Yasam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yasam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Kasım 03, 2008

KAMERA ve DÜŞEŞ...


"Gizli çekim yapan bir televizyon ekibiyle Türkiye’deki yetimhaneleri gezen Düşes Sarah Ferguson gördükleri karşısında gözyaşlarını tutamadı. ITN televizyonu muhabiri de “Burası bir yetimhane değil, terk edilmiş çocuk deposuydu” yorumunu yaptı."
"Türkiye’deki yetimhanelere daha önce de gittiğini anlatan ITN muhabiri, Türk hükümetinin yetimhanelerde değişiklik yapacağına söz verdiğini ve gelişmeleri görebilmek için yeniden gittiğini anlattı. Mail on Sunday, ITN muhabirinin “AB’ye girmeye çalışan Türkiye’ye gittik. Bu bağlamda gördüklerimiz çok ürkütücüydü” "K.Milliyet

Şaşırdık mı bu habere ?
Kızdık mı bu habere ?
İlk mi !!!

Kaç defa canlı canlı, araştırmacı gazetecilerin gözler önüne serdiği programları seyretmedik mı ?

Gördük, kızdık, unuttuk...

Tabii yalnız bizde olmuyor. AB ülkelerinde de durum pek farklı değil..

İngiltere'de Jersey adasındaki yetimhane skandalı hala hafızalarda kazılı.İşkenceye tabi tutulan ,tecavüze uğrayan çocuklar.160 üstünde bulunan kafatasları cesetler üzerinde yapılan araştırmalarla, vahşetin ne kadar büyük boyutlara ulaştığı ayrı bir gerçek.

Almanya'da kliselere bağlı yetimhanelerde 1950 den bu yana 500 bin çocuğun seksüel veya işkenceye tabi tutulduğu yapılan araştırmalar neticesinde ortaya çıkmamışmıydı...

Eski demirperde ülkeleri veya harp nedeni ile yetimhanelerde büyüyen çocuklardan bahs etmek bile istemiyorum.

Benim ağırıma giden; akademik bir eğitimden sonra iş bulamayan gençlerin olduğu ülkede, neden bu gibi o veya bu nedenlerle yetimhanelere düsmüş bu çocuklarımızı cahil ellere bıraktığimızdır. "Zonguldak'da toprak altında çalışmak için müracaat da ? kadar ünüversite mezunu vardı."

Bumeran gibi o çocuklar bizlerin arasına döndügü zaman duyacağımız pişmanlık fayda vermiyecektir.

Bir Düses'in gelipde gizli kamera ile çektiği gerçeklerin analizini bırakip; ne maksatla kullanacakır diye yorumlamak bence en büyük yanılgı.

Kamera aynı kamera ister bu gerçeği Arena programında görmekle. ITN televizyonun yayınında görmek arasında farkları arıyorsak işte o zaman o çocuklara haksızlık etmiş oluruz.

Çocuklar bu beşerin geleceğidir.

Miliyeti, ırkı, dini, rengi yoktur.
Onlar sadece Çocuktur.

Saygılarla.

Perşembe, Mayıs 29, 2008

DOYUMSUZLUK ....



Kuzey kutbunda soğuk savaş başladı.

Bir zamanların vahşi doğa filimlerindeki gibi altına hücum,Kuzey kutbunda daha tahminlerde yürütülen Petrol ve doğal gaz resrvelerine hücuma dönüşdü.Danimarka bu durumu önliyebilmek için hak sahibi olmaya karar veren ülkeleri toplantıya çağırdı.
Daha ortada bu reservelerin olabileceğine dair kanıt olmadığı halde soğuk savaş başlatılmış oldu.
Kuzey kutbunun şimdiden paylaşılması ve bununda 5 ülke diplomatları arasında kapalı kapılar ardında; salı akşamı Hotel "Arctic" başladı.
Bu toplantının içerikliği Kuzey Kutbunun erimesine karşı alanıcak önlemlerle ilgili olması sanılmasın.Geçen sene Rus araştırmacıların yapmış olduğu tahminler sonucu deniz dibine koydukları bayrakları ile başladığı da bir gerçektir.
Buzların iklim değişikliği nedeniyle tahminlerden daha da çabuk erimesi.Buzullardan arınan bölgelere bakış açıları değişmeye başladı.Buralarda Petrol ve Gaz reservelerinin olma ihtimali,erime neticesinde ulaşım yollarının açılması iştahları kabarttı.
Bilindiği gibi Kuzey Kutbunun büyük bir bölümü hiç bir ülkeye ait değildir.
Buralar açık deniz olarak geçmektedir.

Kuzey Kutbu'nun çevre ülkeleri kendi aralarında bu durumu değiştirerek her biri pastadan bir parça alma yolundadır.Bilindiği gibi geçen sene Danimarka yapmış olduğu davet de bu ülkeler "Kanada,Norveç,Rusya ve Amerika" erimenin ne kadar hızla yürüdügünün ve açılan alanların paylaşımı konusunda bir cözüm yolunun bulunması gerektiğini söylemeişlerdi.2001 senesi ile 2007 yılarrı arasında buzlar 10 kilometre geri çekilmişdir.
Bu toplantılara davet edilmiyen ülkeler "İsveç,Finlandıya,Island" itiraz etmektedirler.

Ortaya çıkan prüzleri bir an evvel cözüme ulaştırmak için çaba göstermeye çalışmaktadırlar.Bu günün petrol fiatları göz önüne alacak olunursa ortada büyük paraların döneceğidir.
Sorulması gereken bir numaralı soru ise, eğer tahmin edilenler ışığı altında bu reservelerin büyüklügü ne kadardır ?
Şimdiye kadar tam bir araştırma yapılmamışdır.Sadece Amaerikalı Geolog'ların 2000 yılında açıklaması Dünya üzerinde % 25 nisbetinde daha keşf edilmemiş yatakların olduğu yönündeydi.Kuzey Kutbu'nun altında olmasının tezini savunuyorlardı.
Bu gün ise biraz geri atarak bunun % 14 olarak açıklamaktadırlar.Bu da bu gün 80 giga ton olan petrol'ün %14 olarak 11 giga ton olacağını göstermektedir.
Son tahminler 10 giga ton Petrol 43 Giga ton gaz olarak hesaplanmışdır.Bu hesaplanmaya deniz kıyıları katılmamışdır.
2007 olarak Ruslar kendi bölgelerinde 9 Giga ton;Danimarkalılar ise 2 giga ton olarak hesaplamaktadırlar.
Açık denizlerde 2700 hatta 3000 metre derinlikden petrol ve gaz çıkartılmaktadır.
Kuzey Kutbun da bu derinliklerde veya daha fazla derinliklerde araştırma ve yatırım yapılması alınacak olan petrol veya Gaz'a değermi? Bu da ayrı bir soru olarak karşılarına çıkmaktadır.
İlk olarak yapılması gereken alanların paylaşımı ileriye dönük yatırım ve araştırmalar neticesinde önlerine pürüzlerin çıkmaması.

