Perşembe, Nisan 12, 2007

Seks ve sosyal yapi.


Seks dediğimiz zaman aklımıza neler gelebiliyor? Bunu çok yönlü olarak değerlendirebilir.Birey olarak bir çok fikir üretebiliriz.Seks'in canlılar arasında algılanması çok yönlü olabilir.Bu gün sizlere bunu çok değişik bir tarzını anlatmaya çalışacağım.
Belgesel bir filmden gördüklerimi sizlerle paylaşmak istedim. :)
Cüce şempanze ya da Bonobo (Pan Paniscus), bugün nesillerinin tükenmesi tehlikesi ile karşı karşıya olan yüzlerce canlı türünden biridir.Bu gün Kongo'da 300 civarinda oldugu tahmin edilmekte ve koruma altina alinmistir. Cüce şempanzelerin ilginç hatta insanın genel bakış açısına göre "uçlarda" yaşam tarzı, kültür kavramının sadece insanlara ait olan bir olgu olmadığını ve yaşamın, sosyal boyutta bile nasıl çeşitlilik gösterebildiğine güzel bir örnek.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan cüce şempanzeler diğer bir adıyla Bonobolar, ana erkil toplum yapısına sahipler. Dişiler arasında örgütlenme genel şempanze türünde olduğundan farklı olarak baskın bir özellik göstermekte. Erkekler arasındaki işbirliğinin düzeyi dişilere nazaran oldukça düşük. Öyle ki dişi bireye bir erkek tarafından saldırı olur ise dişilerden oluşan bir gurup, erkek saldırganı saf dışı etmekte hiç zorlanmıyor. Fakat erkek bireye yapılan bir saldırıya, erkek şempanzeler tarafından topluca bir karşılık verildiği gözlenmemiş. Bu örneğe bakarak şiddetin bonobolar arasında yaygın olduğunu düşünmeyin tam tersine bonoboların en az şiddete başvuran memeli olduğunu öne süren bilim adamları mevcuttur. Bunun nedenleri aşağıdaki gibi özetlenebilir:

Bonobo toplumunda seks, bir üreme aracı olmanın ötesinde sosyal bir davranış özelliği gösterir. Hatta sosyal yaşamın çok önemli bir parçası olduğunu söylemek mümkündür. Her ne kadar cinsellik bizim sosyal yaşantımızda da büyük etkilere neden olan bir olgu olsa da, bonoboların hayatında cinselliğin kullanıldığı boyut insalardakindan epey farklı, belki de başarılı demek daha doğru olur. Bunun ana nedeni, cinselliğin bizim hayatımızda aşırı bastırılmış içgüdülerin bir tezahürü olarak varolması. Oysa bonobolarda cinsellik, erkek ve dişi arasında sosyal dengelerin kurulmasında önemli rol oynayan sosyal bir davranış özelliği göstermekte.

Bonobolar insanlar gibi yüz yüze çiftleşebiliyor ve yine insanlar gibi seks yapmanın üreme dışında bir anlamı olduğu bonobo sosyal hayatında da gözleniyor. Seksin her cesidi bonobolar tarafından uygulanmakta. Seks veya cinsel içerikli hareketler her türlü anlaşmazlığı çözmekte yahut ödüllendirme amacı ile kullanılıyor. Ana-oğul dışında her birey birbiri ile çeşitli boyutlarda cinsel oyun oynayabiliyor.

Genel şempanze gruplarında şiddete başvurulan durumlarda bonobolar birbirine dokunarak hatta seks yaparak barışı sağlıyorlar.Bu yüzden genel şempanze toplumunda görülen şiddet eğilimi Bonobolarda görülmüyor.
Seks'in şiddete karşı bir alternatif alan bu topluluk acaba bizlere kavram ve yeni bir boyutlar içersinde sevgiyi göstermiyormu.
Saygılarla.

Çarşamba, Nisan 11, 2007

BU DA BIZDEKI SISTEM.


Mehmet Yılmaz ne yazmıştı ?
"Açıklamayı Ankara Emniyet Müdürlüğü Özel Kalemi'nden ve Basın Bürosu'ndan temin edemedim. Müdür Bey yerinde olmadığından izin almadan kimse açıklamayı bana gönderemedi. Basın Bürosu'ndaki bir görevlinin yardımcıma söylediğine göre, bürodaki faks şehirlerarası gönderilerde kullanılamıyormuş! Bu durum kamu kuruluşlarımızın, kamuoyunun bilgilendirilmesi konusunda ciddi bir eğitime ihtiyaç duyduklarını gösteriyor."
***
Suçlu :Polis memuresi Canan Usta.
Görev yeri :Ankara Emniyet Müdürlüğü Başın ve Halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü.
Suçu : Hürriyet Yazarı Mehmet Y. Yılmaz'ın istediği bir faksı çekmemek.
Aldığı ceza : Görev yeri değiştırıldı. 'Sürgün' .
Konu : Polis memuresi Canan Usta, Ankara Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şubesi tarafından bir cinayete ilişkin hazırlanan başın bildirisini Ankara'daki bütün gazetelere faksladı. Hürriyet'te yer alan haberin gerçeği yansıtmadığını belirten fakstan haberdar olan Mehmet Y. Yılmaz, yardımcısı aracılığıyla konuya ilişkin faksı istedi.
Polis memuresi Canan Usta da, telefon hatlarının şehirlerarasına kapalı olduğunu belirterek, faksı Ankara bürosuna geçtiklerini söyledi.Bu durumu da üst makamina iletti.
Köşe yazısı : Ankara Emniyet Müdürlüğü'nden istediği faksı alamayan Yılmaz, durumu köşesine taşıdı.
Cözüm : Ankara Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz da Personel Şube Müdürü'nü uyararak, ihmali olanlarını görev yerinin değiştirilmesi.
Ne öğrendik : Sistem harika çalışıyor.Hepimizi tebrik ederim.
Şahsi fikrim : Bundan sonra zora düstügüm de polis polis diye yardım istemiyeceğim.Nedeni o polis den yardım istemeye utanırım.
Haberi Sabah gazetesinde okudum.

