Çarşamba, Haziran 20, 2007

YEŞİL FASULYE ? /Phaseolus vulgaris


Önce onu tanıyalım.

Fasulye (Phaseolus vulgaris), baklagiller (Fabaceae) familyasının Phaseolus cinsinden Orta Amerika menşeli, bir yılda yetişen otsu bir bitki türü.

Peki onun bir de Morfolojik özelliklerini taniyalim.

Boğumlu gövdesinde tüylü ve yeşil renkli bileşik yaprakları bulunur. Yaprakların koltuğundan salkımlar hâlinde çıkan kelebeksi çiçekler beyaz, pembe ya da mor renklidir. Dik çalı biçiminde (yüksekliği 30-75 cm) ve sarılıcı özellikte (yüksekliği 1-2 m) başlıca iki formu vardır. Yassı, yuvarlak, düz ya da kıvrık olabilen meyvelerinin uzunluğu 5-25 cm arasında değişir ve genellikle yeşil renktedir.

Onun Ekolojik özelliklerinden bahs edecek olursak.

Soğuğa duyarlı bir bitki olan fasulye, hemen her tür toprakta yetişir. Fasulyenin bugün dünyanın pek çok yerinde yaygın olarak tarımı yapılmaktadır. Yaklaşık 80 çeşidi vardır. Bütün baklagiller içinde en çok tüketilen sebzelerden biridir. Tohumdan yetiştirilir.

Gelelim onun faydalarına.

Taze fasulyenin, vücudun çalışmasını, gelişmesini ve tamirini sağladığını vurgulayan uzmanlar, genç-ihtiyar herkese tavsiye ediyor. Uzmanlar, taze fasulyenin, pankreas bezesini, böbrekleri, karaciğeri ve kalbi kuvvetlendirdiğini, albümin ve şekerde de çok fayda verdiğini bildiriyor.

ŞİMDİ YAZICAKLARIMI DIKKATLE OKUYUN.
Zehirli bir bitkidir.
Onu çiğ olarak yediğimiz zaman başımıza neler gelir bilirmisiniz;
Baş dönmesi,migde ağrısı kusma,kanlı ishal,ateş ve titreme,terleme.Vücud da kramp belirtileri şoka girme.
Peki nasıl oluyorda yukarda bu kadar faydalı bir bitkinin bu kadar zehirli olması tezat bir durum değilmi ?
Hayır içindeki zehir pişirildiği anda yok olmaktadır.
Şimdi dikkat edeceğimiz tek şey onu çiğ olarak yenmemesidir.
Değişiklik olsun diye salataya çiğ olarak katılması veya hamilelik devresinde aş erme durumlarında çiğ olarak yemekden sakınılmalıdır.
Bu gün faydalı bir bitkinin negatif yönünü de tanımış olduk.
Bir başka bitkilerle ilgili yazıda beraber olmak üzere .
Saygılarla.

Salı, Haziran 19, 2007

Trafik canavarı her yerde aynımı ?


Trafik Canavarı diye adlandırdığımız kazalar,dünyanın her tarafında olabiliyor.
Bu gün sizlere iki gündür Tv.lerde acı bir haber olarak verilen bir otobüs kazasını aktarmaya çalışacağım.
Almanya'nın Sachsen-Anhalt şehrinin bir küçük kasabasında yaşlı insanlar bir araya gelerek bir gezi tertiplediler.Her şey mükemmel di.Neşe ile otobüslerine binerek yola çıktılar.
Kader onları sürrat yolunda yakaladı.Trafiğin sıkışık olması neticesi ile yavaşlıyan otobüs arkadan gelen bir inşaat firmasına ait kamyonun sürratla çarpması ile savrularak yoldan çıkıp, takla atarak parçalandı.
Kamyon şöferinin ifadesine göre otobüsün stop lambalarını son dakikada gördüğü o arada su içmek için şişeye uzandığı ifadesi idi.
Buraya kadar hepimizin bildiği görünümler den bir tanesi.

Gariplik bundan sonra başlıyor:

Olay yerine 220 kadar kurtarma ekibi çeşitli branjlardan.70 polis.5 Helikopter.
Yaralılar hemen en yakın Üni hastanelerine helikopterlerle acilen sevki.Hayatlarını kaybeden 13 kişinin tv.ler tarafından çekimini önlemek için kurtarma ekipleri tarafından brandalarla bir duvar yapılarak sevkine kadar tedbir alınması."Aileleri ani şoka girmelerini önlemek icin".Trafiğin normale dönmesi için yolun kesilip acilen ilgili firmalar tarafından temizlenmesi.Otobüs yolcularına ait özel eşyaların toplanarak muhafaza altına alınması.
Kaza haberinin kasabalarında ki mülkiye amirine haberder edilerek derhal gereken önlemlerin alınmasının sağlanması.
Kasabanın Belediye reisi tarafından büyük bir salonda acilen psikolog ve doktorların da hazır bulunduğu kriz odası hazırlanması. Otobüs de bulunan yakınlarına kazanın nasıl olduğu ve onlara verilecek acı haberlere hazırlanması.
Önümüzde ki günlerde o kasabadaki bütün eğlence ve aktivetelerin durdurulduğunun ilan edilmesi.
Bilanço : 48 Kişinin bulunduğu otobüsde 13 ölü , ağar olmamak üzere 35 yaralı.
Son 15 sene içersinde en ağar otobüs kazası olarak geçen
bu haber üzerine Tv. ve gazetelerde yapılan yorumlar.
Tarafik Canavarı her zaman aynı canavarda.Onun yarattığı kaosla mücadele.Çok değişik.
Sıkca haberlerde izlediğimiz kazalarla karşı karşıya getirince.
Bana bir şeyler çok garip geliyor.
Ya bizler böyle kazaları sıradan görüyoruz.
Belki de bizde en ucuz olan insana verilen değer.
Saygılarla.

Pazartesi, Haziran 18, 2007

BIR ANADOLU MASALI...


Panter, ya da Leopar, ya da Pars.
Hani doğa da yok olanlardan bahsederiz ya ara sıra;
bu hikayede, kitapların veya internet sayfaların da kalacak bir belgesel.
Yazı biraz uzun, zaman ayırmanız lazım.Belki o zaman belleklerimizden kaybolan çok şeyler gibi biraz olsun bir kırıntısı kalır umuduyla.
Bir benekli yukarda yazdığım gibi ister adına Panter, Leopar isterseniz Pars deyin. Deyiminize bir de SON ekleyin.
Sakın dünyanın uzak köşelerine ait bir öykü sanmayın.
O Anadolu’nun Neolitik çağlardan beri sakini olmuş Anadolu Panteri
ve 17 Ocak 1974’te Beypazarı’nda bıraktığı son pati izi .
Anadolu,"Biraz Tarihçe"
Yaklaşık 250 milyon yıl öncesine kadar devam eden süreç içinde, daha yaşlı kıtalar bir araya gelerek tek büyük kıta Pangea’yı oluşturmuşlardı. Bu süper kıtayı tek bir okyanus olan Pantalassa kuşatıyordu.
Daha sonra bu süper kıta, levha hareketleri sonucu yaklaşık 200 milyon yıl önce parçalanmış; kuzeyde Lavrasya, güneyde ise Gondwana olmak üzere iki kıtaya ayrılmıştı. Bu iki kıta arasında doğu – batı uzanımlı, batıdan kapalı, doğuya doğru “V” şekille açılan büyük Tetis Okyanusu oluşmuştu. Anadolu da bu Tetis Okyanusu’nun bir parçasını oluşturuyordu.
Anadolu’nun bugünkü şekline ulaşan jeodinamik evrimi, altmış milyon yıl önce Afrika levhasının - günümüzde de devam eden - kuzeye doğru hareketiyle başlamıştı.
Oligosen devrinin (34 - 24 milyon yıl öncesi) sonuna kadar, Alp – Himalaya dağ kuşağı ve bu sisteme bağlı olan Anadolu’nun güneyinde Toroslar, kuzeyinde Karadeniz Dağları (Pontitler) kıvrımlanarak yükselmiş; Orta Anadolu’da kapalı bir havza oluşmuştu.
Miyosen devrinde (23.8 - 5.4 milyon yıl öncesi) ise Afrika kıtasının kuzeye hareketinin devam etmesine ek olarak, Arap levhasının kuzeye hareketi ve Anadolu levhasıyla çarpışması sonucu, Doğu Anadolu daha da yükselmiş; Anadolu üzerinden memeli hayvanların geçebileceği kara bağlantıları oluşmuştu. 14 - 16 milyon yıl önce, Afrika ve Asya kökenli pek çok memeli hayvan, bu kara bağlantıları aracılığıyla çiçeği burnundaki Anadolu’ya ulaşabilmişti. Anadolu Panteri de bu memelilerden evrilerek oluşmuş, endemik (yöreye özgü) bir Anadolu türüydü.
Pleyistosen (1.7 milyon yıl – 10000 yıl öncesi) devrinin “ilkel” insanının Anadolu’da ilk defa 780000 – 730000 yıl öncesinde görülmesiyle Anadolu’da panterler, bu ilkel insanlarla birlikte yaşamaya başlamışlardı.
Sonra “ilkel” insanlar gitmiş; 30000 – 10000 yıl önce “gelişmiş” insanlar olarak “Homo sapiens sapiens”, yani “bildiğini bilen insan”, yani bizler gelmiştik .
Bu kadar Tarihçe yeter sanırım.
Uygarlaştıkça avlanma tekniklerimizi geliştirmiş, uçanı kaçanı çok uzaklardan öldürebilmiştik.
“Yok ediş”, 10000 yıllık Holosen döneminin başından günümüze dek devam etmiş; Anadolu’yu en az Neolitik çağdan beri vatan edinmiş, Konya, Çumra Ovası’ndaki 9000 yıllık Çatalhöyük ev duvarlarında resimleri bulunan,
Yukarda resmini gördüğünüz şişman kadın heykelciğinin iki yanında yer alan panterlerin sonuncusunu da 1974’te vurup Tarihi gecmisine noktayı koyduk.
Çok şükür insanlığı bu canavar dan kurtarmayı başardık.
Ve o gün bugündür de, donumuza kadar leopar desenleriyle, emniyet içerisinde yuvarlanıp gitmiş; leopar desenli çantalarımız kapılıp kaçılsa da, bir cep telefonu için trenlerden atılsak da, şehrin en işlek caddelerinde tecavüze uğrasak da, en azından 1974’ten beri hiçbir leoparın saldırısına uğramamıştık.
Anadolu Leoparı’na ilk bilimsel “Felis tulliana” adı, 1856’da Fransız zoolog M. A. Valenciennes tarafından, Klikya Valisi’yken Anadolu Panteri ile ilgili ilk bilgileri derleyen Romalı Marcus Tullius Cicero’ya ithafen verilmişti. “Tullius” ismi Anadolu’nun panterine giderken “Cicero” ismi de Ankara’nın köstebeğine, ikinci dünya savaşındaki asrın casusu İlyas Bazna’ya takılacaktı .
Anadolu panterleri, Ege Bölgesi, Toros Dağları, Köroğlu Dağları’nda doğal yaşamlarını sürdürmeye çalışırlardı. Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde ise boyutları daha küçük olan İran Parsı (Panthera pardus saxicolor) yaşardı. Sonuncusu Şubat 1970’te Hakkari / Uludere’de Şehit Şen tarafından vuruluncaya kadar Anadolu’da kaplan da (Panthera tigris virigata) yaşardı. Prof. Dr. Turhan Baytop’un araştırması ve bulguları, Nihat Turan’ın “Türkiye’nin Memelileri” kitabında da yer almış; bu son Hazer Kaplanı’nımızın kuyruğunun Irak’lı bir aşiret reisine kamçı olarak kullanılması için satıldığı belirtilmişti. Şu anda son kaplanımızın postu kuyruksuz olarak Ali Üstay Kolleksiyonu’nda bulunmaktadır.
Hitit Kabartmaları’nda bile yer alan Anadolu’daki aslanların sonuncusu ise 1890’da vurulmuştu. Aslanımız gibi “çita”mıza da Anadolu’nun 20. yüzyılını göstermemiştik.
Yirminci yüzyıl boyunca pek çok Anadolu Panteri avcılar tarafından kaplan kapanlarına düşürülerek ya da domuz avında kullanılan şevrotinlerle (dokuz bilya/buck-shot) acımasızca öldürülüp, avcıların omuzlarında, fotoğraf makinalarına verilen pozlarda yer almışlardı.
Zaten 5 Mayıs 1937’de çıkan Kara Avcılığı Kanunu’nda leoparlar her vakit avlanılabilen “zararlı memeliler” arasında yer almaktaydı. Uludere’de öldürülen son kaplanımız da bu zararlı memeliler kapsamındaydı.
Kuşadası’nın güneyindeki Dilek Yarımadası’ndan, Ağrı’ya tüm Anadolu, sayısı oldukça azalmış panterlerine dar edilmişti. Kiminin postu bir hanıma kürk olsun, beyninin altındaki omuzlarını ısıtsın diye Sirkeci’deki hanlarda pazarlanıyor, kimininki dibinde okeye dönülen bir kulüp lokalinin duvarına dekor oluyor, kimininki kendisini Hacı Bektaş’ta kader ortağı başka bir Anadolu Panteri postunun yanında, kimi kendisini Ege Üniversitesi’nin Doğa Tarihi Müzesi’nde, kimisi Diyarbakır Ana Jet Üssü’nde buluyor, kimisi de oradan oraya dolaştırılırken murdar oluyor, çürüyüp gidiyordu.
Ama hiçbir avcı Anadolu Panteri’nin nesline Mantolu Hasan’ın verdiği zararı veremedi. 1930-1950 yıllarında İzmirli avcı Hasan Bele, tek başına yaklaşık on beş panteri öldürdü. Bu sayı, Atatürk zamanında Ankara’ya gelen ve Türkiye’de zoolojinin kurucusu olarak bilinen ve panterin Anadolu’daki dağılımının haritasını yayınlayan Dr Hans Kumerloeve’nin “Türkiye’nin Memeli Hayvanları” araştırmasında da elli olarak belirtilmekteydi
Mantolu Hasan vurduğu panterlerin postlarını gövdesine pelerin gibi dolayarak dolaşırdı. Bu katliam ancak devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün kendisine bir çifte verip, bir daha panter vurmama sözü almasıyla son bulmuştu.
Anadolu Panteri’nin bugüne kadar doğada canlı olarak çekilebilmiş tek fotoğrafı 1949’da, Malatya / Gölbaşı’nda, mülteci Alman bilim adamı Prof. Dr. Curt Kosswig tarafından çekilmiştir. 1946’da Cafer Türkmen tarafından çekilen panter fotoğrafı, İzmir Hayvanat Bahçesi’ndeki Zoza’nın fotoğrafıdır.
Daha sonra, kalan bir avuç Anadolu Panteri;

12.02.1967’de Ali Çalayır tarafından Bolu / Seben İlçesi'nde vurularak,

Ocak 1969’da Hatay / Samandağ’da eşeğini parçaladığı bir köylünün, eşek leşinin üzerine döktüğü zirai ilaçla zehirlenerek,

1970’te Kars / Karakale Köyü’nde vurularak öldürülmüş,

son olarak da 1972’de Ağrı Dağı’nda ve Eskişehir Çatacık’ta (Mihalıççık) görülmüştü.

