bir işlev haline getirdiğimiz zaman tehlikenin başladığını işaret ediyor.

Bilinçli olarak yukardaki günlük işlevlerin tam olarak yaşamamız da ne kadar bir zaman harcandığını biliyormuyuz ?

O gün yemek pişirmediğiniz halde neden ocağın kapalı olup olmadığını düşünmek zorunda kalıyorsunuz.Buna benzer alışkanlıklarınız için harcanan düşünme zamanı ve harcanan enerji kaybı ne kadar ?

Bu durumun zoraki bir hastalık olduğunu biliyormuyuz.

İki yönden ele alırsak birinin kendimize yaptığımız düşünce baskısı; diğeri ise düşünmeden yapılan alışkanlık altında ki işlemler.Bunlardan en önde gelenlerden bir tanesi abartılı olarak temizlik ve yıkanma.Bu arada buna kapı, pencere, kilitler,elektrikli aletlerlerin şalterleri diye detaylara girmek istemiyorum.

Zamanımızı çalan başka nelerimiz var.Devamlı olarak saymamız.Arabalar.Tasın içinde ki meyveler,kütüphanede ki kitaplar gibi.

Daha neler olabilir titizlik, simetri.Masamızın üzerinde ki gereçlerin dizimi,dolabımızda ki çamaşırların duruşu,masa çevresinde ki sandalyeler.

Bunlardan en tehlikeli olanı bilinç altı yerleşen alışkanlıklarımız.Kapımızdan çıkarken bile hangi adımı atmamız,masada nereye oturmamız,saç taramamıza kadar.Kaşınma dokunma isteklerimiz vs.

Peki beynimizle ne gibi zaman kayıplarımız olabilir.Hayatta yapmıyacak olsa bile bak ben bu adamı/kadını gebertirim.Yoo bu böyle arabayı kullanırsa arkadan bindirir ezer geçerim.daha neler neler.Yukarda verilen örnekler boşa zaman harcadığımız örneklerden binde biri .

Bu kısa değerli yaşamda bu kayıp zamanları denetlemekle, o zamanı daha güzel yerlerde değerlendirebilirmiyiz.

Tabii bu durum müzmin bir hastalık olarak bizi kendine bağlamamış ise.

Peki sizin aklınıza gelen boşa giden zamanlar nedir ?...

Saygılarla.

Cuma, Nisan 06, 2007

CANKAYA'nin Misafirleri...


Atatürk nasıl cumhurbaşkanı seçildi? İşte tarihin arka planı...
Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken tedirginlik artıyor. İnsanlar sürekli olarak yeni krizlerin, gerginliklerin ve toplumu sarsacak suikastların ortaya çıkmasından endişe ediyorlar. Peki Cumhuriyet tarihi boyunca Çankaya seçimlerinde neler yaşandı? Sabah gazetesinde, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin geçmişiyle ilgili çok ilgi çekici bir yazı dizisi hazırlayan yazar Emre Aköz'le Atatürk'ten bu yana cumhurbaşkanlığı seçimlerinin çok çarpıcı olan geçmişini Radikal'den Neşe Düzel konuştu:

Atatürk, cumhurbaşkanı seçilirken muhalefet etme olasılığı olan Karabekir, Orbay, Adıvar'ların Ankara'da olmadıkları bir günü seçiyor. Bunlar, orduda prestiji olan, siyaseti bilen sert adamlar

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, İnönü'yü cumhurbaşkanı seçtirmemek için iyice azıtıyor. İsmet Paşa son anda gelmekten vazgeçmese, Şükrü Kaya, onu İstanbul'a getirip vurduracaktı

Asker Özal'dan önce dört Çankaya seçimine kâh Meclis'i basarak, kâh Ecevit dahil vekilleri tehdit ederek müdahale etti. Namlunun ucunda yapıldı seçimler. Son üç seçime ordu karışmadı.

Siz cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir araştırma yaparak gazetenizde dizi olarak yayımladınız. Bu araştırmaya göre, Atatürk'ten bu yana yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortak noktası ne?

Cumhuriyet kurulduğundan beri sadece 10 kişi cumhurbaşkanı oldu. Şimdi 11'inciyi seçeceğiz. Bütün cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortak noktası ise en hafif kelimeyle 'kriz'dir. Bazı dönemlerde Çankaya savaşları öyle çığırından çıkar ki, Meclis'in askerler tarafından kuşatılmasına, adayın başına silah dayanmasına kadar varır iş. Yalnız şunu söylemek gerekir... Silahlı Kuvvetler, cumhurbaşkanlığı seçimini mutlaka çok önemsiyor ve kulisler mutlaka yapılıyordur ama... Son üç cumhurbaşkanlığı seçiminde,

ordunun seçimlere müdahalesi geçmişteki gibi çok doğrudan olmadı.

Peki... Atatürk'le başlayalım. Atatürk'ün cumhurbaşkanı seçilmesinde neler yaşandı? Zorlanıyor mu, sorun yaşıyor mu Atatürk cumhurbaşkanı olmakta?

Biraz zorlanıyor. Ama bu, seçim sırasında yaşanan bir zorlanma değil. Çünkü cumhurbaşkanlığı hikâyesi bir sene öncesinden başlıyor. Çok büyük siyasetçidir Atatürk. Önce Meclis'e seçim kararı aldırıyor. Sonra seçime katılacak adayları tek tek kendisi belirliyor. Ardından Vatana İhanet Kanunu'nu öyle değiştiriyor ki, kendisine karşı bir siyasi oluşum artık imkânsız oluyor. Çünkü Halk Fırkası'nın fikirlerine aykırı siyaset yapmak hainlik addediliyor ve tek parti sistemi böylece getirilmiş oluyor. Mustafa Kemal cumhuriyeti ilan etme ve dolayısıyla cumhurbaşkanı seçilme tarihi olarak da 29 Ekim'i seçiyor. Kısacası, cumhurbaşkanı seçilirken kendisine muhalefet etme olasılığı bulunan Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar gibi isimlerin Ankara'da bulunmadıkları bir günü tercih ediyor. Çünkü o öyle bir dönem ki... Bunlar orduda prestijli olan, İttihatçı gelenekten gelen, savaşı ve siyaseti bilen, silahlı, sert adamlar.

Atatürk niye önce Meclis'i değiştiriyor?

Çünkü bir Meclis var ve ona müdahale edip duruyor. Mustafa Kemal birinin başbakan olmasını istiyor, Meclis 'Hayır, biz onu istemeyiz' diyor. Her konu, içişleri bakanının kim olacağı bile Meclis'te tartışılıp karara bağlanıyor. Mustafa Kemal'in bu meseleyi halletmesi gerekiyor. Güçler birliği ilkesiyle çalışan Meclis'i ekarte edip kendisi her şeye karar veren 'tek adam' olmak istiyor. Zaten bundan sonra da Mustafa Kemal'in çok sık uyguladığı bir taktik var. O da kriz çıkarmak. Nitekim hükümetle Meclis arasında bir kriz yaratıyor ve seçimlere gidiliyor. Çünkü Mustafa Kemal'in tek sorunu her şeye Meclis'in karar vermesi de değil. Ayrıca bu Meclis'te 'ikinci grup' diye bir muhalif grup var. Bunlar Mustafa Kemal'in diktatör olmasından çok korkuyorlar. Çünkü sonuçta bunlar Osmanlı. Bunlar, Osmanlı'nın her şeyi tartışan, yarı demokrasi tecrübesi sayılan Meclis-i Mebusanı'nı biliyorlar. Yeni kurulacak cumhuriyetin tek adam diktatörlüğü olmasını istemiyorlar ve milli hâkimiyet prensibini savunuyorlar.