Yorum : Ne garipdir ki ; Dünya üzerinde rahat yaşam sürdüren ülkeler doğanın bir numaralı düşmanları olduğu halde.Beklenen felaketler karşısında İklim değişikliği,Buzulların erimesiyle suların yükselmesi,tatlı su reservelerinin yavaş yavaş azalmasını görmemezlikden gelerek buna karşı yapılması gereken önlemlere imza atmamakda direnen bu ülkeler.Felaket zillerin çalmasından bile senfoni yapma yarışındadırlar.
Bu gün Ekilen bu rüzgarları bundan sonra gelecek nesiller fırtına olarak değilde,birer orkan olarak biçeceklerdir.

Saygılarla.

Pazar, Mayıs 04, 2008

PAZARIN SOHBETI.




“Burası hastane ne yapıyorsunuz?” diye sorunca. Küfürlerden o da nasibini aldı. Gözleri yaş içindeki görevli hem kızıyor hem de yalvarıyordu adeta, “Burada hastalar var. Çocuklar var gaz atmayın.”

“Ver lan şu bombayı”

Bu sırada hemen önümüzdeki polislerden biri okkalı bir küfür savurup yanındaki meslektaşına döndü. “Ver lan şu bombayı”. Hemen yerine geldi istek. El bombası biçimindeki gaz bombasını eline alan polis bir anda pimini çekerek kantinin içine atıp, “Şimdi konuş bakalım” dedikten sonra arkasını dönüp gitti. Şaşırmıştık. Ama en az bizim kadar bombayı atan polisin amiri de şaşırmış olmalı ki, “Oha lan oraya da bomba atılır mı?” diye bağırmaktan kendini alamadı. Ama o da bağırmakla yetindi ve kayıtsızca oradan uzaklaştı.

Nasıl olmuşdu !
Bir anda Taksim meydanının girişinde bulmuşduk kendimizi.Elmadağ'dan kalkıyordu otobüsüm, izinim bitmiş Ankara'ya geri dönüyordum.Yollar kesilmiş polislerin verdiği, kısa kısa yol güzergahı ile sonunda bu noktadaydık.
Bir anda bulunduğumuz taksi fırtınaya tutulmuş kayık gibi sallanmaya başlamışdı; nereden
çıktığı belli olmıyan bir gurup tarafından sarılmışdı.Söfere bağırıyorlardı göster arabanda ki bayrağı diye.Koskaca Desoto taksinin yerden kesildiğini hissediyordum.
Hanıma hemen buradan çıkalım dedim.Kapıyı açtıktan sonra grupdan bir tanesi bırakın arabayı arabada asker varmış dedi.Üzerimde ki ünüforma bizi o gün bir felaketten kurtarmışdı.Tarih 77 yılının 1 Mayıs'ını gösteriyordu.Bu günleri yaşıyanlar olarak
bir çok şeyi tarihin karanlıklarına bırakarak yeni geleceğim pırılpırıl günlerine yelken açtık.

Emekci dediğimiz zaman; çalışan, etlisine sütlüsüne karışmıyan, birileri için üretken olan, işinden evine, aşını taşıyan, çocuklarını okutmaya, iyi bir yerlere getiren kışi.
Senede bir gün 365 günün acısını Baharla karşılamaya çalışan birazda susmuş olduğu 365 günü o gün seslendirmeye çalışan...

Bu gün düzeni sağlıyan polis kardeşlerimize sesleniyorum.Çıkmış olduğun zorlu günden sonra vazifeyi bir kenara bırakda, seni bu günlere gelebilmen için gecesini gündüzüne katan anne babanı göz önüne getir.Yemedi içmedi, gecesini gündüzüne kattı hep çalışdı durdu.Bakmadı onun emeği ile zenginin parasına, sofrasına; onun zenginliği sendin, seni yetiştirdi.Attığın gaz bombası onun nefesini kesemezdi, o emekçi alışmışdı zaten, azmı çalışırken nefesi kesilmişdi.Biber gazı seni yetiştirirken gözlerinden akan yaşlardan fazlasını akıttıramazdı.
Üzgündü emekci senin için, bütün gün onu coplayıp yorulduğun için .O çalışmaktan zaten derisi o kadar kalınlaşmışdı ki.
Gene sesizce evinin yolunu tuttu gururluydu genede, senin gibi görevini sonuna kadar
yerine getiren evlatlar yetiştirdiği için.
O sadece emekci idi.
Ya sen yorgun savaşcım.

Saygılarla.

Cuma, Nisan 25, 2008

AZİZ-NESİN İLK OKULUNUN "SÜPER MARWİN'İ"


"Süper, Marwin!"

İntegrasyonun tam tersi : 10 yaşındaki Marwin Türk-Alman okuluna "Berlin-Kreuzberg"
gidiyor; su gibi Türkçe konuşuyor ve Türk Futbol Klübünde oynuyor.Marwin, anne ve babası Alman olan tek çocuk.Onun için bu durum gayet normal.