Ve gelindi 17 Ocak 1974’e;

Beypazarı’nın Bağözü Köyü’ne...

Bağözü Köyü, Beypazarı’na 12 km uzaklıkta, Nallıhan yolundan kuzeye ayrılarak ulaşılan okulu, sağlık ocağı, PTT acentası, kanalizasyonu bulunmayan; köylülerinin ekip biçtikleriyle kıt kanaat geçinip gittikleri yoksul bir köydür.
Bu köy, ABD-Wyoming’deki rezervlerden sonra, dünyanın ikinci büyük Trona rezervinin, yani tabii soda külü rezervinin dibindedir.
17 Ocak 1974 sabahı, Havva Köksal dere yatağı boyunca aşağıdaki bahçelere – yer elması toplamaya gidiyordu. Önden yürüyen kocası ve kayınbabası gözden kaybolmuşlardı. Şimdi dozerle doldurulmuş olan, o zamanki dere yatağında kocaman, benekli bir kedi yatıyordu.
Havva hayatında ilk defa böyle bir hayvan görürken, belki Benekli de hayatında ilk defa bir insan görüyordu. Benekli, Anadolu’da görülen son Anadolu Panteri’nden başkası değildi.
Otuz yıl aradan sonra, Mehmet Ertüzün’le birlikte 11 Mart 2004’te Havva Köksal’ı ziyarete gittiğimizde bize büyük karşılaşmayı anlatmıştı.
- Şöyle uzun kuyruklu upuzun “bir şey”, orada yolun kıyısında yatıyordu. Onu görünce geri geri gitmemle şak deyip kuş gibi üstüme konması bir oldu. Kolumdan tuttu silkeledi; gözlerimi açtığımda yanımda köpek oturağı gibi oturuyordu. Yine gitmişim kendimden. O sırada odundan Süleyman geliyormuş – onu görünce kaçmış...
Benekli dört - beş metre uçup, Havva’nın kolunu kaptığında, o silkelemede kol kırılmıştı. Ama bir gerçek daha vardı, Benekli’nin öldürme amacı yoktu, baygın Havva’nın yanıbaşına oturup beklemeye başlamıştı. (Leoparlar yalnız yaşayan, gece hayvanlarıdır; iki yılda bir, genellikle de Ocak ve Şubat aylarında çiftleşirler. Avlarını boynuzluysa boğazından, boynuzsuzsa ensesinden ısırarak öldürürler. 17 Ocak’ta, gündüz vakti, yerini yurdunu terkedip dolaşıyor ve dibinde savunmasız yatan insanı öldürmüyor olması, kendisine aştan ziyade eş aradığını düşündürmektedir).
O sırada köydeki bir evde bu durum görülmüş, kadın kocasına:
- Kalk yaa; Havva’yı bir canavar yiyor... diye bağırmıştı.
İlk, belki de son defa bir leopar tarafından ısırılmış birisiyle sohbet ediyorduk. Bu sohbet sırasında:
- Çok müthiş, temiz, yani o kadar güzeldi ki, üzerinde kir yoktu – halı gibiydi; onun canlı hali bir bambaşkaydı...
ya da:
- Belki de kendim tepinirken kırmışımdır kolumu... gibi sevgi, koruma ifadeleri de dikkatten kaçmıyordu.
O zaman İzmir’de vatani görevini yapmakta olan oğluna:
- Anneni panter ısırdı diye haber gitmişti. Oğlu izin alamayınca da firar etmişti; Bağözü’ne gelinceye kadar yolda aklına kimbilir neler neler gelmişti.
Silahlı köylüler “alaca canavar”ın peşindeydi. Başören, Çakıloba gibi çevre köylerden de eli silah tutanlar gelmişti. Amansız bir iz sürümü başlamıştı.
Benekli “insan”la karşılaşmış, hayatı kaymış, oradan oraya kaçmaktaydı. Karşıdaki sırta gidip bir çoban ve köpeklerini görünce geri dönüyor, geldiği yolu bulmaya çalışıyordu.
Ahmet Çalışkan müthiş bir avcıydı. “Kapı” denilen, vahşi hayvanların geçiş yapacağı yolakları iyi bilirdi. Benekli’nin geçebileceği kapıyı tahmin edip, kargaların da telaşlı iniş çıkışını gözleyip, köyün yukarılarındaki Kızıl Meşe Mevkii’nde pusuya yatmıştı.
Ve yanılmamıştı; Benekli can havliyle kapıdan geçerken Ahmet Çalışkan 1980 sonrası devlete teslim edeceği mavzerini (Mauser) doğrultup atışını yapıyor, yüz elli metreden Benekli’yi vuruyordu.
Artık yaralı panter kaçmaktan, izini kaybettirmekten vazgeçmiş, can havliyle kuru meşeleri söke söke Ahmet Çalışkan’a doğru koşmaya başlamıştı.
Birisi sağ kalacaktı; Ahmet Çalışkan üzerine koşan yaralı pantere dokuz defa ateş ediyor, yedisinde vuruyor, Panter ise hala koşarak geliyordu. Artık iki metre kalmıştı, Çalışkan son atışını yaptı ve çene altından giren kurşun Benekli’ye takla attırarak döş üstü yere yatırdı.
Benekli can çekişirken, yanına oturup onu sevmeye başlamıştı. Hala bilemiyordu; neyin nesiydi bu alacalı hayvan? Ahmet Çalışkan 1994’te astımdan ölmeden önce şimdi Bağözü Köyü’nün muhtarı olan oğlu Zekeriya Çalışkan’a o anki tarifsiz hüznünü anlatacaktı.
Daha sonra Benekli’yi bir cipe atıp Beypazarı Devlet Hastanesi’ne götürmüşlerdi. Benekli’nin gelişi belediye hoparlöründen halka ilan edilmiş, hastane meraklılarla dolup taşmıştı. Kişi başına iki lira ödetip hastaneye yardım da toplanmış, daha sonra o parayla hastaneye röntgen cihazı alınmıştı.
Bir doktor, hanımı için Benekli’nin kürkünü isteyip, köylülere:
- Bu artık hastanenin malı oldu... deyip, köylüler de itiraz edince:
- Sizi kuduz açısından karantinaya tabi tutacağız... denmiş; köylüler de:
- O zaman ziyarete gelen bütün Beypazarı halkını karantinaya mı tabi tutacaksınız?.. diye sormuşlardı.
Böylece Benekli’ye Ankara’daki Veteriner Bakteriyoloji Enstitüsü’nün yolu, köylülere de ifade verme yolu görünmüştü. Enstitüde sadece panterin beyni incelenebilmiş, onun da tertemiz olduğu ortaya çıkmıştı.
TRT Televizyonu, Hürriyet ve Günaydın Gazeteleri habere geniş şekilde yer verirken, o zamanın delikanlısı Mehmet Ertüzün de bu gazetelerin küpürlerini kesiyor, adını Benekli koyduğu son Anadolu Panteri’ni yok edişimizi asla içine sindiremeden bir düş hekimiyle tanışıp nefes nefese anlatacağı güne kadar arşivinde saklıyordu.
Bu arada avı serbest olan Anadolu Panteri’nin koruma kapsamına alınabilmesi için dergilere yazıyor, belki de bu yazışmaların tuzuyla 1987’de Merkez Av Komisyonu Kararları’nda ıskalanan Anadolu Panteri Avı yasağı, otuz milyara varan para cezalarıyla resmen yasaklanıyor, bu toprakların emaneti, gecikmiş olarak koruma altına alınabiliyordu.
O düş hekimi de daha önce Çumra’da yaşayan veteriner hekim Deniz Cengiz Soykan’ın Atlas Dergisi’ne yazdığı; Mersin’in Mut ilçesinin Çampınarı (Kahtama) köyünün yükseklerinde bugüne kadar kimsenin gitmediği bir ormanlıktaki Kaplan Gediği denen yerdeki bir panterin varlığından söz eden mektubunu okumuştu;
böylece iki meraklı ruh birleşmiş, birlikte 2004 yılından bugüne Benekli’miz ile ilgili bilgileri kaynağından araştırmaya başlamıştı.
Bu konu gazetelerin ön sayfalarında yer alınca, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (o zamanların Genel Direktörlüğü), müzesine koyabilmek için Bağözü köylülerine 4000 lira vererek Benekli’yi almıştı.
Köylüler de o parayla önce bir köy odası yapmaya niyetlenmişler, girişteki caminin hemen yanına beton atıp su basmanını çıkmışlardı. Ardından uzun süre inşaata ara vermişler, en sonunda da o betonun üzerine bir imam evi yapmışlardı.
İnsana rastlayıp, canından olduktan, nesli kuruduktan sonra da Benekli’nin başına gelmedik kalmamıştı. Beyni, Enstitü’de deney farelerine yedirildikten sonra getirildiği MTA’da soğuk hava dolabı olmadığı için, kış şartları da göz önünde bulundurularak, tahnit için İzmir’den eksper gelinceye kadar iki bina arasında geçiş yapmak üzere kullanılan bağlantı köprüsü üstünde bekletilmişti.
Müzeye konmak için tahnit işlemi sırasında postu boraksla ovalanmış, kemikleri de ilerideki araştırmalarda kullanılmak üzere gömülmüş, daha sonra gömülen yer unutulmuş, tahmin edilen yerin üzerine de daha sonra bir bina yapılmıştı.
1974 şartlarında tahnit için yapay – hele leopar gözü – bulunması mucize gibiyken aranan bir çift göz MTA’dan Ergun Kaptan’ın bireysel çabalarıyla Orman Bakanlığı mühendisi Nihat Turan’dan bulunmuş, gözün teki elden ele dolaşırken düşürülüp lavabonun altında bir yerlerde kaybolmuştu.
Yıllarca MTA’nın ilk Tabiat Tarihi Müzesi’nin alt katında terfi edilmeyi bekleyen Benekli, 2003 yılında yeni müze binasındaki mekanına taşınmıştı. Ancak insan eli bir kez değmişti, artık hiç de Havva Ana’nın hayatını bağışlayan Benekli gibi bakmıyordu.
Bizce sayıları çok az da olsa kaldı. Bu konuda yapılan çalışmaları açıklamanın mahzurları da var; çünkü elde edilen bilgiler doğrultusunda bazı insafsız eli tüfeklilere hedef göstermiş de olabiliriz. Ancak bulunabilmesi – koruma altına alınabilmesi de bilginin paylaşılmasından ve kalabalık bir ehil ekip çalışmasından geçiyor.
Bunun için de geniş bir alana foto-kapanlar yerleştirilmesi gerekiyor. Foto-kapanlar, deklanşörleri harekete hassas fotoğraf makinaları; önlerinden geçen her hareketli cismin fotoğrafını çekiyorlar. Böylece bir kuyruk da çekilse – arama sahası daralmış oluyor. Panter tespit edildiği zaman dart ile vurulup uyuşturulması gerekiyor. Daha sonra da, varsa diğer bireylere ulaşmak için boynuna verici tasma (transmitter collar) takılması gerekiyor.
Moğol – Amerikan Kar Leoparı Projesi kapsamında, şu anda Gobi Çölü’nün neresinde Kar Leoparı (Uncia uncia) var, boyunlarına takılmış verici tasmaların günde iki defa uydulara gönderdiği bilgi ile herhangi bir internet kafeden dahi takip edilebiliyor.
Benekli’nin gerçek bir Anadolu Panteri değil, bir kordiplomatın Afrika’dan getirttiği bir panter olduğu, daha sonra besleyemeyince Polatlı’da bir çiftliğe bıraktığı, çiftlikten kaçarak Bağözü’ne geldiği, yani MTA müzesinde bulunan panterin Anadolu Panteri olmadığı iddiaları da ortaya atıldı. Bir başka iddiaya göre de, Benekli’miz o yıllarda yavruyken Hayvanat Bahçesi’nce Ankara’lı bir zengine verilmiş ve Ankara Çubuk ilçesindeki çiftliğinden kaçmış ithal bir Afrika Leoparı’ydı. Ancak hem Hayvanat Bahçesi’nin böyle bir uygulaması olamazdı; hem deTürkiye Biyolojisi’nin değerli bilim adamı Prof. Dr. Ali Demirsoy’un ifadeleriyle, MTA beneklisi kuyruk uzunluğu ile birlikte iki metre otuz santimetreye ulaşan boyu ve yaklaşık yüz kilo ağırlığıyla yavruluktan yeni çıkmış bir panter olmadığı, en az on yaşında - bu toprakların bir panteri olduğu anlaşılıyordu .
Günümüzde, Anadolu memeli faunasında az sayıda karakulağa ve vaşağa rastlanabilmektedir. Ancak Havva’nın kolundaki izler, bu toprakların ilk sakinlerinden Anadolu Panteri’nin son pati, son diş izleridir.
Kemiklerini kaybettiysek de elimizdeki diğer doku örnekleri, ilerideki DNA elektroforezi ile yapılacak karşılaştırmalı genetik çalışmalarda bize ışık tutacaktır.
Şu anda Termessos’tan, Dilek Yarımadası’na kadar pek çok yerde bireysel ya da WWF gibi kuruluşların araştırmaları sürmektedir.
Cemal Gülas’ın Kaçkar dağlarında müthiş bir özveriyle yaptığı çalışmalarda bulduğu izlerin 15 santimetre çapında, 10 santimetre derinliğinde oluşu; bu izin daha küçük yapıdaki Panthera pardus saxicolor’a ait olmayıp, Panthera pardus tulliana’ya ait olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Cemal Gülas, yanından ayrılmayan gerçek kurt Dost’un da uyarmasıyla, ormanın derinliklerine kaçıp kaybolan bir panteri andıran görüntüleri küçük kamerasıyla kaydedebilmiştir.
Şimdilerde TÜBİTAK – Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Enstitüsü’nün, Linux işletim sistemini ülkemizde yaygınlaştırma projesinin bir ürününe Pardüs adı verilmişken, Pardüs’ün ta kendisi de bulunup ait olduğu topraklarda yaygınlaştırılmalıdır.
5 Haziran 2002 tarihinde PTT Genel Müdürlüğü, Dünya Çevre Günü nedeniyle Benekli’mizin de yer aldığı bir blok pul çıkarmıştır.
Anadolumuzun Panteri’nin kendisi de elbet bir gün ya da bir gece karşımıza çıkacaktır; ancak bunun için bizim de yaşamını Tanzanya’daki Serengeti Milli Parkı’ndaki araştırmalara adamış; kurduğu daimi çadır köyde hayvanların gizemli dünyalarını belgelemiş Hugo Van Lawick gibi bilimin gönül adamlarına gereksinimimiz vardır.
Beşikler verdiğimiz Nuh’un benekli yolcusu, Anadolu’nun son panteri, Anadolu’nun çocukları siyah beyaz televizyonların başında Pembe Panter’i izlerken, Tetis Okyanusa atılmıştı.
Durum vahimdir ve bu toprakların, bu suların, hatta gelip bu sularda yaşamayı seçmiş başka suların canlılarının , Çin’in pandaları gibi özenle korunma, kollanma zamanı gelmiştir.
Bu derlediğimiz bilgiler göç yolları üzerindeki minik bir su birikintisidir.
Anadolu’yu gelecek kuşaklara kültürüyle, toprağıyla, bozulmamış doğasıyla, jeolojik ve paleontolojik miraslarıyla emanet edebilmeyi diliyor;
sözlerimize Fikret Kızılok’un besteleyip söylediği Ahmet Arif’in dizeleriyle ara veriyoruz:
ala şafakta pusuyum
asi dağlar delisiyim
ve yürekler dolusuyum
anadoluyum
döner misin...
17/ Ocak/2006
otuz ikinci yılda;
otuz ikinci kışta...