Saygılar.

Salı, Nisan 10, 2007

LALE AGACI/LIREDENDRON TULIPEFERA


Dünyanın en eski çiçek açan fidanı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.
Her iki yabani Manolya'dan bir tanesi yok oluyor.Bournemouth Ünüversitesi 131 Manolya çeşidinin kırmızı çizgilerle kayda geçtiğini bildiiyor.
Bu tehlikenin başlıca nedenlerin den bir tanesi de yaşam bölgelerinin çoğunun tarım alanlarına açılması olarak gösteriliyor.
Dünya da % 40 ile 245 cinse sahip Çin de bile bu durum hissedilmekte.Tempel çevrelerini süsliyen 800 senelik bu ağaçlar eğer acilen bir çare alınmadığı taktirde tarih olacakları söylenmektedir.
Ormanların ekolojik bozulmaları nedeni ki, buna sera gazlarının da katkısı ile her iki fidan dan bir tanesi yok olmaktadır.
Saygılarla.

Pazartesi, Nisan 09, 2007

MIMAR SINAN...


Mimar Sinan (15 Nisan 1489 - 9 Nisan 1588)Mimar Sinan Kayseri’nin Ağırnas köyünde doğdu.Bu gün 9.Nisan.2007 yi gösteriyor.Aradan tam 419 yıl geçmiş o büyük mimarın aramızdan ayrıldığı.Bu gün dahi eserleri hala ayakta dimdik duruyor.Bizler Ulus olarak çok şanslıyız.Bütün dünyanın unutamıyacağı liderleri sanat büyüklerini yetiştirmiş olmakla.Onların eserleri üzerinde hala kitaplar yazılıp çizilmektedir.O büyük mimarın bizlere bıraktiği eserleri buraya yazmaya kalksam sayfalar da yer kalmaz.
Bazen düsünüyorum onun bu miraslarını bu günün insanı olarak hak ediyormuyuz.Daha doğrusu sahip çıkabiliyormuyuz.
Bunun cevabını verebilmek için bu gün hala ayakta dimdik duran bu eserlere nasıl sahip çıktığımıza bir bakalım.
Ben burada daha çok şey yazmak isterdim.Bu yazımın devamını duyarlı benim gibi içi yanan blog kardeşlerime bırakıyorum.
Saygılarla.

Dünyaya tekrar gelsem...


Bana sorsalar yeniden doğsan hangi bir millete ait olmak isterdin?
- Türk olmayı isterdim.
- Neden ?
- Neden mi; yaratılırken ilahi kuvvet o milletin ruhuna sabrı üflemiş.
- Sabırmı ?
- Evet sabır. Ruh onun ilk önce anlamamış ne olduğunu; bir hamur gibi yoğurmuş, parçalara bölmüş.Ondan asaleti çıkarmıs, merhameti yapmış.Etrafında kin düsmanlık varken nisbet olsun diye sevgiyi huzuru doğurtmuş.
- Peki bunun bir faydasını görmüsmü ?
- Pek görmüş sayılamaz.Dost düsman ayırımının ne olduğunu kavrıyamamış.Arkasından vurmaya kalksalar bile ona kucağını açmış.Zamanı gelmiş kendi kendini yemiş.Asla düsene el uzatmaktan vaz geçmemiş zararı hep içinde saklamış.
- Öğleyse neden diğer milletler onu ayrıcalık gibi görmüşler.
- Esasında görmemişler onlar kendilerin de olmıyan bazı şeyleri gördükçe hayret etmişler ! Yanların da olmuşlar öğrenebilmek için, zaman zaman kıskançlıklarından karşılarına geçmişler.
- Tarihi baktığımız zaman çok ama çok ülkelere yayılmışsınız.O kadar iyi idiniz de neden oralarda kalmadınız ?
- Biz oralara sabrı insanlığı göstermeye gittik.Onları yok etmeğe değil.Huzuru getirdik.Ayrıldık onların hiç bir kaybı olmadı.Aksine kazançları biraz olsun benliklerini buldular.
- Çok mu akıllı bir milletsiniz ?
- Akıllı olmakla neyi kast ediyorsunuz.
- Bak diğer milletlere aya bile gittiler..
- Aya gidebilirler.En büyük teknolojilere bile sahip olabilirler.Bir ucdan gelip diğer ucu istila bile edebilirler.
- Eee o zaman.
- Eee o zaman.Yaşamak zorun da kaldıkları dünya yı kurtarmak için kara kara düsünürler.Acaba bu gidişle ne kadar ömrü kaldı diye.Nelerden feragat edelim de eskiye başlangıca dönelim diye.Eğer sen buna medeniyet diyorsan şairin dediği gibi "tek dışı kalmış canavar" !

