Çarşamba, Nisan 29, 2009

GRİP DİYE GEÇMİYELİM.. .



Krizler birbirini kovalarken, şimdi de Domuz Gribi ile karşı karşıyayız.
Haberlere yapılan yorumların çoğunda bizi teğet geçer yazılarını okudukça hayatı ne kadar ciddi aldığımız belli oluyor.
Biraz; Grip diye ciddiye almadığımız bu hastalığı hatırlamaya çalışalım.
Sene 1918 - 1920 İspanya GripI ölü sayısı 25 Milyon diye istatisliklere geçmiş, her ne kadar bu sayının 50 Milyon olduğu söylensede.

İkinci dalga Asya Gripi diye adlandırılmış. 1957 - 1959 yılları arasında 2 Milyon insan ölmüş.Zaman zaman kendini hala göstermekte olduğunuda unutmamak lazım.

Üçüncü dalgada Kuş Gribi olarak kanatlı hayvanlar sayesinde tanıdık. Hongkong Gribi diye de adlandırıldı. 800 bin insan hayatını kaybetti. 30 bin kişinin Almanya'da olduğunu biliyormuyduk.

Meksika Gribinden önce 1977 de Rus Gribi 23 yaş altı 700 bin genç hayatını kaybetti.

Meksika sokaklarında insanlar maskelerle dolaşıyor.13 Nisan'dan bu yana 1300 kişi bu
hastalığa yakalnmış durumda.

Domuz Gribinin damlaçıklarla yayıldığı, bu da öksürük, aksırık, öpüşme ve yakın temasla geçebileceği uzmanlar tarafından ifade ediliyor.Bu durum karşısında yukarda söylenenleri yapmamak, ayrıca sıkça ellerimizi en az 20 saniye sabunla
sıcak suyla yıkamak eğer bu imkanlara sahip değilsek dezfeksiyon mendilleri ile sıkça temizlememiz gerekiyor.Ellerimizle yüz ve gözlerimizi oğuşturulmamasi tavsiye ediliyor.Bilmeden bu vürüsü taşıyan kişilerden bu yolla geçebileceğidir.

Korunmanın bir yoluda maske takılması olduğudur.Hastalığın gıda maddeleri ile geçme olanağı çok az çünkü 72 derece bir ısı karşısında öldüğüdür.Ciğ olarak et yenmemesi
tavsiye edilmektedir.

Bu vürüse karşı bir aşının en az 10 - 12 hafta içersinde oluşturulması için ilaç sanayisi çalışmaktadır.
Vürüsün bulaşmasından bir kaç saatle, iki üç gün içersinde belirtileri görülmektedir.
Rahatsızlıklar üşütme ile görülen belirtilerle aynı olup.Ateşin 38 derece üzerinde seyretmesi, yorgunluk, iştahsızlık, adale ağrıları, kramplar, ishal, kusma baş ağrışı, burun akıntıları, nefes almakta zorlanmalar olarak görülmektedir.
7 günlük bu süre içersinde bağışıklık sistemimizi yıpratmaktadır.Bu süre çocuklarda daha da uzun olabilmektedir.
Bağışıklık sisteminin zayıflaması ile olabilecek rahatsızlıklar esas tehlikenin canlarını çalabilmektedir.
Saygılarla.

Salı, Nisan 21, 2009

Eskici dükkanı...


Turistik kasabaların, kendini muhafaza etmeye çalışan dar sokakları vardır. Onlar bu hızlı değişime karşı kendilerini hep saklamaya çalışmışlardır. Bir bahar sabahı kendimi böyle bir sokakda buldum. Sıvaları dökülmüş, bahçe duvarlarından baharın kendine öz renklerini vermeye çalışan çiçekler gelişi güzel sıralanmışlardı.
Bu sokaklarda, sahil kenarlarının tek renklerine karşın; solukda olsa bir çok rengi bir arada görebiliyordum.
Bir ara evlerin arasına sıkışıp kalmış ön cephesi koyu mavi pancurları sarı boyalı bir dükkan gözüme takıldı.
Kırmızı zemin üzerine yazıları silinmeye yüz tutmuş tabelasında eskıcı yazılı bir dükkan.
Camları halen kışın izlerini taşıdığı için içerisi pek seçilemiyordu.
Hafifçe kapıyı araladim. Gözlerim loş bir zemine alışabilmesi bir kaç dakikamı aldı.
İçeride sararmaya yüz tutmuş kitaplar, tahtadan yapılmış çeşitli el işleri, örtüler,
seramikler gözüme ilk takılanlar olmuşdu.
Elinde kalın bir kitabı okuyan yaşlı adamı çok daha sonra fark edebildim.
Oturduğu yerden kalkmadan bana buyrun ilginizi çeken bir şey varsa ben buradayım dercesine hafifçe başını selam verircesine salladı.
Şehirlerde bu tip yerlere antikacı denirdi; burada yerini eskıcı olarak adlandırdığını fark ettim.
O kadar çok şey saklanmışdı ki her birini keşfetmeye kalksam saatlerimi alabilirdi.
Bir şey almak için tahta sehbanın üstünde duran ufak parfüm şişesini aldım.
Yaşlı amcaya gösterek içinde yok denebilecek kadar kalmış parfümün ne olduğunu sordum.
Yüzünde hafifçe bir tebessüm belirdi.
- Kızım o bir koku değil. Sadece yaşamın işaretlerinden bir tanesinin görselini saklıyan bir şişe.
- Anlıyamamışdım içinde bir kaç damla bir iksirmiydi ?
- Biraz açıklarmısınız ...
Parmağı ile okuduğu yeri kaybetmemek için sayfanın üstüne koyduktan sonra,
- o bir göz yaşı şişesidir.İçindeki bir kaç damlanın sevincimi yoksa kederimi temsil ettiği ise bir gizemdir; diyerek bıraktiği yerden kitabını okumaya başladı.
Senelerce çalışma masamın üstündeki rafda yaşamıma refakat etmişdir bu ufacık şişe.
Ne zaman pınarlarımdan bir kaç damla süzülse, o damlaçıkların hüzünümü yoksa sevincimi temsil ettiğini sorgulamam.O bana yaşadığımı, duygularımın senbolü olduğunu hatırlatır.
Kimbilir sizde bir eskıcı dükkanında bir şişe içersinde benim yaşam simgeme rastlıyabilirsiniz.
Eğer sizde bu gizeme ortak olmak isterseniz.Bir ufak şişede o anı ölümsüzleştirebilirsiniz.
Saygılarla.

Pazar, Nisan 19, 2009

KILIF !!!


Posta kutuma gelmiş bir e-maili sizlerle paylaşmak istedim.

Osmanlı döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı varmış. Bir gün Karakuşi Kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş.Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek var.... Karakuşi Kadı, fırıncıya:
- 'Ben bunu aldım' demiş. Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş. Az sonra ördeğin asil sahibi gelmiş:
- 'Hani bizim ördek?' Fırıncı boynunu büküp:
- 'Uçtu' deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayrimüslim de peşinde kovalıyor...
Bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki
tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can havliyle kaçan
fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da
kızıp peşlerine takılmış... Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşi Kadı'nın karşısına çıkarmışlar. Kadı sırayla sormuş...
Ördeğin sahibi,
- 'Bu adam ördeğimi hiç etti' diye
şikáyet etmiş. Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş:
- 'Ne yaptın bu adamın ördeğini?' Fırıncı
- 'Uçtu' demiş. Kadı, kara kaplı defterini
açmış:
- 'Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'Uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil' diyerek, fırıncının ördek işinden beraatına karar vermiş. Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş. Onun şikáyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş:
- 'Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o müslimin tek gözü çıkarıla... Davacı:
- 'Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?' diye sorunca Karakuşi Kadı,
- 'Şimdi' demiş, 'Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız. Tabii gayrimüslim şikáyetinden hemen vazgeçmiş, fırıncı bu davadan da beraat etmiş. Çocuğunu düşüren kadının kocasına da Karakuşi
Kadı:
- 'Tamam' demiş, 'Karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.' Böyle olunca adam da şikayetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş. Kadı dönmüş Yahudi'ye:
- 'Senin şikáyetin nedir bre?'… Yahudi bir süre düsündükten sonra ellerini açmış,
- 'Ne diyeyim kadı efendi' demiş, 'Adaletinle bin yaşa Sen, e mi !'
Kıssadan hisse:
- Ananı "öpen" kadı ise, kimi kime şikáyet
edeceksin?..