Atatürk'ten sonra bir başka ulusal kahraman olan İsmet Paşa Çankaya'ya çıktı. İnönü'nün seçiminde neler yaşandı?

1937'de İnönü, Atatürk'le çatışıyor. O sırada Atatürk hasta. Halktan saklanıyor ama bütün yabancı elçiler merkezlerine 'Mustafa Kemal hasta, ölecek' diye bilgi notu geçiyor. İşte tam bu dönemde İnönü başbakanlıktan ayrılıyor. İngilizce öğrenmeye başlıyor ve siyasi tarih okuyor. Yani cumhurbaşkanlığına hazırlanıyor. Ama bazı gruplar, İnönü'yü kendileri için tehdit olarak görüyor. Bir kere, 'mutat zevat' denilen, sürekli Atatürk'ün sofrasında yer alan insanlar var. Bunların bir kısmı Atatürk'ün yardımcısı, vekilharcı, ahbabı, silah arkadaşı, bir kısmı da fedaisi. Mesela Köşk'te bir gürültü oluyor. Gürültü bittikten sonra sofradaki manzara şu. Bu insanların hepsi Atatürk'ün üstüne kapanmış ve silahlar çekilmiş. Bu grup İsmet Paşa'nın Atatürk'ten çok farklı olduğunu biliyor ve 'Bu adam bizi ekarte eder' diyor.

Başka kimler İnönü'ye karşı?

Bu grubun başını Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'la İçişleri Bakanı Şükrü Kaya çekiyor. Bunlar Meclis'in İnönü'yü seçeceğini biliyor ve İnönü'yü seçtirmemek için iyice azıtıyorlar. Öyle ki İnönü'yü İstanbul'a getirip birine vurduracaklar Atatürk'ün ölmesine çok az kalmış. 1938'in kasım ayının başları... İnönü, Ankara'dan İstanbul'a gelip Atatürk'ü son bir defa görmek istiyor. Şükrü Kaya, 'Aman paşam ben sizi götüreyim' diyor ve seyahati organize ediyor. İnönü tam trene binecek, Sağlık Bakanı Refik Saydam, 'Paşam gitmeyin sizi öldürecekler. Beni ezip öyle gidebilirsiniz ancak' diye

İnönü'yü engelliyor. Unutmayın. Bunların hepsi belinde silah olan adamlar. İtiş kakış, bin bir numara, tezgâh, oyunlarla dolu müthiş bir süreç bu.

Ordu desteklemeseydi İsmet Paşa Çankaya'ya çıkabilir miydi?

İnönü gene seçilirdi. Ama Meclis İnönü'yü seçmeseydi, ordu darbe yapıp onu gene seçtirecekti. Çünkü İstanbul'da Birinci Ordu komutanı Fahrettin Altay ve bir grup subay, İnönü'nün cumhurbaşkanı olmasını istiyor. Bunlar Ankara'ya gelip, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'a 'Biz meclis falan tanımayız. İnönü seçilecek. Yoksa gereğini yaparız' diyorlar. Bu tehdit üzerine Çakmak da 'Evet ya, İsmet Paşa iyi olur' diyor.

Peki... İlk sivil cumhurbaşkanımız da Celal Bayar. Onun seçimi nasıl gerçekleşti?

Celal Bayar çok rahat cumhurbaşkanı olmuş gibi gözüküyor dışarıdan bakıldığında ama, aslında o da silahların gölgesinde seçiliyor. Bazı subaylar, Bayar cumhurbaşkanı seçildikten sonra durumu kabul edemiyorlar ve hükümeti devirmek için darbe planlıyorlar. Çünkü Bayar, ezici çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti'nin hem kurucusu ve hem de cumhurbaşkanı olmadan önceki başkanı. Yani cumhurbaşkanlığı, hükümet, başbakanlık tek bir partide toplanıyor. Ve, Ankara kaynıyor. Ordunun içinde de hükümetleri devirmeyi düşünen böyle subaylar, cuntalar 1940'lardan beri var zaten. Başbakan Adnan Menderes DP iktidarına karşı darbe yapılacağı istihbaratını alıyor, Bayar'a bildiriyor. Bayar, Menderes'le birlikte operasyon yapıp, darbe hazırlığındaki 15 general ve

150 albayı bir anda emekli ediyor.

Bayar'dan sonra 1960 darbesinin lideri Cemal Gürsel geldi Çankaya'ya. Onun Çankaya'ya çıkışında yaşanan maceralar neler?

1960 darbesinden sonra anayasa hazırlandı ve seçimler yapıldı. Demokrat Parti'nin devamı olan Adalet Partisi (AP) de Meclis'e girdi. CHP, Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanlığını destekliyordu ama, ya diğer partiler bir aday çıkarırsa ne olacaktı? Nitekim böyle bir aday Adalet Partisi'nin içinden kendiliğinden çıktı. Ordinaryüs profesör Ali Fuat Başgil aday oldu ve macera başladı. Milli Birlik Komitesi 'Eyvah bu adamı durduralım. Ankara'ya gelmesin' diye harekete geçti. Ama hoca, İstanbul'dan Ankara trenine bindi ve her durakta büyük bir tezahürat eşliğinde ancak rötarla Ankara'ya gelebildi. AP yönetimi değil ama ciddi bir partili grup hocayı destekliyordu. Milli Birlik Komitesi ise o sırada zor durumdaydı. Ordunun içinde 'Silahlı Kuvvetler Birliği' diye İstanbul ağırlıklı cunta kurulmuştu. Milli Birlik Komitesi'ne karşı olan bu cuntada tümgeneral ve subaylar vardı. AP ve Yeni Türkiye gibi partilerin toplamda CHP'den fazla oy almasına karşı çıkan bu subaylar, 'Biz bunun için mi darbe yaptık. Demokrat Parti'nin devamı hâlâ Meclis'te. Seçimleri tanımıyoruz, partileri kapatacağız. Milli Birlik Komitesi'ni feshedeceğiz. Yönetimi biz

ele alacağız' diye bir bildiri hazırladılar.

Ordu parçalandı, öyle mi?

Evet. İnönü devreye girdi, pazarlıklar yapıldı ve şu karara varıldı: 'Meclis açık kalacak ama Cemal Gürsel cumhurbaşkanı olacak.' İşte böyle bir ortamda Prof. Başgil Ankara'ya geldiğinde, Milli Birlik Komitesi'nin iki generali Fahri Özyürek ile Sıtkı Ulay onu hemen Başbakanlığa çağırdılar, 'Hocam aday olma, çekil' dediler. Hoca da 'Bu dediğiniz milli hâkimiyete aykırı. Ben, Anayasa'ya göre aday olabilirim' dedi. Ve Başgil, 15 dakika sonra Başbakanlık'tan, gözleri fal taşı gibi açılmış, alt dudağı düşmüş, yüzünde dehşet ifadesiyle, kimyası bozulmuş bir halde çıktı. Nazik anlatıma göre, general Sıtkı Ulay, ağır gelen tabancasını belinden çıkarıp masanın üstüne koymuştu. Diğer anlatıma göre ise o silah kılıfından çıkmıştı ve ağza alınmayacak laflar eşliğinde Anayasa hukukçusu Başgil'in başına dayanmıştı. Başgil hemen oteldeki eşyasını topladı ve sabaha karşı senatörlükten de istifa ederek İstanbul'a döndü.