- Hı...
- Bak şu benim ayrılıp da bir şeyler öğretmeye çalıştığım milletlere.
- Demek ki o ruhunda ki sabrı o kadar güzel parçalara ayırmışsın öylemi.
- Evet beni korkutan da bu, o kadar çok parçalan di ki bir gün o sabır denen şey kalmıyacak elim de!
- O zaman.
- O zamanı hiç düsünme.
- Anlamaya çalışıyorum seni.
- Aman beni anlamaya çalışman uzun sürmesin.Elimde ki sabır çok az kaldı.

Saygılarla.

Pazar, Nisan 08, 2007

PAZARIN SOHBETI..


Güneş toprağı ısıtmaya çalışırken bende sanal bahçemde ki banka iliştim.Baharı tam olarak yaşamamıza rağmen üzerimizde ki kalın giyeceklerden vaz geçemedik.Arada esen soğuk rüzgar güneşe nisbet yapıyordu sanki.Tabiat uyanmış bahar çiçekleri her bir yanımızı sarmıştı değişen bir şey yoktu.Bahar yine kendine haz güzelliklerini sermiş, bizler de bir sene daha yaşlanmış bir şekilde onun kolları arasında kayboluyorduk.
Sanki hiç yazılıp çizilen İklim değişiklikleri ile karşı karşıya değilmiş gibisine.
Her şey bir anda unutulup gidiyor yazılanlar söylenenler çengeli olmaksızın boşlukta askıda kalıyordu.
Kafamda düsünceler fırıl fırıl dönerken yüz ifadem devamlı olarak değiştiğini fark bile edemiyordum.
Bir ara elim de tatlı bir kaşıntı beni kendime getirdi.
Bu bir ufacık karınca idi.Ne arıyordu; bu rengarenk sanal bahçede gezinmesi gerekirken, uzun bir zahmet verip yaşlı bir adamın eline tırmanması; elimi göz hizama getirerek onu incelemeye başlamışdim ki ince bir sesle bana seslendi.
- Önünden ikidir geçiyorum dikkatimi celp etti. Neden hüzünlü dertli dertli bakıyorsun?
- Bak baharın en güzel günü önüne serilmişken.
Nereden bilirdi benim bu dertlerimi!
- Bende ona yanıyorum zaten ya bu günleri bir daha yaşıyamazsak.
Güldü;
- onu şimdi mı söylüyorsun yıllardır bu güzel dünyayı inceliyorsunuz başından neler geçtiğini biraz olsun biliyorsunuz.Tecrübe sahibi oldunuz desem/demesem .
- Biz sizleri anlıyamıyoruz. Yapar yıkarsınız arkasından da böyle şikayet edersiniz.
- Keşke bundan ders çıkarıp öğrenebilseniz.Doğa da biz canlılar sizlere kendimizi feda etme pahasına örnek olmaya çalışıyoruz.O zamanda inat olsun diye gözlerinizi kapıyor uyuyorsunuz.Fakat bir konuda hakkınızı yememek lazım şikayet etmede birincisiniz.
- Abartma abartma pek de senin dediğin gibi değiliz.Şikayet etmiyenimiz çook.
- Zaten onlar sizlerin kafalarınızı karıştırmıyormu !.

-Bak sana bir sualım olacak? Yağmur damlaciğinin ne kadar bir büyüklükte olduğunu bilirmisin.
- Tabii... Senin kadar bir şey,
- Dediğin gibi olsun.Peki onun ne kadar yüksekten düstüğünü bilirmisin ?
- Sen nereye getiriyorsun lafı ?
- Hem diyorsun ki bir damlacık benim büyüklügüm de, hem diyorsun ki binlerce metre yükseklikten geliyor.
Hiç düsünmüyorsun ki bu damlaçıkların binlercesi bizlerin kafasına düstügü anı.Biz ne diyoruz bereket hayat diyip hiç şikayet etmeden seviniyoruz.
Ya sizler bu günde yağmur yağıyor diye şikayet etmiyormusunuz.Hem de kafanıza gelen damlaçıklar benim kadar olduğu halde.Ya bunlar senin büyüklügünde olsaydı !..

Daha da bir şeyler söyleniyordu ama elimden aşağı yoluna koyulunca o ince ses kayboldu gitti.
Nereden çıktı bu karınca acaba bir yerde haklımıydı.Doğayı kirletenler biz olduğumuzu bildiği halde neden yüzümüze vurmuyordu da bana yaşamın ne kadar güzel olduğunu söylüyordu.
Gitti benim güzelim Pazar günü ne günlere kaldık insanları bir kenara atıp arılara karıncalara daldık.
Saygılarla.

Cumartesi, Nisan 07, 2007

Ucu bitmiyen kayıp zaman !..


Her gün duş alın,temizlik yapın,kapıyı acaba kilitledim mi diye kontrol edin vs. Bunların hepsi yaşamımızdan giden enerji ve zaman.

İnanın arta kalan çalışma hayatımız ve özel hayatımıza ayrılan zamansa gittikçe kısalıyor.

Mecburmuş gibi her seferinde evini terkederken kıyı köşede ki tozu temizlemesi; Erkeğin tuvalette günde belki de 30 defa ellerini yıkaması, çoğunlukta tam iş yerine gelmişken,
acaba ocağın altını veya buna benzer gereçlerin altını kapadınmı diye geri dönmesi gibi.
Bu döngü bizleri dar bir korse içinde kalmış nefes alamıyan bir insana döndürüyor.