Güzel günler sizin olsun.

Cuma, Nisan 17, 2009

IKI SENEDE BÜYÜK ILERLEME !!!







Tarih : 08-07-2007 ; CUMHURİYETİN KAÇ YAŞINDA OLDUĞUNU DÜŞÜNEN, KENAN EVREN’İ TANIMAYAN VE PAVAROTTI’Yİ BILL GATES ZANNEDEN GENÇ KIZLARIN YARIŞTIĞI YENİ BİR YARIŞMA BAŞLADI…
Show TV ekranlarında ‘Güzel ve Dahi’ adlı bir yarışma programı başladı. Programda 8 erkek ve 8 bayan yarışıyor. Erkeklerin birçoğu mühendislik bölümünde öğrenci. Hepsi de hayli zeki çocuklar. Kızlar ise tam bir felaket. Birçoğu model olan kızların genel kültürle uzaktan yakından ilgileri yok.

Programın ilk sınavı genel kültür oldu. Erkekler bir sandalyede, kızlar da masanın üzerinde oturdu. Kızlara genel kültürle ilgili sorular soruldu. Erkekler bu bölümde sadece sessiz kalmakla görevlendirildi. Kızlardan ekrana çıkan resimleri tanıyıp, o resimler hakkında 15 sn. konuşmaları istendi. Her şey iyi hoş ama ‘güzel!’ kızlarımızdan bazıları Kenan Evren’i tanımadı, bazıları Pavarotti’yi Bill Gates zannetti, bazıları da Hamlet adlı oyunda Hamlet’i canlandırmak istediğini söyleyip güldü. Ağlanacak hallerine gülmeyi tercih eden kızlar, yanlış cevap verdikleri takdirde masanın üzerinde oynamakla cezalandırıldı. Tabii bu onlar için ceza sayılır mı bilinmez!..

Tarih ; 17.04.2009 ; 4 lisede yapılan ankete göre Türk gençleri tarihe damga vurmuş pek çok kişiyi tanımıyor!

ANTALYA'da, TÜBİTAK için 4 lisede 289 öğrenciyle yapılan bir araştırma, öğrencilerin Türk ve dünya tarihine damga vurmuş kişileri çok fazla tanımadığını ortaya çıkardı. Fotoğrafları gösterilen 12 Eylül darbesinin lideri ve 7'nci Cumhurbaşkanı Kenan Evren'i `Tanımıyorum' diyen erkek öğrencilerin oranı yüzde 69, kızların yüzde 88 çıktı. İstiklal Marşı'nın yazarı Mehmet Akif Ersoy'u da erkek ve kız öğrencilerin yarısından fazlası tanımadı. Küba'da devrime imza atan Che Guevara, Sultan Vahdettin ve Karl Marx'tan daha çok tanınırken, `50 Cent' adı ile popüler olan ABD'li rap müzik sanatçısı Curtis James Jackson, tanınırlıkta ünlü piyanist Fahir Atakoğlu, Ayhan Işık, Müşfik Kenter, Ayşe Kulin ve Orhan Pamuk'un toplamını geçti.


.................................... Tanıyorum..... Tanımıyorum
.................................... Erk...Kız............Erk.Kız
Mehmet Akif...............49.... 41 .......... 51... 61
Mevlana...................... 77.... 72 ............23...28
Yunus Emre............... 77.... 65............ 23...35
J.K,Rowling.................. 2...... 5............ 98...95
Orhan Pamuk............ 49.... 45............ 51...55
Ayşe Kulin.....................3....... 1........... 97...99
Mona Lisa.................. 87...... 91.......... 13.... 9
Kaplumbağa
Terbiyecis...................35...... 31.......... 65... 69
Apollon Tapınağı
(Antalya)...................... 5........ 5.......... 95... 95
Pisa Kulesi(Roma)..... 61...... 45......... 39... 55
Angelina Jolie............. 78...... 91......... 22.... 9
Brad Pitt..................... 81...... 88......... 19... 12
Ayhan Işık................. 22....... 77......... 78... 73
Müşfik Kenter............. 2......... 5......... 98... 95
50 Cent...................... 92....... 82........... 8... 18
Fahir Atakoğlu............ 0......... 3.......100... 97
SultanVahdettin........ 45...... 24......... 65... 76
Enver Paşa................. 15....... 11......... 85... 89
Che Guevera............... 75...... 66......... 25... 34
Kenan Evren............... 31...... 12......... 69... 88
Karl Marx................... 16......... 5......... 84... 95

Saygilarla

Pazartesi, Nisan 13, 2009

SEYİRCİNİNDE EMEKLİ OLMA HAKKI VARDIR.


Güzel bir pazar günü, güneş doğaya uyan artık dercesine sıcaklığını yayıyor.Büyük ekran
televizyon ise, teras kapısından ben hazırım diyor.Sağımda Fenerbahçe formasını giymiş genç
solumda bir Galatasaray'lı oturuyor.Ekrandan sunucu ise saha atmosferi gösterirken; dünya derbisine dakikalar kaldı diyor.
Çaylarımızı yudumlarken gençlerle beraber böyle bir şölene katılmanın zevkini yaşıyorum.
Maç başlıyor:
Top her zaman olduğu gibi, sahanın en çalışkanı, o kadar tekmelendiği halde ses çıkarmadan bir köşeden bir köşeye dolanıp duruyor.
Sahadaki oyuncuların istenileni verememesi biz seyircileri günlerce beklenen bu
seyirden uzaklaştırmaya başlıyor.
Bunu maçı seyreden gençlerin başka başka mevzularda konuşmalarından anlıyabiliyorum.
Ya sahada futbol adına bir şey veremeyen aktörler !
Onlar ise yorgunluklarının ilacı, hırçınlığa vermeye başlıyorlar.
Bu hırçınlıkları dalga dalga sahanın her köşesine dağılmaya başlıyor.
Kelimeler birbirine karışıyor.
Tabii lügatlarda olupda yan yana gelmiyen bu kelimelerin duyulmaması için ses tonu kısılıyor.
Futbol çoktan bitmiş durumda...
Ekranı karartmak yerine, merak sevdası ile bakışlar o büyük çerçeveyi takip ediyor.
Futbol yerini boks maçına bıraktı desem; haksızlık ederim.Orada kaideler daha katı.
Raundların sonunda birbirini acımacızsa yumruklıyan kişiler birbirlerine sarılıp,
öpüşüyorlar.
Her spor dalının bir tanesine benzetmeye kalksamda başaramıyorum.
Berlin Olimpiyat stadında önümde oturan Fenerbahçe formalı 10 yaşındaki çocuğun
Arda agbi en büyük sensin sesleri, ailece Galatasaraylı olmamıza rağmen evin manevi
oğlu Semih'i o iğrenç arenanın içinde görmek Türk Futbolunun seyircisi olarak
emeklilik zamanı geldiğinin kanaatine varıyorum.Ağzımdan bu düşüncem sesli olarak
çıktığı için yanımda oturan daha 20'li yaşlardaki Fenerbahçeli genç aynen sana katılıyorum Hakkı amca diyor.
Akşam Spor yazarları ekranlarda bir daire içinde toplanmışlar.Hangi oyuncunun bu duruma neden olduğunun analizini Pazar günü başlayıp Pazartesine kadar konuşuyorlar.
Ertesi günü gazetelerde boy boy resimler hangi oyuncu bir diğerine nasıl tekme atmış.
Verilecek ceza hakkında yorumlar, kim haklı kim haksız, hangi oyuncu daha fazla suçlu diye yapılmış anketler.
Şu son seneler içersinde hep birlikte elele veripde, katlettiğimiz Futbolu yazan yok.
Eskidende küfür yokmuydu diye soranlarda çıkabilir.Evet benim zamanımda da küfür vardı.Maçların oynandığı tek stad da açık trübünlerin birbirine karşı ettikleri küfürleri duyardık.Her iki takımın karışık olarak oturduğu kapalı, numaralı
trübünlerdeki seyirciler hiç unutmamışlardır.Cünkü ; açık tarfında oturan seyirciler bir zaman sonra birbirlerine ettikleri o meşhur "bir baba hindi indi bindi" küfürünü
kaplıda oturan seyirciye söylerlerdi.
Maç dağılımında ise yenik tarafın tabutu ellerde Taksim'e kadar taşınır ve orada biterdi.
Modern futbol anlıyışı, çok ilerlemiş beraberinde getirdiklerine benim yetişmem imkansız.
İyisimi hatıralara leke sürdürmeden seyircilikden emekli olayım.
Olayım diyorumda kafam bir noktaya takılıp kalıyor o gencecik yanımda oturan Fenerbahçeli gence Futbol adına sen daha çok derbileri seyretmeye devam etmen lazım nasil
diyebileyim !!??
Saygılarla.