Berlin-Perşembe akşamı:Antreman; Türkiyemspor'un gençler E katagorisinde Marwin koşuyor,bacaklarının biraz uzun olması diğer arkadaşlarına karşı avantaj sağlıyor.
Topla sanki dans ediyor arkadaşları mücadele etmeye çalışırken.Saha kenarından arkadaşları onu seyrederken yarı Türkçe yarı Almanca tezarühat da bulunuyorlar.
"Süper, Marwin".
Marwin'nin yüzü gülüyor.Akranlarına nispeten biraz daha iri.Görünüm olarak olarak tam bir sarışın.Yoksa onu arkadaşları Hakan,Tolunay,Cihan'dan ayıramazsınız.
Marwin 10 yaşında Kreuzberg'de oturuyor.Türk'lerin yoğun olduğu bir semt.Türkiyemspor ise o semtin sporcu yetiştiren bir Klubü.O da orada Türk'lerle kaynaşmış bir Alman çocuğu.Ailesinin ilk başlarda kafası karışmış.Daha sonra burada herkezin Türkçe konuştuğunu göz önüne alarak çocuklarının bu dili öğrenmesinde bir sakınca görmemişler hatta onun yaşamını kolaylaştıracağı kanısına varmışlar.
Aile de Türk kültürünü, ananeleri yakından tanımaya çalışmış.Ana okulunda bir öğretmenin Türkçe olarak şarkı öğrettiğini bile gözlemişler.İlk okula yazdırırken seçimi zoraki dersler katagorisinde bulunan Türkçe üzerinde yapmasına karar vermişler.
Cuma sabahı: Aziz-Nesin okulu 5.nci sınıfında Türkçe dersi.Harun, Marwin'in sınıf arakadaşı sınıfın ortasında Türkçe; hayvanlar aleminden bir parçayı okuyor.Kara tahtaya cümleler aktarılıp Türkçe ve Almanca olarak anlizi yapılıyor.
Duvarlarda Türkiye'nin gözde yerlerini gösteren resimler, Almanya'nin haritası,Samanyolunu gösteren resim elle yapılan çizimler ve resimlerin Türkçe adları "bisiklet", "piyano", "gitar" - Fahrrad, Klavier, Gitarre. süslüyor.

Harun okuduğu hikayenin hangi bölümünü beğendiklerini soruyor arkadaşlarına.
Ücüncü sıranın sol ilk başında oturan Marwin ayağa kalkarak Türkçe cevap veriyor.
Harun Marwin'e Almanca cevap veriyor sonra eli ile alnına vurarak dersin Türkçe olduğu aklına geliyor.
Sınıf öğretmeni D.Siemund her ne kadar Türk kültürü ile yetisselerde Almanca olarak anlatım ve yazım onlara daha da kolay geliyor,diyor.
Onlar Neol bayramını tıpkı Ramazan Bayramını kutladıkları gibi kutluyabiliyorlar.
Aziz-Nesin Okulu Avrupa-devlet okulu,liberal edebiyatçı yazar Aziz-Nesin'in adını taşımaktadır.Orada normal okullarda öğretilen plan içersinde ders yapılmakta olup ek olarak Türkçe ders yapılmakta.
Alman aileler bu duruma biraz yabancı bakıyorlar,her ne kadar çocukları için zoraki ders olarak Fransızca-İspanyolca'yi hatta Latince ve Çin'ceyi seçmelerine rağmen Türkçe'ye ters bakmaktadırlar.Almanya'da Türkçe öğrenmek istemedikleri de gerçeklerden bir tanesi.Daha yüksek sınıflarda talebe değişimi içersinde Norwec,Yeni Zelanda hatta Peru'yu seçmelerine rağmen Türkiye'yi seçmemektedirler.
Sınıfda Plonya'lı Rusya'lı anne babaları olan çocukların yanında annesi veya babası Alman olan çocuklar da var.Marwin ise Ailesi Alman olan tek çocuk.Sınıf öğretmeni çocukların ön planda ana lisanlarını mükemmel bir şekilde öğrenmeleri ana vatanlarında ki kültürlerini unutmamaları gerektiği görüşünde.Bu şekilde integrasyonun gerçekleşebileceği birbirlerinin kültürlerini iç içe yaşamaları görüşündedir.
Marwin, Bilge ile yan yana oturmaktadır sınıfda her ikisinin de lisan konusunda kuvvetli veya zayıf tarafları olmaktadır.Fakat kültürel konumda ise ayrıcalık olmamaktadır.Her öğrenci tıpkı Okulda Noel'li veya Ramazan Bayramını birlikde kutluyabiliyorlar.
Okulda olmıyan tek şey Din dersi.
Sizlerle burada kücük İstanbul denilen Krezberg'de bir okulun sınıfında ailesi Alman olan tek bir çocukdan bahs etmek istedim.Onun adı Marwin.
Bu yazı daha detaylı olarak bir Alman gazetesinde ele alınmışdır.
Politikacıların İntegrasyon adı altında senelerce yaptıkları konuşmalara karşın bu işin nasıl olduğunun en güzel örneğini "Süper Marwin" vermektedir.
Saygılarla.

Salı, Nisan 22, 2008

TECAVÜZ'ÜN YAŞI !!!


Bebeğe tecavüz kesinleşti .

Baygın halde getirildiği hastanede işkence gördüğü belirlenen 17 aylık N.N.B.'nin, Adalet Bakanlığı'nın emriyle Adli Tıp Kurumu'nda yapılan ikinci incelemede 'fiili livata' şeklinde tecavüze uğradığı kesinlik kazandı.

BURSA’da, camını kırarak yalnız yaşadığı evine girip, kendisine tecavüz etmeye kalkışan 24 yaşındaki Erkut P. ile 25 yaşındaki Fettullah A.’nın elinden güçlükle kurtulan 94 yaşındaki Cemile S., yaşadığı travmanın etkisinden kurtulamadı. Çok korktuğunu belirten Cemile S., “Tecavüze yeltenirken beni çok dövdüler. Her tarafıma vurdular. Canım çok acıyor” diye konuştu.

Bir yerde bir şeyler yanlış yürüyor.Tecavüz yaşı 1,5 ile 94 yaş arası.


Anlaşılacağı gibi Biri BEBEK diğeri ise NINE.


Polisiye olay olarak görürsek; çok yanılırız.Bu toplumun bir yerlerde yaptığı ve yapmakta olduğu yanlış olarak ele alınmalıdır.
Suçlular yakalanabilir gereken cezayı da görebilirler.
Bu kanayan yarayı tedavi edemez.Toplum olarak bahanecilikden vaz geçmediğimiz zaman
ya yeni tecavüzcüler yetiştireceğiz yada onların kurbanları olacağız.
Devletin gerekli kurumları, sivil toplum örgütleri, uzman kişilerin bu konuda ciddi olarak adım atma zamanı geldide geçiyor.

Bu durum karşısında 3.ncü sayfa haberi olarak kalmıyıp her blog kardeşim sayfasında bu yaraya parmak basarak nerelerde yanlış yapılıyor.Ele alalım.

Eğer Eğitim diye başlıyacak olursak.Eğitimin neresinde ?

Aile yapısı diyorsak neresinde ?

Sosyal dengesizlik diyorsak ondan kimler faydalanıyor.

Bu büyük ailenin parçası olarak bu soruna bakış açımızı ortaya dökelim.

Saygılarla.

Salı, Nisan 15, 2008

Nokta ile başlar, nokta ile bitiririz...