Kaynak.babarec.tripod.
Saygılarla.

Pazar, Haziran 17, 2007

BABALAR GÜNÜ...


Bu gün babalar günü.
Bu Pazar çocuklar bir başka uyanırlar, bir başka sarılırlar babalarına.
Onlarsa o an çok gerilere giderler, çocukluklarına, gözlerinin önünde yaşatırlar kendi babalarını.
Hayat da ise; aynı özlemle yanında olmak, çocukluklarına dönmek isterler.
Bu gün bende aynı şeyleri hissediyorum...
Kücük bir çocuk olmak babama sarılıp koklamak.
Yaşam döngüsü, o kücük çocuk da, torunun da yaşar bu günü.
Sonra gözleri dolar yaşlar süzülür, kendi için değildir o göz yaşları doya doya bu günleri yaşıyamayan çocuklar içindir.
O burukluğu o yokluğu çok iyi bilir,söyleyemez.
O gün gözlerinin önüne getirir yaşamının daha başında olan şehit çocuklarını.
Kaderin cilvesi kapısını çalmış talihsiz bi haber çocukları.
Esasın da sıradan bir gündür bu gün, her çocuk yaşı kaç olursa olsun hep arar babasını ister beş yaşında olsun, isterse yetmişbeş.
Babalar Gününüz Kutlu Olsun.
Saygılarla.

Cumartesi, Haziran 16, 2007

ANLAYIŞ FARKI...



Guardian'da Türk bayrağı için çirkin benzetme


İngiliz The Guardian gazetesi, Türkiye'deki Kuzey Irak'a operasyon ve cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmalarına değinerek, "Asıl mücadele Türkiye'nin içinde, sınırlarında değil" diye yazdı.
Guardian yazarı Jonathan Steele, yorum yazısına, "Boğaz boyunca, çirkin rüzgar değirmenlerini andıran yüksek direklerde dev kan kırmızısı bayraklar dalgalanıyor" .
Milliyet.

FANTASY SLIP ENGLAND
Bir Ingiliz Firması Internet'de Kredi kartı ile satışa sunmuş.
O zaman kızalım mı bu habere.
ANLAYIŞ FARKI...

Cuma, Haziran 15, 2007

Balıkcı ve kedisi...




Her sabah güneşin doğuşunu penceremdem seyrederdim.Onun denizin derinliklerinden yükselişi ile hayata bağlandığıma inanırdım.
Bu bekliyiş de yalnız değildim.
Günün ilk ışıkları ile sahilde benim gibi bekliyen biri daha vardı.
Aynı noktada gün be gün denizden dönecek ihtiyar balıkçının ziyaretçisi, bir kedi.
Hiç üşenmeden ikimizde güne öyle başlardık. Ben güneşimi,o da kadir dostunu. Güneşin sıcaklığını tenimde hissetiğim zaman ruhumda bir huzur duyardım.
O ise ihtiyar balıkçı sandalı sahile yanaştirdiği zaman;
çizmelerine sürünür , iki dost birbirlerine bakışırlardı. Uzakda oldukları için bir şeyler söylediklerini ağızlarının hareketlerinden anlardım.
Sonra yavaş yavaş sahili yanyana terk ederlerdi.
Bazen kıskanırdım o ihtiyar balıkçıyı, o yalnız değildi.
Her sabah onu bir bekliyeni vardı.
Benimse çok az kalmış bir ömrüm.Doktorum beni son muayemde Allah dan umud kesilmez sözleri ile uğurlamışdı.
Bir sabah içimde bir burukla uyandım.
Penceremde ki koltuğuma oturduğum zaman benim ruhumu ısıtan güneş kara bulutların ardında kalmışdı,sahili ise hırçın dalgalar dövüyordu.Rüzgarın bana getirdiği, sahilde ki kedinin sesinden başka bir şey değildi.
Tüylerim ürperdi.
Onun kadir dostu hala dönmemişdi.
O ise sahilde bir oraya bir buraya koşuyor, denize doğru çığlık çığlığa haykırıyordu.
Gözlerim bir noktada kilitlenmişdi.
Saatler birbirini kovalamış o ise sağa sola koşmakdan, denize haykırmakdan yorgun düşmüşdü.
Biliyordu o azgın dalgalar dostunu ondan almışdı.Geriye doğru bir kaç metre sahilden uzaklaşdı.
Kafasını benim pencereme doğru çevirdi.Gözlerimde ki süzülen yaşlara bakarcasına.Sonra hızla sahile koştu dostunu koynuna alan azgın dalgaların arasında kayboldu.
Donmuşdum.
Her sabah onların bu dostluğundan yoksundum artık.
Onları hiç bir şey ayıramamışdı.
Ertesi gün elimde bir demet papatya ile o sahilde idim.
O büyük sadakate,sevgiye son görevimi yapmak üzere.
Güneş yüzümü ısıtırken deniz sakinleşmiş, onun ışıkları altında uykuda gibiydi.
Çiçekler yavaş yavaş gözden kaybolurken, ayaklarımın arasında minicik bir kedi tenimi okşuyordu.
Sanki bana hayat yeni başlıyor dercesine.
Beraberce evimize doğru yol aldık.
Şimdi penceremden o sahile yalnız bakmıyorum.
Yanımda kadir dostum var onunla birlikde güneşin doğuşunu seyrediyoruz.
İkimiz de ihtiyar balıkçı ile onun kadir dostunu görüyoruz.
Artık yalnız değilim evimiz mutluluk havası ile dolu.
Her şey yeniden başlamışdı benim için.Tıpkı doktorumun bana bu bir mucize dediği gibi.
Eğer o sahilde yorgunluğunuzu atmak için eski banka oturursanız başınızı sağa çevirin bizi pencerimizde görebilirsiniz.

H.A.E.

Saygılarla..

Çarşamba, Haziran 13, 2007

YUNUS..



Bu gün sizlerle çok sevimli bir canlıyı tanıtmaya çalışacağım.Onu mavi sularda sürüler halinde, bir batıp bir çıkan balık olarak tanırız.Esasında o bir balık değil bizim gibi memeliler sınıfındandır.
Devamlı olarak doğadan bahs eder onu korumakla bizimde yaşamımızın devam edebileceğini söyleriz.Doğa da bulunan her canlıda bunun bir parçası olduğunu bildiğimiz halde.Indüstrü ve Eğlence adı altında bir çok canlı hayvanı özgürlüklerinden alıp kendi çıkarlarımıza alet ederiz.Bu bilinci de aynı zamanda çocuklarımıza da aşılarız.
Onlara hak gördügümüz bu durum da ne kadar haklıyız ?..
Bunlar dan bir tanesini ele alalım "Yunus Balığı"
Doğada özgür bir Yunus balığı 50 yıl yaşar.
Esaret durumunda,% 53 cü ilk 3 ay içersinde yaşamını kaybeder.

Özgür yaşamında canlı balıkla beslenir.
Esaret yaşamında ise ancak kalite düsünülmeksizin ölü balık o da animasyon çalışmaları içinde mükafat olarak verilir.

Doğada Yunus'lar sürüler halinde aile kompleksi içersin de ömürleri süreci yaşarlar.
Esaretlerinde ise beton bir havuzda bu yaşamdan yoksundurlar,çoğu zaman onları intahara kadar sürüklemektedir.

Özgür olan bir Yunus günde en az 100 mil kadar yüzer.Su yüzeyinden sıçrama yaparak kafa üstü dalışlarda bulunur, bu 300 metre derinliklere kadar ulaşır.
Esaretde ise bu 8 ayak derinlikde bir beton havuzdan başka bir şey değildir.Dünya da hiç bir havuz onların doğada ki yaşam alanının 100 binde biri bile olamaz.

Özgür yaşamda tuzlu suda ve içeriği bir çok elementler bulunan bir suda yaşar.
Esaret de ise Klorlu bir su içinde kendi kotları bulunan yosunlara karşı bazı kimyasal maddeler bulunan suda yaşar.

Doğa da Yunuslar birbirleri ile Sonar sistemini kullanarak anlaşırlar.
Esaretde ise bu beton bir havuzda imkansız bir şeydir, tam aksine beton onların çıkardıkları sonar dalgaları ters bir akım yaparak acı çekmelerine neden olur.

Doğa da her iki veya üç sene arayla 16 / 17 yaşında ki Yunus anne yaşamı boyunca 6- 7 defa anne olurlar.
Esaret durumunda bu 3 de bir nispetinde imkansızdır.
Beton bir havuz içersinde yavrusunu büyütebilmesi çok daha zordur.Esaret içinde doğan Yunusların ömürleri de çok kısadır.

Doğada yaşıyan balıklar bir cenber içinden geçmezler,açlıklarını giderebilmek için dilenmezler,sırtlarında eşek gibi insan taşımazlar.
Esaret yaşamlarında, onların gururları kırılmış.Harcıyacakları enerji oranında yiyecek verilmesi onları açlığa da itmektedir.Yaşamları tam bir izolasyon içine itilmektedir.

Bu gün Dünyada 175 adet havuz bulunmak da olup ABD,JAPONYA MEKSİKA KANADA olarak dağılmakda ve bu animasyon endüstri zinciri gittikçe artmaktadır.Bu gün tatil bölgelerin de bizde de görülmeye başlamışdır.

Bir iki kücük bilgi vermek istedim.
Tatil gelmek üzere çocuklarımızı alıp Tatil bölgelerinde bu gibi havuzları ziyaret edeceğiz.Onların her sıçrayışında alkışlara boğacağız.
Yukarda vermiş olduğum bir kaç bilgi ile onları biraz olsun tanımış oldunuz.
Ne dersiniz onları doğada mı seyredelim.Yoksa bu beton havuzlara giderek daha çok havuzların açılıp bu güzel memelileri alkışlıyarakmi destekliyelim.

