Cuma, Kasım 30, 2007

ECEL GÖKLERDE YAKALADI...


Dün gece bir uçak düstü.
O uçakta canlar vardı.
Hepimizi yasa boğdu.Ecel onları havada bulmuşdu
Allah rahmet eylesin, geride kalanlarada sabır...
Haberi üzüntü ile seyrettim; gazetelerden haberleri baştan sona okudum.
Yetkili kişilerin vermiş olduğu haberler acının ne kadar büyük boyutlarda olduğunu gösteriyordu.
Tahsis edilen uçaklarla ailelerin olay yerine götürülmesi onların o anda yaşadıkları açılar bizleri ekran karşısında dahada büyük acılara sevk etti.
Daha sonraki yorumlarda,uzmanlar kazanın oluşumu hakkında bilgiler vermeğe başladı.Uçağın düşme nedeni,o tip uçakların geçmişdeki arızaları.Yolcular içersinde bulunan Profesörler hakkında bazı konumlar ele alındı.
Bu düşen ilk uçak değildi, son uçakda olmıyacak.
Her ne kadar dünyada en emniyetli ulaşım olarak görülsede bu gibi kazaları her zaman yaşıyacağız.
Yapabilecek tek şey böyle kazaları en azına indirmemiz için çalışmamızdır.
Şimdi yazıcaklarım belki çok erken amma, bazı şeyleri yazmamız lazım.
Bu kazayı içimde yaşarken gözlerim bir noktayı aradı.
Belki en iyi hava alanlarına sahip olabiliriz.
Belki en modern uçaklarada sahip olabiliriz.
Belki en iyi yer hizmetleride verilebilir.
Şimdi soruyorum böyle acı olaylarda yolcu yakınlarına bu acı haberi veren onları hazırlıyacak olan psikolojik yardım nerede?
Neden böyle bir oluşum olmamakta.
Neden bu acıyı yaşıyan insanlar böyle durumlarda yalnız bırakılmakta.
Böyle acı bir kazanın ardından olay yerine götürülen yakınların orada yetkililere yavrumu ne olur bana gösterin diye yalvaran insanları görünce bir defa daha ne kadar geri kalmışlığımızı malesef gördüm.
Belki bu yazıyı bir ay sonra yazmalıydım.
O anda içimden isyan ettim.
Kendimi onların yerine koydum bende o anda kaybettiğim yakınlarımın yanında olmak için çırpanırdım.
Peki uçağın neden düstügü için ahkam kesileceğine bu konuda bir bu eksikliği görememekdemi?
Allah yakınlarını kaybedenlere sabır.Hayatlarını kaybedenlere rahmet dilerim.
Saygılarla.

Perşembe, Kasım 29, 2007

MEHTAP


Yatağın içinde bir sağa bir sola döner, sabahın ilk ışıkları pencerenize düştüğü zaman, mahmur gözlerle güneşin doğuşuna bakarız.
Nöbet değişmişdır. Ay, ışıklarını güneşe bırakmışdır.
Uykusuz gecenizin suçlusu kaçıp gitmişdir.Sizi gürültülü bir güne bırakmış mahmur gözlerle.
Her zaman öyle derler; ay gökyüzünde tabak gibi size gülümserken !!!
Ne öyküleri vardır o mavi soğuk ışıklı ay dedenin.
Çocukluğumda okumuşdum kuyuya düşen aydedenin öyküsünü.
Sizde hatırladınızmı ?
Yoksa kalbinizin küt küt vurduğu bir gecede elele ona öylesine baktığınız geceyi.
Denizin üzerinde şekil değiştirerek yakomazların öyküsü.
Hadi hadi hatırlamaya çalışın o şarkıyı adı Mehtap diyemi geçiyordu !!!
Kıskanmışmıydı Mehtap kızım o şarkının namelerine dinlerken.
Yollar vardır baktığımız zaman derinliklere daldıkça daralan.
Ya onun suda açtığı yol her zaman genişlemezmi ufka doğru...
Yalnızmıdır?
Yoksa dünya'ya aşıkmıdır kimbilir ...
Uykusuz bir gecede siz, pencereniz bir de o vardır.
Onun mavi ışığı herzaman içinizi aydınlatsın uykusuz gecelerde.
Saygılarla.

Cumartesi, Kasım 24, 2007

ÖĞRETMENLER GÜNÜ.



Bir güne, bir yıla, bir ömüre sığmıyan gün.
O öğle bir meslektir ki sahip çıkanı yükseltir ışığa boğar, aydınlatır.
O olmadığı zaman karanlığın derinliklerinde beşer kaybolur gider.

" Mualimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.

Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir millet, henüz millet namını almak istidadını keşfetmemiştir.

Dünyanın her tarafından öğretmenler insan topluluğunun en fedakâr ve muhterem unsurlarıdır.

Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, Türk iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir."

Mustafa Kemal Atatürk.

Öğretmenler günü kutlu olsun.

Saygılarla.

Cuma, Kasım 23, 2007

HAYDİ GİYDİRELİM "NÜ" !!!




Ressam Ayşegül Yarar Gaziantep’te dokuzuncu kişisel sergisini açtı.

Ancak ressam Yarar’ın nü tabloları, galeri yönetiminin isteği üzerine sansürlendi.

Bezlerle sansürlenen resimlerin bulunduğu serginin açılışını Gaziantep Vali Yardımcısı Gökhan Veli Kişioğlu yaptı.

Serginin ilk gününde 10 nü tablo bezle kapatıldı.

Ressam Yarar, Nü resimlerinden yedisini sergisinden çekti.

Üç nü tablo ise üzerindeki bezlerle sansürlü olarak ziyaretçileri bekliyor.