27 Mayıs darbesinin lideri Cemal Gürsel'den sonra bir başka asker görüyoruz Çankaya'da. Genelkurmay başkanlığından o makama gelen Cevdet Sunay. Sunay'ı hangi koşullar cumhurbaşkanı yaptı?

Artık o dönemde askerlerde, 'Cumhurbaşkanı bizden olsun' baskısı var. Gürsel hastalanıyor, yeni cumhurbaşkanı seçilecek. Ordu, 'Genelkurmay başkanı cumhurbaşkanı olsun' diye bastırıyor. O sırada cumhurbaşkanı seçilmek için parlamenter olmak gerekiyor. Bir senatör istifa ettiriliyor, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı'nın kontenjanından senatör yapılıyor. Tam burada iki siyasi uyarıyor. Biri, Millet Partisi'nin lideri Osman Bölükbaşı. Demokrasiye inanan sivil biri olarak Sunay'a karşı çıkıyor. Diğeri ise çok ilginç. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin asker kökenli lideri Alparslan Türkeş. Türkeş, 'Sunay'ı seçmek yanlış. Çünkü ileride öbür genelkurmay başkanları da şimdi sıra cumhurbaşkanı olmakta diye düşünecekler' diyor. Nitekim haklı oldukları ileriki yıllarda anlaşılıyor.

Sunay'dan sonra bu kez 'emekli' bir askeri, Fahri Korutürk'ü görüyoruz Çankaya'da. Cumhurbaşkanlığının 'muvazzaflardan', emekli bir askere geçmesi demokratik bir gelişim miydi?

Birazcık demokratikti, o kadar. Çünkü siyasetçilerde cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda tam bir serbestlik, rahatlık yoktu. Bu seçimlere de müdahale edildi. Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler, 1973'te seçim yaklaşırken cumhurbaşkanı olmak için kıpırdanmaya başladı. Ordudan bir grup açıkça TRT'ye Gürler'in propagandası için baskı yaptı. Radyoda Gürler için iki-üç saatte bir yayın yapıldı. Gürler Genelkurmay başkanlığından istifa etti ve Sunay onu kontenjan senatörü yaptı. CHP'den destek alan Gürler'in asıl desteği tabii Meclis dışındandı. Silahın desteğiydi bu. Askerler Meclis'i kuşattılar, parlamenterler üzerinde müthiş baskı kurdular. Onlardan imza bile topladılar. Ama Demirel bunun bir görüntü, şamata olduğunu, aslında ordunun tek vücut olmadığını anladı.

Ordu cumhurbaşkanlığı konusunda bölünmüş mü?

Evet, çok ciddi bölünmüş. Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, Gürler'i istemiyordu. Ayrıca 1971'de 12 Mart darbesini yapan Faik Türün gibi bazı komutanlar da Gürler'e karşıydı. Nitekim seçim günü geldiğinde, Meclis, Gürler'i isteyen kara birliklerince kuşatıldı. İçeriye siviller alınmadı. Meclis'in koridorları subaylarlarla doldu. Kimi nazikçe, kimi Ecevit dahil herkesi 'Canınıza okuruz' diye tehdit ederek, 'Gürler'i seçeceksiniz' baskısı yaptılar. Ama seçim başladığında Meclis'in localarındaki manzara ilginçti. Deniz ve kara kuvvetleri komutanları, generalleri oradaydı. Hava Kuvvetleri Komutanı Batur ve havacı generaller ise localarda değildi. Sonuçta Gürler cumhurbaşkanı olamadı. Hem orduda çalışmış, hem büyükelçilik yapmış Fahri Korutürk Çankaya'ya çıkarıldı.

Sonra yeniden bir darbe oldu ve Çankaya'ya yeniden muvazzaf bir asker çıktı... Kenan Evren... Galiba, Çankaya'ya en rahat oturan da o oldu. Pek tartışma yaşanmadı hatırladığım kadarıyla?

Evet. Ülkede anarşi, sağ-sol kavgaları var. O ortamda 1980'de 12 Eylül darbesi oluyor. Her üyesini Milli Güvenlik Konseyi'nin seçtiği 160 kişilik bir Kurucu Meclis atanıyor. O Meclis, bugünkü Anayasa'nın temelini oluşturan 1982 Anayasası'nı yapıyor. Konsey bunu onaylıyor ve bu Anayasa halkoyuna sunuluyor. Yalnız çok basit ama çok zekice hazırlanmış bir geçici madde numarası var bu Anayasa'da. Geçici maddede, 'Anayasa'ya evet oyu çıktığı takdirde, devlet başkanı ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren de cumhurbaşkanlığına çıkacak' deniyor. Böylece anayasaya evet demek, Evren'in cumhurbaşkanlığına da evet demek oluyor. Sonuç, yüzde 91.3 evet oyu çıkıyor. Mavi renkteki hayır oyları incecik zarflardan görülse de ve her sandığın başında asker dursa da, öyle ya da böyle Evren bir şekilde halkın oyuyla cumhurbaşkanı seçiliyor.

Evren'den sonra cumhurbaşkanlığına, o güne kadarki en büyük Çankaya tartışmasına yol açan Turgut Özal geldi. Özal, ilk gerçek sivil cumhurbaşkanı oldu. Bir sivilin Çankaya'ya çıkmasını nasıl kabul ettirdi Özal?

Özal'dan önceki dört Çankaya seçimine de asker kâh Meclis'i basarak, kâh silahla tehdit ederek doğrudan müdahale etti. 1960-82 arasında bütün seçimler namluların ucunda yapıldı.

Özal'ınkine ise böyle somut bir müdahalede bulunulmadı. 31 Ekim 1989'da Özal sekizinci cumhurbaşkanı seçildi.

Özal'ın cumhurbaşkanlığını engellemeye uğraşan Demirel, Özal'ın ardından Çankaya'ya kendisi aday olduğunda neler söyledi?

Cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen önce yerel seçimler yapıldı. ANAP üçüncü, SHP birinci, DYP ikinci parti çıktı. Demirel, 'Özal yüzde 21.75 ile mi cumhurbaşkanı seçilecek. Oyların düşüyor, senin seçilmen vicdanen uygun değil' diyerek, Özal'ın meşruiyetini zayıflatmaya, toplumsal muhalefeti harekete geçirmeye çalıştı. Oysa Demirel'in kendisi cumhurbaşkanı seçilirken, DYP'nin oy oranı ANAP'tan daha iyi değildi. Zaten Demirel'in cebinde daima bir Anayasa kitapçığı vardır. Bir şey oldu mu, 'Bak kardeşim, bak kardeşim' der. Özal cumhurbaşkanı seçilirken Anayasa'ya bakmıyordu ama kendisi seçilirken, 'Dert etmeyin. Benim durumum

Anayasa'ya uygun' diyordu.