Doğayı korumak her zaman bizim elimizde karar sizlerin.
Saygılarla.

Salı, Haziran 12, 2007

ULUSUN SESLENİŞİ..


"Asker, sınır ötesi harekat için yazılı emir beklerken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, K.Irak'a operasyonla ilgili "İçerideki 5 bin terörist bitti mi ki dışarıdaki 500 ile uğraşalım?" yorumunu yaptı."
Sayın başbakanım doğru söylüyorsun da bizden "Bu Millet'in den beklentilerin" ne ?.
Bu 5 bin terörist.Kişin içimiz de vatandaş baharla birlikte dağa çıkıp terörist mi oldu...
Biz den beklentin ne ?
Sabır onu zaten yıllardır yapıyoruz.
Sayın Genel Kurmay Başkanımız bizden Ulus olarak yardımcı olmamızı istiyor.
Canından kanından kopan Şehidini,kocasını,babasını,kardeşini gururla Asker selami ile karşılamıyormu...
Haydi askere dendiği zaman 7 den 70 şine yanında olmıyacakmı ?
Biz den beklenen nedir Ulus onu bekliyor.
Sayin Başbakanım "Elbette siyasi olacak karar ama bu kararı alırken istişarelerde bulunmak gerekir. Bu konudaki uzman kurumlarla konuşuyoruz" dedi.
Bu millet mi mani oluyor konuşmayın diye ?
Tam 40 gün kaldı seçimlere sakın meydanlar da o bunu yaptı bu böyle söyledi demeyin.
Gelin hepinize birden oy verelim.Tek bir araya gelip bir şeyler yapın.
Bizler şu son günlerde her ilde verdiğimiz şehitlerle meydanları dolduruyoruz.Onlara son görevimizde bulunuyoruz.
Sizleri vekil olarak Meclis'e seçtik orada kalın gerekeni yapın.Bizler de sizleri seçen olarak onlara görevimizi yapalım.
Bu bir büyük imtihan dır.Bütün dünyanın gözü bizim üzerimiz de.
Tarihe çok şey yazmıştır bu Ulus yazmak dan da hiç korkmaz.
Bu gün kopukluk günü değil.Birleşme günüdür.
40 gün sonra ister o hükümet olsun, isterse bu hükümet olsun.
Ulus olarak cözüm bekliyoruz..
Hem de çok acil olarak.
Bütün kurumlar dimdik ayak da.Bütün Ulus da o kurumların ardında.
Şimdi konuşma zamanı değil; icraat günüdür.
Bu Ulus sizleri meydanlarda değil meclisde görev başında görmek istiyor.Adı hangi parti olursa olsun.
Saygılarla.

Pazartesi, Haziran 11, 2007

KENE...


Bu gün sizlerle bu ufacık paraziti tanımaya çalışalım.
Aşağıda seyredeceğiniz Filmin Internet haklarını ihlal etmemek için Türkçe'ye çeviremedim.Anlayışla karşılıyacağınızı sanıyorum.

Kene nedir?
Keneler 0,2 ile 0,3 mm arası uzunluktadır. Onların sekiz adet bacakları vardır, ve örümcekler ve köpek keneleri ile akrabadır. Kolayca alerjiye sebep olmalarının haricinde, insanlara zararsızdırlar. Isırmazlar ve herhangi bir türde bulaşıcı hastalık saçmazlar. İnsanlar ve hayvanlardaki kepeklerle beslenirler. Bazı diğer türleri, un tozu ile de beslenir. Bir kene sadece bir ay yaşar, ancak dişi kene her seferinde 20-30 adet yumurta üretir. İç çevrenin uygun şartlar içinde olması durumunda, bir sürü kene üreyebilir. Kene Norveç'te en fazla Kasım ile Şubat ayları arasında ürer. Bu müddet ise ev içinde en fazla zaman geçirdiğimiz süredir. Keneler, evdeki evcil hayvanlara ek olarak, polen sezonu dışında, alerjik rahatsızlıkların en önemli sebeplerinden birisidir.

Kene (Ixodoidea), eklem bacaklıların örümceğimsiler (Arachnida) sınıfından kan emici ve gözsüz bir dış parazittir. İnsan, koyun, köpek, kedi, deve gibi canlıların derilerine yapışarak kanlarını emer. "Asıl kene" olarak bilinir.
Keneler virüs, bakteri ile protozoon ve Rickettsia adlı parazitleri taşıyabilirler ve bu ciddi enfeksiyon etkenlerini kanını emdikleri insan ve hayvanlara aktarırlar:
Lyme hastalığı (Borreliosis) genelde kene isirmasi ile insana gecen Borrelia burgdorferi adli bakterinin yol actigi bir hastaliktir.
Hastalik degisik sekillerde ortaya cikar. Deride kizariklik nezleye benzer belirtilerle baslar ve kaslarda, sinir sisteminde, psikiyatrik ve kalp rahatsizliklari olarak kendini gosterir. Genelde hastalik antibiyotiklerle tedavi edilebilir sayet tedaviye hastaligin ilk donemlerinde baslanilirsa.
Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA veya Kırım-Kongo Hemorajik Ateş, KKHA) keneler (özellikle Hyalomma cinsi) yoluyla bulaşan, zoonotik enfeksiyona yol açan bir viral hastalıktır.Sendrom Türkiye'de ilk kez 2002 yılında ortaya çıkan epidemi sırasında tanımlanmıştır.
İlk kene ısırığından itibaren yaklaşık 2 ile 12 gün arasında değişen bir enkübasyon süresi vardır. Hastane kaynaklı enfeksiyonlarda ise (nozokomiyal enfeksiyon) enkübasyon süresi 3 ile 10 gün arasında değişir.
Enkübasyon süresinin ardından grip-benzeri semptomlar görülmeye başlar. Bunlar yaklaşık bir hafta sonra dinebilir. Bununla birlikte hemoraj belirtileri rahatsızlığın ilk 3-5 gününde görülmeye başlar: öncelikle duygudurumda dalgalanma, ajitasyon, zihinsel karmaşa ve boğaz peteşileri. Daha sonra burun kanaması, kanlı idrar ve kusma görülür. Karaciğer şişer ve ağrır. Bunların dışında trombositopeni ve lökopeni laboratuvar bulguları arasındadır. Ayrıca aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT) ve laktat dehidrogenaz (LDH) oranlarında yükselme görülür.
Semptomların ilk ortaya çıkışından 9-10 gün sonra hastalar iyileşme belirtileri gösterir, fakat %30'u rahatsızlığın 2. haftasında ölür.
Lymne-Borreliose : Ateş ve baş ağrısı, beyin zarı iltihabı ve kalp problemleri
FSME : Ateş, baş ve eklem ağrısı, bazen de menenjit.
1. Kenenin hızlı bir şekilde fark edilip baş kısmı içeride kalmayacak şekilde vücuttan çıkarılmasıdır.Vücutta kene ile geçen her saniye hastalık riskinin artması demektir. (Teknik olarak en uygun Tickner cihazıdır. Tickner ile kene dondurulup virüs aktarımı en aza indiriliyor.)

2. Kenenin bulunabileceği yeşillik alanlara veya su kenarlarına gidildiği zaman kene ve haşere uzaklaştırıcı spreyler vücuda ve kıyafetlere sıkılmasında fayda vardır.

3. Kene ısırmasından hemen sonra 1-2cm kızarıklık oluştuğu zaman doktora veya hastaneye başvurulması önerilir. Kene hastalıkları için gerekli antibiyotik, hap veya serum tedavisine başlanmalıdır.
Yukarda seyrettiğimiz görselde anlatıldığı gibi Doga'da 3 değişim geçirerek kene olarak oluşmaktadır.Gene gördügümüz gibi bizlere nasıl ulaşabildiği animasyon'da belirtilmiştir.Gözleri olmadığı halde diğer canlıların çıkartmiş olduğu koku sayesinde avına ulaşabilmektedir.Isırdığı zaman acı duymamızın nedeni de salmış olduğu bir sıvı sayesinde tıpkı anestezi yapılmış durumuna gelen yer acı duymamızı önlüyor.Gene yukarda belirtildiği gibi kenenin başına en yakın noktadan çıkarılması tavsiye ediliyor, diğer taraflarına teması onun kızması neticesi ile saldığı bakteriler bir çok rahatsızlığa yol açmaktadır.
"GEÇİRMIŞ OLDUĞU BAKTERİLER KANA KARIŞMASI İLE GÖRSELDE BELİRTİLDIĞI NOKTALARA ULAŞARAK" bizlerin ölümüne bile yol açabiliyor.
Bu gün bilindiği kadar 650 çeşidi bulunmaktadır.Bazıları çok tehlikeli olmakla beraber zararsız olanları,ve alerjik rahatsızlıklarına neden olanlarıda bulunmaktadır.
Hepimize Kene'siz bir hafta başlangıcı dileği ile.
Saygılar

Pazar, Haziran 10, 2007

PAZARIN SOHBETI / ABDEST SUYU


Sildi Hasan dede, Kadir'inin fotoğrafını özenle sildi. Zaten her zaman üzerine titremişti. Öptü Askere gönderirken nişanlamış, dönüşte evlendirecekti. Şehit düşeceğini nasıl bilebilirdi.Hem ağladı... Artık hıçkırıklarını tutamıyordu. Aynı anda Hasan dede gibi Kocatepe'yi dolduran yüzlerce kişi de ağlıyordu...75 Milyon ağlıyordu Kadir'lerine o artık bu Vatanın koynunda yatan Mehmet'cik den bir tanesi artık onlar ölmez ebediyete kadar..

Bu gün de bu sohbeti ben dinliyeyim...

Abdest suyu kadrolaşması



Başkana haber verilmeden Talim ve Terbiye Kurulu'nda önemli değişiklikler yapıldı. "Abdest suyunun" ve "tarikatların faydalarını" ders kitaplarına sokanların etkinliğini artıran atamalar "giderayak daha da kadrolaşma" olarak nitelendirildi.


Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Başkanlığı'nda, "abdest suyunun sağlık için önemi", "tarikat ve cemaatlerin faydaları"nın ders kitaplarına girmesini sağlayan kadroların etkinliğini artırmak için yeni düzenlemeler yapıldı. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Prof.Dr. İrfan Erdoğan'ın, atamalardan önce bilgilendirilmediği, başkanın da yapılanlara tepki gösterip istifasının sağlanmaya çalışıldığı belirtildi.

Başkan Erdoğan'ın danışmanları da, başkandan habersiz olarak görevden alınırken, yapılan son düzenlemeler "laik, demokrat, Atatürkçü öğretmenlere yönelik kıyım" olarak nitelendiren bazı yetkililer, "Branşlarında yetkin, devlet kitaplarının yazımında özveriyle çalışmış, kitaplarda laik değerler ile Atatürkçülükle ilgili konularda oldukça hassas davranan Özel Kesim Kitapları Şubesi Müdürü Dr. Seyfettin Yılmaz, Öğretim Materyallerini Geliştirme- İnceleme Merkezi Müdür Başyardımcısı Selahattin Çamyar, Müdür Yardımcısı Ahmet Çetin ile öğretmenler Güler Kaplan ve Bekir Pınarbaşı görevlerinden alındı" dediler. Ahmet Çetin’in tecrübeli bir idareci oluğu, Seyfettin Yılmaz’ın alanında doktora yaptığı, Selahattin Çamyar, Güler Kaplan ve Bekir Pınarbaşı’nın ise alanlarında yüksek lisans yapmış uzman öğretmenler olduğu, uzun süredir kurumda çalıştıkları için kurum kültürüne sahip, devletin temel değerlerini özümsemiş deneyimli personel oldukları belirtildi.

EKSİKLİKLERİ SAPTADILAR

Bekir Pınarbaşı ve Güler Kaplan’ın, Kurul Başkanı İrfan Erdoğan’a; 2003 yılında değişen programlarda ve buna göre yazılan ders kitaplarında Atatürkçülükle ilgili birçok eksik bulunduğunu tespit ettikleri ve bununla ilgili bir rapor hazırlayarak sundukları öğrenildi. Kurul Başkanı Prof. Dr. İrfan Erdoğan’ın bu rapor doğrultusunda ders programlarında ve ders kitaplarındaki Atatürkçülükle ilgili eksik hususların tespit edilip giderilmesini sağlamak üzere komisyonlar oluşturdu.. Atatürkçülükle ilgili hazırlanan bu raporun ve rapor doğrultusunda Kurul Başkanının başlattığı çalışmaların özellikle dinci cemaatçi kimlikleriyle tanınan kesimlerde rahatsızlık yarattı.

YALNIZLAŞTIRARAK İSTİFA

Başkanın bilgisi dışında atamalar gerçekleştirilirken, asıl hedefin Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Prof.Dr. İrfan Erdoğan'ı yalnızlaştırıp istifaya zorlamak olduğu belirtiliyor. Erdoğan'ın yerine kurul üyesi Abdülvahap Özpolat getirilmek isteniyor. Özpolat'ın, Program dairesi başkanlığı döneminde, değişen programlarda yer alması gereken laiklikle ve Atatürkçülükle ilgili konulara gereken önemi vermediği, bu nedenle programda gerek laiklik gerekse Atatürkçülükle ilgili birçok eksiğini bulunduğu, bu eksikliklerin kendisine bildirilmesine rağmen çalışma başlatmadığı belirtiliyor.