Çarşamba, Mart 18, 2009

VAR OLDUKCA...


MySpaceDUR YOLCU BİLMEDEN GELİP GEÇTİĞİN BU TOPRAK BİR DEVRİN BATTIĞI YERDİR EĞİLDE KULAK VER BU SESİZ YIĞIN BİR VATAN KALBİNİN ATTIĞI YERDİR.

Salı, Mart 17, 2009

BU GÜNLERİDE BİZLERE YAŞATTILAR...


Engin Ardıç'ın yazısı;

Atatürk'ün pasaportu var mıydı?

Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmadığını hep biliriz... Bu, büyük bir erdem olarak pazarlanmıştır: Kendisi hiçbir yere gitmeden herkesi ayağına getirmiş!
Herkes dedikleri, İran şahı ve İsveç kralı gibi "kıyıdan köşeden" adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii... Yanında da Mrs Simpson... Ama o da aşkı uğruna kısa bir süre sonra tacı tahtı bırakacağından, bu gezinin bir yararı olmamış.
Olamazdı da... İngiliz kralı ya da kraliçesi "hüküm sürer ama idare etmez" ... Meclise izinsiz giremediği, seçimlerde oy kullanamadığı gibi, dış politikaya da karışamaz!
Bunun dışında kim gelmiş Türkiye'ye? Hitler mi, Stalin mi, Mussolini mi, Roosevelt mi, Hirohito mu? Hiçbiri.
Keşke İspanyol başkanları Alcala Zamora ya da Manuel Azana gelselerdi de, "asi generallere" karşı İspanyol Cumhuriyeti'ne sahip çıkma onuruna kavuşsaydık yahu...
Ama niçin geleceklerdi? Türkiye önemli bir ülke değildi ki, kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve Batılılaşma girişimini temele indirmeye çalışan, "dünya sahnesinin önünden çekilmiş" bir ülkeydi... Her türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için (borçların bir kısmı hariç!), "beni kendi halime bırakın, karışmayın, bulaşmayın" der gibiydi dünyaya...
Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmamış olması niçin büyük bir başarı olarak değerlendirilmiştir?
"Kendi kabuğuna çekilmek, kendi yağıyla kavrulmak" erdem sayıldığı için!
Bu da memur zihniyeti değilse, memur zihniyeti başka nasıl olur acaba?
Ve de Atatürk'ün bazı Anadolu kasabalarını dolaşmış olması niçin büyük birer olay gibi pazarlanmıştır? Hele İstanbul'a her gelişi niçin "tarihi gün" sayılmıştır?
Yani tasavvur edebiliyor musunuz, Hitler'in Stuttgart'a gelişi bayramı, Mussolini'nin Venedik gezisi şenlikleri, Stalin'in Odessa'yı ziyaretinin bilmemkaçıncı yıldönümü kutlamaları... Var mı böyle bir yağcılık?
Toplum o kadar "donuk", ulaşım o kadar yetersiz durumdaydı ki, bir yerden bir yere gitmek başlıbaşına heyecan verici, serüven gibi bir şeydi o dönemde...
Keşke bu gibi çarçur gezilerle övüneceğimize, "Atatürk'ün uçağa binip Atina'ya gitmesi ve eski düşmanlarını kucaklaması, Atatürk'ün Cenevre'de yaptığı ünlü Milletler Cemiyeti konuşması, Atatürk'ün tarihi Beyaz Saray ziyareti, Atatürk'ün meşhur Moskova gezisi, Atatürk'ün unutulmaz Paris barış görüşmeleri" gibi hatıralar kalsaydı... Ayıp mı olurdu, günah mı?
Belki o zaman cumhurbaşkanlarımızın ya da başbakanlarımızın dış gezileri de memurlarımıza ve memur ruhlularımıza küfür gibi gelmezdi!...
Atatürk hiç yurt dışına çıkmadı dedik, bu hem doğrudur hem yanlış...
Atatürk yurt dışına çıkmadı ama, Mustafa Kemal çıktı!
Libya'ya gitti çarpışmaya ama orası yurt dışı sayılmıyordu... Bunun dışında Sofya'ya, Berlin'e ve batı cephesine de gitti görevli olarak, Viyana üzerinden Karlsbad'a da gitti (Karlovy Vary) sağlık nedenleriyle...
Ama o zamanlar bir "imparatorluk subayıydı" ...
Hani şu nefret kustukları Osmanlı İmparatorluğu vardı ya, onun ordusunda subaydı.
1919 yılında ordudan istifa edene kadar bir Osmanlı subayıydı.
Hadi kim hayır diyecekse desin de alnını karışlayayım!


Hıncal Uluç'un Engin Ardıç'a yanıtı

Atatürk'e dil uzatanlara...

Önce biri hafta sonu hiç yüzü kızarmadan saldırdı gene, "Atatürk'ün pasaportu var mıydı" diye.. ..
Ve çizdiği Atatürk portresine bakar mısınız?.. "Vizyonsuz.. Memur zihniyetli biri.."
Utanmazlığın ölçüsüne bakar mısınız?..
Yıkılmış, tükenmiş, bitmiş, işgal edilmiş Osmanlı'nın küllerinden, Avrupa'nın "Hasta Adam" dediği Türkiye'den, modern bir batı cumhuriyeti yaratan adam için çizilen tabloya, aşağılamaya bakar mısınız?..
"Memur zihniyetli, vizyonsuz!.."
Bu korkunç kafaya, bu örümcek düşünceye yanıtı, ayni günün gecesi, Rus Kızıl Ordu Korosu muhteşem bir yanıt verdi, tesadüfe bakın bu defa, TİM'de.. Ben ordayım üç kardeşimle, Öcal Serpil ve Kemal'le..
Salon son koltuğuna kadar tıklım tıklım doluydu ve herkes, Atatürk'ün neler yaptığını anlatan Kızıl Ordu korosuna hem de nasıl coşkuyla eşlik ediyordu..
"Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız."
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri."
"Karanlığın üstüne güneş gibi doğmak" nedir bilir misin sen, karanlık adam?..
O senin memur zihniyetli, vizyonsuz dediğin adam, o yıllarda yepyeni bir devlet, çağdaş, bir cumhuriyet kuruyordu, bir ulusun kaderini değiştiriyor, dünyaya, hele de Müslüman dünyaya örnek oluyordu, öğretmediler mi sana?..
O vizyonsuz, o "Memur zihniyetli" dediğin adamın dünyadaki itibarını, saygınlığını bilir misin?..
Efendim "Kimse gelip gitmemiş Türkiye'ye Atatürk zamanında.."
İngiltere Kralı gelmiş ama, o sayılmazmış.. Çünkü adamın zaten yetkisi yokmuş..
Birleşik Krallık kralının ülkemize, Atatürk'e gelişini bir formalite sanıyor.. Peki o zaman "Pasaportlu" Abdullah Gül'ün iki günde bir yurt dışına gitmesi, bu ülkede devlet başkanları ağırlaması ne?.. Atatürk'e gelen İran Şahı adam değil de, Gül bugün İran'da ne arıyor peki?..
Adamın, Atatürk'e saldırma gözlerini öyle karartmış ki, ne dediğini bilmiyor, çelişkiler içinde..
İngiltere Kralı, İran Şahı, gelmemeliymiş de, kim gelmeliymiş?..
Hitler, Mussolini, Stalin.. Verdiği örneklere bakar mısınız?.. Hafazanallah.. Bunlardan biri gelmiş olsaydı kazara, bugün kimbilir neler yazardı, düşünebiliyor musunuz?.
İngiliz Kralı yetkisiz.. Peki yetkilisi, hem de azılı Türk düşmanı Lloyd George ne dedi, hem de Birleşik Krallık Millet Meclisinde..
"Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi."
Atatürk uçağına atlayıp Yunanistan'a gitmemişmiş.. Venizelos'la kucaklaşmamış.. Ama Venizelos yenildiği düşmanı Atatürk'ü 1934 yılında Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş.. Nasıl olmuş bu peki?.. Vizyonsuz, memur zihniyetli, içine kapanık adamdan başkasını bulamamış mı, Yunan Lideri, "Dünya barışına en hizmet eden kişi" diye seçecek?..
Atatürk Mussolini'ye gitmemiş. O da Türkiye'ye gelmemiş.. Ama Atatürk'ün süvarileri İtalya'ya gidip, zamanın en büyük binicilik kupasını, hem de Mussolini'nin adını taşıyanını Türkiye'ye getirmişler.. Bu müthiş spor hamlesinin ne manaya geldiğini bilir misin sen?.. O vizyonsuz, memur zihniyetli adamın, o sıralar nasıl bir Türkiye kurmakla meşgul olduğunu anlayabilir misin, bu örnekten yola çıkıp?.. Aklın erer mi?.
Erer.. Bal gibi erer de işine gelmez söylemek... Sen ve senden yüz bulup hemen ertesi gün Atatürk'e saldıran yamağın da bilir bunları, çok iyi..
Kilitleyin bilgisayarınızı gene de, size yağan e-mailler geri dönsün tamam mı?.. Yüreğiniz o kadar..
Bakın, bugün bu köşede, 20'inci Yüzyılın en önemli adamlarının Atatürk hakkında söylediklerinden bir derleme seçtim sizin için.. Okuyun, iyi okuyun ve iki günde bir saldırdığınız, sövdüğünüz, dalga geçtiğiniz Mustafa Kemal Atatürk'ün nasıl bir devlet adamı, nasıl bir deha, Türkiye için nasıl bir şans olduğunu iyi öğrenin..
Ne yazık ki, sizin için de büyük şans oldu Atatürk!.
O olmasaydı, bugün bu köşelere oturup bu saçmaları bu kadar özgür yazma imkânınız olur muydu?..