Ahmet Necdet Sezer, parlamentoda partilerarası bir koalisyonla çıkarıldı. Bu desteği nasıl buldu?

2000'de Ecevit başbakandı ve üniversite mezunu olmadığı için Ecevit cumhurbaşkanı olamazdı. Aslında Demirel'in cumhurbaşkanlığının uzatılması Ecevit'in ve Mesut Yılmaz'ın işine geliyordu ama parlamento Demirel'i istemedi. Sezer'in adı ortaya çıktı.

Sizce Erdoğan Çankaya'ya çıkacak mı?

Erdoğan, Çankaya'ya çıkmak istiyor mu? İstiyor. Çıkar mı? Son dakikaya kadar bilemeyiz. Ama inşallah çıkar. Çünkü 1950'de Bayar'ın, 89'da Özal'ın çıkması gibi onunki de askeri vesayet sisteminin biraz daha kırılması ve Türkiye'nin demokratikleşmesi açısından bir tür milat olacak. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması, Türkiye açısından demokrasiyi ileriye götürecek bir aşamadır. İnşallah çıkar...
Kaynaklar :Haberte.com.Emre Aköz (Sabah Gazetesi yazarı) ,Neşe Düzel-Radikal

Saygilarla.

Çarşamba, Nisan 04, 2007

ÇEVİRMEN ARANIYOR...


Paskalya tatiline bir kaç gün kalması ile mega kent Berlin bir taraftan boşalıyor.Yerini yabancı turistlere bırakıyor.Bu arada hiper marketlerin yapmış olduğu demo ve sokaklar da ki showmanlerin yaptıkları aktraksiyonlar şehre başka bir renk katıyor.Yaz sezonun kapımızda olması ile yapılan dampingin tesiri, ellerdeki poşetlerden belli oluyor.Biliyorsunuz benim hobylerim den bir tanesi de motara binmek.Havayı güzel bulunca hemen motoruma atlıyarak.Şehrin centerine doğru yola çıktım.Kaskımın içine yerleştirdiğim iki ufak hopörler sayesinde disjokeyin çaldığı müzikler eşliğinde Berlin'in en canlı caddesi olan Kudam'ma doğru yol aldım.

Burası first laydilerin badigardları eşliğinde; duayenlerin galeria larda yapmış olduğu sergilerin gezim yeridir.Bu caddenin en güzel tarafıda nostalji ile modern bir görünümü bir arada tutmasıdır.
Motorumu Cafe show önüne bırakarak.Kaldırım üstlerine konulmuş ufak bir masaya iliştim.Mönü de neler olduğunu incelemeye başladim.Fast foodların çokluğuna karşım böyle mikro kahveler bir başka sempatik hava yaratıyor.Baharla birlikte yol ortasını kaplıyan flora insani bir başka dünyalara götürüyor.
Bu cadde bir zamanlar spekülatörlerin eline geçmesine rağmen yapılan titiz çalışmalar mafya'ya göz açtırmamış.Harp evveli eski günlerine kavuşturmuştur.

Berlin bildiğiniz gibi simgesini taşıyan ve bir çok starlara misafirlik yapan, gazetelere her zaman flash haber olan altın ayı filim festivaline de misafirlik etmektedir. Starların halkın oley oley sesleri altında o kırmızı halıdan yürüyerek bilboardlar da hangi filmin galası ise ona eşlik etmeleri filmin içerikliğini deklare etmeleri de görülmeye değer bir aktraksiyondur.

Bu arada kahvemi içmiş adisyonu da istedikten sonra bu güzel caddeye good bye diyerek.Piknik yerlerinin yapıldığı yerlere doğru yola çıktım.
Dubleks,tripleks ve vilların süsülediği caddelerden geçerek.Doğanın güzelliklerine doğru yol aldım.
Motorum da air bağ olamadığı için yaşımın da verdiği tecrübe ile yavaş yavaş kullanarak baharın tadini daha doğrusu onun içinde olamayı özlemişim.Benim bu kısa gezime okey diyerek.O geçen günümü computerimin başına geçerek bu gün biraz olsun aktarmaya çalıştım.
Erdil'in Günlügünden bir gün olarak geçti bu yazi.
Şimdi büyük bir arayış içersindeyim.Bana bu yazıyı kim Türkçeye çevirebilecek.
Saygılarla.

Pazartesi, Nisan 02, 2007

YEMEK TARIFI...

Sevgili dostlarım başlığa bakıp da benim burada sizlere bir yemek tarifi vereceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz; o sayfalar o işin uzmanlarına bırakılmıştır.Bana kalan kısmı ise onları zevkle okumaktır.Biraz sonra yazacaklarım sohbet niteliği taşıyacağın dan şimdiden sabırlarınız için teşekkür ederim.2002 senesi ile 2007 senesi arasındaki beslenme ile ilgili yazılmış bazı yazıları okudum o yazıların içinde ki cümleleri aktarmak istiyorum.Çevirmem olmadığım için cümlelerde anlam kargaşasın dan dolayı benim kusuruma bakmazsınız.
Malesef bu yemek bloglarımız da ki tarifleri ilerde ki 50 sene içersinde pek göremiyeceğiz.Tabii ki o sayfalar olacak ama tariflerin yerini kimyevi formüllere bırakacaktir.Gülmeyin eğer başarı ile Küresel Isınmayı bu durumda muhafaza edebilirsek bunlar birer gerçek olarak önümüze gelecektir.

Bir avuç FIRMA artık soframıza gelecek yemeğin kararını verenler mi olacak ?

Yemek kültürünü kabaca ikiye ayırabiliriz.

Tad 'ın paralelinde olan beslenme.
Karın doyurmak için yediğimiz yemek.
Bu durum uzmanlar arasın da büyük tartışmalar için de geçtiği , incelendiği halde, son durak bizler olmamıza rağmen, bizlerin fikirleri hiç bir zaman göz önüne alınmamaktadır.
Kişi olarak sağlıklı beslenme büyük harflerle yazılmakta.Diğer konumlar bilinç altından bizlere işlenmektedir.

Bu durum da bir ülkede gözle görünmese bile iki ayrı toplum yaratılmakta; üst tabaka kaliteli gidalari tüketirken, alt tabaka ucuz ve ana özelliğini kaybetmis bir gida tüketimine gidecektir.
Acı tarafı her iki toplum farkında olmadan aynı ülkenin insanları olacaklardır.
Yarın ne yiyeceğiz ? Neden ? Laboratuarlar ! Tarlayı kendi kontrolü altına almislardır.
Bu günün yetişen kimyagerleri yarının ahçi ve gıda uzmanları olarak karşımıza geleceklerdir.
Başlığımızı tam olarak atmaya kalkacak olursak.

Yarının insanı, uzun ömürlü,sağlıklı, akıllı ve genç kalacaktır.

Son zamanlarda bu gibi söylevler arada bir kulağınıza veya okuduğunuz yazılarda çok geçtiğinin farkındasınızdır.
Bir avuç FIRMA bu konu da sizler için gece gündüz çalışarak.Bizlerin sağlıklı beslenmemiz üzerine yön vermekte olacaklardır.
Onun için, Yemek sayfası olan kardeşlerim çok çok tarifler yazın ki ilerdeki günlerde arşivler de kaybolanların bir kısmı okunabilsin.