Normal bir çalışma saatleri içinde bu tip benzeri zaman kaybı bir gün arkadaş veya ailemize ayrılacak zamanı, ayıramıyacak duruma sokacak.

Kafamızda yaratmış olduğumuz bu zoraki hastalıklarla, ilerde bizleri çok daha zor durumlarla karşı karşıya kalacağımızı söylüyor pisikologlar.

Tabii ki duşunu alıp, çay ve kahvesini içerek işine gitmesi normal karşılansa da bazen bu durumu abartarak günlük dengelerimizi zora sokabiliyoruz.Pisikologlar bu durumu zoraki bir işlev haline getirdiğimiz zaman tehlikenin başladığını işaret ediyor.

Bilinçli olarak yukardaki günlük işlevlerin tam olarak yaşamamız da ne kadar bir zaman harcandığını biliyormuyuz ?

O gün yemek pişirmediğiniz halde neden ocağın kapalı olup olmadığını düşünmek zorunda kalıyorsunuz.Buna benzer alışkanlıklarınız için harcanan düşünme zamanı ve harcanan enerji kaybı ne kadar ?

Bu durumun zoraki bir hastalık olduğunu biliyormuyuz.

İki yönden ele alırsak birinin kendimize yaptığımız düşünce baskısı; diğeri ise düşünmeden yapılan alışkanlık altında ki işlemler.Bunlardan en önde gelenlerden bir tanesi abartılı olarak temizlik ve yıkanma.Bu arada buna kapı, pencere, kilitler,elektrikli aletlerlerin şalterleri diye detaylara girmek istemiyorum.

Zamanımızı çalan başka nelerimiz var.Devamlı olarak saymamız.Arabalar.Tasın içinde ki meyveler,kütüphanede ki kitaplar gibi.

Daha neler olabilir titizlik, simetri.Masamızın üzerinde ki gereçlerin dizimi,dolabımızda ki çamaşırların duruşu,masa çevresinde ki sandalyeler.

Bunlardan en tehlikeli olanı bilinç altı yerleşen alışkanlıklarımız.Kapımızdan çıkarken bile hangi adımı atmamız,masada nereye oturmamız,saç taramamıza kadar.Kaşınma dokunma isteklerimiz vs.

Peki beynimizle ne gibi zaman kayıplarımız olabilir.Hayatta yapmıyacak olsa bile bak ben bu adamı/kadını gebertirim.Yoo bu böyle arabayı kullanırsa arkadan bindirir ezer geçerim.daha neler neler.Yukarda verilen örnekler boşa zaman harcadığımız örneklerden binde biri .

Bu kısa değerli yaşamda bu kayıp zamanları denetlemekle, o zamanı daha güzel yerlerde değerlendirebilirmiyiz.

Tabii bu durum müzmin bir hastalık olarak bizi kendine bağlamamış ise.

Peki sizin aklınıza gelen boşa giden zamanlar nedir ?...

Saygılarla.

Cuma, Nisan 06, 2007

CANKAYA'nin Misafirleri...


Atatürk nasıl cumhurbaşkanı seçildi? İşte tarihin arka planı...
Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken tedirginlik artıyor. İnsanlar sürekli olarak yeni krizlerin, gerginliklerin ve toplumu sarsacak suikastların ortaya çıkmasından endişe ediyorlar. Peki Cumhuriyet tarihi boyunca Çankaya seçimlerinde neler yaşandı? Sabah gazetesinde, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin geçmişiyle ilgili çok ilgi çekici bir yazı dizisi hazırlayan yazar Emre Aköz'le Atatürk'ten bu yana cumhurbaşkanlığı seçimlerinin çok çarpıcı olan geçmişini Radikal'den Neşe Düzel konuştu:

Atatürk, cumhurbaşkanı seçilirken muhalefet etme olasılığı olan Karabekir, Orbay, Adıvar'ların Ankara'da olmadıkları bir günü seçiyor. Bunlar, orduda prestiji olan, siyaseti bilen sert adamlar

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, İnönü'yü cumhurbaşkanı seçtirmemek için iyice azıtıyor. İsmet Paşa son anda gelmekten vazgeçmese, Şükrü Kaya, onu İstanbul'a getirip vurduracaktı

Asker Özal'dan önce dört Çankaya seçimine kâh Meclis'i basarak, kâh Ecevit dahil vekilleri tehdit ederek müdahale etti. Namlunun ucunda yapıldı seçimler. Son üç seçime ordu karışmadı.

Siz cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir araştırma yaparak gazetenizde dizi olarak yayımladınız. Bu araştırmaya göre, Atatürk'ten bu yana yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortak noktası ne?

Cumhuriyet kurulduğundan beri sadece 10 kişi cumhurbaşkanı oldu. Şimdi 11'inciyi seçeceğiz. Bütün cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ortak noktası ise en hafif kelimeyle 'kriz'dir. Bazı dönemlerde Çankaya savaşları öyle çığırından çıkar ki, Meclis'in askerler tarafından kuşatılmasına, adayın başına silah dayanmasına kadar varır iş. Yalnız şunu söylemek gerekir... Silahlı Kuvvetler, cumhurbaşkanlığı seçimini mutlaka çok önemsiyor ve kulisler mutlaka yapılıyordur ama... Son üç cumhurbaşkanlığı seçiminde,

ordunun seçimlere müdahalesi geçmişteki gibi çok doğrudan olmadı.