Karanlık bir suyun içinde başlamışdı yaşama ilk adim.Orada tanımaya başlamışdık sevinci,acıyı,huzuru,stresi.
Düşüncenin, sorumluluğun olmadığı; sadece gelişmek,beklemek.
O gün geliyor, karanlıkdan ışığa bakış.

Tanışıyoruz ilk nefesle.

Bizlerin ilk çığlığı sevince boğuyor bekliyenleri.
Önümüze beyaz bir kağıt,birde kalem konuyor.Gerçekde o kağıt da kader denilen yaşam yazıyor.

Bir bakışla kayboluyor yazılar.

Geriye kalan görebildiğimiz; alabildiğimizi yazıyoruz sayfamıza.
O yazdığımız bilmesek de bizim kaderimiz...
Şansı,kederi o anda yaşıyoruz.

Bi bakmışız tanıdık bir kokunun nefesimize karışması.
Bi bakmışız bize, çok yabancı bir ortam.
İlk aşkı sıcak kollar arasında buluyor.

Sevginin pekişdiği yerde koruyucu ellerle tanışıyoruz.
Uzun bir yol bekliyor bizi; içimize çektiğimiz o ilk nefesi tekrar geri verene kadar.
Onunla birlik de gene karanlık huzurun kollarına.

Beyaz sayfamız dolmuşdur. Geriye kalan bizim yazdığımız.
Kücülüyor o noktaya ulaşana kadar.
Böyle bi şey yaşam, bir nokta ile başlayıp, bi noktayla biten.
Ya aradaki geçen zaman !!!
Kimimiz o değeri dolu dolu yaşar, kimimiz ise farkına varmadan elimizden kaydırır; aramakla geçiririz.
Aşklar sıra sıra dizilmişdir.Tadabilmişsek gereğince onları, ruhumuzla sarmaş dolaş.
Gördügümüzü, algılamadıkça, sevgiyi vermedikçe, sırtsırta gelmişizdir.
Göremediklerimizin mirası ile yola çıkar.Ya içine katarız bi şeyler, ya da onuda yıkar geçeriz.
Saygılarla.

Salı, Mart 25, 2008

SU 2.


Dün su hakkında yazdıklarımız okyonusda bir damla.
Gerçek rakamlar çok daha ürkütücü.
1 Milyar insanın temiz sudan yoksun olması.2,6 Milyar insanın sağlıklı bir suya sahip olabilecek teknik imkanlara sahip olmaması.Her gün 5 yaş altı 5000 bin çocuğun ölmesi "Barsak enfeksiyonları nedeni ile "."Daha da acı tarafı ebeveynleri tarafından nedeninin bilinmemesi".
Bu gün bilim adamlarının hem fikir olduğu konum ise ilerdeki günlerde iklim değişiklikleride göz önüne alınması ile bu sayıların daha da katlanacağıdır."20 saniyede, birin üzerinde çocuk"
Uno 2002 senesinde her ne kadar 2015 senesine kadar bu sayıyı yarıya indirmeyi hedeflemelerine rağmen.İklim değişikliklerin,buzulların bu şekilde erimesi ile uzmanlar imkansız olarak görmeleri hatta daha da kötüye gideceği kanısındalar.
Birde buna, denizlerin buzların erimesiyle yol açacağı kıyı bölgelerinin istilası ile
içme sularının daha da tehlikeli boyutlara ulaşacağıdır.
Dünyamızda ki nüfus artışınıda göz önüne getirecek olursak bu gün değerini anlamakda zorluk çektiğimiz suyu belki o zaman daha başka anlıyacağımızdır.
Bu gün Su uzmanları söyle demektedirler:
Hindistanı ele alın 2050 senesinde nüfusu
1,5 - 1,8 Milyar artmiş olacak.Bu da demektir ki bu günkü su ihtiyaçlarının % 30 daha fazla olması gerekiyor.
Peki bu su nereden bulunacakdır ?
İnsanların ne pahasına olursa olsun, göçleri başlıyacakdır.
Bu konu hakkında uzmanların hangi teknikle temiz bir su üzerinde çalışmalarına yer vermek istiyorum.+/- olarak.
Peki bu gün olarak içme sularını hangi yollarla kirletiyoruz?
İnsanlar suları direk olarak;
*Endüstriyel kuruluşlarca bırakılan artıklar(petrol,boya,deterjan,ağır metaller,kanalizasyon...)
*Tarımda kullanılan zehirler ve fazla kullanılan gübreler
*Hayvansal ve evsel artıklar
*Sulara bırakılan kurşun,çıva
*Lağımların sulara karışması
yolları ile kirletmektedir.
Kirletebilmek için birbirimizle o kadar yarış halindeyiz ki yazmakla bitiremeyiz.
İsterseniz biraz değinelim :
Hastalandığımız zaman kullandığımız ilaçlar; ecza dolabında tamamen tüketilmemiş veya kullanma tarihi geçmiş olan ilaçlar; akıbetleri ne oluyor ?
Tuvalete veya lavobaya atılarak üzerine sifonmu çekiyoruz.Yoksa cöp tenekesine atarakmı onlardan kurtuluyoruz.
Biliyorum sizler bilinçlisiniz, o kullanmadığınız ilaçları güzelce bir kutuya koyup,
bir eczaneye teslim ediyorsunuz veya bu gibi atıkları toplıyan özel yerlere teslim ediyorsunuz.Biliyorsunuz ki arıtma yerlerinde yalnız mikropların klor la önlendiğini, diğer kimyevi maddeler hala kullandığımız suyun içinde tekrar bize döneceğini.
Evimizden dışarı çıkmıyalım; kirletmek için mis kokulu dezenfekte sıvıları, hani üzerinde kullanırken ellerinize eldiven takın diye ibaresi olan dezenfekte sıvılar.
Lavabomuz tıkandığı zaman içine dökdügümüz sıvılar hani döküldükden sonra fıss diye ses getirip hemen açı verenler.
Hayır siz bunların bilincindesiniz.Borunuz tıkandığı zaman vakumlu bir lastik kullanıyorsunuz.Dezenfekte için seçim yaparken bio ihtiva eden organik seçim yapıyorsunuz.
Çamaşır yıkarken kullandığınız tozun veya tabletin miktarını suyunuzun sertlik derecesine göre ayar yapıyor.Bu şekilde de hem az kullanıyor hemde çamaşırlarınız dahada bir temizlenmiş oluyor.Kücük yazılarlada yazılmış olsa, orantılar almış olduğunuz kutularda muhakkak yazıyordur.
Kullandığımız temizlik ürünlerini tv reklamlarından değilde biyologiş cözüle bilenlerden seçiyorsunuz.
Eğer 5 çeşit temizleme ürünü evinizde yer alıyorsa siz harikasınız."geçmiyecek"
Tabii ki büyüklerimizden de eski metodlar hakkında bilgi alıyoruz.
Bu gün alışveriş yaptığımız zaman plastik torba verenlere kaşlarınızı çatıyor, hemen cebinizden bez torbanızı uzatıyorsunuz.İçinizden de ah nerede kese kağıtları diye iç çekiyorsunuz.
Kullandığımız pilleri veya kimyevi maddelerle yapılan öbjeleri ayırarak gerekli cöp kutularına atıyoruz.
Bir hafta sonu ailecek arıtma yapılan yeri ziyaret ediyorsunuz.Gereken bilgileri alabiliyor her şeyden önce gerçekleri gözlerinizle görebiliyorsunuz.
Su havzalarının bulunduğu yerlerde yapılaşmayı gördüğünüz taktirde canavara dönüşebilirsiniz.
Bu günlük bu kadar diyerek gözlerimizin başında olduğunu söylemekle yetineyim.
Kullandığımız tuvalet kağıtları ne kadar desenli olursa olsun muhterem göremez.Fakat onların üzerinde ki renkli baskılar bize içme suyu olarak dönebilir.
Son olarak kirlettiğimiz suyu nasıl tekrar kazanabileceğimiz yolunda ki çalışmalara değinmek istiyorum.
Bu günlerde geliştirilmeye çalışılan yeni bir teknik "Nano" araştırmacılar bu teknikle kirli suyu temiz suya çevrilebileceği iddasında bulunuyorlar.Bu tekniğin bügün kullandığımız buzdolaplarında,kolayca çizilmeleri önliyeci araba boyalarında,
hatta kullandığımız dış kremlerinde bile kullanmaya başladılar.Bu mini moleküleri koruyucu bir kalkan olarak kullanmaya başladılar.
Araştırmacıların bu mini molokül topçuklarını kirli sularda uygulama yolundalar,böylelikle hastalıklara neden olan içerikliği bu teknikle kontrol altına alabileceklerini idda etmektedirler.
Bu metodunda yükleyeceği maddi külfiyetin en elverişli olacağı konusundada bir fikirler."International Journal of Nanotechnology".
Nanoteknolojisi bu konumda daha başlangıç durumunda.Bu günkü arıtma teknolojisi kendine yenilemekte olsa bile gelişmekte olan ülkeler için büyük maddi yükümlülükler getireceği için pek de cözüm olarak görülmüyor ...
Saygılarla.