Saygılarla.

SAKIN KIZMAYIN !..

Yukarda ki başlık onlardan izinsiz linklerini vereceğim blog kardeşlerime ithafdır.

TÜRKÇE’NİN YARALARI

Şefika ve "Türkçe'nin yaraları"

Saygılarla.

Cumartesi, Mart 31, 2007

O SADECE BIR RESIM...


Resimlerin de bir dili vardır.Tıpkı yukarda ki resim gibi.Belki görünüsde bir gazeteyi andırır.İçinde haberler bulunan; ben onu resim olarak gördüğümde.Kırmızı yazılı CUMHURİYET.Siyahla yazılmış.ATA 'yı görüyorum.O bir resim; o resmi unutmıyacağım.
Zamanı geldiği zaman o resmi hep hatırlıyacağım.
Peki siz o resmi nasıl görüyorsunuz. ?

SAVAŞLARIN MASKESİ.


Savaşın gizli yüzü

Uzmanlar savaşın gizli kalan yanlarına dikkat çekti ve askeri sır adı altında cephede olup bitenlerin kamuoyundan saklandığını iddia etti. Savaş meydanlarındaki olayların yıllar sonra gün ışığına çıktığına işaret eden uzmanlar, Körfez Savaşı'nda ABD'nin Irak topraklarında ne kadar ilerlediğinin 10 yıl geçmesine rağmen hala bilinmediğini hatırlattı. ABD'li gizli servis ve askeri uzman John Pike, ABD'nin 1950'deki Kore Savaşı sırasında, No Gun Ri'de yaptığı katliamın da ancak 50 yıl sonra açıklandığına dikkat çekti. Vietnam ve Kosova Savaşları'nın, hala sırlarını koruduğunu söyleyen Pike, Afganistan Savaşı'nın 'sırlarının' da belki 10 yıl, belki de hiç bir zaman aydınlığa çıkmayacağını kaydetti.

No Gun Ri
26.Temmuz 1950 7. US-Regiment Nogeun-ri ye ulaşti.Kuzey Kore askerlerin den kaçan çevre köylerin sivilleri, yollara düstü. 500 ile 600 bulan siviller bir an da Amerikan bomba uçaklarının hedefi olmaya başladı.Bu saldırıda kore gözlemcilerin anlatımları ile 100 lerce kişi orada öldüler.Geri kalan siviller yakında bulunan bir tren köprüsü altına saklandılar.Bu arada Amerikan askerleri olay yerine ulaştıkları an.Bu kaçan sivillerin üzerine ateş açmaya başladı.İki gün süren bu kurşun yağmuru gece projekterler altında devam etti. O zamanlar çocuk yaşta olan Chung Goo Ho (69)
"her tarafa kanlar fışkırıyordu.Amerikan askerleri ufak bir çocuğun sinekle oynadığı gibi bizlerle oynuyordu" ifadesini kullanıyordu.En son çığlık annemin çığlığı idi; halen anlamış değilim neden neden bunu yaptılar.
Dün Alman tv.sin de gizli kalmış bir gerçek anlatılıyordu.O zamanlar yıl olarak 1950 senesini gösteriyordu.
5 sene gerisine gidecek olursak dünya yi korkuya saran elinde her ülkeyi tehdid altında bırakan bir ülke ve diktatörü.Evet dünyanın o tehlikeden kurtulması lazımdı.
Ülke istila edildi.Ne yazık ki o dünya yi tehdid eden silahlar bir türlü bulunamadı cevabı tıpkı 1950 senesin de ki gibi bir arşivin arasında tozlanmaya bırakılan dosya olarak kaldırıldı.Bu gün oralarda tıpkı 1950 senesin de ölen siviller ölüyor.Kadın, çocuk, erkek.Orada güneş doğmuyor orada barut ve kan hüküm sürüyor.Tarih devamlı olarak onları yazıyor.Kore,Vietnam,Afganistan,Irak,Lübnan,daha da akla gelmeyen yerler hep birer kahraman olarak.O kahramanların ellerinde çocuk ve sivillerin yapışmış kanları var.Sıra da İran gene aynı senaryolar.15 asker !...
Irakta ölen insanların sayısını kimse sormaya akıl edemiyor.
Bizler Koreli amcanın dediği gibi ufacık çocuğun elindeki sinek gibi oynanıyoruz.
Saygılarla.

Cuma, Mart 30, 2007

KANDILINIZ KUTLU OLSUN...



ERDIL


Mevlid Kandili ya da Mevlit Kandili (Arapça:مولد، مولد النبي، ميلاد النبي) İslam dininin peygamberi olan son peygamber Muhammed'in doğum gecesi, Hicrî Rebiul-evvel ayının onikinci gecesine ve bu gecede yapılan kutlamaya verilen isim. Klasik dönemde (Asr-ı Saadet ve Dört Halife Dönemi) kandiller yer almadığı için geçmişi pek eskiye dayanmamaktadır.

Mevlid, "doğum zamanı" demektir. İslam'da Mevlid gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Muhammed'in doğum günü farklı mezheplerden birçok Müslüman tarafından kutlanır. Şiiler 17. günü Mevlid günü ve 17'ye dönen geceyi de Mevlid Gecesi olarak adlandırırlar. Bu iki tarih arasındaki haftayı da Vahdet Haftası ilan etmişlerdir.

Kandil Geceleri İslam'ın ilk zamanlarında var olan bir adet olmayıp, hicrî 3. asırdan itibaren mistik çevrelerde kutlanmaya başlanmıştır. Türkiye'de Osmanlı Devleti padişahı II. Selim'den itibaren bu kutlama gün ve gecelerinde, minarelerde kandil yakılmasıyla birlikte kandil adını almıştır. K.Vikipedia
Saygilarla.

Perşembe, Mart 29, 2007

YARIS...


YASAM ve ÖLÜM ARASINDAKI YARIS

ONLARDA BILIYOR...


Yunanistan maçından sonra seyircisiz oynadığımız zorlu bir maçı yenilmeden geçtik.İlk devresini 2-0 yenik bitirmemize rağmen inancımızı kaybetmeden; saha da ki bu güzel insanlar, onları kalplerine basanların yüzlerini bir kere daha güldürdüler.Teşekkür ederiz çocuklar, teknik ekip.
Şimdi size Şok gazetesinden aldığım bir haberi kopyalıyorum.
Saygılarla.

Norveç Teknik Direktörü Hareide nin Commerzbank Stadı’nda yer alan Atatürk posterinin kaldırılması için UEFA ya baş vurması hem oyuncularımızı hem de Fatih Terim i güldürdü!..