Peki... Atatürk'le başlayalım. Atatürk'ün cumhurbaşkanı seçilmesinde neler yaşandı? Zorlanıyor mu, sorun yaşıyor mu Atatürk cumhurbaşkanı olmakta?

Biraz zorlanıyor. Ama bu, seçim sırasında yaşanan bir zorlanma değil. Çünkü cumhurbaşkanlığı hikâyesi bir sene öncesinden başlıyor. Çok büyük siyasetçidir Atatürk. Önce Meclis'e seçim kararı aldırıyor. Sonra seçime katılacak adayları tek tek kendisi belirliyor. Ardından Vatana İhanet Kanunu'nu öyle değiştiriyor ki, kendisine karşı bir siyasi oluşum artık imkânsız oluyor. Çünkü Halk Fırkası'nın fikirlerine aykırı siyaset yapmak hainlik addediliyor ve tek parti sistemi böylece getirilmiş oluyor. Mustafa Kemal cumhuriyeti ilan etme ve dolayısıyla cumhurbaşkanı seçilme tarihi olarak da 29 Ekim'i seçiyor. Kısacası, cumhurbaşkanı seçilirken kendisine muhalefet etme olasılığı bulunan Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar gibi isimlerin Ankara'da bulunmadıkları bir günü tercih ediyor. Çünkü o öyle bir dönem ki... Bunlar orduda prestijli olan, İttihatçı gelenekten gelen, savaşı ve siyaseti bilen, silahlı, sert adamlar.

Atatürk niye önce Meclis'i değiştiriyor?

Çünkü bir Meclis var ve ona müdahale edip duruyor. Mustafa Kemal birinin başbakan olmasını istiyor, Meclis 'Hayır, biz onu istemeyiz' diyor. Her konu, içişleri bakanının kim olacağı bile Meclis'te tartışılıp karara bağlanıyor. Mustafa Kemal'in bu meseleyi halletmesi gerekiyor. Güçler birliği ilkesiyle çalışan Meclis'i ekarte edip kendisi her şeye karar veren 'tek adam' olmak istiyor. Zaten bundan sonra da Mustafa Kemal'in çok sık uyguladığı bir taktik var. O da kriz çıkarmak. Nitekim hükümetle Meclis arasında bir kriz yaratıyor ve seçimlere gidiliyor. Çünkü Mustafa Kemal'in tek sorunu her şeye Meclis'in karar vermesi de değil. Ayrıca bu Meclis'te 'ikinci grup' diye bir muhalif grup var. Bunlar Mustafa Kemal'in diktatör olmasından çok korkuyorlar. Çünkü sonuçta bunlar Osmanlı. Bunlar, Osmanlı'nın her şeyi tartışan, yarı demokrasi tecrübesi sayılan Meclis-i Mebusanı'nı biliyorlar. Yeni kurulacak cumhuriyetin tek adam diktatörlüğü olmasını istemiyorlar ve milli hâkimiyet prensibini savunuyorlar.

Atatürk'ten sonra bir başka ulusal kahraman olan İsmet Paşa Çankaya'ya çıktı. İnönü'nün seçiminde neler yaşandı?

1937'de İnönü, Atatürk'le çatışıyor. O sırada Atatürk hasta. Halktan saklanıyor ama bütün yabancı elçiler merkezlerine 'Mustafa Kemal hasta, ölecek' diye bilgi notu geçiyor. İşte tam bu dönemde İnönü başbakanlıktan ayrılıyor. İngilizce öğrenmeye başlıyor ve siyasi tarih okuyor. Yani cumhurbaşkanlığına hazırlanıyor. Ama bazı gruplar, İnönü'yü kendileri için tehdit olarak görüyor. Bir kere, 'mutat zevat' denilen, sürekli Atatürk'ün sofrasında yer alan insanlar var. Bunların bir kısmı Atatürk'ün yardımcısı, vekilharcı, ahbabı, silah arkadaşı, bir kısmı da fedaisi. Mesela Köşk'te bir gürültü oluyor. Gürültü bittikten sonra sofradaki manzara şu. Bu insanların hepsi Atatürk'ün üstüne kapanmış ve silahlar çekilmiş. Bu grup İsmet Paşa'nın Atatürk'ten çok farklı olduğunu biliyor ve 'Bu adam bizi ekarte eder' diyor.

Başka kimler İnönü'ye karşı?

Bu grubun başını Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'la İçişleri Bakanı Şükrü Kaya çekiyor. Bunlar Meclis'in İnönü'yü seçeceğini biliyor ve İnönü'yü seçtirmemek için iyice azıtıyorlar. Öyle ki İnönü'yü İstanbul'a getirip birine vurduracaklar Atatürk'ün ölmesine çok az kalmış. 1938'in kasım ayının başları... İnönü, Ankara'dan İstanbul'a gelip Atatürk'ü son bir defa görmek istiyor. Şükrü Kaya, 'Aman paşam ben sizi götüreyim' diyor ve seyahati organize ediyor. İnönü tam trene binecek, Sağlık Bakanı Refik Saydam, 'Paşam gitmeyin sizi öldürecekler. Beni ezip öyle gidebilirsiniz ancak' diye

İnönü'yü engelliyor. Unutmayın. Bunların hepsi belinde silah olan adamlar. İtiş kakış, bin bir numara, tezgâh, oyunlarla dolu müthiş bir süreç bu.