Alıntı.

Saygılarla.

Çarşamba, Mart 11, 2009

ÖLÜME KOŞANLAR



Son senelere baktığımız zaman, genç nesil arasında bunalımın arttığı görülmektedir.
Bir çok neden sayabiliriz.
Ortak noktalar ise, bu ölüme koşuş, çoğu zaman okul sınıflarında noktalanıyor.
Okuldan o veya bu nedenlerle uzaklaştırılan gençlerden çıkıyor.
Ruhsal olarak, analizi uzmanlara bırakmak isterim.
Toplumun zaman ayıramadığı üzerinde durmadığı, bu gençler ölüm koşusunda
içlerimizi yakarak, masum evlatlarımızıda yanında sürüklemektedir.

Bu günki haberler böyle bir ölüm koşususunu anlatıyor:

Okuldan uzaklaştırılan 17 yaşındaki bir lise öğrencisi. Bu koşuda; 9 öğrenci, 3 öğretmen,
1 okulda görevli bahçevan, kaçarken 2 yaya ve sonunda kendisı.
Toplam 16 can.
Bu sadece bu günün ölüm koşusunun rakamları.
Sadece bir kaç dakika haber olarak geçen bu koşuları biraz olsun hatırlamaya çalışalım.

23 eylül.2008 yer Finlandiya : 22 yaşında, meslek lisesinde 10 kişiyi,
14 şubat.2008 yer ABD : 5 ölü, 18 yaralı,
7 Kasım 2007 yer Finlandiya: 18 yaşında, 6 öğrenciyi, 2 yayayı,
16 Nisan 2007 yer ABD : 32 kişi, bunun 15'i ağır yaralı,
20 Kasım 2006 yer Almanya : 18 yaşında, 1 ölü çok sayıda yaralı.
2 Ekim 2006 yer ABD : 5 ölü, 5 yaralı,
21 Mart 2005 yer ABD : 16 yaşında, 5 öğrenci 1 koruma görevlisi, 2 kişi "dedesi ve arkadaşını",
26 Nisan 2002 yer Almanya :18 yaşında, 16 öğrenciyi,
Şubat 2002 yer Almanya : 1 öğrenci, 3 yayayı,
Haziran 2001 yer Japonya : 8 çocuğu, 1 yayayı,
Nisan 1999 yer ABD : iki öğrenci birlikde, 12 öğrenci, 1 öğretmen,

Bu vahşete neden olanların hepsinin müşterek tarafları, intihar veya güvenlik kollukları tarafından öldürülmesi olarak kayıtlara geçiyor.

Eğer eğitim sistemlerin verildiği bu kurumlarda nedenleri çok boyutlu olarak ele alınmadığı
taktirde ölüme koşan bu gençleri daha çok göreceğimizdir

Geride kalan ise acı, gözyaşı olacaktir.

Saygılarla.

Salı, Mart 10, 2009

ÇOCUK KADINLAR..





8.Mart.
Kadınlar günü kutlandı.
Yazıldı, çizildi.
Bir yıl daha geçmişdi. Neler değişmişdi ?

Geçen sene bir haberi taşımışdım bu sayfalara, aradan geçen bir yıl içinde bu haberin içerikliğinde değişen ne olmuşdu?

Zorla evlendirilmişdi; mücadele, kaçış, kazanılan zafer, devam eden acılar.

Daha on yaşında idi. Dünya onu tanıdığı zaman, zorla evlilik, yanında dayak ve tecavüze mağdur kalmak. Yaşadığı ülkede onun durumunda olanların bir parçasıydı. Baş kaldırdı, mücadele etti. Çocuk yaşındaki kadın.
Boşandı...
Ya bugün:
Kadın olmanın gerçeği ile karşı karşıya kaldı, esaret halkası ise hala boynundan çıkmamışdı.

Nojoud Nasser, geçen sene Nisan ayında Yemen'nin Sana şehrinde mahkeme salonunu, bir ilke imza atarak zaferle terk etmişdi. On yaşındaki bu kız kocasına karşı açtığı boşanma davasında "babası tarafından 1100 euroya satılan, kendisinden 21 yaş büyük kocasından" boşanmışdı. Mahkemenin verdiği karar Yemen gibi bir ülkede ses getirmışdi. Bütün dünya artık o çocuk kadını konuşuyordu. Manşetlerde "Ben artık hürüm bundan sonra yerim okul sıraları olacaktir."sözlerini taşıyordu.

Daha bir yıl bile geçmemişdi. Kadın hakları, daha doğrusu çocuk yaşındaki kadınlar dememiz gerekiyor, bu kazanılan zaferle hakikaten serbest kalmışmıydı ?

Viyana'da bulunan Dünya Kadınlar Birliği. Bu cesareti karşısında kendisine Ürdün Kraliçesi eliyle ödül vermeğe karar verdi. O hüriyetini eline almış Çocuk kadın kendisine verilecek ödülü almaya gelemiyecekti. Yaşadığı ülke kendisine böyle bir seyahati yasaklamışdı. Konuşmaması gerekiyordu.

New York'a, Paris'e seyahat etmişdi. Bu seferki ise daha başka bir önem taşıyordu."Kadın hakları"

Elinden pasaportu alındı. Yemen'nin Viyana büyük elçisi ise " reşit olmayan çocuklar ailelerin izini olmadan seyahat edemiyeceklerini söylüyordu"
Kadın Hakları Konumu öne çıkınca ailesi bile bu seyahate izin vermemişdi.

Tabii bu mücadele burada bitmiyecekti. Bu gün yaşadıklarını anlatan kitap Fransa'da yok satıyor. 10 yaşındaki bu Çocuk Kadının ülkesinde kazandırdıklarınıda bir kenara atmamak gerekir. Bugün Yemen'de çıkan bir kanunla evlilik yaşı 15 den 17 'ye çıkarılmışdır.

Her ne kadar bu kanun tam olarak uygulanamasa bile kadınların sesini dünyaya duyurmuşdur.

Madalyonun diğer yüzü ise soru işaretleri dolu.
Nojoud Nasser okula gidebilmekte mi ?
Seyahat, konuşma, maddi ve manevi hakları gene iki dudak arasından çıkacak kararlara kalmış mıdır?

Bu gerçek hikaye tesadüfen öğrendiğimiz bir haber. Ya bilmediklerimiz, daha doğrusu görmek duymak istemediklerimiz.