Yorum :

Pazartesi, Kasım 19, 2007

OTUR İKİNCİ GÜN ve BLOGLAR


Otur ikinci gün; bu günün davetlisi sıradan vatandaş, desek.Onu blog yazarlarının arasından seçtik, desek.
Konumuz güncel, terör, siyaset, Güney Doğu :
- Sizce böyle bir problem varmı ? Açıkçası Kürt problemi.
- Var.
- Ne zaman farkına vardınız.
- Özal'ın zamanında iletişim ağı kurulması ile.
- Her zaman sorduğum suali sizede sormak istiyorum.Nedir bu problem.
- Senelerin getirdiği kendi içindeki baskının dışında daha başka sosyal yaşamın
olduğunun farkına varılması.
- Sadece bumu ?
- Bundan daha mühim ne olabilirki...
- Bunu bir kimlik arayışı olarak da değerlendire bilirmisiniz.
- Değerlendire bilmem için önce yapısı içinde bir kimliğe sahip olmaları gerekir.
- Son seneler içersinde bir çok yasaklar kaldırıldı.Kürtçe konuşmanın serbestliği tv
yayınları gibi.
- Güldürmeyin lütfen, şimdiye kadar Türkcemi konuşuluyordu.Tv'nın yayınları ile
değişen bir cığırmı açıldı?
- Demek ki orada büyük bir sorun var.
- Hiç bir siyasi partinin konuşmak istemediği bir yaşam tarzı.
- Sosyal yaşamımı kast ediyorsunuz ?
- Evet.Tabular babadan oğula.Anneden kızına süre gelen tabular.
- Eğitim ile bu aşılamazmı ?
- Sanmıyorum eğitim bir noktaya kadar sizi geliştirir.Almış olduğunuz eğitimi
uygulama zemini bulamadığınız taktirde.O düzene boyun eğecek veya göç edceksiniz.
Göç etseniz bile tam olarak entegre edebilmeniz.Bir kaç kuşak alabilir.
- Her şeyi sosyal yapıya bağlamak ne kadar doğru olur ?
- Kern noktası olduğu müddetce.Eğer bu yapıyı kendi içinde değişmediği taktirde bunun
patlama noktası kaosu getirecektir ve getirmektedir.
- Sizin gözünüzde yapılması gereken şeyler nelerdir?
- Orada yaşanan sistemin demokratik bir sistem olmadığını kabul etmek gerekir.
Örneğin aşiret sistemi daha önce Ağalık diye adlandırılan sistem.Töreler ananeler
adı altında yasaklar dizisı.Kendi içinde yaşamış olduğu baskı.
- Evet biraz daha açalım.
- Düsünün bir A partisi ele alalım eğer bir iki aşireti kendine bağlamış ise o
bölgeden birinci olarak çıkacaktir.Diyet olarakda aşiretin getirdiği sosyal
şartlara dokunmıyacaktir.Var olan yasalar ancak buz dağının üst tabakasına
uygulanacak diğer bölüm kendi tarzını koruyacaktır.
- Terör olarak ne düşünüyorsunuz.Benim zamanımda böyle bir kelime yoktu; zaman bize
yeni kelimeler üretti.Bizim zamanımızda o veya bu nedenle dağa çıkan kişilere
Eşkıya derdik.Dağda yaşamını sürdürebilmek için köyler basarlar.İnsanları
soyarlardı.Devletin kolluk birlikleri onlarla mücadele eder ya yok eder veya
yakalar cezalandırırdı.Hiç bir zaman neden dağa, çıkış nedeni araştılmazdı.
- Sizce bu günkü kimlik sorunları, şiddet bumu ?
- Bakın yangını bir kıvılcım çıkarır.Bazen bu yangın hemen söndürülür, bazende
senelerce sürer gider.Söndü sanılır bir hafif rüzgar onu tekrar alevlendirir.
- Şu anda reklama girmek zorundayız.Konuşmamıza reklamlardan sonra devam edelim.Bu
arada gelen emaillerle diğer blog yazarlarının bu konuda ki fikirlerini alalım.
Bölüm I.
Saygılarla.

Cuma, Kasım 16, 2007

PANIK...





Yukarda resimlere bakarak bilinc altinda bizleri Panige sürükliyen nelerdir.
Ne gibi önlemler almamiz gerekir.
Saygilarla.

Perşembe, Kasım 15, 2007

REMIX

Cumartesi, Kasım 10, 2007

HUZURUNDAYIM...


Huzurundayım Atam.
İçimde bir burukluk var.
Almış olduğumuz emaneti layıkiyle yerine getiremedikmi diye ?
69 yıl geçti seni her geçen gün daha çok arıyorum...

- Atam.

- Bu şanlı Ulusun bireyi karşıma geçmiş benden bir ışık istiyorsun.
- Ben o meşaleyi siz Ulusun Gençliğine 69 yıl evvel vermedim mi ?
- Gençliğe hitabem beyaz kağıdın üzerindeki harf topluluğu değildir.
- Orada sana ne yapman gerektiğini bildiren bir emanettir.Onu iyice oku ve benimse.
- Bu fani dünya'ya gelir zamanı gelince gideriz.
- Önemli olan toprak olan vücudumuz değildir.Bıraktiğimiz emanetlerdir.Bu emanetlere
sahip çıkmaktır.
- Ben emaneti tek başıma yapmadım.Canım kadar sevdiğim Ulusumla birlikte yaptım.Onlar bana inandılar; ben onlara inandim.

- Atam bu kısa zamanda çok işler yaptın.
- 69 sene geçti biz bir şeyleri hala anlamadık gibi geliyor.

- İlk yapacağın şey başını dik tutmaktır.Biz Dünya'ya başı dik bir Ulus yarattık.
- Ve ilan ettik.Yurtda sulh, Cihanda sulh.Bütün medeniyetlere hürmette kusur
eylemedik, aynı şeyi bizim için istedik.Dost elini uzatana,kollarımızı açtık.Bana
düşman olarak yaklaşana yerinin neresi olacağını gösterdik.
- Benim inandığım bu Ulus çok işler yapacağını biliyorum.
- Ona emanet ettiğim meşale,mahşere kadar yanacak bir ışıkdır.
- Sana düşen görev ona sıkı sıkı sarılıp,elden ele bu emaneti teslim etmekdir.

- Atam huzur içinde yat.
- Şikayet de bulunmıyacağım, ilkelerine daha sıkı sarılıp bu emaneti arkamdan
gelenlere bırakacağım.

Bu ulusun bir bireyi yaşamının son gününe kadar bu ilkelere bağlı kalacağına dair burada
söz veriyor.
Saygılarla.

ATAM IZINDEYIZ


Bugün, ATATÜRK’ü anlamak; Cumhuriyet’e ve onun laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan yapısına sahip çıkmak demektir. Bugün, ATATÜRK’ü anlamak; ulusun birliğini, ülkenin bölünmez bütünlüğünü koruyarak geleceğe güvenle bakmak, bu uğurda her türlü fedakârlığa hazır olmak demektir. Bugün, ATATÜRK’ü anlamak; kişisel çıkar ve ihtirasların etkisinden uzak bir şekilde Türk yurdu ve ulusu için çalışmak demektir. Bugün, ATATÜRK’ü anlamak; mutluluğu, yalnız kendi ülkesinde değil, tüm insanlığın barış içerisinde yaşamasında arayacak kadar insan sevgisiyle dolu, üstün bir insanlık anlayışına sahip olmaktır. Bugün, ATATÜRK’ü anlamak; Atatürkçü Düşünce Sistemine bağlı olmak ve bu bağlılığı nutuklarda, söylemlerde ifade etmek değil, bunları davranışlara, uygulamalara yansıtmak demektir.
Ne mutlu Türküm diyene.
Saygılarla.