ABDEST SUYU

Talim ve Terbiye Kurulu'nda, cemaatçi kimlikleriyle ön plana çıkan, abdest suyunun faydaları ile tarikat ve cemaatlerin övülmesini kitaplara taşıyanların etkili görevlere getirilmesinin planlandığı belirtiliyor. Saygı Öztürk /Hurriyet.com.tr

Cumartesi, Haziran 09, 2007

Üçüncü sayfa haberi.



Flaş Flaş Flaş
Irak Dışişleri Bakanlığı’nın, Kuzey Irak sınırındaki topçu ateşini protesto etmek için Türkiye’ye nota verdiği bildiriliyor.
Türkiye’den, bombardımanı derhal kesmesini isteyen Irak, bu gibi hareketlerin iki ülke arasındaki ilişkileri olumsuz etkilediğini belirtiyor.
Bu gün internet sayfaların da bu haberi birinci sayfadan flaş haber okumakla hayret içersinde kalıyorum.
Kusura bakmayın ama bu haber en fazla 3.ncü sayfada ufak puntolarla bir haber olur !...
İran'a da Nota verildimi ?
İran aylardır topçu ateşine tutuyor.
Önce yalnız iki günün bilançosuna bak ondan sonra Nota vermeyi bir kere daha düşün...
"Irak güne saldırıyla başladı:
Irak’ta bu sabah düzenlenen saldırılarda 40’ı aşkın kişi öldü.
Dün de ülkenin çeşitli bölgelerinde meydana gelen olaylarda 30 kişi hayatını kaybetmişti. Bağdat’ın çeşitli bölgelerinde de 32 ceset bulunmuştu."
Bütün dünya Türkiye'nın terör yüzünden çektiğini gayet iyi bilmekte..
Dünyanın gene en sabırlı Ulusu olduğunu da öğrenmiş durumda.
AB ile ilişkiler bozulabilirmiş !...
ABD ile ters düşülürmüş...
Bırakalım artık kendimizi kandırmaya AB ile 40 sene içindeki ilerlediğimiz yola bir bakalım.
Bir zamanlar Kominist rejiminde olan ülkeler bizim katılmamıza onay verecekler.
Fransa Cumhurbaşkanını tebrik ederim hiç olmazsa delikanlı gibi çıkıp söylüyor.Türkiye AB'ye giremez diye.Alman başbakanı da seçilmeden evvel dememişmiydi.Şimdi oyalama taktiği içinde.Rum kesiminin AB'ye alındığı gün kendi içinde ki kuralları çiğnememişlerdi.Şimdi ise eski Rus devletleri ile kur yapıyorlar.
Nasıl olsa Türkiye'den elde edebilecek imkanları zaten elde etmişler.Bunun kurmayları çok iyi biliyor.
Bir zaman bizi rahatlatan kırmızı çizgileri yanlış politaka
mı diyelim yoksa diğer ülkelere gösterdiğimiz saygı ile kaybetmişdik.
Eski çizgilerin tekrar çizilmesi gene şart olmuştur.Bu da bizim dünya andlaşmalarının vermiş olduğu doğal hakkımızdır.
Bu durum esasında orada yaşıyan insanların bile huzuruna yardımcı olabilir.
Dünya ABD gibi bir ülkenin ne durumlara düştügünü Türkiye'nin de aynı durumla karşı karşıya düşeceği yorumlarını yapıyor.
Arada ki tek fark Türkiye istila rejim ve Politik değişimler, bazı kaynaklar, ileriye dönük planlar için girmiyecek onun tek istediği bu terör çıbanını ana merkezinden kazımak.
Kimse merak etmesin seçimi de yapar.Hükümeti de kurarız.
40 senedir giremediğimiz AB için de 40 sene daha da bekleriz.
Üyesi olmadık da ne oldu.
Saygın bir Ulus olarak kalmak istiyorsak çabuk ve istikrarlı kararlar almak zorundayız.
Birilerinin artık kapımızı çalıp masa başında konuşmak istemesinin zamanı geldi de geçiyor.Bu da biraz kendi çıkarlarımizı düşünmekle oluyor.
Bu ulus vatanı için sehit vermekden çekinmez.
AB ülkesinde yaşıyan bir vatandaş.
Saygılarla.

KANIMIZIN SON DAMLASINA KADAR.



"Güneş yeniden doğdu bir tanem, gazeteler dolu ölüm manşetleriyle, askerlerimiz yorulmaksızın, savaşıyor bu vatan için. Anaların gözü yaşlı, kaybettiği Mehmet'çik için.

Deniz bu gün durgun birtanem, içim çok hoş! Anamdan mektup geldi, beni sormuşsun nasılım diye. Çamura bulanmış, duruyorum düşmana karşı, sen rahat uyu diye.

Az kaldı bir tanem, merak etme yakın da sana gelecem. Dualarım çoktur umarım sarmazlar beni bayrağa, koymazlar cansız vücudumu, senin önünde o güzel toprağa.

Hatamı, iyi mi bunu bilemem vatan sevgisi yüzünden sana kaçıp gelemem. Yine zaman gelecek oturacağız denize karşı bir tanem. İzleyeceğiz o güzel manzarayı. Balıkçılar uykusuz, dolduracaklar sandalları.

Düşman uyumuyor bir tanem, bizim gibi, kurşun kapladı yüreğimi, söz veremem sana ölmeyeceğimi. Vatan sağ olsun vatan. Siz rahat uyuyun, biz razıyız, canımızı vermeye. Andımızdır.

Vatanımızı, Anamızı; sizi sevmeyi. "
A.F.ERDIL

Cuma, Haziran 08, 2007

DIN ve CEVRECILIK..


Bu gün yaşadığımız dünya da kendi inançlarına sahip bireyleriz.Bu gün sizlere dini yönde bir konu ile başlamak istiyorum.
Kurani Kerimin 30 ncu ayet RUM SURESI 41 .
Diyanet işlerinin yazmış olduğu meal ve açıklaması ile başlıyacağım.:

41. İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.

Yeryüzü, üzerinde taşıdığı sayısız nimetler ve güzelliklerle insana emanet edilmiştir. Bu emanete, ancak onun tabii dengesini koruyarak riâyet edilebilir. Hâlbuki insan eliyle yeryüzünün tabii dengesi bozulmaya başlamıştır. Teknolojik gelişmelerin ortaya çıkardığı çevre sorunları, sanayi atıkları ekolojik dengeyi bozmaktadır. Bunun sonucunda toprak, su ve hava kirlenmekte ve zehirlenmekte, nice hayvan ve bitki türleri yok olup gitmektedir. Hatta bu bozulmanın genetik bozulmaya bile yol açması söz konusudur. Buna bir de sosyal hayattaki bozulma eklenince insanın, Allah’ın koyduğu değerleri dikkate almamasının acı faturası ortaya çıkmaktadır. Ayette, yeryüzünün bu şekilde bozulmasına sebeb olan insanın, bunun acı sonuçlarının bir kısmını dünyada tadacağına, asıl cezasının ise ahirette olacağına işaret edilmektedir.İnsanın yapıp ettikleri sonucu karada ve denizlerde ortaya çıkan bu bozulmaya asırlarca önce işaret edilmiş olması dikkat çekici değil midir?
Saygılarla.

Perşembe, Haziran 07, 2007

Dokunulmazlık...


Dokunulmaz : İlişilmez el süremez,taarruzdan masun:"Herkez kişiliğine bağlı,dokunulmaz, devredilemez, vazgeçilmez, temel hak ve hürriyetlere sahiptir."

Dokunulmazlık :Dokunulmaz, ilişilmez, karışılmaz olma durumu masuniyet.

Şimdi dersimiz dilbilgisi değil nereden çıktı değiceksiniz.
Demeyin siz demeyin.

Onu 22 Temmuz'da seçeceğimiz vekillerimiz desinler.
Merak ediyorum neden her gün varda, vekiller günü yok ?
Seçildikleri gün en büyük hediye veriliyor zaten.
Bu yukarda ki kelime bu dönem neleri korumuş...
Görevi kötüye kullanmak ve resmi evrakta sahtecilik.
Görevi kötüye kullanmak.
Çek yasasına muhalefet, sahte olarak tanzim edilen resmi evrakı bilerek kullanmak,
görevli memura hakaret.
298 sayılı seçim yasasına muhalefet.
Yayın yoluyla hakaret
Avukatlık görevini ihmal.
Görevi kötüye kullanma.
Keyfi muamele, görevi kötüye kullanma.
Yedieminlik görevini kötüye kullanma, kooperatifler kanununa muhalefet,
resmi evrakta sahtecilik, kaçak su hattı çekmek suretiyle hırsızlık.
İhaleye fesat karıştırmak, nitelikli zimmet, görevi kötüye kullanma, görevi
ihmal.
Seçim yasasına muhalefet.
Çek yasasına muhalefet, özel evrakta sahtecilik.
İhaleye fesat karıştırma.
Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu yaralamaya sebebiyet verme.
Genel bir tehlike doğuracak şekilde bina yıkılmasına ve ölüme neden olma,
ticarete hile karıştırma, sahte özel belge tanzim etme.
Görevi kötüye kullanma.
Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet verme.
Seçim yasasına muhalefet.
Seçim yasasına muhalefet.
Seçim yasasına muhalefet.
Seçim yasasına muhalefet, hakaret.
Seçim yasasına muhalefet.
Seçim yasasına muhalefet.
Seçim yasasına muhalefet
Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet verme.
Seçim yasasına muhalefet.
Seçim yasasına muhalefet.
Yetkili mercilerin emirlerine uymama.
İhaleye fesat karıştırma, kasten yaralama.
Görevli memura mukavemet.
Hakaret ve tehdit.
Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu bir kişinin ölümüne, bir kişinin yaralanmasına
sebebiyet vermek.
Basın yoluyla hakaret.
Kaçak elektrik kullanma
Görevi kötüye kullanmak, hakaret, asli kamu hizmetlerini geçici işciler vasıtasıyla
yürütmek
Özel belgede sahtecilik, mal beyanında bulunmamak, 3167 sayılı yasaya
muhalefet, çek yasasına muhalefet, taahhüdü ihlal.
Karşılıksız çek düzenlemek
Görevi kötüye kullanmak
Avukata görevinden dolayı hakaret
Kamu kurumunu dolandırmak ve evrakta sahtecilik
Gerçeğe aykırı düzenlenmiş puantaj bildirimlerine dayanarak haksız ödemelere
neden olarak görevi kötüye kullanmak
Görevi kötüye kullanmak
Gerçeğe aykırı beyanda bulunmak, basın yoluyla hakaret, ihtiyati tedbir kararına
muhalefet
Silahla tehdit, müessir fiil, hakaret
Tedbirsizlik sonucu demiryolu üzerinde ölüme sebebiyet vermek
Görevi kötüye kullanmak, memura yalan beyanda bulunmak
Görevi kötüye kullanmak
Yaralamaya sebebiyet vermek
İzinsiz gösteri yürüyüşüne katılmak
Seçim kanununa muhalefet
Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu yaralamaya sebebiyet vermek, kamu
kurumunu dolandırmak.

Yukarda yazdıklarımı neden mükerer olduğunu sorgulamayın işlenen her suç,bir millet vekiline aitdir de ondan.
Yazım hatası değil.
Şimdi soracaksınız kim bunlar neden isimleri yok diye.
Bende o kişilerin çocuklarına bu hakkı tanıyorum.Bu milletin seçip de o meclise gönderdiği babaların dan utanmasınlar diye.
Adalet önünde hesap verseler ne olur.
Beni yıllarca bu utançla temsil etmediler mi.
Dokunulmazlık öyle bir şey...
Saygılarla.

Uygar böcek...


Uygarlıkdan bahs ederken bizlerin gözünde minicik,doğada ise çok eski bir topluluk olan canlıdan bahs etmek istiyorum.
Onlarin hakkında ne biliyoruz?
Bu canlilarin toplam ağırlığı, yaşayan tüm insanların ağırlığından daha fazla olduğu ya da nüfusunun yüz binlerden milyarlara varabildiğini düşünebiliyor muydunuz?
Onlar 100 milyon yıldan uzun süredir dünya üzerinde yaşamaktadır ve gezegenin her yerine yayılmış durumdadırlar. Dünyanın bilinen en yaşlısı bir amberin içinde korunmuş şekilde bulunmuştur. Adı Sphecomyrma freyi’dir. (Geleneksel teoriye göre, Homo sapiens (İnsanoğlu) yaklaşık 30 bin ila 50 bin yıl önce evrim geçirmiştir.)