YUNAN taraftarların Atina’daki maç öncesinde Ulu Önder Atatürk e ağır hakaretler içeren pankartlar açmasından sonra şimdi de Norveç cephesinden saçma sapan bir istek geldi. Vikingler in hocası Hareide, Frankfurt ta seyircisiz oynanan maçlarda tribünlerin üzerine serilen dev Atatürk posterinden rahatsız olduklarını belirtip, "Türk oyuncular Atatürk ü görünce aşırı motive oluyor. O yüzden o posterin kaldırılmasını istiyoruz" ifadesini kullanıp, UEFA ya başvurdu. Tribünlerde yer alan taraftar resimlerinin de kaldırılması gerektiğini vurgulayan Hareide, "Tribünlerin tamamen boş olması gerek" dedi. Bu sözlerin sadece seyirci resimleri kaldırılsın bölümünü değerlendiren Fatih Terim in tepkisi sert oldu: Sevgili meslektaşım cansızlardan bu kadar rahatsız oluyorsa, canlılarla ne yapacaktı merak ediyorum. Verilen bu ceza galiba yetmedi. Pankartların Türkiye diye bağırmayacağını bilmemek bir teknik direktör için çok kötü bir şey. Oyuncularımız ise kendi aralarında, "Adamların ödleri patlıyor. Bu ne korkaklık. Sadece yeneceğiz. Canlarını acıtmayacağız ki" diye dalga geçiyorlar.

Çarşamba, Mart 28, 2007

TERBİYESİZLER....


Benim ŞEHİDİMİN üstüne serdiğim.Onun için canımızı vermeye hazır olduğumuz BAYRAĞIMIZ'a böyle bir hakareti yapmaya kimsenin hakkı yoktur.Bayrağa saygıyı yüce önderimiz ATATÜRK bize öğretmişti.Vatanimi istila edip İzmir'de bayraklarını diken düsmanlarını denize döktüğü zaman onun ayaklarına düşmanının bayrağını serdiklerin de; bütün dünya'ya oradan ders vermiştir.
Kaldırın o bayrağı düşmanım bile olsa o bir ulusu temsil eder diyerek bir bayrağın ne olduğunu anlatmıştır.
Şimdi sorarım bu yapılan terbiyesizliğin hesabını benim devletim nasıl soracak.Bu millet açlığa sefilliğe her şeye katlanır ama buna asla.

Türk bayrağını paspas yaptı!

Hollanda'da bir işadamı, ürettiği paspasların üzerine Türk bayrağını bastı. Türk bayrağı basılı paspaslar tepki çekti.

Hollanda'nın Amersfoort şehri yakınınlarında da bulunan bir işadamı ürettiği paspaslara Türk bayrağını basarak piyasaya sundu. Türk bayrağının renkleri olan kırmızı ve beyaz renkler ile bezeli, üzerlerinde ayyıldız bulunan paspaslar Hollanda'da yaşayan Türk göçmenlerin büyük tepkisine neden oldu.

Doorn kasabasında kurulan ve hergün yüzlerce Türk göçmenin alışveriş yaptığı semt pazarında ayaklar altına serilen Türk bayrağını basılı paspasları görenler harekete geçerek Hollanda'daki Türk dış temsilciliklerini bu çirkin uygulamayı durdurması çağrısında bulundu.

Türk bayrağının paspas yapılmasına tepki gösterenler, "Avrupa'nın değerlerine göre bile böylesi bir uygulama yok. Çok şey gördük. Ancak böylesi bir hakareti şahit olmadık" dedi.

Doorn kasabasında tezgâh sahibi Hollandalı esnaf M.J. v.Beek, CİHAN muhabirinin kendisine yönelttiği soruları suskunlukla geçiştirmeyi tercih etti. Hollandalı esnaftan bayrağın üreticisi ve pazarlayıcısı firmanın ismini öğrenmek mümkün olmadı.

Türkiye'nin Lahey Büyükelçiliği'nin olayın ortaya çıkması ile harekete geçtiği öğrenildi. Kaynak.Sabah Gazetesi.
Saygılarla.

Salı, Mart 27, 2007

KAPSAMA ALANI..


Siirt'te ''Yılın Doktoru'' seçilen, görev yaptığı köyü ve sağlık ocağını anlatırken heyecanını gizleyemeyen genç doktor Aydın, ''İlk önce onlar da beni biraz garipsedi ama şimdi çok seviyorlar. Türkçe konuşamayan çok sayıda hastam var. Onlarla tercüman aracılığıyla anlaşıyorum'' diye konuştu.

Yoğun kış şartlarının hayatı zorlaştırdığı köyün kendisinden önce 4 yıl doktor yüzü görmediğini belirten Aydın, kışın lojmanının suyu akmadığı için sağlık ocağının önündeki çeşmeden kovayla su taşıdığını, ısınmak için ise sobasında kırdığı çırpıları yaktığını kaydetti.

Bütün bunlar zor gibi gözükse de şikayeti olmadığını ifade eden Aydın, ''Oradaki halk böyle yaşıyorsa ben de yaşarım'' dedi.

Aydın, şunları anlattı:
''Köyde internet bağlantısı yok, elektrikler genelde kesik, yollar kışın kapalı, yazın tozlu. Cep telefonu kapsama alanı dışında ama biz 24 saat vatandaşın kapsama alanındayız. Bu ülkenin insanlarına hak ettikleri hizmeti vermek ve vatanın her yerine gitmek zorundayız. Cevizlik'e gitmekten son derece mutluyum. Şifa verdiğim insanların mutluluğu hiçbir maddi karşılıkla ölçülemez. Tekrar dünyaya gelsem yine doktor olur, yine Cevizlik'e giderdim.''

Şubat ayında köyün yakınlarına çığ düşünce yaralılara yardım etmek için karda 2.5 saat yol yürüdüğünü anlatan Aydın, ''Ama, 1 kişinin öldüğü 7 kişinin ise çığ altından kurtarıldığı olay yerine vardığımda hiç yorgunluk hissetmiyordum'' diye konuştu.Kaynak.Medi.mag.
Saygilarla.

Pazartesi, Mart 26, 2007

TAKIYECİLİK!..


Bir varmış bir yokmuş senede bir KADINLAR GÜNÜ varmış.O gün gelir yazılır çizilir yukarda ki başlık yapılırmış.Kelimeyi bilmiyorsanız size açıklıyayım :)
Onu da mı benden bekliyorsunuz evinizde hiç mı lügatınız yok ! Yoksa bir tane alın.

Ben size bunu iki haberle açıklıyayım. İki ayrı ülke den.

ALMANYA ; Faslı bir kadın kocasından dayak yediği için artık dayanamıyorum diye mahkemeye baş vurmuş.Sayın hakim bunun bir boşanma nedeni olamıyacağını cünkü Kuranda kadınların dövülebileceği yazılıyor; diye davayı düşürmüş.


TÜRKİYE
; boşanmaya kalkan eşlerden bir tanesi çalışan"erkek" diğeri de ev kadını imiş.Evlendikleri zaman hiç bir şeyleri yokmuş.Zamanla erkek çalışmış kadın da evinin
bütün düzenini eline almış çocuklarını yetiştirmiş vs.Sayın hakim boşanma kararında almış olduğu mal paylaşmasın da ki karar kadının katkısını % 31,5 olarak değerlendirmiş.Tabii ki ona düşen de o kadar olmuş.

Şimdiden "belki ölür kalırım kimin, kalacağıda belli olmazya ben tedbiren" gelecek KADIN lar gününü şimdiden kutlarım.

Saygılarla.
Ps.Yazıyı kısa tuttum her kez okusun diye.Bir sorum daha olacak yukarda ki başlık yanlişmı oldu?.

Pazar, Mart 25, 2007

PAZAR'IN SOHBETI.