Perşembe, Kasım 08, 2007

YAŞAMIN İÇİNDEN..



Bir erkeğe saati cilveli şekilde sorduğu gerekçesiyle eşini öldüren sanığa ömür boyu hapis cezası verildi. Bu ceza, cinayeti tahrik altında işlediği gerekçesiyle 20 yıla indirildi.


İZMİR İnciraltı’ndaki bir alışveriş merkezine giden ve çıkışta eşi Sevgi Aguş’u (24) çocuklarının gözleri önünde bıçaklayarak öldüren elektrik teknisyeni F.A. (31) karar duruşmasına çıktı.

Savcı, sanık hakkında önce ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası istedi. Daha önceki savunmalarında olayı ayrıntılı şekilde anlatan F.A. “Sürekli erkeklik gururumu incitici sözler söylüyordu. Olay günü de böyle davrandı. Eşim devamlı başını bağlayan, pardösü giyen birisiydi. Oysa o gün, bana inat olsun diye dar kot pantolon giydi. Her zamanki tutumun dışında bir tutum sergilediği için her zamanki kıyafetleri giymesini söyledim. İstediklerimi yapmadı. Alışveriş merkezinde cilve yaparcasına yoldan geçen erkek gruba saati sordu. Kendisine çocuklarımızın yanında böyle yapmamasını söyledim, ama beni dinlemedi. Yüzüme tükürdü. O anda tüm şuurumu kaybettim” demişti.
Duruşmada s on sözü sorulan F.A., “Ailemi çok seviyordum. Pişmanım. Daha önceden psikolojik tedavi gördüm. Sinirlendiğim zaman bir anda aklımı kaybediyorum” dedi. F.A.’nın avukatı ise olayda ağır tahrik olduğunu iddia ederek indirim yapılması gerektiğini savundu. Mahkeme heyeti, F.A.’yı önce ağırlaştırılmış ömürboyu hapis cezasına çarptırdı. Ölenin, kot pantolon giyip, tanımadığı erkeğe cilveli şekilde saati sorması, eşine ağır hakaretlerde bulunmasını ’haksız tahrik’ sayan heyet, cezayı 24 yıla indirdi. F.A., pişmanlık indiriminden de faydalandı. Ceza 20 yıla düştü. Sanık karar sonrası mahkeme heyetine “Allah razı olsun” diye teşekkür etti.

“ÖLEN ÖLDÜĞÜYLE KALDI”
Anne ve baba “Kızımız 24 yaşında mezara gitti. Sanık ise 10 yıl sonra özgürce dolaşacak. Böyle ceza olmaz. Ölen öldüğüyle kaldı” dedi.K.Hürriyet

Adam haklı !!!
İnsan kapalı iken hiç kot pantolu gibi şeyler giyebilirmi ?
Bu en büyük tahrik "KOT PANTOLU"
Kadın kısmı hiç bir erkek gurubuna çocukları yanında iken saati sorabilirmi ?
İkinci büyük tahrik "ÇOCUKLARIN GÖZÜ ÖNÜNDE SAAT SORMAK"
Adam psikolojik tedavi görüyor.Kafası bozuk !!!
Hakimin son kararını verdiği an birden düzeliyor.Sağ ol hakim bey diyebiliyor.
Özet :
Bir kadın çocukları önünde kot pantolu giyip bir erkek gurubuna saat sormak
tahriğin en büyügü cezası ölüm...
Bu kişi çocuklarının önünde böyle bir katlımı yapması NORMAL...
Tahmin ediyorum ki bu haberi yazan gazete Milyonlarca kişiyi bu haberle tahrik etmiştir.
Yorum/Soru:
TAHRIK nedir ?
Saygılarla.

Pazartesi, Kasım 05, 2007

DOĞURAN DAĞ...

La Fontaine'den bir Masal

Doğum sancılarıyla kıvranıyordu dağ,
yer gök inlemektedir.
Herkes koşuyordu bu uğultuya :
"- Bu dağ Paris'ten daha büyük bir şehir
doğuracak." diyordu.
Dağsa doğura doğura
bir fare doğurdu.

Bu masalın konusu yalandır, ama
manası gerçektir.
Bu masal ne zaman gelse aklıma
gözümün önüne bir şairi getirir :
O " - Ben öyle bir şiir yazacağım ki der,
mısralarında devler harbedecekler."

Yani bol bol vaadeder, fakat ne çıkar çıka çıka :
hava.
Saygılarla.

Cuma, Kasım 02, 2007

CATLAK SESLER...




Ex-CSU-General sekreteri Söder anlaşılması güç olan bir mesaj gönderdi Türk generallerine !!!
Kim AB 'ye girmek istiyorsa,bir başka ülkeye saldıramaz.Eğer Türkiye Irak'a sınır ötesi bir harekette bulunduğu taktirde derhal AB'ye giriş ile ilgili bütün işlemlerin durdurulmasını istemektedir."Yeni CSU Avrupa milletvekili."