Ordu desteklemeseydi İsmet Paşa Çankaya'ya çıkabilir miydi?

İnönü gene seçilirdi. Ama Meclis İnönü'yü seçmeseydi, ordu darbe yapıp onu gene seçtirecekti. Çünkü İstanbul'da Birinci Ordu komutanı Fahrettin Altay ve bir grup subay, İnönü'nün cumhurbaşkanı olmasını istiyor. Bunlar Ankara'ya gelip, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'a 'Biz meclis falan tanımayız. İnönü seçilecek. Yoksa gereğini yaparız' diyorlar. Bu tehdit üzerine Çakmak da 'Evet ya, İsmet Paşa iyi olur' diyor.

Peki... İlk sivil cumhurbaşkanımız da Celal Bayar. Onun seçimi nasıl gerçekleşti?

Celal Bayar çok rahat cumhurbaşkanı olmuş gibi gözüküyor dışarıdan bakıldığında ama, aslında o da silahların gölgesinde seçiliyor. Bazı subaylar, Bayar cumhurbaşkanı seçildikten sonra durumu kabul edemiyorlar ve hükümeti devirmek için darbe planlıyorlar. Çünkü Bayar, ezici çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti'nin hem kurucusu ve hem de cumhurbaşkanı olmadan önceki başkanı. Yani cumhurbaşkanlığı, hükümet, başbakanlık tek bir partide toplanıyor. Ve, Ankara kaynıyor. Ordunun içinde de hükümetleri devirmeyi düşünen böyle subaylar, cuntalar 1940'lardan beri var zaten. Başbakan Adnan Menderes DP iktidarına karşı darbe yapılacağı istihbaratını alıyor, Bayar'a bildiriyor. Bayar, Menderes'le birlikte operasyon yapıp, darbe hazırlığındaki 15 general ve

150 albayı bir anda emekli ediyor.

Bayar'dan sonra 1960 darbesinin lideri Cemal Gürsel geldi Çankaya'ya. Onun Çankaya'ya çıkışında yaşanan maceralar neler?

1960 darbesinden sonra anayasa hazırlandı ve seçimler yapıldı. Demokrat Parti'nin devamı olan Adalet Partisi (AP) de Meclis'e girdi. CHP, Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanlığını destekliyordu ama, ya diğer partiler bir aday çıkarırsa ne olacaktı? Nitekim böyle bir aday Adalet Partisi'nin içinden kendiliğinden çıktı. Ordinaryüs profesör Ali Fuat Başgil aday oldu ve macera başladı. Milli Birlik Komitesi 'Eyvah bu adamı durduralım. Ankara'ya gelmesin' diye harekete geçti. Ama hoca, İstanbul'dan Ankara trenine bindi ve her durakta büyük bir tezahürat eşliğinde ancak rötarla Ankara'ya gelebildi. AP yönetimi değil ama ciddi bir partili grup hocayı destekliyordu. Milli Birlik Komitesi ise o sırada zor durumdaydı. Ordunun içinde 'Silahlı Kuvvetler Birliği' diye İstanbul ağırlıklı cunta kurulmuştu. Milli Birlik Komitesi'ne karşı olan bu cuntada tümgeneral ve subaylar vardı. AP ve Yeni Türkiye gibi partilerin toplamda CHP'den fazla oy almasına karşı çıkan bu subaylar, 'Biz bunun için mi darbe yaptık. Demokrat Parti'nin devamı hâlâ Meclis'te. Seçimleri tanımıyoruz, partileri kapatacağız. Milli Birlik Komitesi'ni feshedeceğiz. Yönetimi biz

ele alacağız' diye bir bildiri hazırladılar.

Ordu parçalandı, öyle mi?

Evet. İnönü devreye girdi, pazarlıklar yapıldı ve şu karara varıldı: 'Meclis açık kalacak ama Cemal Gürsel cumhurbaşkanı olacak.' İşte böyle bir ortamda Prof. Başgil Ankara'ya geldiğinde, Milli Birlik Komitesi'nin iki generali Fahri Özyürek ile Sıtkı Ulay onu hemen Başbakanlığa çağırdılar, 'Hocam aday olma, çekil' dediler. Hoca da 'Bu dediğiniz milli hâkimiyete aykırı. Ben, Anayasa'ya göre aday olabilirim' dedi. Ve Başgil, 15 dakika sonra Başbakanlık'tan, gözleri fal taşı gibi açılmış, alt dudağı düşmüş, yüzünde dehşet ifadesiyle, kimyası bozulmuş bir halde çıktı. Nazik anlatıma göre, general Sıtkı Ulay, ağır gelen tabancasını belinden çıkarıp masanın üstüne koymuştu. Diğer anlatıma göre ise o silah kılıfından çıkmıştı ve ağza alınmayacak laflar eşliğinde Anayasa hukukçusu Başgil'in başına dayanmıştı. Başgil hemen oteldeki eşyasını topladı ve sabaha karşı senatörlükten de istifa ederek İstanbul'a döndü.

27 Mayıs darbesinin lideri Cemal Gürsel'den sonra bir başka asker görüyoruz Çankaya'da. Genelkurmay başkanlığından o makama gelen Cevdet Sunay. Sunay'ı hangi koşullar cumhurbaşkanı yaptı?