Pazartesi, Mart 24, 2008

SU 1.






Geçtiğimiz günlerde Dünya Su Günü kutlandı.Duyarlı blog kardeşlerimiz bu günün anısına sayfalarında; bu konu üzerine düsüncelerini aktardılar.Önce hepsine buradan teşekkür ederim.Sevgili Tütü kardeşimde bu konuda bir yazı ile katılmamı istedi.
Onada bu duyarlılığı için ayrı teşekkür etmek istiyorum.

Su dediğimiz zaman ne anladığımızı sorgulayarak başlıyalım ?
Yaşam = Su diye bilirmiyiz ?
Dünyamızın karalara oranla sularla kaplı, neden bu telaş diye biliyormuyuz...


Bizim kullandığımız Su hangisi ?



Bir yerden başlıyalım :


İçme suyu yaşamımız için bir numaralı faktör.
% 71 oranda Dünyamız suyla kaplı olamasına rağmen; % 3 olarak içme suyuna sahip olduğumuzu bilmemiz gerekir.


Daha bitmedi, bu verimizin "% 3'ün" büyük bir bölümünün de buzullar olduğu.
Onun içindir ki büyük bir içme suyu sıkıntısı çekmektedir dünyamız.
1,2 Milyar insan temiz içme suyuna hasret durumdadır.Bu durum 3.cü ülkeler diye vasıflandırdığımız ülkelerde kırmızı çizgilere ulaşmışdır.Kirli suları kullanmak zorundadırlar.



Bana ne diyebilirmiyiz ?
Dediğimizi düsünelim...



Kirli suyu kullanmaları neticesinde hastalıklar ölümlerin kol gezmeye başladığı bu ülkelerden bizlere ulaşabilecek hastalıklara sınırlarımızı kapatabilir veya vize koyabilirmiyiz ?



Gelelim ilerlemiş ülkelere, içme suyunun bol olduğu ülkeler "şimdilik" değerini bilmeden bilgisizce kullanmaya devam edildiği taktirde, onlarında düşebileceği konum hiç farklı olmıyacakdır.


Örnek olarak ABD'yi ele alalım.Orada yaşıyan bir kişi senede 3000 metre küp temiz suyu harcamaktadır.Dünya standardları ise kişi başına 1000 metre küp temiz suyun düşdügünü söylemektedir !!!


Neden!!!


Birleşmiş Milletler 1992 Senesinde bu yaşamımız için önemli olan içme suyunu
22 Mart günü olarak ilan etmişlerdir.



Biraz hatırlamaya çalışalım vücudumuzun % 60-70 bölümü su.Bitkilerde ise su % 90 lara ulaşmakda.Aç olarak haftalarca yaşıyabildiğimiz halde susuz 3-5 gün dayanabiliyoruz.
Su bügün ergenlerde %70 ile en önemli element olarak yer alırken, bebekler ve çocuklarda % 85 lerdedir.
Bu gün su vücudumuzda kireçlenmemeleri, minerallerin naklini,zararlı elementlerin atımını,vücut ısımızı dengeleyen bir element değilmidir.
24 saat içersinde beynimizden 1.400 litre,böbreklerimizden ise 2.000 litre geçtiği de bir başka gerçektir.
2,5-3 litre temiz su ile vücudumuz yetinebilmektedir.Kaybetmiş olduğumuz minerallleri
su kayıplarını önliyebilir.Tabiiki alacağımız temiz su beklenilen normları karşılaması değerinde olmasıda şart.
Birinci bölümü sonlandırmadan önce kücük bir bilgiyi de atlamıyalım.
“Dünyada milyonlarca kadın, gününün yaklaşık dört saatini su taşıyarak geçiriyor. Bir litre (*)atık su 8 litre tatlı suyu kirletiyor. Kirli sular yüzünden yılda 250 milyon kişi hastalıklara yakalanıyor ve bunların 1 milyon 800 bini çocuk olmak üzere 5 milyonu ölüyor.
Yarın ise suyu nasıl korumamız gerektiğini masaya yatıralim.
Saygılarla.