Berlin - Ankara daha karar vermiş durumda değil Irak'a sınır ötesi bir harekette bulunup bulunmıyacağına dair.En önemli Tarih olarak 5.Kasımda Sn.Erdoğan'ın.ABD Başkanı ile yapacağı görüşmeye kaldı.Bu görüşmede PKK ile yapılacak mücadelenin detayları masaya yatırılacak.
Türkiye eğer Irak'a girmeye kaltığı taktirde.AB içersinde Türkiye karşıtı olanlar için yeni fırsatlar yaratacağı söylenmektedir.
CSU bügünlerde Ankara'nın alacağı kararlar üzerinde dikkatlerini toplamış.Ankara'nın Irak'a girmesi taktirde AB için giriş işlemlerinin hemen durdurulması gerektiğini CSU AB vekili Markus Söder çarşamba günü Spiegel gazetesine yapmış olduğu ziyaretde açıkladı.
CSU Türkiye'nın AB üyeliğine tam olarak katılmasına karşı bir parti olarak bilinmektedir.
Söder Türkiye'nın AB için ancak özel bir statüde ortağı olabileceği konusunda partisi olarak çalışmakda olduklarını.Bu son durumda ise çalışmalarını hızlandırdıkları görülmektedir.
SPD partisinden dış işleri bakanı Frank-Walter Steinmeier CSU-CDU yu Türkiye'nin senelerdir AB girişiminde karşı tutumu hakkında artık açık bir tutum göstermeleri gerektiğini söylemişdir.
Eğer dikkatle inceleyecek olursak Türkiye'nın AB girişinde karşı duran partilerin daha çok Hıristiyan demokrat partileri olduğu görülmektedir.Bu da ister istemez AB nin bir Hıristiyan Birliği olmak da sarf ettikleri çaba aleni olarak görülmektedir.
Bu durum bazı medya yayın organlarının tutumlarında da alenen görülmektedir.
Her ne kadar PKK nın bir terörist olduğu ilan edilse bile kelime oyunları ile halen medya tarafından asi bir kürt partisi olarak haberlerde işlenmekte toplum üzerinde kafa karıştırmaya çalışılmaktadır.
Bu durumda bir çok ülkelerde PKK'yı legalleştirme yolunda çabaları zamana yaymak istemektedirler.
Bunun bir örneği de yasaklanmış olmasına rağmen PKK bayrakları ile geçen hafta 500
kadar PKK yanlısının başka ad altında yürüyüş yapmasına müsade etmeleridir.
Avrupa ülkelerinde yaşıyan Türk toplumu bu gibi kışkırtmalara karşı soğuk kanlılığını korumaktadır.
Yeni yetişen nesil gençler arasında ara sıra soğuk kanlılıklarını kaybetmeleri bile abartılarak propoganda malzemesi olarak Basında gösterilmektedir.
Türk hükümetinin dış işleri hariçinde kuvvetli bir politika yürütebilecek ayrı bir bakanlık kurarak burada yaşıyan Türk kökenli vatandaşlarını lobi faliyetleri için yetiştirmesi gerekmektedir.
Senelerce ihmal edilmesi; Türkiye'nin 5 milyon Avrupalı Türklerinin nasıl bir lobi faliyetlerde bulunması için yönlendirmesi ve bilinçlendirmesi gerekmektedir.
Buradaki yeni nesili yakından tanıması gerekmektedir.
Saygılarla.

Pazartesi, Ekim 29, 2007

Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır.






''Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz''...

Harabeye dönmüş bir imparatorluktan genç ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ne giden hedefi bu sözlerle özetleyen Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün bizlere armağan ettiği Cumhuriyetimiz 84 yaşına girmeye hazırlanıyor. Ezilen tüm uluslara örnek olan, 6 yıl süren bir bağımsızlık mücadelesiyle kazanılan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar giden uzun yolun kilometre taşları şöyle:

Takvimler, 30 Ekim 1918'i gösterirken Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış imparatorluk, Mondros Mütarekesi'ni imzaladı.

Bir ulusu tarih sahnesinde yeniden var eden milli kahraman, 31 Ekim günü Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı göreviyle karargahın bulunduğu Adana'ya geldi. O kahraman, Mustafa Kemal idi... Mustafa Kemal, memleketin durumuna üzülüyor, bir çözüm yolu arıyordu. 10 Kasım 1918'de, görevinden ayrıldı ve Adana'dan trenle İstanbul'a hareket etti.

Düşman, yurdun dört bir yanını işgal ediyordu. Türk milleti için acı dolu günler başlamıştı. İşgaller birbiri ardına devam ederken, tarih o günleri şöyle yazdı:

-13 Kasım 1918: İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gemilerinden oluşan 61 parçalık İtilaf ordusu, İstanbul'a geldi ve karaya kuvvet çıkardı.

-9 Kasım 1918: İskenderun, İngiliz işgaline uğradı.

-12 Kasım 1918: Fransızlar, İstanbul'da...

-6 Aralık 1918: İngilizler, bu defa ilerleyerek Kilis'i işgal etti.

-7 Aralık 1918: Fransızlar, Antakya'ya girdi.

-17 Aralık 1918: Fransız askerleri, denizden Mersin'e çıkarma yapmaya başladı.

-23 Aralık 1918: Islahiye, Osmaniye, Bahçe, Hassa, Mamure'yi düşman çizmesi çiğnedi.

-1 Ocak 1919: İngiliz askerleri Antep'e girdi.

-12 Ocak 1919: İngilizler, Ermeni amaçlarına hizmet etmek için Kars'a yerleştiler.

-1 Şubat 1919: Aydın demir yolu, İngiliz ve Fransızlar'ın işgaline uğradı.

-22 Şubat 1919: Maraş, İngiliz işgali altında...

-8 Mart 1919: Fransızlar Zonguldak'ta...

-9 Mart 1919: 2000 kişilik bir İngiliz müfrezesi, Samsun'u işgal altına aldı.

-24 Mart 1919: İngilizler Urfa'yı işgal ettiler.

-28 Mart 1919: İtalyanlar karaya asker çıkararak, Antalya'yı işgal ettiler.

-16 Nisan 1919: Fransızlar, Afyonkarahisar istasyonunu işgal altına aldı.

-20 Nisan 1919: Gürcü ordusu, Milli Şura kuvvetlerini bozarak Ardahan'a girdi.


MUSTAFA KEMAL SAMSUN'DA
İtilaf devletleri temsilcileri Paris'te toplandı. Yunanlıların İzmir'i işgali konusunda karar alındı ve 15 Mayısta, güzel İzmir'de Yunan işgali başladı.

Mustafa Kemal, maiyetiyle birlikte 16 Mayıs 1919 tarihinde Bandırma vapuru ile İstanbul'dan ayrıldı ve ertesi günü İnebolu'ya, 18 Mayısta Sinop'a vardı.

19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal Samsun'da... Tarihçiler, o günü ''dünyanın en büyük ulusal mücadelelerinden birinin başlangıcı'' kabul etti. Artık geriye dönüş yoktu. Genç Mustafa Kemal, Samsun'dan Havza'ya geldi.

İşgaller devam ediyordu. Yunanlılar, 26 Mayısta Manisa'ya, 27 Mayısta Aydın'a girdiler.

Damat Ferit Paşa, 17 Haziranda Paris Barış Konferansı'na, Osmanlı Devleti'nin barış isteklerini bildiren muhtıra gönderirken, öbür taraftan Mustafa Kemal, bundan dört gün sonra İstanbul'da bulunan tanınmış kimselere Amasya'dan mektup göndererek, milli mücadeleye davet ediyordu.