Artık o dönemde askerlerde, 'Cumhurbaşkanı bizden olsun' baskısı var. Gürsel hastalanıyor, yeni cumhurbaşkanı seçilecek. Ordu, 'Genelkurmay başkanı cumhurbaşkanı olsun' diye bastırıyor. O sırada cumhurbaşkanı seçilmek için parlamenter olmak gerekiyor. Bir senatör istifa ettiriliyor, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı'nın kontenjanından senatör yapılıyor. Tam burada iki siyasi uyarıyor. Biri, Millet Partisi'nin lideri Osman Bölükbaşı. Demokrasiye inanan sivil biri olarak Sunay'a karşı çıkıyor. Diğeri ise çok ilginç. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin asker kökenli lideri Alparslan Türkeş. Türkeş, 'Sunay'ı seçmek yanlış. Çünkü ileride öbür genelkurmay başkanları da şimdi sıra cumhurbaşkanı olmakta diye düşünecekler' diyor. Nitekim haklı oldukları ileriki yıllarda anlaşılıyor.

Sunay'dan sonra bu kez 'emekli' bir askeri, Fahri Korutürk'ü görüyoruz Çankaya'da. Cumhurbaşkanlığının 'muvazzaflardan', emekli bir askere geçmesi demokratik bir gelişim miydi?

Birazcık demokratikti, o kadar. Çünkü siyasetçilerde cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda tam bir serbestlik, rahatlık yoktu. Bu seçimlere de müdahale edildi. Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler, 1973'te seçim yaklaşırken cumhurbaşkanı olmak için kıpırdanmaya başladı. Ordudan bir grup açıkça TRT'ye Gürler'in propagandası için baskı yaptı. Radyoda Gürler için iki-üç saatte bir yayın yapıldı. Gürler Genelkurmay başkanlığından istifa etti ve Sunay onu kontenjan senatörü yaptı. CHP'den destek alan Gürler'in asıl desteği tabii Meclis dışındandı. Silahın desteğiydi bu. Askerler Meclis'i kuşattılar, parlamenterler üzerinde müthiş baskı kurdular. Onlardan imza bile topladılar. Ama Demirel bunun bir görüntü, şamata olduğunu, aslında ordunun tek vücut olmadığını anladı.

Ordu cumhurbaşkanlığı konusunda bölünmüş mü?

Evet, çok ciddi bölünmüş. Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, Gürler'i istemiyordu. Ayrıca 1971'de 12 Mart darbesini yapan Faik Türün gibi bazı komutanlar da Gürler'e karşıydı. Nitekim seçim günü geldiğinde, Meclis, Gürler'i isteyen kara birliklerince kuşatıldı. İçeriye siviller alınmadı. Meclis'in koridorları subaylarlarla doldu. Kimi nazikçe, kimi Ecevit dahil herkesi 'Canınıza okuruz' diye tehdit ederek, 'Gürler'i seçeceksiniz' baskısı yaptılar. Ama seçim başladığında Meclis'in localarındaki manzara ilginçti. Deniz ve kara kuvvetleri komutanları, generalleri oradaydı. Hava Kuvvetleri Komutanı Batur ve havacı generaller ise localarda değildi. Sonuçta Gürler cumhurbaşkanı olamadı. Hem orduda çalışmış, hem büyükelçilik yapmış Fahri Korutürk Çankaya'ya çıkarıldı.

Sonra yeniden bir darbe oldu ve Çankaya'ya yeniden muvazzaf bir asker çıktı... Kenan Evren... Galiba, Çankaya'ya en rahat oturan da o oldu. Pek tartışma yaşanmadı hatırladığım kadarıyla?

Evet. Ülkede anarşi, sağ-sol kavgaları var. O ortamda 1980'de 12 Eylül darbesi oluyor. Her üyesini Milli Güvenlik Konseyi'nin seçtiği 160 kişilik bir Kurucu Meclis atanıyor. O Meclis, bugünkü Anayasa'nın temelini oluşturan 1982 Anayasası'nı yapıyor. Konsey bunu onaylıyor ve bu Anayasa halkoyuna sunuluyor. Yalnız çok basit ama çok zekice hazırlanmış bir geçici madde numarası var bu Anayasa'da. Geçici maddede, 'Anayasa'ya evet oyu çıktığı takdirde, devlet başkanı ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren de cumhurbaşkanlığına çıkacak' deniyor. Böylece anayasaya evet demek, Evren'in cumhurbaşkanlığına da evet demek oluyor. Sonuç, yüzde 91.3 evet oyu çıkıyor. Mavi renkteki hayır oyları incecik zarflardan görülse de ve her sandığın başında asker dursa da, öyle ya da böyle Evren bir şekilde halkın oyuyla cumhurbaşkanı seçiliyor.

Evren'den sonra cumhurbaşkanlığına, o güne kadarki en büyük Çankaya tartışmasına yol açan Turgut Özal geldi. Özal, ilk gerçek sivil cumhurbaşkanı oldu. Bir sivilin Çankaya'ya çıkmasını nasıl kabul ettirdi Özal?

Özal'dan önceki dört Çankaya seçimine de asker kâh Meclis'i basarak, kâh silahla tehdit ederek doğrudan müdahale etti. 1960-82 arasında bütün seçimler namluların ucunda yapıldı.