Dün akşam bir avuç genç bizleri sevince boğdu.Türk takımına yakışır bir şekilde sahaya çıkarak disiplinli centilmence, rakipleri ile mücadele ederek hepimizin yüzünü güldürdü.Tebrikler ,teşekkürler gururumuz oldunuz.
Gelelim stadyumun da görebildiklerimiz.Hırçın bir Yunan takımı olmasına rağmen maç seyredenlere zevk verdi.
İlk golle sevinç den zıpzıp zıplayan seyirci, arka arkaya gelen gollerle sessizliğe büründü maçın sonunda da bu centilmence mücadele eden Türk gençlerini ayakta alkışladı.Bu sahneler de sporun en güzel tarafları idi.
Biraz da gölgeli kara taraflarına.Her ne kadar kameranların göstermemesine rağmen bazı kendini bilmezler.Bizim de alışık olduğumuz, manzaralari sergilemeye başladılar.Ellerine geçen bazı maddeleri sahaya attilar.Hatta bir ara kendi araların da bile kavga ettiler.
Bu da bize futbol maçların da bu şekilde davranışin onun bir parçası olduğunu göstermekte, bizler de alışmaktayız.İsterseniz söyle diyelim."Spordan anlamıyan Yunanlılar."

Ekran spor yayınını eylence programına bırakmıştı.Belki sizlerinde seyrettiği "Makina" diye bir program.Dün gece konuk misafirlerin medya ağırlıklı olması programın içerikliğini biraz daha da zenginleştirdi.Cumhurbaşkanlığı adayının konuşmaları da bir başka renk kattı.
Bu programa telefon ile bazı seyircelerin de katılması sorular sorması programi başka bir havaya sokuyordu.
Şimdi size bir seyircinin telefonla katılarak orada ki medya misafirlerine daha doğrusu bizlerin yasa yapıcılarına sorduğu bir sorular vardı.:

Milli takımımızın almış olduğu bu galibiyeti sevinçle kutluyorum.Şu anda SİLAH SESLERİ GELİYOR.Her zaman ki gibi beline silah takmasına müsade ettiğimiz.Mahlukatlar adı kutlama adi altın da gene silaha sarıldılar.
- Aman hemen içeri girin.
- Ben ufak çocuğumla kanape de oturuyoruz şu anda.
- "Telefon numaranızı bilseydim.Size penceresi olmıyan bir yere sığının derdim."
Şimdi size iki sorum olacak ?.
1. Yunanlı şu bardaklarını plastik şişeleri sahaya atarak sizin gözünüzde ne adı aldı ? Maçtan sonra belinde ki silaha sarılarak şehirleri silah seslerine boğanlar ne adı aldı ?
2. Bu silahı beline takmasına müsade eden ona ruhsat veren göz yuman hükümet , bürokratlar ne adı aldı !..
Kalın sağlıcakla.
Dip not: Türkiye de olsaydım ömrüm mahkemelerde 301 le yargılanmakla geçerdi.

Cumartesi, Mart 24, 2007

PERHIZ / LAHANA TURSUSU ...


Küresel ısınma ile ilgili önlemler dizisine ; hava yolculukları da girdi.
Hava yolculukları Internesyonel bir norm içerikliği taşıyabilmesi için çalışmalar başladı.
Bu gün bilinen gerçekler den bir tanesi de uçakların küresel ısınma da katkısı % 3,5 lara ulaşmış
olmasi.Bu durum arabaların havaya verdikleri Co2. nin 5 katıdır.
Yapılan istatislikler de 1990 - 2004 yılları arası hava yolculukları % 87 artmiş bulunmaktadır.
Kyoto Protokolün de belirtildigi gibi ülkeler arası ve iç hatlarda ki Co2 miktarının ayarlanması ve bunun bedelinin ödenmesi üzerinde çalışılmaktadır.
AB bu önlemler ile dünya da "Küresel Isınma" çalışmaları ile 1.nci olma yolunda dir/mi dır ?
Tabi ki bu önlemler turustik ve iş nedeni ile seyahat edenlerin cebinden çıkacaktir.Bu da aldıkları biletler de bariz bir şekilde hissedilecektir.
Buraya kadar sevindirici bir haber havayı kirleten bedelini ödeyecektir.Gelelim Perhizin ; lahana turşusuna :)
Monarşi,devlet büyükleri,bürokratlar,AB parlamenterleri bu durumdan muaf tutulacaktir.
Şimdi sorarım size havayı kirleten Co2 'nin ucuz charter uçaklardan çıkması veya bu muaf tutulan uçaklardan çıkması arasında ki bir farkın ne olduğunun bu ihtiyara anlatılması !
Vah benim vergi mükellefim ..
Bu yolla toplanacak paralar küresel ısınma ile ilgili çalışma ve yatırımlar da kullanılacak.
Bu gün Berlin "baş şehir" diğer şehirler arası gidip gelen bürokratların hava kirliliğine katkısı
senelik 100 bin ton Co2 olduğu Stern mecmuasının yapmış olduğu araştırmalar da belirtilmektedir.
Bu gün iletişim baş döndürecek derecesin de ilerlemektedir.Sıradan bir vatandaş bile dünya nin her köşsine görsel olarak evinde ki bilgi sayarları ile ulaşabilmektedir.
Bu gidip gelmeler neden bürokratlar arasında ; görsel konferans içerikliğin de yapılmaz.
En önemli atılım politikacılardan gelmesi gerekmez mi ?
Ama benim sevgili politikacım bak ben uçak araba ile yolculuk dan feragat ediyor toplu taşımalardan bir tanesi olan Tren ile yolculuk ediyorum.4- 5 saat evvel yola çıkan makam arabası onu ineceği istasyon dan alır.Bu ise bir fıkra değil skandaldır."yaşanmış olay"
Kalın sağlıcakla.
Saygılar.

Cuma, Mart 23, 2007

Üf be egitim egitim !...