Saygılarla.

Perşembe, Mart 05, 2009

SAÇLARIMIZ AĞARDIĞI ZAMAN !!!



Saç boyama gelecekte gereksiz olacak...

Önce gri, sonra beyaz : Er ya da geç, saçımızın rengi kaybolur. Bilinen, zamanla saçlarımızdaki renk pigmenlerinin zayıflayıp kaybolduğu idi.Bu kayboluşun üzerinde bir çok tahminler yürütlmüş ama tam bir neden bulunamamışdı.Bu gün ise bu gizemi çözdüler.Geriye ise bunu önleyecek ilaça kaldı.

Bir zamanlar araştırmalar süper hidrojen-şarışınlar üzerinde yoğunlaşmışdı. Hidrojen peroksit (H2O2) li beyaz saçlı sarışınlar güzellik simgesi idi. Bugün saç rengini açmada moda eğilimi, kimyasal hidrojen peroksit sadece - bilimsel olarak ele alınmaktadır.
"Hidrojen peroksit". Bu kimyasal çok agresif oxidizers insanların saç görünümünden çok daha fazla rol aldığı tesbit edildi.

Mainz Üniversitesi ve Bradfordaki bilim adamları artık hidrojen peroksit'in saçlarımızdaki renk pigmenleri zayıflatarak saçlarımızın ağarmasında temel sorumlu olduğudur.Kadın ve erkekler üzerinde yapılan etüdler sonunda saç boyalarındaki kullanılan Melanini vücudumuz üretmekte olduğu tesbit edilmiş; hidrojen peroksit ise bu üretimi önlediği görülmüşdür.

Hidrojen peroksit çok küçük miktarda insan vücudun metabolizmasının bir parçasıdır. Genç yaşlarda bu kimyasal vücudda eritilmektedir.İlerleyen yaş ile birlikte, vücudun bu görevi daha fazla yerine getiremediği tesbit edilmişdir.Böylece Hidrojen peroksit , melanin yapımından sorumlu olan enzim tyrosinase, saldırdırarak renk pigmenlerimizin oluşunu önlüyorlar.

Şonucda saçlarımız kademeli olarak gri veya beyaz renk olarak geliyor.

Yaşlanma emareleri başlangıcı olarak da çoğu insanda depresyona neden olmaktadır.
Yapılan bu tesbit ile bu durumu önliyecek kimyasal üzerinde çalışıldığı; elde edilecek moloküllerin saç ve kıl köklerine ulaşarak renk pigmenlerimizin tekrar
eskisi gibi görevlerini yapabileceğidir.Araştırmacıların kısa bir zaman dilimi içersinde üretilecek ilaçlarla saç boymanında tarihe karışıcağını söylemektedirler.

Saygılarla.

Pazar, Mart 01, 2009

AYAKLARIM ŞİŞİYOR...


Mizah yazmak sanattır, diye başlamak istiyorum. Bu günlerde bu daha da zorlaştı.
Çünkü yaşamımız mizah gibi oldu. Neye gülmemiz gerektiğini bile şaşırdık. Garip tarafı alıştığımız için gülmüyoruzda.

İsterseniz size bir haberin nasıl mizah gibi hayatımıza girdiğini aktarayım:

Son günlerde ücüncü sayfa haberlerinde PTT şubeleri soyulmaya devam ediyor diye yazıyordu.

" PTT şubelerinde güvenlik sıfır. Ne koruma var, ne güvenlik kamerası. Bu yüzden paraya sıkışan PTT şubesine koşuyor. Soyguncuların çoğuda acemi ya hemen yakalanıyorlar ya da soygunu gerçekleştiremiyorlar."

İşin buraya kadar olan kısmı sıradan haber. Ancak bilinmeyen ve artan soygunlardan daha da çarpıcı bir yanı var.Bundan sonrasi fıkra gibi ...

Peki şubelerden çalınan paralar kimden tahsil ediliyor?

Şimdi sıkı durun!
Açıklıyoruz: "Soyulan PTT şubesinin çoğu kez tek kişi olan personelinden... Evet, yanlış okumuyorsunuz. Soygun yaşayan, güvenlik görevlisi olmadığından, güvenlik kamerası yokluğundan canı bire bir tehlikeye giren PTT çalışanından!"

"Mizah değil, İstanbul'da bir ay önce soyulan PTT şubesinin tek kişilik elemanı, soygundan sonra bir önlem alınıp alınmadığını araştıran muhabire aynen şunları anlatıyor:

"Bir ay önce silahlı soyguncu tarafından şubemiz soyuldu. Ben tek başımaydım. Soyguncu gelip, kasadaki paraları istedi. Panikle ayağa kalktım ve istediğini yaptım. Kasada bulunan 800 TL'yi kendisine verdim. Kaçıp gitti. Aradan bir ay geçti ancak hala şubemizde ne güvenlik görevlisi ne de güvenlik kamerası yok. Üstelik kasadan giden parayı da benden kestiler!"

"Soygun sırasında ayağa kalkmışım. O yüzden benden tahsil ettiler. 800 TL'yi iki taksit halinde maaşımdan kestiler. Birinci kısım 500 TL hemen soygundan sonra kesildi. Bu ay da 300 TL kesilecek. Olur mu böyle şey. Ben panikte ne yaptığımı bilemedim. Korktum... Ama şimdi kendi çapımda önlem aldım. Kasada toplanan paranın miktarı yükseldikçe ayakkabımın içinde saklıyorum. Yeniden soyulursak, hiç olmazsa kasada az miktarda para bulunsun. Paralar da çoğalınca ayağım ayakkabının içinde sıkışıp şişiyor!"

Dedim ya Mizah yazmanın ne kadar zorlaştiğını...

- Sayın soyguncu lütfen üç kuruşa çalışan memuruda düşün, git başka yeri soy. Belkide böylece günah işlerken sevaba girersin.

Saygılarla.

Perşembe, Şubat 26, 2009

GÜZEL'e BAKIŞ AÇISI...


Güzelliğin tespitinde kadın ve erkek arasında farklılık olduğunu söylüyor; araştırmacılar.
Yalnız gözle, güzelliğin tesbit edilmediği; bunun analizini beyin yapmaktadır.İşte tam burada kadın erkek arasında farklılık ortaya çıkıyor.
Güzelliğin değerlendirilmesi yapılırken kadınlar beynin her iki parçasını kullanıyorlar.Buna karşın erkekler ise sadece bir tarafını kullandığını söylüyor araştırmacılar.

Kadın beyni bir tabloyu değerlendirdiği zaman, erkek beyninin değerlendirmesinden farklı oluyor.
Bu gözlemle; yeni bir bakış ortaya çıktığı söyleniyor."Proceedings Of The National Academy Of Sciences" dergisinde araştırmacı beyin uzmanlarının bu durumda güzellik üzerinde erkeklerin avcı,kadınların ise derliyici "koleksiyoncu" olduğu görülüyor.

Uzmanlar tarafindan, 10 erkek ve kadına çeşitli tablolar göstermişler.Değerlendirmeleri de
Magnetenzephalographen (MEG) yardımı ile beyin içinde magnet alanların değişimini
sinir sisteminin nasıl çalıştığını gözlediler.

Sonuç olarak: Kadınlarda beynin her iki tarafın çalışmasına karşın erkeklerde sağ parçada sınırlandığı görüldü.Aktivitet 300 ila 900 milisaniye içersinde geçişti.
Kadın ile erkek arasında görünüm açısından bir değişiklik olmamasına karşın.Algılamanın çok farklı olduğu görüldü.

Kadınların daha kategorik olan mekansal ilişkilerde sınıflandırması (üst, alt ön ve arka, iç ve dış)olarak değerlendirildiğini erkeklerde ise obje ile arasındaki mesafenin
tam olarak değerlendirildiği görülmüşdür.

Bunun açıklaması ise erkeklerde beynin sağ tarafındaki koordine sisiteminin çalışmasına bağlamaktadırlar.

Kadınlarda ise güzelliğin değerlendirmesinde ise beynin sol tarafında bulunan konuşma zantralı ile bağlantı sağlıyarak farkı bir algılama ortaya çıkarabilmektedir.