''MİLLETİN BAĞIMSIZLIĞI TEHLİKEDEDİR''
Mustafa Kemal Paşa, ulusu kurtarmak için dört koldan çalışmalara başlamıştı. 21 Haziranda Amasya Tamimi'ni yaveri Cevat Abbas'a dikte ettirdi. Ertesi sabah, Anadolu'daki mülki ve askeri makamlara tamim, şu tarihi sözlerle ulaştı:

''Vatanın tamamiyeti, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Milletin bağımsızlığını, yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır. Sivas'ta milli bir kongrenin acele toplanması kararlaştırılmıştır''

Bu arada, Mustafa Kemal'in çalışmalarını engellemek isteyenler de boş durmuyordu. Posta ve Telgraf Umum Müdürü Refik Halit, 24 Haziranda telgrafhanelere ''Mustafa Kemal'in azledildiğini, bu sebeple telgraflarının kabul edilmemesini bildiren'' bir şifre gönderdi. Harbiye Nazırı Ali Ferit Paşa, 5 Temmuzda Mustafa Kemal Paşa'yı padişah adına İstanbul'a çağırdı. Mustafa Kemal, Harbiye Nazırı'na şu yanıtı verdi:

''Vilayet-i Şarkiye ahalisi arasından çıkıp gelmek hususundaki yüksek tekliflerinizi yerine getirmede şahsi irademi kullanmaktan manen ve maddeten memnu bulunuyorum.''

Ardından, 14 Temmuzda ordudan istifa ederek, Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin başına geçti.


''YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM''
Milli mücadele hareketinin dönüm noktalarından olan Erzurum Kongresi, 23 Temmuz 1919'da toplandı.

Mustafa Kemal Paşa, 9 Ağustosta askerlik mesleğinden ihraç edildi.

Mustafa Kemal'in rütbesinin kaldırılmasına, nişanlarının da geri alınmasına karar verildi. Erzurum Kongresi adına ilan edilen beyanname, 10 Ağustosta Erzurum'da Türk Basımevinde çoğaltılarak, binlerce nüsha halinde tüm yurda gönderildi.

Mustafa Kemal Paşa, Erzurum'da arkadaşlarına ''İstanbul, bir Amerikan mandasıdır tutturmuş gidiyor. Bu olmayacaktır. Türkiye istiklal bütünlüğüne sahip olacaktır. Hayır paşalar hayır, hayır beyefendiler... Manda yok, ya istiklal ya ölüm var'' diyordu.

Erzurum Kongresi'nin ardından, 4 Eylülde açılan Sivas Kongresi, 11 Eylülde son buldu. 10 maddelik Umumi Kongre Beyannamesi yayımlandı.


ZAFERE GİDEN YOL...
Tarih 12 Eylül 1919... Osmanlı padişahı adına Damat Ferit ile İngiltere temsilcisi arasında, İngiliz mandasının kabul edildiğine dair gizli bir anlaşma imzalandı.

Düşman işgali sürerken, 30 Ekimde Urfa'ya giren Fransızlar hiç beklemedikleri tepkiler alıyordu. 31 Ekim 1919 tarihinde Maraş'ta, Fransız askeri üniforması giymiş bazı Ermeniler taşkınlık yaparak, işi kadınlara tecavüze kadar götürdü. Tarihin ''Sütçü İmam'' diye yazacağı, Uzunoluk Camisi Müezzini Hacı İmam duruma dayanamadı ve silahına sarıldı. Böylece yöredeki direniş hareketi başladı.

27 Aralık 1919'da Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye üyeleriyle birlikte Ankara'ya geldi. 29 Aralıkta Mustafa Kemal hakkındaki askerlikten çıkarılma ve madalyalarının geri alınma kararı Meclis-i Vükela tarafından düzeltildi. Kendisinin istifa etmiş olduğu ve madalyalarının iadesi kararı alındı. Milli mücadele tüm hızıyla sürerken, takvim şöyle akıyordu:

-6 Ocak 1920: Erzurum'da Mustafa Kemal'in Erzurum Mebusu seçildiğine dair mazbata düzenlendi.

-12 Ocak 1920: İstanbul'da son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı açıldı.

-16 Mart 1920: Saat 10.00'dan itibaren İstanbul'un askeri işgal altına alınacağına dair itilaf devletleri adına İngiltere, Fransa ve İtalya Yüksek Komiserleri'nin müştereken imzaladıkları nota, Sadrazam Salih Paşa'ya tebliğ edildi. İstanbul, artık işgal altındaydı. Manastırlı Hamdi Efendi adındaki bir telgraf memuru, işgali Mustafa Kemal Paşa'ya iletti.

-6 Nisan 1920: Ulusal mücadeleyi tüm dünyaya duyuran Anadolu Ajansı kuruldu.

-21 Nisan 1920: Mustafa Kemal, vilayetlere Meclis'in 23 Nisan 1920 günü açılacağını bildirdi.

-23 Nisan 1920: Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı.

-24 Nisan 1920: Mustafa Kemal Paşa, Meclis Başkanlığı'na seçildi.

-5 Mayıs 1920: TBMM İcra Vekilleri Heyeti, ilk toplantısını yaptı.

-9 Mayıs 1920: TBMM adına Mustafa Kemal imzasıyla Anadolu Ajansı aracılığıyla İslam alemine şu beyanname iletildi: ''Orduyu terhis etmek, köylülere Kuvay-ı Milliye'yi asi tanıtmak, milleti kendisine şeref veren, en asil ve civanmert evladına karşı şüphe ve tereddüte düşürmek, sulhu hazırlamak için İngiliz emri altında çalışan vatansızların ilk işi oldu''.

-11 Mayıs 1920: Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'da Divan-ı Harb tarafından idama mahkum edildi.

-29/30 Mayıs 1920: TBMM Hükümeti ile Fransız hükümeti arasında imzalanan 20 günlük ateşkes anlaşması başladı.

-10 Ağustos 1920: İstanbul Hükümeti ile itilaf devletleri arasında Sevr Anlaşması imzalandı.

-2/3 Aralık 1920: Ermeniler ile Gümrü Anlaşması imzalandı.


...VE ZAFER
Milli mücadele meyvelerini veriyordu. Ulusun topraklarını savunma mücadelesi, 10 Ocak 1920'de İnönü mevzilerinde Yunanlılarla şiddetli çarpışmaların ardından 1. İnönü Zaferi'nin kazanılmasıyla başarıya ulaşmaya başlamıştı.

20 Ocak 1920'de ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilirken, 5 Şubatta TBMM'nin gizli oturumunda Londra Konferansı'na Ankara Hükümeti adına heyet gönderilmesi ve heyetin Meclis üyelerinden oluşması kararlaştırıldı. 6 Şubatta Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyet, Ankara'dan hareket etti. 21 Şubatta konferans başladı ve 12 Martta son buldu.