Cuma, Şubat 15, 2008

ÇOCUK ve POLİS...


Internet gazetesinde bir haber vardı.
* Sıradan bir haber.
Polis ile gösterici çocuk ...
"Batman'da terör örgütü elebaşının yakalanış gününde 19 Mayıs
Mahallesinde bir grup gösterici, aralarına çocukları da alarak polise
taşlı saldırıda bulundu".
Müdahalede bulunan polis, taş atan çocuklardan, göstericilerin
yanından ayrılıp yanlarına gelmelerini istedi.
Yanlarına gelen çocuklara nasihatte bulundu."Siz onlara uymayın. Evinize gidin. Yarın karakola gelin sizlere ayakkabı dağıtacağız".
Bunun üzerine bazı çocuklar, karakol amiri Sönmez'e "Bize bilgisayar da
alacak mısın?" diye sordu?
Karakol amiri "Benim evimde bile bilgisayar yok. Size nasıl alayım".

Karakol amiri ile çocuklar arasında yaşanan samimi diyaloğun ardından,
çocuklar göstericilerden ayrılarak sessizce dağıldı.AA.

Resme baktım en fazla 12 yaşında idi.
Polis amcası bir gün emekli olacak.
Belki o zaman; bir interneti olacak; benim gibi internet sayfalarından sıradan bir
haber okuyacak.
12 yaşındaki çocuk şimdi; haberin içinde....?..... olarak geçecek.
Birilerinin bu haberi sıradan değilde.
Bataklığın nasıl oluşduğunu görerek okuması gerekir.
O küçük bügün bizim çocuğumuz, ya yarın !!!
Yorum sizlerin.
Saygılarla.

Cumartesi, Aralık 15, 2007

ÇOCUK OLMAK !...


Çocuk olmak hiç büyümemek.
En güzel yıllar diye bahsedilir.Sonra; gençlik, olgunluk yılları.
Kırılma noktası dediğimiz zaman başlar yaşamımızda, ister ona yaşlılığın emareleri deyin,isterseniz „Weiße“ tecrübelerinizin birikimleri.
Keşke hep çocuk kalsaydık deriz.
Uzun maratondan sonra ulaşacağımız nokta orası değilmidir ?
Dikkatle baktığınız zaman her çocuk olgunluğun bir simgesidir.
Yalın hali ile gözlediğiniz zaman onda geleceğinin izlerini görebilirsiniz.Olgunluğun tümünü toplamıştır.İlerdeki senelerde bunlar yavaş yavaş bir kaç noktada yoğunlaşır.
Kırılma noktasından sonra tekrar bütünleşir.

Hiç sinema dağılımında kalabalık içindeki simalara baktınızmı.Bir buçuk saat onları bir yerden, bir noktaya götürmemişmidir...
Onu fotoraf makinenizin karelerine dökmeye kalksanız!!!
Kaç defa deklanjöre basmanız gerekir.Resamın o anı tualine dökmesi için fırçasını kaç kere renklerle buluşturması gerekir...

Çocukluk yılları, matematikde ki rakkamlar gibi bir den dokuz'a kadar değilmidir ?
Zamanla deklemler kurmazmıyız.İster adına cebir, isterseniz modern aritmetik diyelim.
İsterseniz deklemleri harflerle simgeliyelim „x“ ler „y“lonlar.Eşitlediğiniz zaman başlangıç da ki bir le dokuz arası rakkamlar çıkmazmı...
Ya bilinmiyenler; gizemlerin simgesi "sıfır".Bizleri her zaman şaşırtmışdir.
Elimizdeki rakkamın arkasında çok şeyler sunmuş;önünde ise çok şeyleri alıp götürmüşdür.
Çocuk olmak hiç büyümemek veya büyüdükten sonra tekrar çocuklaşmak.Aradaki geçen zaman ömrün törpülendiği yaşam değilmidir...
Gelin hep birlikde bu hafta sonu çocuk olup o kırılma noktasını beklemiyelim.
İyi hafta sonu dilekleri ile.
Saygılar.

Perşembe, Kasım 29, 2007

MEHTAP


Yatağın içinde bir sağa bir sola döner, sabahın ilk ışıkları pencerenize düştüğü zaman, mahmur gözlerle güneşin doğuşuna bakarız.
Nöbet değişmişdır. Ay, ışıklarını güneşe bırakmışdır.
Uykusuz gecenizin suçlusu kaçıp gitmişdir.Sizi gürültülü bir güne bırakmış mahmur gözlerle.
Her zaman öyle derler; ay gökyüzünde tabak gibi size gülümserken !!!
Ne öyküleri vardır o mavi soğuk ışıklı ay dedenin.
Çocukluğumda okumuşdum kuyuya düşen aydedenin öyküsünü.
Sizde hatırladınızmı ?
Yoksa kalbinizin küt küt vurduğu bir gecede elele ona öylesine baktığınız geceyi.
Denizin üzerinde şekil değiştirerek yakomazların öyküsü.
Hadi hadi hatırlamaya çalışın o şarkıyı adı Mehtap diyemi geçiyordu !!!
Kıskanmışmıydı Mehtap kızım o şarkının namelerine dinlerken.
Yollar vardır baktığımız zaman derinliklere daldıkça daralan.
Ya onun suda açtığı yol her zaman genişlemezmi ufka doğru...
Yalnızmıdır?
Yoksa dünya'ya aşıkmıdır kimbilir ...
Uykusuz bir gecede siz, pencereniz bir de o vardır.
Onun mavi ışığı herzaman içinizi aydınlatsın uykusuz gecelerde.
Saygılarla.

Perşembe, Kasım 08, 2007

YAŞAMIN İÇİNDEN..



Bir erkeğe saati cilveli şekilde sorduğu gerekçesiyle eşini öldüren sanığa ömür boyu hapis cezası verildi. Bu ceza, cinayeti tahrik altında işlediği gerekçesiyle 20 yıla indirildi.


İZMİR İnciraltı’ndaki bir alışveriş merkezine giden ve çıkışta eşi Sevgi Aguş’u (24) çocuklarının gözleri önünde bıçaklayarak öldüren elektrik teknisyeni F.A. (31) karar duruşmasına çıktı.