Bu çalışmalar insanlar ve maymunlar arsında algılama farklılığı ile başlatılmış,
daha sonra bu kadın erkek arasında devam ettirilmişdir.
Bu yenilikle beynin karanlıkda kalmış olan gizemlerin cözülebilmesi için yapılan çalışmalardan bir tanesi olarak değerlendirilmektedir.

Neden bu yazı diye soracak olursanız.Onuda sizlerin yorumlarınıza bırakıyorum.

Saygılarla.

Çarşamba, Şubat 25, 2009

SAMAN NEZLESI..



Önümüzdeki aylarda alerjilere duyarlı olan insanları bekliyen; halk arasında da "Saman Nezlesi" olarak nitelendirilen doğada uçuşan Polen'lerin neden olduğu rahatsızlık onları beklemektedir.
Akciğer uzmanların tavsiyesi, bu alerjiye karşı.Bağışıklılık terapisinin yapılmasının gerekli olduğudur.
Bu terapinin en az dört veya sekiz hafta önce başlatılması gerektiğininde üstüne basmaktadırlar.

Erken başlanan bu terapi sayesinde; Polen'lerin havada ucusu zamanında, duyarlı hastalarda çok hafif bir şekilde geçtiği hatta hiç bir araz görülmediği tesbit edilmişdir.Erken alınan haplar sayesinde bağışıklık sistemimiz kuvvetlendiği görülmüsdür.
Genellikle bu alerji altı yaş altı çocuklarda % 3-7 olarak daha büyük çocuklarda %
13 lere ulaştığı görülmektedir.

Temelde iki yöntem vardır:

* Deri altı: Sorumlu alerji deri altına bir Enjektör ile enjekte edilerek (allerjileri) tetiklenmesini sağlar.

*Dil altı: Ağız yolu ile tablet veya damla olarak alınıp ağız boşluğumuzdaki
tükrügümüze karışarak sistemin bağışıklılığını sağlıyabilir.

Dikkat edeceğimiz konumlardan bir taneside alacağımız damlanın serin yerlerde saklanması gereklidir.Alımın ev ortamında olmasıda tavsiye edilmektedir.
Hap olanlarını ise yanımızda taşıyabilir.Gerekli anlarda dil altına koyarak eritebilme olağınımız vardır.

Erken başlatılan bu terapi bu tür alerji rahatsızlığı çekenlerin verilen alergenlerin kan dolaşıma karışmasıyla bağışıklık sağlamasını sağlamaktadır.İlerde
alergenlere alışan bağışıklılık sistemi onlarla mücadele etmeyi bırakmaktadır.Her iki metod sayesinde bu rahatsızlığımızı yenebiliriz.Terapinin muhakkak doktor kontrolü altında olması gereklidir.Tedavi aşağı yukarı 3 yıl sürmektedir.

Zarasız gibi görülen bu alerji "Saman Nezlesi" hafife alınmamalıdır.Başlangıçda burun ve gözlerde sulanma yanma olarak görülsede.İlerde solunum yollarında görülmekte hatta son evresi akciğer rahatsızlıklarınada yol açmaktadır.
Uzmanların yapmış olduğu araştırmalar bügün ihmaller neticesinde % 40 larda olduğu son on onbeş senelik zaman diliminde görülmüşdür.

Son evreye ulaşıldığı taktirde böyle bir terapinin fayda vermediğide acı gerçeklerden biridir.

Eğer böyle bir alerjimiz varsa Polen zamanından en az iki ay evvel doktorumuz kontrolü altında bir an evvel tedaviye başlamımız gerekmektedir.

Saygılarla.

Salı, Şubat 24, 2009

AMPUL ?


Düne kadar kadar kullandığımız Ampullerin yerini tasaruflu Ampullerle değiştirmeye başladık.
Bu yeniliğin tasarruf yanında getirdiği eksilerde tartışılırken."Kullanım süresi bittikden sonra onların özel olarak toplanması gibi"
Bu gün ise onunda daha evlerimize tam olarak girmeden eskidiğini görüyoruz.
Çevre dostları tarafından geliştirilen cıva güçlü Ampuller onların yerini alacaklar.
Yüksek teknoloji ile geliştirilen bu Ampullerin 50.000 saatlık bir ömre sahip olması;
% 55 kadarda daha az enerji tüketmesi.

Bakalım yenilik olarak evlerimize girmiş olan ampullerin çok kısa bir zaman dilimi içersinde değişikliğe uğraması yatırımcıları ne kadar üzecek.

Saygılarla.

Cumartesi, Şubat 07, 2009

GAZETELER - HABERLER...


Saygın iki büyük gazetenin aynı gün içersinde verdiği haber.
Hani basın özgürdür; hani basın tarafsızdır ilkesi taşır, hani vatandaşa en doğru yoldan haber ulaştırılır.

Ergenekon soruşturması kapsamında 7 aydır tutuklu bulunan ve rahatsızlığı nedeniyle Haydarpaşa Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde tedavi gören emekli orgeneral Hurşit Tolon, tahliye edildi. Ergenekon soruşturmasının en büyük ayağı olan 6. dalga operasyonunda gözaltına alınan Eski Birinci Ordu Komutanı Hurşit Tolon Tolon, "terör örgütü yöneticisi olmak" suçundan tutuklanarak Silivri Cezaevi'ne gönderilmişti. Sağlık sorunları nedeniyle 3 kez tahliyesi istenen ancak kabul edilmeyen Tolon'un serbest bırakılmasına ilişkin avukatı İlkay Sezer nöbetçi mahkemeye başvurdu. Sezer'in müvekkiliyle ilgili Adli Tıp Raporu'nu mahkemeye sunduğu öğrenildi. İstanbul Nöbetçi 12. Ağır Ceza Mahkemesi talebi değerlendirerek Tolon'un tahliyesine kararı verdi.


*****


Ergenekon soruşturması kapsamında 6 Temmuz’da tutuklanan, ancak sağlık sorunları nedeniyle 23 Ocak’ta GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi’nde tedavi görmeye başlayan 67 yaşındaki emekli Orgeneral Hurşit Tolon dün gece tahliye edildi. Tolon'un tahliye nedeninin sağlık sorunları olduğu sanılıyordu. Ancak bugün mahkemenin tahliye kararını açıklamasının ardından gerçek ortaya çıktı. Tolon Paşa, sağlık sorunları nedeniyle değil delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştı.


Avukatlarının başvurusunun üzerine verilen tahliye kararı, Silivri Cezaevi’ne ve Tolon’un tedavi gördüğü hastaneye gönderildi. Tolon’un delil yetersizliği nedeniyle tahliye edildiği öğrenildi.

Tolon, Adli Tıp Kurumu raporuna göre, hastalığının teşhis ve tedavi için üç ay boyunca hastanede kalacak.

Halen GATA'da tedavisi süren Hurşit Tolon'un Avukatı İlkay Sezer, 3 Şubat 2009 tarihinde İstanbul Nöbetçi 12'inci Ağır Ceza Mahkemesi'ne itirazda bulunarak müvekkilinin tahliyesini istedi. Nöbetçi mahkeme, Avukat Sezer'in tahliye talebini İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na göndererek bu konudaki görüşünü sordu. Savcılık, Hurşit Tolon'un tutukluluk halinin devamı yönünde görüş bildirdi. Ancak nöbetçi mahkeme, savcılığın bu talebini yerinde bulmayarak, Tolon'un delil yetersizliğinden tahliyesine karar verdi.

Eskisi gibi keşke canak cömlek verselerde hiç olmazsa.....

Saygılar.

Çarşamba, Ocak 28, 2009

KRİZİN GERÇEK YÜZÜ.


Teyet geçtimi, geçmedimi ?
Bu da Almanya'da Vergi Dairesinin kapısındaki ölçer.
Vatandaşa anlık olarak ne kadar borcunun olduğunu gösteriyor.
Çekilen resimde 1 Trilyon, 517 Milyar, 117 Milyon, 012 Bin, 888 Euro.
Bu durumda da saniyede 4 439 € eklendiğini gösteriyor.
2009 senesi bütçesi ile 140 milyar küsürat daha eklenecekmiş.

Perşembe, Ocak 22, 2009

İMLA İŞARETLERİ !!! ???