TBMM hükümeti ile Rusya arasında 16 Martta Moskova Anlaşması imzalandı. Masa üzerindeki zaferleri, meydanlardaki zaferler izliyordu. 1 Nisanda 2. İnönü Zaferi kazanıldı. 5 Ağustos; Mustafa Kemal'i geniş yetkilerle ve 3 ay süreyle Başkumandanlık tevcih eden kanun, TBMM'de kabul edilirken, 23 Ağustos 1920 günü Yunan ordusu taarruza geçti ve Sakarya Meydan Muharebesi başladı. 26 Ağustosta Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın şu emri geldi:

''Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz''...

13 Eylülde Sakarya Meydan Muharebesi sona ermiş, düşmanın Sakarya Nehri'nin doğusunda imha edilmesiyle zafer kazanılmıştı. Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle 14 Eylülde genel seferberlik ilan edildi. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 19 Eylülde ''Gazi'' unvanı ve mareşal rütbesini aldı.

Yeni yılın başlangıcında Mersin ve Adana düşman işgalinden kurtulmuştu. Dört bir bucak Türk topraklarının düşman çizmesi altındaki esareti birer birer sona eriyordu.

26 Ağustosta saat 05.30'da topçu ateşiyle Kocatepe'den Büyük Türk Taarruzu başladı. Türk süvarileri, 9 Eylülde İzmir'e girdi ve Kadifekale'ye Türk bayrağı çekildi.


SALTANAT BİTTİ...
Mudanya Konferansı, 3 Ekim 1922'de başladı. Mütareke, 11 Ekimde imzalandı ve 15 Ekimde yürürlüğe girdi.

TBMM, 1 Kasımda bir devri sona erdirdi. Hilafet ve saltanatın birbirinden ayrılarak, saltanatın lağvına karar verilmişti. TBMM Hükümeti, 5 Kasım sabahı idareye el konulduğuna dair Ankara hükümeti kararını Refet Paşa aracılığıyla İstanbul Hükümeti'ne tebliğ etti: ''5 Kasım 1922 öğle vaktinden itibaren İstanbul'un idaresine el konulmuştur.''

Vahdettin'in halifelikten uzaklaştırıldığına dair Şeriye Vekili Vehbi Efendi, 18 Kasımda fetva çıkardı. Ulusal Kurtuluş Savaşı sona ermiş, şimdi sıra zaferin masa başında kazanılmasına gelmişti.

20 Kasım 1922 tarihinde Lozan Konferansı açıldı. Konferans, 4 Şubatta 2 ay süren görüşmelerden sonra kesintiye uğradı. Daha sonraları, milli mücadelenin kahramanlarından İsmet Paşa, yumruğunu masaya vurarak istediklerini kabul ettirecek ve büyük bir zafere imza atacaktı.

25 Ağustosta İtilaf Kuvvetleri, Lozan Anlaşması gereğince İstanbul'u boşaltma hazırlıklarına başladı ve 27 Ekimde Halk Fırkası Meclis Grubu, Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında toplandı.


''YAŞASIN CUMHURİYET''...
Akşam Çankaya'da yemek esnasında Mustafa Kemal Paşa, hazır bulunanlara müjdeyi verdi: ''Yarın Cumhuriyet'i ilan edeceğiz.''

Günlerden 28 Ekim 1923... Bütün hazırlıklar bitmiş ve 29 Ekim günü gelmişti. Mustafa Kemal Paşa'nın Cumhuriyet kurulması teklifi, Halk Fırkası toplantısında kabul edildi. Halk Fırkası toplantısından sonra Büyük Millet Meclisi, saat 18.00'de toplandı ve Kanun-u Esasi Encümeni tarafından Cumhuriyet teklifi mazbatası hazırlandı. TBMM'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun bazı maddeleri değiştirildi. Türkiye Devleti'nin hükümet şeklinin Cumhuriyet olduğu ''Yaşasın Cumhuriyet'' sesleri arasında kabul edildi.

Büyük Millet Meclisi'nde gizli oyla Cumhurbaşkanı seçimi yapıldı. Ankara Mebusu Mustafa Kemal Paşa, oylamaya katılan 158 mebusun tümünün oyunu alarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, başbakanlığa Malatya Mebusu İsmet Paşa'yı atadı. İsmet Paşa Kabinesi kuruldu.

Halk, sokaklarda ellerinde bayraklarla genç Cumhuriyet'i kutluyordu.

Esaret sona ermiş, şimdi büyük mücadelenin ardından hiç de kolay kazanılmayan bağımsızlığı kutlamaya sıra gelmişti. Sokaklarda artık düşman çizmelerinin sesleri değil tek bir ses çınlıyordu: ''Yaşasın Cumhuriyet''...
Saygılarla.

Cumartesi, Ekim 27, 2007

DEMOKRASİ DERSİ VEREN ÜLKE...




DTP’nin Demokratik Toplum Kongresi’ne katılarak toplantının açılış konuşmasını yapan Zana, Kürtçe konuştu ve konuşması Türkçe’ye tercüme edilmedi. Zana, şunları söyledi:
" Tek PKK'lı vermeyin "
Dünyanın en sabırlı Ulusu.Avrupa Türkiye den AB için isteklerden bulunmadan önce. Biraz
Demokrasi dersi alsın.
Bu günleri gördükçe acaba Avrupa Birliği; birliğine katmak için TÜRKİYE gibi bir ulusu hak etmiş mı sorulur !!!

DTP bu gün sınıfda kalmıştır.

Saygılarla.

Cuma, Ekim 26, 2007

SIRTIMDAKI CIBAN...



Bu Türkiye'nın yıllardır sırtında taşıdığı sivilce çıbana dönüşmüştür.Bir çıban vücudu öldürmez ama yıpratır acı çektirir.Çaresi ise çıban bir neşterle yarılır içindeki cerahat akıtılır, temizlenir.Dikkat edilecek tek şey ise temizlenmiş yerin çok dikkatli olarak bakılmasıdır.Ne kadar önemle nekahat süresi içersinde özen gösterilirse o kadar çabuk iyleşir.Geride hiç bir iz bırakmadan gelip geçer.
İşte bu günler o çıbana vurulan neşterin günüdür.
Bakalım elimizde neler var:
Miletin seçtiği bir Meclis top yekün neşterin vurulmasına izin vermiş.
Ameliyat masasını gereken her türlü imkanları hazırlıyan bir hükümet.
Hasta masaya yatırılmış; o çıbanı yok edecek bir ordu.
Geriye kalan tek şey bu uzmanlara bırakılması sükunetle ameliyatın sonunu beklemek bizlere kalıyor.
Şimdi bana düşen görev nedir diye düşünüyorum.Bu sivilceyi çıban haline getiren unsurlar nelerdir.Hangi ortamda ne yollarla onu besleyip çıban haline getiren mikroplar nelerdi.Onu bilmek benim hakkım.
Bu gün istibarat birimleri yurt içinde ve yurt dışında legal yollarla bu sivilceyi besliyen firmaları bizlere açıklamalarının zamanı geldide geçiyor.70-80 Milyon insan bunu bekliyor.Bu firmalar Medya kanalları sayesinde bu 80 milyona açıklanması gerekir.Bizlerde bu mikropları tanıyıp onlara karşı gereken tedbirleri alıp dezenfekte yaparak bir başka sivilcelerin çıbana dönüşmemesini önliyelim.
Mehmedime sıkılan kurşunun parası benim cebimden çıkmasın.
Saygılar.