Fiziksel olarak kendi vücut ağırlıklarının 20 katını kaldırabilirler. (35 kg. ağırlığındaki 10 yaşında bir çocuk onunla boy ölçüşebilmek için 700 kg. kaldırması gerekir.)
Dünya üzerinde 35 bin türü mevcuttur.
Çoğu da sıcak iklimlerde yaşar.
Bizim bilebildigimiz yaklaşık 9.500 türü vardır.Arastirmacilar bunun yaklaşık iki katının henüz keşfedilmeyi beklediğine inanmaktadır.
Tüm böcekler arasında en büyük beyin ondadır. (Bizim sonsuz fikirlere sahip büyük insan beynimiz aslında memeliler arasında en büyük beyin değildir. Örneğin, bir balinanın beyni insan beyninin altı katıdır.)
Bizlerle orantılanmaya kalktığı zaman çok büyük bir fark olduğunu görürüz. Ortalama ömrü 45 ila 60 gündür.
Beyninde yaklaşık 250 bin beyin hücresi bulunur. (Bir insanın beyninde 10 bin milyon beyin hücresi mevcuttur. Dolayısıyla, 40 bini bir araya geldigi taktirde bir insanınkine denk gelebilir. )
Onlar günde yedi saat uyur. Bizse sekiz saat uyuruz.
Dışı sert kabuktandır, buna dış iskelet adı da verilir.Bizler ve başka bazı hayvanların iç iskeleti vardır.
En büyüğünün uzunluğu 2,54 santimdir. ‘Pekin de yasiyan bir adam dünyanın 2.40’la uzun boylu insan olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiştir.
En küçüğü ise bir milimin onda biri uzunluğundadır.
Örneğin bir kolonileri yüz binlerden milyarlara varabilir. (Dünyanın en kalabalık nüfusu toplam 1.306,313.812 insanla Çin’dedir.)
Dokunmak, koku almak için de antenlerini kullanırlar.
Iki mideleri vardır. Birinci mide yiyeceği kendi için saklar; diğerine ise hemcisleri ile paylaşılacak yiyecekleri depolar.
Akciğerleri yoktur. Oksijen vücutlarına tüm bedene yayılmış küçük deliklerden girer; karbondioksit de aynı deliklerden çıkar.
Tüm böcekler gibi, onların da altı bacağı vardır.
Renklerine gelince gri, kırmızı, kahverengi, sarı, mavi ya da mor olabilirler.
Vücudları üç bölümden oluşur: Kafa, gövde, ve metasoma (kuyruk kısmı).
Koloni denen büyük gruplar hâlinde yaşarlar. Her bireyin kolonide belirli bir görevi vardır.
İşçi olanları yuvadan çöpü alıp, dışarıya, özel çöplüğe taşımakla görevlidirler.
İşçiler dişidir. Koloninin çoğunluğunu dişiler oluşturur.
Bir de Köle-Yapıcılar vardır onlar başka yuvalara saldırır ve yumurtalarını çalarlar. Bu yumurtalar kırılıp, yavrular çıktığında kolonide köle olarak çalışırlar.Bize bir şeyleri anımsatıyor değilmi !...
Kraliçe doğduğu zaman kanatları vardır. Başka koloniler kurmak için uçup giderler; sonra kanatları düşer.
Kraliçe 15 yıla kadar yaşayabilir ve bir kez eşlemesi gerekir.
Her koloninin en az bir, bazen de birden fazla Kraliçe’si vardır.
Ahşap olarak tanımlananlar önemli yırtıcı böceklerdir ve geniş bir koloni oldukları takdirde günde binlerce böcek toplayabilirler.Düşmanını ağzını açarak tehdit edebilir.
Normal şartlarda, Marangozlar canlı ya da ölü ağaçlarda yuva yapıp, kütükleri ya da ağaç gövdelerini çürütürler. Öte yandan, yuvalarını evlere, telefon direklerine ve diğer insan elinden çıkma ahşap yapılara da yapabilirler.
Gelelim Yaprak-kesenlere yağmur yağarken yaprak kesmezler, ve keserken şiddetli yağmura maruz kalırlarsa, yaprakları genellikle yuvanın dışında bırakırlar.
Petek adli cinsleri çorak mevsimlerde hayatta kalmak için kayda değer yöntemler geliştirmişlerdir. Yağmurlar sırasında, işçilerini su ve nektarla beslerler. Bu işçiler yiyecek fazlasını sindirim sistemlerinin kursak denen bölümünde depolarlar.
Onlarin başlıca düşmanı insanlardır. Yuvalarını ve yaşam ortamlarını yok eder, böcek ilaçlarıyla onları öldürür, hatta bazı yerlerde onları yerler.
Bilim insanları, Arjantin kökenli olan bir cinsini California’da yayılmasını önlemek için, bazılarını casus gibi kullanarak birbirlerine düşürme yolunu seçti.
Arjantin’de yaşayan Linepithema humile türü kimyasal bir salgı ile karşısındaki canlının dost veya düşman olduğunu sezinliyor. Hayvanlar kimyasal salgılar çıkararak birbirleriyle haberleşebiliyor. Ancak Arjantin’de yaşayan bu cinsler çıkardığı kimyasal salgı, diğer hayvanlardan farklı olarak buharlaşmıyor.Birbirlerine fiziksel temasla bu salgıyı kokluyor.
ABD’li bilim insanları, Arjantin’e özgü bu türü ABD’nin California eyaletinde istilacı bir şekilde yayılmaya başladığını ortaya çıkardı.Onların 1890’larda gemi yoluyla Kuzey Amerika’ya taşındığı tahmin ediliyor. University of California-Irvine uzmanları, bu türün birbirlerini kimyasal salgılarından tanıdığını ve farklı coğrafyada yabancılık çekmediklerini belirtiyor.
Bilim insanları, bu türün California’ya özgü cinsleri öldürerek, yerinden edeceğinden kuşku duyuyor.
University of California-Irvine biyoloğu Neil Tsutsui ve ekibi, Arjantin türlerinin kimyasal salgılarının bir türevini üreterek bunu üstüne sürdü. Onları türev madde ile kaplamak için hayvanlar teker teker tüplere kondu, 90 saniye boyunca dönen tüpün içinde bekletildi. Bunda amaç, Arjantin cinsleri ile arasındaki iletişimi bozmak. Türev kimyasalı taşıyan karınca daha sonra arkadaşlarının yanına bırakıldığında, diğer karıncaların üstüne saldırdığı, ısırdığı ve bacaklarını kopardığı gözlemlendi. Kimyasal salgılarını tanıyamayanlar birbirlerinin düşman algılayor ve saldırmaya başlıyor.
Bilim insanları Arjantin tipi cinslerin istilasının California’daki ekosistemi alt üst edeceği görüşünde. Örneğin, bölgedeki bazı sürüngenler yerel türlerle besleniyor, Arjantin tipleri yerel türdeşlerini yok etmesi halinde, besin zincirinin bir katmanındaki sürüngenler de yemsiz kalacak.
Onlari tanımaya kalktıkca bizleri şaşırtıcak çok şey görebiliriz.
Eve dönüşü kolaylaştırmak için yoldaki çukurları gövdeleriyle dolduruyorlar
“Eciton burchellii” türü , yiyecek taşıyan işçilerin yuvaya rahatça dönebilmelerini sağlamak için yol üstündeki çukurları kendi gövdeleriyle dolduruyor.
“Hayvan Davranışı” adlı ihtisas dergisinin son sayısında yayınlanan araştırma, kolonideki bazı cinsler , yoldaki çukurları kendi bedenlerini kullanarak doldurmayı görev edindiğini gösterdi. İngiliz Bristol üniversitesinden biyolog Scott Powell ve Nigel Franks’in çalışmasına göre, “yolun yüzeyinde yapılan değişiklikler, ganimet taşıyanları son sürat yuvaya dönmelerini sağlıyor.”
Araştırmacılara göre, “E. burchellii” kolonilerinde birey sayısı 700 bini bulabiliyor. Üçte biri her gün ya da iki günde bir yiyecek bulmaya çıkıyor.
Bu tropikal türünün üyelerinin boyları ilginç şekilde birbirlerinin beş katına kadar çıkıyor. Araştırmacılar, sadece ortaya çıkan çukur büyüklüğünde gövdeye sahip olan hayvanların “cuk oturarak” çukurları kapadığını tespit etti. Daha küçükler ve daha büyükler ise yollarına devam ediyor. Yolda karşılaşılan herhangi bir çukur, en geç 30 saniyede dolduruluyor. Gövdesiyle çukuru doldurup, hemcinslerinin sırtına basarak geçip gitmesini bekliyor. 5 saniye boyunca tepesine basan olmazsa çukurdan çıkıp yuvaya yöneliyor.
Araştırmacılar, onlarin yoluna engeller koyarak gözlem ve karşılaştırmalar da yaptı ve gördüler ki, bir grubun içindeki “ihtisas sahiplerinin” varlığı, bütün grubun performansını iyileştiriyor. Söz gelimi, 200 bin bireyden oluşan gruptan 7500'yüzü engellerin aşılmasını kolaylaştırması halinde, yuvaya taşınan yiyecek miktarı dörtte bir artıyor.
Uzmanlara göre, yuvaya taşınan yiyecek miktarı ne kadar çoksa koloni o kadar büyüyor. Onlar da, bu durumun farkında oldukları için eve dönüşü kolaylaştırıyor...

Bu uygar böcegi tanıdınızmı ?...
Ona insanlar KARINCA diyor.

Saygılarla.

Çarşamba, Haziran 06, 2007

Küresel Isinma


Atmosfere salınan sera gazlarının yüzde 15’ini emen Güney Kutbundaki okyanus çukurları, bu işlevlerini kaybetmeye başladı. Bu da, küresel ısınmanın daha da korkutucu boyutlara geleceği anlamına geliyor.
Küresel ısınma, Güney Okyanusu’nun karbondioksit (CO2) soğurmasını azaltıyor. Uluslararası uzmanlardan oluşan bir ekibin 4 yıl boyunca yaptığı araştırma da, gelecekte küresel ısınmaya yol açan karbondioksit oranının tahmin edilenden daha yüksek olacağını ve küresel ısınmanın hızlanacağını ortaya koydu.
Salınan karbon gazının yüzde 15’ini emen Güney Kutbundaki okyanus, artık bu işlevini tam anlamıyla yerine getiremiyor.
Neden olarak da küresel ısınmanın etkisiyle rüzgarların şiddetinin artması. Okyanuslardaki karbondioksitin büyük kısmı diplerde bulunuyor. Kuvvetli rüzgarlar da, Antarktika kıtasını çevreleyen denizlerde diplerdeki karbondioksit taşıyan suları yüzeye çıkarıyor. Yüzeydeki karbondioksit yeniden atmosfere karışıyor.
Atmosferdeki karbon gazı miktarının çoğalması, küresel ısınmayı yüzde 30’a kadar artırabilir.
Antarktika’da sera etkisi yaratan gazların birikmesi ve ozonun azalmasının neden olduğu hava akımlarının yoğunlaşmasının, soğurma kapasitesini doyma noktasına getirerek suda biriken karbondioksidi (CO2) açığa çıkardığını da gösterdi.
East Anglia üniversitesinden Corinne Le Quere, “İlk kez iklim değişikliğinin Antarktika Okyanusu’nun havadaki karbondioksidi (CO2) soğurma kapasitesinin doygunluk noktasına ulaşmasının sorumlusu olduğunu söyleyebiliriz, bu ciddi bir durum” dedi. Le Quere, “iklim değişimiyle ilgili tüm bilgi işlem modellerinin bu olayın bu yüzyıl boyunca yoğunlaşarak süreceğini gösterdiğini” belirtti.
Küresel ısınma daha korkutucu boyutlara gelecek...
Araştırmaya katılanlardan Chris Rapley, 19. yüzyıldaki endüstri devriminin başlangıcından bu yana, okyanusların, insanların faaliyetleri nedeniyle atmosfere salınan 500 milyar ton karbonun yaklaşık dörtte birini soğurduğunu söyledi.
Bilimadamları bu oluşumun tahmin edilenden 40 yıl önce ortaya çıktığına dikkat çekiyor.
Yeryüzünde temel olarak 2 karbon kuyusu bulunuyor. Okyanuslar ve biyosfer.
Bilimadamları, okyanuslar, denizler, göller ve ormanların, insan faaliyetlerinden kaynaklanan CO2 salımının yaklaşık yarısını soğurduğunu, Güney Okyanusu’nun tek başına bu işlemin yüzde 15’ini yerine getirdiğini belirterek, bu okyanusun doyma noktasına ulaşmasıyla atmosferde daha fazla CO2’nin kalacağını ve atmosferdeki sera etkisinin ve ısınmanın artacağını kaydettiler.Kaynak Science dergisi.
Bu durum karşısında Almanya'da toplanan G8 lerin şefleri ne gibi görüş birliğine varacaklar.
Gün bu gündür diyerek kendi zamanları içinde mi tarihe gececekler.

Saygılarla




Pazartesi, Haziran 04, 2007

Müşterek tarafları ne olabilir !...