Baba yatalak üç kızı var; ortanca kızı 14 yaşında ilköğretim öğrencisi.
Bir gün kızcağız aile fertlerinden bir tanesine derdini açıyor. Komşusunun kendisine söz ve elle tacizde bulunduğunu (57 yaşında)bu durumunda, 5 yıldır sürdüğünü, korktuğunu söylüyor. Aile hemen durumu yetkili makamlara bildiriyor. Savcılıkda doğruluk derecesini tesbitini, hatta suç üstü yapılmasını istiyor.
Kızın anlattığı gibi, şahıs evinden bakkala gitmek üzere alışverişe giden kızın peşine düşüp, kolundan tutarak boş bir binaya sokarak kıza elle taciz hatta dahada ileri giderek para teklifinde bulunuyor.
Sucüstü yakalanan aynı zamanda üç çocuk babası gözaltına alınıyor.
Adalet mekanizması çalışmış çok daha vahim hadiselere neden olabilecek olayları önliyebilmişdir.
Buraya kadar herşey olması gereken bir prosüdürdü.
Suçlu ortada, mağdurda 9 yaşından 14 yaşına kadar taciz edilen bir kız çocuğu.
Ya bundan sonrası, mağdurun durumu neydi? 6. İhtisas Kurulunun önüne geliyor;
"Beden ve ruh sağlığını bozacak mahiyet ve derecede patolojik araz tespit edilemediği" diye mağdur hakkında bir rapor verilerek.Suçlu tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyor.
Her ne kadar 5 yıllık tacizin 10 dakikalık incelemeyle tesbit edilmeside tipda ne kadar ilerlediğimizin bir göstergesidir.
Zaten kişinin ceza alıp almaması pek o kadar bizleri rahatsız etmiyor !!!
Bizleri rahatsız eden şey aynı haberlerin, sıkça haber olması galiba.
9 yaşında veya 14 yaşında bir çocuğun psikoloji bozulmuş olsa ne olur, olmasa ne olur...
"Evlilik iki şeyden ibarettir: İlki aralarında kontrat olması. Bu evliliğin ilk şartıdır. İkincisi ise karınızla seks yapmanızdır. Evliliğe girmek için minimum bir yaş yoktur. Bir yaşındaki bir kızla bile evliliğe girebilirsin. 7-8-9 yaşındaki kızlardan bahsemetmeye bile gerek yok. Bu bir rıza anlaşmasıdır. Veli genelde baba olmalıdır. Çünkü baba kararı zorunludur. Böylelikle kız, kadın olmuş olur.
Pardon:
Suudi evlilik yöneticisinin verdiği fetva.
Alıntı yapmanın sakıncaları.Haberi kopyala yapıştır.Bizim konumuzla ne alaka değilmi.
Saygılarla.

Perşembe, Ocak 15, 2009

BIR ÖYKÜ ...


Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu. Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerini sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı. Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı. Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın 'Günaydın Anne, Günaydın Baba' dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. 'Günaydın Kocacığım' dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı. Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp 'Günaydın Evlatlarım' dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp 'Sizleri, hepinizi çok özledim' dedi.

Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama 'Bir taksi istiyorum' dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. 'Patlama be adam' dedi. Nihayet taksiye binebildi. 'Teyze hoş geldin' dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. 'Nereye gidiyoruz?' Kadın kısa bir sessizliğin sonunda 'Tüm bir gün beni taşırmısın?' diye sordu. 'Sana 500 lira veririm.' Adam küçümser bir gülümseme ile, 'Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze' dedi.

Kadın gülümsedi

'O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?'

'Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?'

'Anıtkabir'e'

'Anıtkabir'e mi?

'Evet'

'Tamam teyzeciğim'

'Yaş kaç teyzeciğim?'

'Seksen sekiz'

'Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim'

'Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum'

'Haklısın teyzecim'

Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför 'Teyzeciğim geldik' dedi. Dalgın görünen kadın 'Evladım burada yardımına ihtiyacım var' dedi. 'Benimle gel' Adam şaşırmıştı. 'Tabii teyze' dedi. Kuşkulu gözlerle 'Bizi buraya alırlar mı?' diye sordu.

O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak 'Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?' dedi

'Hayır'

'Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?'

'Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme'

'Ee o zaman'

'Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben'

Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.

Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde

'Nasıl çıkacaksın Teyze?' diye sordu.

'Her ay nasıl çıkıyorsam öyle'

'Her ay geliyormusun?'

'Evet'

Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti. 'Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım' Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra 'Hadi gidelim' dedi.

Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı. 'Yoruldun mu Teyze' dedi.

Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra 'Evet hem de çok yoruldum' diye cevapladı.

'Nereye gidiyoruz?'

'Bankaya'

Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.

'Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?'

'Sor bakalım evladım'

'Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?'

'Uzun hikaye evladım'

'Olsun be teyze anlat ne olur'

'Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende 'Adalet' dedim. Bunun üzerine 'Ne güzel ismin varmış' dedi. 'Okulu bitirince ne olacaksın' dedi bana. Hemşire dedim. Oda 'Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine çok yakışır' dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, 'Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın' dedi .'

'Sen ne dedin peki?'

'Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.'

'Peki olabildin mi Adalet Teyze?'

'Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.'

'Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze'

'Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin'

'Haklısın Adalet Teyze. Bu bankamı gelmek istediğin'

'Evet'

'Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?'

'Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi evladım'

'Osman teyzeciğim'

'Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?'

'Tamam teyzeciğim'

Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü. 'Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür' diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.

'Hoş geldin Hakim Teyze'

'Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti.'

'Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?'

'Yok aksine hoşuma gitti. Sağol'

'Nereye gidiyoruz?'

'Seyranbağlarına'

'Tabii'

'Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen'

'Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik rahmetli kocamla'

'Ne iş yapardı amca?'

'Subaydı.'

'Ne zaman vefat etti?'

'1952′de'

'Çok olmuş.Gençmiş'

'Kore savaşında şehit oldu.'

'Allah rahmet eylesin Hakim teyze'

' Sağol'

'Seyranbağları'na geldik nereye gideceğiz?'

'Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.'

'Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben'

'Yok bekle burada'

Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. 'Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu' yazısını okudu. Anlam veremedi. 'Bu kadın burada ne yapar ki?' diye düşündü.

Yarım saat sonra Adalet hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın 'Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin' dedi.

Adalet hanım, buğulu gözlerle 'İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın' dedi.

Araba hareket etti.

'Nereye Hakim Teyze?'

'Hemen iki sokak öteye'

Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti. Bu binada da 'Ankara Seyranbağları Huzurevi' yazıyordu.

'Bekle beni'

'Tabii Hakim Teyze'

Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti.

'İyi misin Hakim Teyze'

'İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor'

'Nereye gidiyoruz?'

'Cebeci Asri Mezarlığına'

'Tamam'

'Teyze nerelisin sen?'

'Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'ye döndük. Allah'a Şükür Babam'da sağ salim döndü savaştan.'

'Sonra ne oldu?'

'Liseye Aydın'a gönderdi babam. Orada Atatürk'le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..'

'Çocuğunuz var mı?'

'Bir kızım bir oğlum vardı.'

'Neredeler şimdi?'

'Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.'

'Ne güzel'

'1978′de Fransa'da Ermeniler öldürdüler.'

'Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani'

'Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.'

'Amin. Ya kızın?'

'O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999′da depremde hepsi vefat ettiler.'

'Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma'

'Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme sağol'

'Geldik Teyze'

'Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.'

'Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.'

'Yok beni alacaklar buradan'

'Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 'yi ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.'

'Çocukların var mı?'

'İki tane ellerinden öperler.' Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.

'Adları nedir?'

'Kemal ve Ayşe'

'Oğlumun adı da Kemaldi.'

Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..

'Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.'

Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi. Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.

Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi. Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti.

'Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hakimlerinden Adalet YILMAZ'a ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ'ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.'

Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman'ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında 'Gökler bile sana ağlıyor' diyerek ağladığı…

NOT: Bu Öykü, Sayın Nuriye ÖZDİNÇER tarafından gönderilmiştir.
Sayglıarla




Şerefle bitirilmesi gereken ,En asil görev, hayattır.Bir lokma ekmek için,Şerefini çiğnetmeye;Bir anlık eğlence için,Servetini tüketmeye;Bir zamanlık mevkii için,El ayak öpmeye;Günlük menfaatler için,Onurunu terketmeye,Bir kısım insanlara kızıp;Tüm insanlara düşman Olmaya değmez bu hayat.

Çarşamba, Ocak 07, 2009

PALÄSTINE / FILISTIN

60 yılın kanlı hikâyesi...