Savcı, sanık hakkında önce ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası istedi. Daha önceki savunmalarında olayı ayrıntılı şekilde anlatan F.A. “Sürekli erkeklik gururumu incitici sözler söylüyordu. Olay günü de böyle davrandı. Eşim devamlı başını bağlayan, pardösü giyen birisiydi. Oysa o gün, bana inat olsun diye dar kot pantolon giydi. Her zamanki tutumun dışında bir tutum sergilediği için her zamanki kıyafetleri giymesini söyledim. İstediklerimi yapmadı. Alışveriş merkezinde cilve yaparcasına yoldan geçen erkek gruba saati sordu. Kendisine çocuklarımızın yanında böyle yapmamasını söyledim, ama beni dinlemedi. Yüzüme tükürdü. O anda tüm şuurumu kaybettim” demişti.
Duruşmada s on sözü sorulan F.A., “Ailemi çok seviyordum. Pişmanım. Daha önceden psikolojik tedavi gördüm. Sinirlendiğim zaman bir anda aklımı kaybediyorum” dedi. F.A.’nın avukatı ise olayda ağır tahrik olduğunu iddia ederek indirim yapılması gerektiğini savundu. Mahkeme heyeti, F.A.’yı önce ağırlaştırılmış ömürboyu hapis cezasına çarptırdı. Ölenin, kot pantolon giyip, tanımadığı erkeğe cilveli şekilde saati sorması, eşine ağır hakaretlerde bulunmasını ’haksız tahrik’ sayan heyet, cezayı 24 yıla indirdi. F.A., pişmanlık indiriminden de faydalandı. Ceza 20 yıla düştü. Sanık karar sonrası mahkeme heyetine “Allah razı olsun” diye teşekkür etti.

“ÖLEN ÖLDÜĞÜYLE KALDI”
Anne ve baba “Kızımız 24 yaşında mezara gitti. Sanık ise 10 yıl sonra özgürce dolaşacak. Böyle ceza olmaz. Ölen öldüğüyle kaldı” dedi.K.Hürriyet

Adam haklı !!!
İnsan kapalı iken hiç kot pantolu gibi şeyler giyebilirmi ?
Bu en büyük tahrik "KOT PANTOLU"
Kadın kısmı hiç bir erkek gurubuna çocukları yanında iken saati sorabilirmi ?
İkinci büyük tahrik "ÇOCUKLARIN GÖZÜ ÖNÜNDE SAAT SORMAK"
Adam psikolojik tedavi görüyor.Kafası bozuk !!!
Hakimin son kararını verdiği an birden düzeliyor.Sağ ol hakim bey diyebiliyor.
Özet :
Bir kadın çocukları önünde kot pantolu giyip bir erkek gurubuna saat sormak
tahriğin en büyügü cezası ölüm...
Bu kişi çocuklarının önünde böyle bir katlımı yapması NORMAL...
Tahmin ediyorum ki bu haberi yazan gazete Milyonlarca kişiyi bu haberle tahrik etmiştir.
Yorum/Soru:
TAHRIK nedir ?
Saygılarla.

Cumartesi, Ekim 20, 2007

SÖZLERİN BİTTİĞİ YERDE...

ONLAR bu vatan için kollarını, bacaklarını ve gözlerini hiç çekinmeden feda ettiler. Onların kahramanlıklarını anlatmaya kelimeler yetmez... Kimi Kore’de, kimi Kıbrıs’ta, kimi ise terör örgütü PKK ile çarpışırken gazi olan binlerce Mehmetçik, bugün sadece göğüslerindeki ‘Gazi’lik madalyasının gururu ile yaşıyor. Birçoğunun arkadaşı kucağında şehit düşmüş; ancak onlar bugün bile hiç çekinmeden, ‘Vatan, millet, bayrak’ uğruna kendi canlarını vermeye hazır olduklarını dile getiriyorlar.



Canını ve gençliğini devleti için hiç karşılık beklemeden muharebe meydanına süren gazilerimiz, bugün dağlarda çarpıştıkları terör örgütü PKK’ya destek veren isimlerin TBMM’de olmasının acısını çekiyorlar.
PKK destekçilerinin dokunulmazlıkları kaldırılsın
Gazilerimizi kıran, şehitlerimizin kemiklerini sızlatan bir başka konu ise 22 Temmuz seçimlerinde terör örgütüne yardım ve yataklık yapmaktan cezaevinde yatan birinin milletvekili seçilerek Meclis’e girmesi. 1995 yılında yaralandığı çatışmada 3 askerinin terör örgütü tarafından şehit edildiğini söyleyen Uran, “Keşke teröre destek veren o kişinin cezaevinden çıkıp milletvekili olduğu günü göreceğime, ben de o üç askerimle birlikte şehit olsaydım” “Bu tür şeyler bizleri derinden etkiliyor. Öldürülen teröristlere ‘şehitlerimiz, kardeşlerimiz’ diyen bir mantaliteden ne bekliyorlar? Demokratik, laik bir hukuk devletinde yaşıyoruz. Yargı organlarının gerekeni yapacağına inanıyoruz. Bunu da yakından izliyoruz. Ben bu ülke için ayağımı verdim, vurulduğumda 2.5 aylık bir çocuğum vardı. Ben ve çocuğum da dahil olmak üzere biz göreve hazırız. Gerekirse şehit, gerekirse de gazi oluruz.”



“Şehitlik ve gazilik Türk milleti için çok önemlidir. Bizler bu vatan uğruna kan ve can veren insanlarız. Bizler, bu ülke için her zaman göreve hazırız, geçmişte olduğu gibi... Şu anda binlerce askerimiz sınırda görev yapıyor. Belki şu an bir çatışma var ve belki de bir askerimiz mayına basmak üzere... Bu yüzden, şehit ailelerine ve malul gazilere gereken önemi her zaman göstermemiz gerekiyor. Bizler görevden kaçan insanlar değiliz. Tekrar çağırsınlar tekrar askere gideriz.
Asker sizin kardeşiniz, çocuğunuz, amca, hala oğlunuz olabilir. Bizler askerde yemin ettiğimiz zaman askeriz, tezkereyi aldığımız zaman siviliz. Sivil asker el ele olmalı.