Perşembe, Ekim 25, 2007

YAGMA YOK KENDINE GEL !!!




Sana Kamyon kamyon yiyeceğini göndereyim


Güney Irakda insanların rüyalarında bile göremedikleri hayatı yaşa .




Benim kardeşlerim evinde silah elinde otursun / Okula gitsin.


Sen içinde bana kurşun sıkan o benim kardeşim dediğin teoristi besle.

Resimlere iyice bak bu Yabancı Basının yayınladığı resimler.

Bir kere daha düşün neden Türk Askeri MEHMETCIK sınırda.

Bir adım sonra bir somun ekmeğe bile muhtaç kalacaksın.Seni bir zamanlar doyuran o Mehmet'cikdi unutma...

BİR BİLEN İZAH ETSİN BEN ANLAMIYORUM...



Avukatlar İmralı'ya gidemedi.
Her çarşamba İmralı'ya giderek terörist başı Abdullah Öcalan ile görüşen avukatları, tepkiler sebebiyle bugün Gemlik'e gelmedi.


Walter Richard Rudolf Hess (26 Nisan 1894 – 17 Ağustos 1987) Nazi Almanyası'nın önde gelen isimlerindendi. Adolf Hitler'in Nazi Partisi'ndeki vekiliydi. Sovyetler Birliği ile savaşın arifesinde Birleşik Krallık ile barış görüşmeleri yapmak üzere uçağıyla İskoçya'nın Glasgow şehrindeki Maryhill kışlasına gitti ancak tutuklandı. Nürnberg mahkemelerinde yargılandı ve Spandau hapishanesinde ömür boyu hapse mahkum oldu. 1987 yılında burada öldü. Neo-naziler ve Yahudi düşmanları arasında saygın bir isimdir.Hess, savaşın sonuna kadar Britanya tarafından alıkondu. Savaşın ardından Nürnberg mahkemesinde yargılandı ve Berlin’deki Spandau hapishanesinde ömür boyu hapis cezası aldı.
Yargılamalar sırasında Hess tüm sanıklar içinde aklî yönden en dengesiz olanıydı. Mahkeme sırasında kendi kendine konuşuyor veya sebepsiz yere kahkahalar atıyordu.
Baldur von Schirach ve Albert Speer'in 1966'da serbest kalmalarının ardından Spandau hapishanesindeki tek mahkum olarak kaldı. Gardiyanların anlattıklarına göre akıl sağlığı giderek bozuldu ve hafızasının büyük bölümünü yitirdi. Yirmi yıl boyunca tek ahbabı hapishane müdürü Eugene K. Bird idi.
Hess, 17 Ağustos 1987 yılında Spandau hapishanesinde öldü. Öldüğünde 93 yaşındaydı ve Almanya'daki en yaşlı mahkumdu. Ölümünün hemen ardından Spandau hapishanesi yıkılmıştır.
Size yukarda iki haber koydum.Bir tanesi bizim ülkemizdeki mahkum ile ilgili haber diğeri ise Avrupa'nın tam göbeğinde yaşamış bir mahkum.
O mahkumu hayatının son dakikasına kadar üç devletin askerleri hapisanede beklemişlerdir.Her ay dönüşümle.Yaşının sıhhatinin bozulmasına rağmen Rus'ların vetosu ile Af bile edilmemiştir.Öldükten sonra hapisanenin bulunduğu bölge yasak bölge ilan edilmiş gece gündüz çalışma ile sanki hiç orada bir hapishane olmamış gibi yok edilmişdir.Hatta bir İngiliz Subayı hatıra diye bir tuğla aldığı için 1 sene hapis cezası almış ordudan atılmıştır.
Yukardaki haberi okuyunca onun avukatlarıda acaba her hafta ziyaret ediyorlarmı diye
bir araştırma yaptım.
Araştırma sonucu bulduğum koca bir cevap HAYIR.
Gelelim gene bizim mahkuma.Muhakemesi sonunda.Ölüme mahkum edilmiş.Cezası çıkarılan bir kanunla ömür boyu hapise çevrilmiş.Her türlü hayatı bir tehlikeye karşı sokakdaki vatandaşdan çok daha iyi korunan ve sıhhi yönden sokakdaki vatandaşdan çok daha iyi kontrolden geçen bir mahkum.
Şimdi biri bana cevap versin neden avukatları her çarşamba onun ziyaretine gidiyor?
Lütfen bilen varsa iki kelime ile yorumda bulunsunda bizde merakımızı giderelim.
Saygılarla.

Çarşamba, Ekim 24, 2007

VATAN


Salı, Ekim 23, 2007

BÜYÜK NASIL OLUNUR...