Yukarda ki resim de bir faturanın resmini görüyorsunuz.Bu yapmış olduğunuz işin detayları ve tutarları vs.
Bir de Garanti bölümünde V.O.B. diye 3 adet harf konmuş.Acaba bu nedir ?
Gelin bu işi baştan alalım.Ufak bir bahçeniz var.Bahçenize bir usta çağırıp bir teras yaptırmak istiyorsunuz.Usta size kaça yapacağına dair bir teklif veriyor.Bir kaç ustaya sorduktan sonra bir tanesin de karar veriyorsunuz.Terasınız istediğiniz bir şekilde bitmiş.Şimdi ödemeye kalmış sıra .Usta size vermiş olduğu teklif içersinde bir fatura kesiyor.Sizde ödemeyi yapıyorsunuz.Buraya kadar her şey normal.
Faturanın altında usta yapmış olduğu işin kaç sene garantisi olduğunu yazmamış.Örneğin 2 sene veya 1 sene bilemediniz 3 sene.
Her şeyden önce o usta bu işi yapabilmesi için " ilk öğretimi bitirdikten sonra ki, bu 10 sene.Ondan sonra 3 sene meslek okuluna gitmiş olması şart.O bir amele olmuştur.Eh inşaat amelesi de o işi yapabilir.Peki o amelemiz bu üç sene içersin de ne yapmıştır meslek okulun da ?Haftanın bir gününü okulda.Diğer 4 gününü de Bir inşaat firmasında bu mesleği öğrenmek için çalışmışdir.Bu arada İşçi bulma kurumu ve çalıştığı firma Devletin ön gösterdiği miktarda bir ücret ödemişdir.3 sene geçmiş Meslek okulunun sözlü yazılı imtahanları neticesin de diplomasini alıp inşaat işçisi olmuştur.Tabii ilerde ustabaşı olmak için tekrar okula giderek imtihanlar sonunda kalfalığa teknikerliğe hatta Mühendisliğe kadar yolu açıktır."
Gelelim esas konumuza o kadar şey bizi ilgilendirmiyor.Bizim usta eğer size başta bir garanti anlaşması yapmamış ise.İşte devletin sistemi devreye girer.O üç kelime V.O.B bu demektir ki."Her kırtasiyeciden temin edebilirsiniz".Orada aynen söyle der sayın usta başı yaptığın bu teras sana öğrettiğimiz koşullarda DİN bu da bir teras yaparken tesbit edilmiş ölcülerdir; yapmış işin garantisi 5 senedir.Bu 5 sene içersinde dış etkenler hariçinde bir bozulma olduğu taktirde tarafından derhal bertaraf edilir."Ücret almadan".O tamir ettiğin yer gene 0 dan 5 sene garanti içersine girer.Bizim usta okulda bu V.O.B ve DİN leri okur .Her mesleğe göre çevrecilik daha bir çok dersleri vardır.Bir de ona öğretilen şey yapacağının sınırlarıdir.Peki bu ne demek !...
Siz usta dan bizim terası yaparken buraya bir lamba koymak istiyoruz acaba bir kablo çekebilirmisin veya terasın altından bir su borusu.Bizim maharetli usta hemen size elektrik kablosunu veya su borusunu terasın altına çeker yanlız üstünü kapatamaz.Hemen herşeyi bitirdiği halde ilk önce su tesisatçısı ustayı çağırır vaya elektrik tesisatçısını.Onlar bakarlar herşey V.O.B a uygunsa bağlantıları yapıp giderler.Esasında bizim usta çekmiştir bütün tesisatı.Alt tarafı üç kablo prize veya elektrik kofrasına bağlanacaktı 60 saniyelik iş.Yapamaz o 60 saniyelik iş için gene meslek okuluna gidip.Bir üç sene daha okuması lazımdır.Ne komikler değilmi !..Sistem sistem.Yandık vallahı adamlar ya bizi AB ye alırlarsa .Haydii bu yaştan sonra iki vida için okullara.
Bir de 3 sene!..
Saygılarla .

Perşembe, Mart 22, 2007

RESIMLERIN DILI OLSA!..


Tipik bir ara sokak !..
Resmi dikkatlice incelediğimiz zaman göze çarpan şeyler neler :)
Kaldırım üce bölünmüs; yayalar, bisikletlilerin kullandığı yol;arabalarına inip, binerken olan bölüm.
Bir ağaç arabalardan park ederken zarar verilmemesi için korkuluk.
Karşıdan karşıya geçebilmek için yaya şeridi ortada da bir bekleme adası.

Tehlikeli bir kaldırım.Eğer satıhta ki taşlardan bir tanesi 1,5 cm yükseklik de bulunduğu taktir de o bölüm hemen tamir edilir.Bundan belediye sorumludur.
Kaldırım mühendisleri her gün kendi mintikaların da ki kaldırımları dolaşarak denetlerler.Yapmış oldukları arızalı yerlerin tamiri için gerekli tasaron firmalarına bildirirler eğer tehlike li gördükleri taktirde derhal kendileri ilk önlemi alırlar.
Kanunlar bunu mecbur kılmıştır. "Sistem hükümetin bir numarali kontrolorüdür."

Bazen de kaldırımlar evlerin inşaatları yüzünden iki metrelik demir korkuluklarla daralır.

Sahi neden resimleyip yazdım.Herhalde gene bir şeylere kafam takıldı.
Saygılarla.

Çarşamba, Mart 21, 2007

BLOG'lar



20 Şubat dan 20 Mart'a kadar Milliyet blog da yazdım.Çok güzel bir atılımdı.Öyle sandım Erdil'in Günlüğün de ki eski yazılarımı orada yayınlamaya başladim.İnanmıyacaksınız ama 1 senede burada ulaştığım bloğuma girme sayısını, orada 1 ay içersinde geçtim.Yazılarıma menfi müsbet yorumlar da aldım.

Arada bir fark vardı.Burası ile orası arasında; yazınız editörler tarafından okunup karar verilmesi idi.Mesela dünku yazım kabul edilmemişti nedeni ise.Kısa imiş!..Bir ondan evvel Pazar sohbetlerim de ki ağaçlar ve çiçekler ile ilgili bir yazım kabul edilmedi.Nedeni ise internet sayfasından kopyalanmış olduğunu yazarak lütfen kendi bilgilerinizi paylaşın diyordu; sayın editör.Bak bu arada haklı idi o yazı internetten alınmışdi. Bir zamanlar,Almanca olarak yayınladığım bir yazı dizisi idi.Eğer o yazıyı yazan bölümün kaynak bölümüne gittiği zaman benim bundan kaç sene evvel yazmış olduğumu anlıyacaktı!..
Tabii bu durum karşısın da o sayfa benim için kapanmış oldu bir tıkla silindi gitti.

Benim için mühim olan bir dosta ulaşabilmek, onun güzel sayfasın dan bir şeyler okumak veya onların sayıları az dahi olsalar, sayfamdan bir iki yazı okumaları benim için yeterli sayılır.
Gene burada olsun veya bahçemde olsun beraberiz.
Saygılarımla.

Salı, Mart 20, 2007

Türk degiliz Adam da degiliz !...

Biz Türküz O Alman




Foto galeri Manken Doğa Bekleriz, Şebnem Schaefer'ın DYP saflarından siyasete atılmasını eleştirirken, "Bir kere Şebnem Almanyalı.Bizler Türküz, o Almanyalı. Almanya'da yetişmiş. Bizim gelenek, görenek, örf ve adetlerimizden bihaber.Biz Türküz o Almanyalı, ne alaka. Daha Türkçe'yi bile döğru düzgün konuşamıyor, kendini nasıl ifade edecek. Kendini ifade edemeyen bir insan nasıl bir partiyi temsil edecek" dedi.
Hürriyet.

Yorum : Sayın Manken Doğa Bekleriz.Size yerden göğe kadar hak veriyorum.Bu kadar zamandır.Yurttaşlık görevi olan seçme hakkını bile vermiyen bu gün iktidar olsun muhalefet olsun bütün hükümetler bizleri yurttaşı olduğunu görmedikten sonra sizin bu sözleriniz.Deve de kulak.
Ufaçık hatırlatma keşke bir de tam olarak açıklaşa idiniz.Almanlar da bize siz "A l a m a n" değilsiniz diyorlar.
Kaldıkmı ortada hadi bakalım bize bir isim bulun ki biz de kimliğimize kavuşalım.
Saygılarla.
Dip Not.: Hürriyet'in vermiş olduğu tv reklamlarında söyle deniyor."Hadi oy hakkı veriniz.Bunca senelerdir ihmal ettiniz."Onlar da Adam yerine geçsinler" Hayret Türk değiliz.Adam bile değilmişiz.