Her şey 1917 yılında imzalanan ve Osmanlı'dan kopuş anlamına gelen Balfour Deklarasyonu'nun imzalanması ile başladı.
İngiliz bakan Arthur Balfour, Siyonistlerin lideri Lord Rotshild'e resmi bir mektup yazdı. Bu mektupta Balfour kendisinin ve İngiltere'nin Filistin'de bir Yahudi devleti kurulması için Siyonistleri sonuna kadar destekleyeceğini yazıyordu. Bu mektup 'Balfour Deklarasyonu' olarak tarihe geçti.
Bu deklarasyon uyarınca Yüz binlerce Yahudi Siyonizm projesi kapsamında İngiliz mandası altındaki Filistin'e göç ettiler.
Planlı Yahudi göçü ve bunun sonucunda Filistin'de Arapların 6'da 1'i kadar çoğalan Yahudi nüfusuna karşı bir tepki olarak Nisan 1920'de iki büyük Filistin ayaklanmaları yaşandı.
1947de İngiltere, Filistin sorununun çözümünü Birleşmiş Milletler'e devretti. Birleşmiş Milletler Filistin'i iki parçaya bölüp %56.5unu Yahudilere,%43.5'unu Araplara vermeyi teklif etti. Filistin bu fikre sıcak bakmamasına rağmen, 33 ülkenin oyuyla bu plan kabul edildi.
Bu kararın ardından da 14 Mayıs 1948'de bağımsız İsrail Devleti'nin kurulduğu dünyaya açıklandı.
15 Mayıs 1948de İngiltere Filistin'de mandalık yönetimini bitirmek istediğini duyurdu. Yahudi militanlar 1948 yılının Aralık ayında Filistin'in Arap köylerinde etnik temizlik başlattılar. İsrail bağımsızlığını 14 Mayıs 1948de ilan etti.

Siyonist Irgun ve Lehi örgütlerinin militanları 9 Nisan'da Deir Yasin köyünde katliam yaptıktan sonra binlerce Filistinli Lübnan, Mısır ve Batı Şeria'ya kaçtı. İsrail bağımsızlığını ilan ettikten bir gün sonra Ürdün, Mısır, Lübnan, Irak ve Suriye İsrail'e saldırdı,ama İsrail orduları onları geri püskürttü. Bu savaşlardan sonra Mısır Gazze'yi, Ürdün Kudüs etrafında küçük bir bölgeyi ve Batı Şeria'yı aldı. Bunlar Filistin'in %25iydi.

1964'de Filistin Kurtuluş Hareketi kuruldu.

5 Haziran 1967de 6 gün savaşı başladı. Orta Doğunun haritası bu savaşta değişti. Israil Gazze ve Sina yarımadasını Mısır'dan, Golan tepelerini Suriye'den aldı ve Batı Şeria ile Doğu Kudüs'ü işgal etti. İsrail toprakları bu savaştan sonra neredeyse 2 kat büyüdü. Birleşmiş Millet bu savaştan sonra 242. kararını alıp İsrail'in bu savaşta kazandığı toprakları işgal edilmiş olarak kabul ederek, bir an önce çekilmelerini istedi ancak İsrail, 500.000 Filistinli'nin mülteci durumuna düştüğü bu savaş sonucunda işgal ettiği topraklardan çekilmedi.

1968'de Yaser Arafak Filistin Kurtuluş Örgütü'nün başına geçti. 1974te Yaser Arafat Birleşmiş Millet Güvenlik Konseyi'ndeki ilk konuşmasını yapıp barışçıl isteklerini vurguladı.

1977de Irgun ve Lehi örgütlerinin mirasçısı Likud, İsrail seçimlerini kazanıp iktidar partisi oldu. Likud, Israil'in bütün vaadedilmiş topraklara (Ürdün, Filistin, Irak, Suriye, Lübnan ve Mısır ile Türkiye ve İran'ın bir bölümü) yayılması gerektiğini savunuyordu. O zamanki tarım bakanı olan Ariel Şaron da Likud partisindendi.

1979de Mısırlı başkan Enver Sedat Israille barış anlaşması imzaladı ve böylece Mısır, İsrail'i tanıyan ilk Arap ülkesi oldu. Bu anlaşma çerçevesinde Gazze Filistinliler'e verildi.

1982de Ariel Şaron, İsrail-Lübnan savaşını başlattı. Falanjistlerin de desteğiyle Sabra ve Şatilla mülteci kaplarına girerek tarihin en büyük katliamlarından biri gerçekleştirildi, binlerce Filistinli sivil öldürüldü. Sabra ve Şatilla kamplarında öldürülen sivillerin görüntüleri, insanlık tarihine kapkara bir leke olarak geçti.

1982'de İsrail, Lübnan'a karşı savaş ilan etti.

1987de Gazze'de Intifada adındaki ayaklanma başladı. Kısa bir süre sonra intifada Batı Şeria'ya da yayıldı. Aynı yıl, Filistin'de Hamas, Şeyh Ahmed Yasin'in önderliğinde kuruldu. 1988de Filistin Özgürlük Topluluğu Arafat'ın liderliğinde Birleşmiş Milletlerin 242. kararını ve Filistin'de iki devlet fikrini kabul etti.

1992de Israil'de İşçi partisi iktidara gelince bir barış süreci de başlamış oldu. 1993te İsrail ve Arafat Oslo Barış Anlaşmasını imzaladırlar. Bu anlaşmanın sonucunda Arafat sürgünden kurtulup Filistin'e geri döndü. 1994te Filistin Özgürlük Harekâtı ve İsrail Kahire'de görüştü. Bu görüşmelerde yapılan anlaşmanın sonucunda İsrail'in Gazze'nin çoğunu ve Batı Şeria'daki Erila şehrini Filistin'e bırakmasına karar verildi.

Eylül 200'de Ariel Şaron'un Mescidi Aksayı ziyaret etmesi, Filistinliler arasında büyük bir öfkeye ve protesto gösterilerine yol açtı. Bu olay 2. İntifadanın başlangıcı oldu.

2006-2007 yılları arasında Bu kez El Fetih ve Hamas arasındaki çatışmalar gündeme demgasını vurdu. Bağımsız Filistin için mücadele eden bu iki gücün birbirine düşmesi İsrail'in de işine yaradı.

2007 yılında Arafatın ölümünden sonra yerine geçen Mahmud Abbas ile Şimon Peres, Annapolis'te bir araya geldi.

İsrail, 27 Aralık 2008'de, Yahudilerce 'düğme dikmenin' bile yasak olduğu cumartesi günü Gazze'ye 'Dökme Kurşun' adını verdiği bir operasyon başlattı. Bir hafta havadan devam eden bombardımana bir hafta sonra kara birlikleri de dahil oldu.

Dünyanın en büyük toplama kampı olarak nitelendirilen Gazze'de nüfus yoğunluğu o kadar yoğun ki bir metrekareye 5 Filistinli düşüyor.

Hamas'ı hedef aldığını iddia eden İsrail'in tonlarca bomba attığı Gazze'de ölü sayısı her geçen dakika artmakla birlikte 566'ya yükseldi. İsrail'in iddialarının aksine ölenlerin üçte biri, sivil ve çocuklardan oluşuyor.K.Zaman Online/Harita Aksiyon Dergisi'nden alınmıştır.

Pazartesi, Ocak 05, 2009

ÖZÜR DILIYORUZ..

İsrail senelerdir yani başındaki teoristlerle mücadele etmektedir.
Kolay değil gün be gün Dünyanın en modern Tanklarına sahip Filistinliler İsrail halkına bomba yağdırıyor.Savaş uçakları helikopterlerden bahs etmek bile istemiyorum.
İsrail yerden göğe haklıdır.Filistin diye bir millet gel İsrail toprakları üstünde devlet kurmaya çalış.İşin acı tarafı bu Filistinliler ellerindeki bu kadar korkunç silahları İsrail üzerinde kullanırken bütün dünya bu katlima seyirci kalmakta.
İsrail elinden geldiği kadar bu kuvvetler karşısında büyük mücadele vermektedir.
Aşağıda görüleceği gibi.Bu teoristleri de son hamlelerle yok etmeyi çalışıyorlar.
















Bu teoristler yüzünden "alıştık" İsrail'den de ÖZÜR DİLİYORUZ.