"Yıllarca süren müzakereler bir sonuç vermeyince Arjantin Falkland ve Güney Georgia Adalarını işgal etti. İngiltere, Güney Amerika'ya hemen bir görev kuvveti gönderdi. İngiltere, 25-26 Nisan 1982 tarihlerinde İngiliz birlikleri Güney Georgia Adasını ele geçirince, Falkland Adalarındaki Arjantin birlikleri komutanı teslim oldu. Arjantin Devlet Başkanı Galtieri'nin ayrılmasından sonra İngiltere adalardan çekilmedi."
"2006 İsrail-Lübnan Krizi, Hizbullah'ın askeri kanadı ile İsrail silahlı kuvvetleri arasında Lübnan toprakları ve İsrail'in kuzeyinde, 12 Temmuz - 14 Ağustos 2006 tarihleri arasında sürmüş olan silahlı çatışmadır.
Kriz, Lübnan'da yerleşmiş Hizbullah Örgütü'nün, 12 Temmuz 2006 tarihinde 2 İsrail askerini kaçırması ve 8'ini öldürmesiyle başlamıştır. Askerlerin kaçırılmasına ek olarak güney Lübnan'daki Hizbullah militanlarının İsrail topraklarına Katyuşya füzeleri ateşlemesi; İsrail tarafından Lübnan'ın bir savaş hareketinde ("act of war") bulunduğu şeklinde yorumlanmıştır. Bunun üzerine İsrail, Lübnan'a hava ve kara saldırıları yapmış ve ülkenin limanlarını denizden ablukaya almıştır. İsrail'in bu davranışına karşılık olarak Hizbullah, güney Lübnan'dan İsrail'in kuzeyine yaptığı füze saldırılarını şiddetlendirmiştir.
Bir aydan fazla süren çatışmaların ardından, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin aldığı 1701 sayılı karar uyarınca 14 Ağustos'da taraflar saldırılarını durdurmuştur."
Yukarda bibirinden ayrı iki örnek:
Biri İngiliz'ler diğeri İsrail problemleri cözülmüşmüdür hayır.Fakat her ikiside bazı şeylerin değişmesine neden olmuşdur.Bu gün Arjantin böyle bir çılgınlığa kalkmaz.Aynı şey Lübnan içinde geçerlidir.
Dikkatle izliyorum tv oturumları; geç kalınmış Türk askeri Irak'a girdiği zaman PKK çoktan Peşmerge askerinin arasına karışmış.Karşımıza çıkan PKK'mı Peşmergemı bunu nasıl ayırabileceğiz.Yorumlar, yorumlar...
Banane kardeşim benim ülkeme saldırı nereden gelmektedir.Irak'dan o zaman benim karşımda sorumlu olan odur ben girer karşıma gelen her şeyi ezer geçerim.O benim sorunum değil o sorun topraklarında bu insanları barındıran kişilerin problemidir.İster kardeşi olsun isterse akrabası olsun beni hiç ilgilendirmez.Ayıklamayı ben yapmam onu kendisi yapsin.Beni kim durdurur ben nerelere kadar girerim diyecek olursan icap ederse Bağdat'a kadar.
Birleşmiş Milletler, AB buna müsade edermi.Tabiki etmeyecek bana bir noktada dur diyecek.Beni masa başında oturtup anlaşma ya zorlayacak.Gerçeğide budur.Bende onlara peki derim masada pazarlığımı yaparım.Çizgiler çizilir sınırların korunması BM.ler askerlerinin denetimine bırakılır.
İkinci plan ise bu günkü Güneydoğudaki yaşam hakkı benim garantim altına alınır.Bu demektirkı orada yaşıyan bir vatandaş gecesi gündüzü ile hiç ölüm korkusu çekmeden yaşamaya başlar.Ekonomik yaşamları kendi çabaları ile ele alınır.İsterse siyasete atılır isterse iş piyasasına .Batıda yaşıyan vatandaşımın ne sıkıntısı varsa onunda o kadar sıkıntısı olur.Kültürler o kadar iç içe girmiştir bunu ayırmak hiç bir babayiğidin yapabileceği birşey değildir.Et tırnakdan ayrılmaz.Denendiği zaman el çeker açısını.Biri çıkıyor o insan rahatça kendi lisanını konuşabilsin diyor tv.lerde, bırakın bu gibi polemikleri.Bir gün Sn Başbakan Çiller Doğu gezisine çıktığı zaman halkın arasında bir nine yanına gelmişdi bir derdi vardı.Yaşı 80 nin üstündeydi.Derdini yanındaki torunu vasıtası ile Başbakana anlattı.80 yaşındaki ninem Türkçe bilmiyordu torunu ona tercümanlık yaptı.O zamanın Başbakanı derdini hemen cözüceğini torunun vasıtası ile nineye iletti.80 lik nine ile başbakan birbirlerine sarıldılar.Keşke ninem yaşamı boyunca bazı imkanlardan faydalanabilseydi de bu arada Türkçeyi de öğrenebilseydi.
Bir Örnek daha Firmada sene sonunda bir araya gelip büyük bir eylence yapardık.O günü onlar organize eder ben ve eşim onların misafiri olurduk.Tabiiki bütün ücretleri Firma karşılardı.Çoğu Kürt kökenli işçilerimdi.Aralarında Kürtce,Türkçe,Almanca konuşurlardı.Meğer değişik yörelerden geldikleri için konuştukları Kürtçeyi hepsi anlayamıyorlarmış.İçlerinden bir tanesi seside pek güzel mikrofonu alıp bir Kürtçe şarkı söylemek istediğini bunuda Şefin hanımına ithaf edeceğini söyledi.(Bana söyliyemedikleri bazı problemlerini ona söylerlerdi.İzin veya avans gibi.)Hanımda söyle yalnız sonunda da ne manaya geldiğini tercüme et dedi.Bizim yanık sesli Kürt kökenli işçim şarkısına başladı.Şarkı çok güzeldi.Benim hanım dayanamadı ona eşlik etti.
Nedenmi diye soracak olursanır çoğu Türkçe kelimeler geçen hepimizin tanıdığı bir şarkı idi.
Bilmem bir şeyler anlatabildimmi.Kürt'ün en büyük dostu Türktür.Cünkü onlar et ile tırnak gibi bir elin üzerindededir.Zaten kelimeyi ele aldığınız zaman bir başka harf bile ekleminize hacet yoktur.O bütünlügün içinde tek bir harfin yerini değiştirmek yeterlidir.
Saygılarla.

Pazartesi, Ekim 22, 2007

GELECEĞİNİ BİLİYORDUM !



Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü görür. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu.

- Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?

"Delirdin mi? der gibi baktı teğmen.

- Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma

Asker ısrar etti. Teğmen:

- Peki... Git o zaman ...

İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan askere döndü:

- Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bak haklı çıktım. Bu zaten ölmüş dedi teğmen.

"Değdi teğmenim" dedi asker.

- Nasıl değdi?" dedi teğmen.

- Bu adam ölmüş görmüyor musun?

- Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için. Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı teğmene:

"Geleceğini biliyordum !.." demişti arkadaşı...
"Geleceğini biliyordum !..."

Gecenin bir saatinde düştü bu email posta kutuma.Bir öğretmenimden geliyordu o saatlerde onuda uyku tutmamışdı.Parantez içinde birde alıntı yazmışdı.
Esasında o bir alıntı değil içimizde yaşanan ateşden bir parçaydı.
Mehmetciğim nerede olursan ol, sen o toprağa düştügün zaman bilki yerine bir gelecek daha var.O topraklar Atalarının kanıyla sulanmış arkandan gelenler sadece bir bayrağı teslim alıyorlar.Bütün Dünya şunu bilsinki bu millet harbe çarpışmak için gitmez; ölmek için oraya gider.Öyle doğmuştur.Öyle yaşamıştır ve öylece de ölür.
Ne mutlu ki böyle bir nesil Dünya'ya gelmişdir.
Gelecekdir.
Bütün şehitlerime Gazilerime saygılarla .