“Elimi kaybettiğim yere kardeşim gitti”


Emrindeki askerleri terör örgütü PKK’nın bir bombasından kurtarmak isterken iki elini kaybeden Gazi Astsubay İbrahim Babur ise yaşadıklarını şöyle anlatıyor:


“Yıl 1994’tü. Güneydoğu’da görev yapıyordum. Bizlere emanet edilen ana kuzularını; yani askerlerimi patlamak üzere olan bir bombanın üzerine atlayarak kurtardım. O esnada iki elimi kaybettim. Benim yaptığım bu görevi Türk Odusu’daki her asker yapabilirdi. Ben hâlâ o günün gururunu yaşıyorum. Şehit ve gazilerimiz bu toprakların çocukları. Bunlar dün terzi, esnaf, berber, memur, işçiydi bugün asker ocağında ülkesini, vatanını koruyan kahraman birer askerler. Kardeşim de astsubay. Gönüllü olarak iki elimi kaybettiğim yere gidip üç yıl orada görev yaptı. Her zaman bu topraklar için çarpışmaya, can ve kan vermeye hazırız. Bu ülke insanı, vatanını korumayı her zaman başarmıştır. Biz millet olarak her zaman nöbete hazırız. Bu askerler milletin içinden çıkan evlatları. Bunlar uzaydan gelmedi.”

En büyük korkuları ‘unutulmak’


Gazileri üzen en önemli konunun ‘unutulmak’ olduğunu söyleyen Gazi Babur, “Bizler, şehit düştüğümüzde ya da yaralandığımızda üzülmeyiz; ancak unutulduğunda kırılırız. Mehmet Akif Ersoy’un, “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı, düşün altında binlerce kefensiz yatanı, sen şehit oğlusun yazıktır incitme atanı, verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı” dizelerinden çok etkilendiğini vurgulayan Babur, oğlunun adını da Mehmet Akif koymuş...

Canım Gazilerim cevabı evlatlarımız veriyor.
Cudi Dağı'nda terörist takibine çıkan Mehmetcikler karşılaştıkları muhabire "Lütfen beni çekmezseniz sevinirim. Çünkü Annem beni Erzurum’da asker sanıyor. Ben buraya kendi isteğiyle gelenlerdenim" dedi.
Saygılarla

Salı, Ekim 09, 2007

O KAPIDAN GECENLER...


Bu gece öyle bir gecedir ki; meleklerin yeryüzü ile gökler arasında mekik dokuduğu bir gecedir.
Bizlerin duaları o gecede taşınır.O öyle bir gecedir dağın,taşın,ağacın her canlının secde ettiği bir gecedir.
Bu mübarek günlerde kapılar açılır cennet kapıları.
O kapıdan şehitler girer.
Bu kapıdan 15 şehitim girmişdir.Onlar şimdi oradalar en büyük mertebeye ulaşarak.
Bizlerse bilinsinki o mertebeye ulaşabilmek için, işte bu gecede dualar ederiz.
Benim şehitlerim benim bayrağıma sarıldınız; benim vatanım için şehit oldunuz; keşke bizlerde sizler gibi o mertebeye ulaşabilsek.
Birde bir kapı daha açılmıştır.O kapıdan gelecekleri bekliyen onlar cehennem azabının adaylarıdır.
Onlar kardeşi kardeşe kırdıran,bu fani dünyada çıkarları uğruna kana susamışlar.
O kapı onları beklemektedir.Orası onlara çokda uzak değildir.
Bir nefes kadar yakındır.
Allahın bizlere bahş ettiği bu güzel nimetlerden faydalanalım.Şeytana kanıp bu kısa yolun sonunda o kapıya ulaşmıyalım.
Bu vatan bizim vatanımızdır,bu bayrak bizim bayrağımızdır.
Yurdumuzun neresinde olursa olsun bacasından duman çıkan o yuva bizim yuvamızdır.
Ona sahip çıkalım.
İnsan gibi yaşıyalım dağda bayırda yalnız, şeytanla kolkola yaşamıyalım.
Bu gün hangi mevkide olursak olalım.Vatana ihanet edersek;bayrağımıza ihanet edersek,kardeşimize kurşun sıkarsak.Ulaşacağımız yer azabın en büyüğü cehennemdir.
Bu mübarek günlerde bir kere daha düşünüp Allahın meleklerinin taşıyacağı duaları iyilikleri yaratalim.
O herşeyi görür.
Buradan bütün şehit anne ve babalarına sesleniyorum.
Ne mutlu ki böyle evlatlar yetişdirdiniz.Onlar sizleri Cennetin en güzel köşesinde beklemektedirler.
Onlar ölmediler bir görevi yerine getirdiler.
Allah vatanını kalpden seven her kişiye böyle bir mertebeyi nasip eylesin.
Vatan yoksa,bayrak yoksa.O vatan için gözünü kırpmadan canını vermeye hazır, olmıyan insanlar yoksa,orası boş bir karanlıkdan başka bir yer değildir.
Allah vatanımızı,bayrağımızı onun için yaşıyan kardeşlerimizi korusun.
Saygılarla.

Cuma, Eylül 14, 2007

BOŞ CUVALLAR...


Yatmadan evvel Kuran'dan Bakara süresini okumaya başladı.Her kelimede, her cümlede kendini sorguladı.
Eksiklerini aradı, imtihan olurmuşçasına .Geçen günü,günleri araladı; sevgileri, duyguları, bilenmezliğin karanlığına bakmak istedi.Gözlerinin önüne yarım ayakkabıları ile okul yolunda koşuşan çocuklar geldi.Onların bu telaşını seyreden mahalle köpeğini gördü.Gözleri kaydı, birazcık büyük şehrin telaşı vardı. Önünde koşuşan insanlar, telaşlı insanlar.Hepsinin sırtında çuvallar,boş çuvallar. Düşündü acaba bu gün onlara neler dolduracaklardı?
Içlerinde ne öyküler olacakdı.Bellerini bükecek günahlar.Huzur saçacak sevaplarmı olacakdı.Dua etmek istedi, ayrım yapamadı, duasını ortaya yaptı nasılsa önünden geçen onu bulur diye.
Farkına varmadan serçe parmağı kadar, sayfaları okumuşdu.İpek ibrişinden yapılmış belleği arasına sıkıştırıp kitabı öptü yani başına koydu.
Gece bütünüyle ağarlığını üstüne sermişdi; yatağını açtı, duasını yapıp yeni bir güne açmak üzere gözlerini kapadı.
Şimdi odada alıp verdiği nefesinin sesi, bir de ahşap binanın çatırdaları geliyordu.
Günün ışıkları kalın perdenin arasından odaya süzülürken seslerin de şekli değişmişdi.Ahşap evin çatırtısı ihtiyar amcanın nefesini, sokağın telaşı kaplamışdı.
Odanın kösesinde boş bir çuval duruyordu.O çuval o köşede yeni bir sahip bulana dek boş kalacakdı.Sahipsiz kalmışdı günle birlikde.
Sevgiler sizin olsun dercesine uzun gibi gelen kısa yaşamda.
Saygılarla.