Mavi dünya dan iki haberle haftaya başlamak istedim.
Bu iki haberin bir ortak noktası, o insanların sivil yaşama aynı pencereden bakmaları olabilir mi ?
Brezilya'nın Amozon bölgesinde hiç bilinmiyen bir gurup yerli ile karşılaşıldı.87 kişi sivil yardım istasyonuna sığındı.Gurup'da ki erkek yerlilerin yalnız mahrem yeri bir kılıfla örütülmüş 'çıplak'; alt dudaklarında daire biçiminde süsler gözlendi.Kadınların ise 'çıplak' saçları kazınmışdı.
Şimdiye kadar hiç bir sivil yaşamla karşı karşıya gelmemiş olan bu topluluk. Yağmur ormanların keşfedilmemiş bölgelerinde yaşadıkları farkına varıldı."Rio de Jeneryo'ya 2000 km uzaklıkda "5 Milyon hektarlık Menkregnotı reservadı".
Yerli gurubun içinden iki kişi ilk defa Kayopa köyün de görüldü.Neden sivil yaşamla kontak kurdukları gizemini muhafaza etmektedir.Bu gün 100'e yakın yerli gurupların yaşadığı, bu sayının 700.000 olduğu, 400 binin bu rezervat da yaşadığı, kendi kültür ve lisanlarını muhafaza ettiği Antropologlar tarafından söylenmektedir.
Diğer yerli gurupları sivil dünya da ki hastalıklardan korunmak için, kendi dünyaların da yaşamayı sürdürmeği tercih ettikleri düşünülmektedir.
Sene 1988 Tren işletmelerin de çalışan bir işçi iki vagonun birbirine bağladığı sırada başına aldığı darbe ile komaya girmiş, felç olmuşdu.Doktorlar komanın üçüncü yılında yaşama şansının çok az olduğunu.Ölümün onun için çok daha iyi bir çözüm yolu olaçağı fikrindeyken, eşi yaşama inat edercesine eşini eve alarak,bakımını üstlenmiş.Yemeğini kaşıkla vermiş vücudunun yatmaktan cürümemesi için devamlı olarak dikkat göstermişdi.Geçen sene ilk defa zatüreye nedeni ile hastaneye yatırmış.Tekrar evine alarak bu mücadeyi sürdürmüş.
Bu gün o hayatla mücadele eden kadın zafere ulaşmış; eşi 19 sene sonra komadan çıkmışdır.
Sivil dünya'ya tekrar ayak basan bu kişi bu geçen zaman içersinde gördükleri şeyler ona çok yabancı gelmektedir.Komaya girmeden evvel kominist rejimi olan ülkesi bu gün AB'nin bir üyesi olduğu.Bir zamanlar hayal bile edemiyeceği yaşam tarzına insanların halen şikayet etmesi,teknolojinin içine aldığı insanların bu girdabın içinde ki yaşamlarını sürdürmesini bu gün eşi ile bir masa başında kahvelerini yudumlarken görmektedir.
Acaba Amozonlarda ki yerli ve bu adamın müşterek tarafları ne olabilir !...
Saygılarla.

Pazar, Haziran 03, 2007

PAZARIN SOHBETI "Kargalar"









Karga, kargagiller (Corvidae) familyasından Corvus cinsini oluşturan, iri yapılı, düz gagalı, pençeli, tüyleri çoğunlukla siyah, yüksek ve rahatsız edici sesli kuş türlerinin ortak adı. Daha büyük ve genellikle leş yeyici olanlarına kuzgun adı verilir.

Kargalar tuhaf sesleri, siyah renkleri, parlak cisimlere olan düşkünlükleri ile mitolojiye ve sanata sıklıkla konu olmuşlardır. Kimi öykülerde akılsız tasvir edilmelerine rağmen bazı araştırmalar kuzgunun en zeki kuş olabileceğini göstermektedir. Kuzgunların, köpekgillerden kurt vb. hayvanlarla belki de eşit zekaya sahip olduğu düşünülmektedir .

Corvidae ailesine bağlı olan kargalar tüm kuşların en akıllıları olduklarına inanılır ve yüzyıllar boyunca neden bu kadar saygı gördükleri şaşılacak şeydir.

Bir karganın dişi mi erkek mi olduğunu sadece dış görünüşüne bakarak söyleyemeyiz. Dna kan testi cinsiyeti belirler. Kargaların günlük yaşamlarıyla ilgili çalışmalar, özellikle yuvalama dönemi boyunca, cinsiyete dair bir ipucu verebilir ancak bu çoğu kişinin gözlemleyebileceği bir şey değildir. Kargaların siyah olmasının bir sebebi vardır. Bu onların türünün tanınması içindir. Bir karga diğer bir kargayı,gün içinde, uzaktan rahatlıkla tanır çünkü siyah gün içerisinde oldukça rahat görünür. Doğada kargalar 10 yıl yaşarlar bu +/- 2 hatta 3 de olabilir (Dilling, 1988, Ontario Bird Banding Association Newsletter 22:2-3). Bilinen ikinci en yaşlı olan ise 14 yaşında ve 7 aylıktır (Clapp et. al., 1983, Journal of Field Ornithology, 54(2): 123-137). Kargalar neredeyse herşeyi yer. Kargaları bir fast food restoranının, park yerindeki çöplerden kendisine bir ziyafet çekerken bulabilirsiniz. Onlar böcek, kurt, fare, yumuşak meyve, mısır ve diğer lezzetli şeyleri yerler. Yetişkin bir karga her gün 11 ons gıdaya ihtiyaç duyar.Bir çok insan kargaların tarla mahsüllerine zarar verdiğine inanır. Bu her zaman doğru değildir. Kargalar sık sık zararlı böcekleri yer ve bu da çiftçilere fayda sağlar.

Kargalar doğada oldukça sosyallerdir. Kendi türleriyle etkileşim içinde olmak (ya da birbirlerini etkilemek) onlar için çok önemlidir. Erkek kargalar arzu ettikleri dişiye kur yaparlar. Erkek dişiyi elde etmek için tüylerini kabartır, kasıla kasıla yürür, dişinin yakınında uçar. Bir kez çiftleşti mi, bu ömür boyu devam eder. Kargalar yalnızca kendi ailelerini savunmak ve korumakla kalmaz, ayrıca diğer kargaların da yardıma ihtiyaç duymaları ya da tehlike içinde olmaları durumunda yardıma gelirler. Kargalar işbirlikçi hayvanlardır. Her iki ebeveyn karga da yumurtaların üzerine oturur. Ailenin her üyesi yavruların bakımında yardım eder. Yuvalama dönemi gelince genç kuşlar anne babalarına, yuvalama materyalleri bulmaya yardım ederler. Anne karga yuvalama materyallerini rahat ve yumuşak bir yuvaya dönüştürür. Kuluçkadaki yumurtaların sayısı genellikle 4 ile 6’dır.

Baykuş ve şahinler kargaların iki düşmanıdır. Kargalar bir puhu ya da şahinin saldırması durumunda biraraya gelir ve hayvanın etrafına üşüşerek rahatsız ederler.

Kargalar Yeni Zelanda, Antartika ve Güney Amerika haricinde tüm dünyada bulunurlar. Kargaların var oluşu insan gelişimi ile alışıla gelmiştir. Kargalar şu an insan atıklarının kümelendiği alanlarda bulunmakta ve gelişimleri sürdürmektedirler. Çoğunlukla sabahları çöp atıklarını boşaltmaya gelen konteynerların yanında gezerler. Kargalar dünyanın her ülkesinde ve şehirinde bulunmaktadır. Kargaların neden hızlı bir şekilde ürediğini biri soracak ve suçlayacak olsa, bu alt akademedeki insanların suçudur diyebiliriz. Öte yandan, Kuzgunlar bunun sonucu olarak hızla artan insan populasyonundan ayrı yerlere çekilmişlerdir.

Kargalar, özellikle Kuzgunlar ölümün yanında hastalık ve günahın da sembolü olmuşlarıdır. 'Tanrının planının bir kusuru varsa, o kusur bu kuşlar olmalıdır' denir. Shakespeare Macbeth'de der ki; 'Kuzgun sesiyle kötülüğün kapılarını açar' ve Othello'da 'Kuzgun hastalık dolu evin üzerinde dolanır', ikisinde de kuzgun kötülüğün imzasını bağırır.. Heinrich, 'kuzgun günahkarla eş anlamlıdır' der. İncildeki iddialara rağmen Heinrich'e göre 'kuraklık ve kargaşa zamanları boyunca kutsal keşişleri beslemişlerdir'. Kral 17:6 da, Tanrının mesajı: 'Buradan ayrılın ve doğuya dönün. Cherit nehri boyunca saklanın. Orası Ürdün'ün doğusudur. Dereden su içebilirsiniz. Kuzgunlara sizi orada beslemeleri için emir verdim'.

Bununla birlikte eski dünyanın karanlık egemen düşüncelerine karşın Amerika kıtası yerlileri Kuzguna en azından saygıyla yaklaştılar. Karga ve Kuzgunlara dair birçok hikayeleri vardır. Özellikle Alaska'da bir kuzgunu öldürmek en büyük tabudur ki o saldırgana 'hiçbirşey' ama zarar getirir..

Kur'an-ı Kerîm'de, Allah kardeşinin ölüsünü nasıl gömeceğini ona göstermek üzere, yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Çünkü ilk defa bir ölüm oluyor ve Kâbil gömmeyi düşünemiyordu. Yapacağı işi bir kargadan öğrenince) "Bana yazıklar olsun! Kardeşimin ölüsünü örtmek konusunda, bu karga kadar olamadım' dedi de ettiğine yananlardan oldu" (el-Mâide 5/27-31).
Hz. Peygamber karga eti yiyenin fâsık olduğunu (İbn Mâce, Sayd. 19), Fâsıkların cehennem ehli olduklarını (Ahmed b. Hanbel, III, 428, 444) bildirmiştir.

St.Lawrence Adası'nda arkeolojik kazıları sırasında 45 değişik kuşun kemikleri bulunmuştur. Ama özellikle Kuzgun kemikleri yoktur. Bu 1100 yıllık Eskimo uygarlığının Kuzgunlara gösterdiği saygıyı akla getirir. Kuzgun herzaman yumuşak huylu olmamasına rağmen bazı bölgelerde kuzgunlar evcil bile sayılırlar.

Kuzgunun, Dünyanın orjinal yaratılışında insan için daha az rahat yaşanır bir yere çevirdiğine inanılır. Böylelikle hayat o kadar da 'kolay' olmayacaktır..

İnsanların karmaşa ile kavgasını seyretmek kuzgunlar için bir eğlence kaynağı olmuştur.. Bununla beraber kargaların ve kuzgunların bu oyunbazlık ünü onların espri anlayışları ve oyuncu olmalarından kaynaklanıyor olabilir. Hikayeler onların çalı çırpı yakalamaca oynayarak, buzlu kayalardan sırtüstü kayarak, kendilerinden daha büyük hayvanların kuyruklarını çekerek ve dalma yaparak kışkırtmak gibi maskaralıklar yaptıklarının sayısız örnekleriyle doludur. Ben birkaç kez bir çift karganın, insanların üzerine dalarak oyun taktiği yaptıklarını ve bizlerin bu çeşitli provakasyonlara olan tepkimizi ölçtüklerine şahit oldum.
Michio Hoshino’nun kitabından : “ Bazen insanlar yardım dilemek için kuzgunu çağırır. Avlanırken kuzguna söylediğimiz şeylerden biri de şudur ‘Tseek'aal, sits'a nohaaltee'ogh,’ bunun anlamı ‘Büyükbaba bana bir bohça bırak’ tır. Yine kitaptan bir kadının iddiası : “insanlar ormanın derinliklerinde özellikle yalnız olduklarında kuzgunu gördükleri zaman onunla konuşuyorlar. Aynı bizim tanrıya dua ettiğimiz gibi onunla konuşuyorlar.”
Kargaların ve Kuzgunların gizemli kuşlar oldukları şüphe götürmezken, günümüzde onlar üzerindeki ilginin sürmesine rağmen bu yaratıklar üzerindeki bilimsel araştırmalar süpriz şekilde az.
Kuzgunların zor bir araştırma konusu olması anlaşılabilir. Onlar zeki, ketum, çok çeşitli ve tırmanmanın zor olduğu dağlık alanlardalar.
Fakat Onlar heryerdeler...
Ancak bariz önyargılara dayanarak çoğu insan onları karizmatik bir araştırma konusu olarak görmüyor. Fakat, bilimadamları kargaların deneysel potansiyelleri kadar gizemlerinide kabullenmeye başlıyorlar. Bu bilimsel topluluktan kargalar ve kuzgunlar ile ilgili daha birçok araştırmalar ve yazılar çıkıyor. Fakat, bu tür çalışmalar bu hayvanların özelliklerine yönelik bilgiler versede sık sık cevaplardan daha çok yeni sorular ortaya çıkıyor.
Henry Miller’ın sözlerini düşünün : “ Neyi bilmek istediğinizin ya da neye dokunduğunuzun hiç önemi yok, gizem denizinde kaybolacaksınız. Görüyorsunuz, burada başlangıç ve bitiş yok istediğiniz kadar geri ya da istediğiniz kadar ileri gidebilirsiniz. Fakat hiç birşey elde edemeyeceksiniz”.
Kargaların ortalama ömrünün uzun olduðunu duydum. Bunu kargalar nasıl başariyor? Eğer bu doğruysa her yerde karga olmaz mıydı?

Doğada vahşi olarak yaşayan kargalar en fazla 13-14 yıl kadar yaşarlar. esaret altındaysa 40 yıldan fazla yaşayabilirler. Ingiltere’den verilen bir kayda göre kargalardan bir tanesi 80 yıl kadar yaşamış. Bilindiği gibi kuşlar esaret altında iyi bakılırlarsa normal yaşamlarında çok daha fazla yaşayabiliyorlar. Doğada koşullar her zaman daha zordur. Yiyecek bulması, barınması ve yırtıcılardan korunması için devamlı dinç olmak durumunda. Zaten direnci azalmaya başladığından ya yiyecek bulmakta zorlanıyor, olumsuz hava koşullarından kolayca etkilenebiliyor. Bunun sonucunda da doğal seleksiyona uğrayıp yerini başka bireylere bırakiyor.
Pazarınız güzel geçsin.
Cogu cinsleri bu gün tükenmekle karşı karşıyadır.Koruma altındadır.
Saygılarla.

Cumartesi, Haziran 02, 2007

Kullandığımız suyu ne kadar tanıyoruz. I.

Bahçem de çocuklar için hazırladığım görsel filimle başlasak ne dersiniz ?

Su yeryüzünde hem sıvı, hem katı, hem de gaz olmak üzere her üç formda bulunan tek öğedir.
İnsan hiçbir şey yemeden haftalarca yaşayabilirken, su içmeden en fazla 1 hafta yaşayabilir. (Su içmeden en uzun yaşam süresi 17 gün olarak rapor edilmiştir)
İnsan vücudunun yüzde 66’sı, insan beyninin yüzde 75’i sudur.
Tavuğun yüzde 75’i, portakalın yüzde 80’i, karpuzun yüzde 95’i sudur.
Su yeryüzünün sıcaklığını düzenler.
İnsan vücudunun sıcaklığını düzenleyen yine sudur.
Yeni bir arabanın üretimi için 150 ton suya ihtiyaç vardır.
1 ton çelik üretmek için 240 ton, 1 fiçi bira elde etmek için 5600 litre su kullanılmaktadır.
1 kutu meyve ya da sebze konservesi elde etmek için 35 litre su kullanılmaktadır.
Birde devamlı olarak ; yer altı suları veya kaynak suları diye bahs edilir.Peki kısaca bu nedir :
Yeryüzüne inen yağmur, kar suları vs. topraktan süzülerek yerin 20-30 metre altına kadar iner. Ta ki geçirgen olmayan tabakaya (örneğin kaya) rastlayana kadar...
Sular burada birikir ve kendilerine bir yol bularak tekrar yeryüzüne çikar. Yeryüzüne çıkarken tekrar yağmur, kar suları gibi kaynaklardan beslenirler. Bu şekilde yeryüzüne çıkan sular kaynak suyu adı altında sınıflandırılıyor.Yer altı suyu ise geçirgen bir tabaka bulup yer üstüne çıkamayan ve yeraltı havzasında biriken sudur.
İnsan ve canlı yaşamı için hayati öneme sahip olan su kullanılabilir olması için tehlikeli kimyasallardan ve bakterilerden temizlenmiş olması gereklidir. Ayrıca derelerden ırmaklardan ve göllerden alınarak yerleşim yerlerindeki insanların kullanımına sunulan su belirli standartlara uymak zorundadır. Aksi durumda kullanılması tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir. Günümüzde teknolojinin gelişmesi, nüfus artışı gibi etkenlerden dolayı su kaynakları olan dereler, göller ve yeraltı suları aşırı kirlenme ile yüz yüze kalmaktadır. Yerleşim yerlerinin (şehir, kasaba, vs.) ve fabrikaların atık suları derelere veya göllere bağlanmaktadır.

Atık sulardaki kimyasal maddeler ve organik bileşikler suda çözünmüş olan oksijenin miktarının azalmasına sebep olur. Bu da suda yaşayan bitki ve hayvanların ölüm oranlarını artırmaktadır. Bu tür sular daha koyu renge ve pis kokuya sahiptirler. Hatta bazı göller veya derelerde aşırı kirlenme sonucu canlı yaşamı sona ermiş ve içerisinde atıklardan meydana gelen adacıklar oluşmuştur. Çiftçiler tarafından daha verimli ürün elde edebilmek için kullanılan gübreler, yağmur gibi etkenlerle yeraltı ve yerüstü sularına karışmaktadır.Yüksek oranda nitrat (NO-3) ve fosfat (PO4-3) içeren gübreler suya karıştığında suda yosunların daha fazla üremesini sağlar bu da yosunların diğer canlılardan daha fazla oksijen kullanmasına sebep olur ve diğer canlıları tehdit eder. Bu tür sularda pis kokulu ve kötü tatlı olurlar.
Benzer olarak deterjanlar ve tarım ilaçları da su kaynaklarını önemli ölçüde kirletmekte olup canlı hayatını tehdit etmektedir. Ancak, bu kullanılan maddeler bakteriler tarafından parçalanabilir hâle getirilebilirse, kirlenme oranı azaltılabilir. Radyoaktif atıklarda gün geçtikçe tehlike oluşturmaktadır. Bu atıklar belirli şartlarda saklanmaktadır. Fakat, bazı durumlarda kaza ile veya bilinçsiz bir uygulama ile tabiata ve yer altı sularına karışmaktadır. Radyoaktif atıklar tarafından yayılan radyasyon ise canlılarda kanser ve mutasyonlara sebep olmaktadır. Fabrikalar genellikle dere veya göl kenarlarına kurulurlar çünkü soğutma ve diğer işlemler için suya ihtiyaç vardır. Soğutma amaçlı kullanılan dere veya göl suyu kimyasal olarak kirlenmeden tekrar göle veya dereye döner. Fakat, bu su biraz ısınmış olur. Meselâ, yaz aylarında fabrikaya yakın suların sıcaklığı 25°C civarındadır. Sudaki sıcaklık artışının iki kötü sonucu vardır. Birincisi, ısınan su içerisinde, çözülen oksijen miktarı azalır. İkinci sonuç ise, sıcaklık artışı ile sudaki maddelerin çürüme ve bozunma hızları artar. Bunun sonucu olarak çürüme de sudaki oksijeni tükettiği için, sudaki oksijen miktarı daha fazla azalır. Suda çözünen oksijen miktarının azalması su altı hayatını tehdit eder. Doğal dengeyi bozan ve su kaynaklarını kirleten etkenleri ortadan kaldırmak için son yıllarda yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Yerleşim yerlerinin atık suları arıtma istasyonlarından geçirildikten sonra tabii su kaynaklarına verilmekte, fabrikalara filtre ve arıtma tesisleri konmakta, tabiata zarar vermeyecek yeni ürünler elde edilmektedir. Bütün bunların yanında insanlar çevreyi koruma adına bilinçlendirilmektedir. Çünkü, insanlar artık şunun farkına varmıştır. Dünya bir tanedir ve onu koruyacak yine insanlardır.
Birinci bölümde bazı kaynaklardan topladığım bilgileri sizlerle paylaştim ikinci bölümde ise sizlerin katkılarına ihtiyacım olacak.
Birey olarak ne yapabiliriz o suyun içinde saf bir damla nasıl olabiliriz.
Gelin bunu kendi bloğlarınızda birer yazı ile paylasın.Ancak bu bilgi zinciri bizleri temiz bir saf suya ulaştırabilir.
Saygılarla.
Kaynak: Kimya 1, Sürat yayınları, Altın seri, Necdet Çelik, Ali Rıza Erdem, Ayhan Nazlı, Varol Gürler, Hulusi Patlı, Hasan Karabürk, 1997, İstanbul,Turkuaz yayinlari.

Cuma, Haziran 01, 2007

Üç element...


- Parastezi, ataksi, dişartri ve sağırlık gibi nörolojik bozukluklar,
- Merkezi sinir sisteminin tahribine ve kanser,
- Böbrek, karaciğer, beyin dokularının tahribi,
- Kromozonları tahrip edip sakat doğumlar.
- İtai – itai ve akciğer hastalıklarına, prostat kanserine, kansızlığa, doku tahribi,
- Anfiyen ve kronik neval tübüler bozukluğa ve böbrek üstü bezlerin tahribi.
- Işitme bozukluğuna, sinir iletim sisteminde ve hemoglobin bileşiminde düşmeye, kansızlığa, mide ağrısına, böbrek ve beyin iltihaplanmasına, kısırlığa, kansere ve ölüm.

- Yukardaki hastalıklara yakalanmam için ne yapmam lazımdır ?
- Cok basit bu rahatsızlıklara yakalanman için vucuduna. Üç elementi depo etmen lazımdır.
- Peki hangi elementlerdir.
- Cıva, Kadmiyum, Kurşun.
- Peki bu üç elemente nasıl ulaşırım daha doğrusu vücuduma depolarım.
- Cıva'dan başlıyalım ; cıva doğada bozulmaz. Cıva ve cıva bileşikleri halk ve çevre sağlığı bakımından çok tehlikeli ve toksittir.
- Biraz daha açıklıya bilirmisiniz.
- Bir örnek verebilirim; cıva oksit pilindeki cıva miktarı 800.000 litre suyun kirleterek içme suyu standartları üzerine çıkartır."Dünya Sağlık Teşkilatına göre içme suyunda cıvanın 0.001 mg/lt fazla olması istenmez."
- Öteki element örneğin Kadmiyum ; ağır metaller içerisindeki en tehlikeli ve toksit maddelerden biri kadmiyumdur."Kadmiyumun vücuttaki yarılanma ömrü 10-25 yıl arasında değişir. Dolayısıyla havada, gıdada ve içme suyunda kadmiyum bulundukça, kadmiyumun sudaki birikmesi artarak devam eder."
İçme suyu veya gıda zinciri ile kadmiyumun %2’si vücutta birikirken, solunum yolu ile gelen kadmiyumun %10-50’si vücutta tutulur.
Vücut kadmiyumu kalsiyum gibi algılar ve kadmiyum vücutta birikmeye başlar. Vücutta kalsiyum eksilmesinden dolayı kemikler yavaş yavaş zayıflamaya başlar. Ayakta durmak hatta öksürmek bile kemiklerin kırılmasına hatta iskelet ufalanarak neticede hastanın ölmesine neden olur.
- Ya bahsettiğin üçüncü element hangisi ?
- O da kurşundur.Kurşun vücuda solunum, içme suyu ve gıda zinciri yolu ile girer.
"Vücuda giren kurşun ciğerlere kadar ulaşır ve ciğerlerde yavaş yavaş absorbe edilerek kana karışır. Kurşun kan yolu ile önce karaciğer, böbrek, beyin ve kas gibi yumuşak dokularda 35-40 gün bekledikten sonra kurşun metabolitleri yardımı ile kemik ve diş gibi sert dokularda yarılanma süresi 20 yıldır.
Vücutta demir, kalsiyum eksik, D vitamini yüksekse kurşun fazla miktar birikir.
0-6 yaş grubu çocuklar kurşun kirliliğine karşı yetişkinlere göre en az 4 kat daha fazla etkilenirler.
- Bayağı tehlikeli şeyler anlatıyorsun da bunlarla karşılaşmam.İmkansız gibi bir şey.
- Pek hafife alma bu üç element nerede bir arada bulunuyor biliyormusun.
- Hayır nerede ?
- Pillerde ;Piller çöpe atıldığı zaman katı atık depolama sahasında zamanla bozularak bazı tehlikeli ve zararlı maddeler serbest hale geçer.Icme sularina onun sayesi ile gida maddelerine vs.vs.
- Evlerde, işyerlerinde, ulaşımda ve sanayide önemli miktarda pil kullanılmaktadır. Piller, motorlarda, elektronik cihazlarda, saatlerde, kameralarda, hesap makinelerinde, işitme aletlerinde, kablosuz telefonlarda, oyuncaklarda v.b. yerlerde geniş bir kullanım alanı bulmaktadır. Son yıllarda artan pil kullanımı insan sağlığı ve çevre için potansiyel tehlike oluşturmaktadır. Dolayısıyla kullanılmış pillerin tehlike oluşturmaması için ayrı toplanması, taşınması ve geri kazanılması gerekmektedir. Ayrıca pillerdeki tehlikeli ve zararlı metallerin azaltılması da zaruri bir konudur.
Atık piller emniyetli şekilde kullanılmalı, paketlenmeli, depolanmalı, toplanmalı, taşınmalı ve bertaraf edilmelidir. Atık pillerde çöpe atıldığı zaman hava, su ve toprak kaynaklarını kirletir.
- Ne dersiniz kullandığımız piller bitince cöpe mi atalım yoksa !...
- Yalnız suyu idareli harcımak yetmiyor onu korumamızda lazım .
Saygılarla.
Yorumlarıniz hakkında ki yasal bilgiler.
Ek bilgi :
31/08/2004 tarih ve 25569 sayılı Resmi Gazetede “Atık Pil ve Akümülatörlerin Kontrolü Yönetmeliği” yayınlanmış olup; Yönetmeliğe göre atık pillerin evsel ve diğer atıklardan ayrı olarak toplanması,taşınması ve bertaraf edilmesi gerekmektedir.

Pil Ürünlerinin Dağıtımını ve Satışını Yapan İşletmelerin Yükümlülükleri

Madde 11- Pil ürünlerinin dağıtımını ve satışını yapan işletmeler;

a) Pil üreticilerinin kuracakları sisteme uygun olarak tüketiciler tarafından getirilen atık pilleri ücretsiz olarak almakla,

b) Atık pil toplama sistemi olmayan markaların pillerini satmamakla,

c) Tüketicilerin getirdiği atık pilleri, üreticinin öngördüğü şekilde üreticiye veya üreticinin yetkilendirdiği bir kuruluşa gönderilmesini sağlamakla,

d) İşyerlerinde tüketicilerin kolayca görebilecekleri yerlerde (Ek-4 A) da yer alan uyarı ve bilgiler ile atık pillerin toplanma şekli ve yerleri hakkındaki bilgileri sunmakla,

e) Üreticilerin veya yetkilendirdiği kuruluşların temin edecekleri, atık pil konteynerlerini bulundurmakla,

yükümlüdür.


Atık Pil ve Akümülatörlerin Kontrolü Yönetmeliği bağlamında; Belediyelerin görev ve yetkilerini düzenleyen Yönetmeliğin 8 inci maddesi kapsamında, çalışmaları.Atık pillerin sağlıklı toplanabilmesi için atık pil kutularının bırakılabileceği gözetim ve denetim altında olabilecek uygun yerler aşağıdaki gibi belirlenmiştir.

Belediye sınırları içerisindeki;

Bütün muhtarlıklar,
Bütün öğretim kurumları(ilköğretim, lise, yüksekokul ve üniversite)
Tüm yurtlar,
500 m2 ve üzeri tüm büyük marketler,
20 yatak ve üzeri tüm büyük sağlık kuruluşları,
Büyük merkezi camiler,
Büyük yıldızlı oteller.