Özal'ınkine ise böyle somut bir müdahalede bulunulmadı. 31 Ekim 1989'da Özal sekizinci cumhurbaşkanı seçildi.

Özal'ın cumhurbaşkanlığını engellemeye uğraşan Demirel, Özal'ın ardından Çankaya'ya kendisi aday olduğunda neler söyledi?

Cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen önce yerel seçimler yapıldı. ANAP üçüncü, SHP birinci, DYP ikinci parti çıktı. Demirel, 'Özal yüzde 21.75 ile mi cumhurbaşkanı seçilecek. Oyların düşüyor, senin seçilmen vicdanen uygun değil' diyerek, Özal'ın meşruiyetini zayıflatmaya, toplumsal muhalefeti harekete geçirmeye çalıştı. Oysa Demirel'in kendisi cumhurbaşkanı seçilirken, DYP'nin oy oranı ANAP'tan daha iyi değildi. Zaten Demirel'in cebinde daima bir Anayasa kitapçığı vardır. Bir şey oldu mu, 'Bak kardeşim, bak kardeşim' der. Özal cumhurbaşkanı seçilirken Anayasa'ya bakmıyordu ama kendisi seçilirken, 'Dert etmeyin. Benim durumum

Anayasa'ya uygun' diyordu.

Ahmet Necdet Sezer, parlamentoda partilerarası bir koalisyonla çıkarıldı. Bu desteği nasıl buldu?

2000'de Ecevit başbakandı ve üniversite mezunu olmadığı için Ecevit cumhurbaşkanı olamazdı. Aslında Demirel'in cumhurbaşkanlığının uzatılması Ecevit'in ve Mesut Yılmaz'ın işine geliyordu ama parlamento Demirel'i istemedi. Sezer'in adı ortaya çıktı.

Sizce Erdoğan Çankaya'ya çıkacak mı?

Erdoğan, Çankaya'ya çıkmak istiyor mu? İstiyor. Çıkar mı? Son dakikaya kadar bilemeyiz. Ama inşallah çıkar. Çünkü 1950'de Bayar'ın, 89'da Özal'ın çıkması gibi onunki de askeri vesayet sisteminin biraz daha kırılması ve Türkiye'nin demokratikleşmesi açısından bir tür milat olacak. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması, Türkiye açısından demokrasiyi ileriye götürecek bir aşamadır. İnşallah çıkar...
Kaynaklar :Haberte.com.Emre Aköz (Sabah Gazetesi yazarı) ,Neşe Düzel-Radikal

Saygilarla.

Çarşamba, Nisan 04, 2007

ÇEVİRMEN ARANIYOR...


Paskalya tatiline bir kaç gün kalması ile mega kent Berlin bir taraftan boşalıyor.Yerini yabancı turistlere bırakıyor.Bu arada hiper marketlerin yapmış olduğu demo ve sokaklar da ki showmanlerin yaptıkları aktraksiyonlar şehre başka bir renk katıyor.Yaz sezonun kapımızda olması ile yapılan dampingin tesiri, ellerdeki poşetlerden belli oluyor.Biliyorsunuz benim hobylerim den bir tanesi de motara binmek.Havayı güzel bulunca hemen motoruma atlıyarak.Şehrin centerine doğru yola çıktım.Kaskımın içine yerleştirdiğim iki ufak hopörler sayesinde disjokeyin çaldığı müzikler eşliğinde Berlin'in en canlı caddesi olan Kudam'ma doğru yol aldım.

Burası first laydilerin badigardları eşliğinde; duayenlerin galeria larda yapmış olduğu sergilerin gezim yeridir.Bu caddenin en güzel tarafıda nostalji ile modern bir görünümü bir arada tutmasıdır.
Motorumu Cafe show önüne bırakarak.Kaldırım üstlerine konulmuş ufak bir masaya iliştim.Mönü de neler olduğunu incelemeye başladim.Fast foodların çokluğuna karşım böyle mikro kahveler bir başka sempatik hava yaratıyor.Baharla birlikte yol ortasını kaplıyan flora insani bir başka dünyalara götürüyor.
Bu cadde bir zamanlar spekülatörlerin eline geçmesine rağmen yapılan titiz çalışmalar mafya'ya göz açtırmamış.Harp evveli eski günlerine kavuşturmuştur.

Berlin bildiğiniz gibi simgesini taşıyan ve bir çok starlara misafirlik yapan, gazetelere her zaman flash haber olan altın ayı filim festivaline de misafirlik etmektedir. Starların halkın oley oley sesleri altında o kırmızı halıdan yürüyerek bilboardlar da hangi filmin galası ise ona eşlik etmeleri filmin içerikliğini deklare etmeleri de görülmeye değer bir aktraksiyondur.

Bu arada kahvemi içmiş adisyonu da istedikten sonra bu güzel caddeye good bye diyerek.Piknik yerlerinin yapıldığı yerlere doğru yola çıktım.
Dubleks,tripleks ve vilların süsülediği caddelerden geçerek.Doğanın güzelliklerine doğru yol aldım.
Motorum da air bağ olamadığı için yaşımın da verdiği tecrübe ile yavaş yavaş kullanarak baharın tadini daha doğrusu onun içinde olamayı özlemişim.Benim bu kısa gezime okey diyerek.O geçen günümü computerimin başına geçerek bu gün biraz olsun aktarmaya çalıştım.
Erdil'in Günlügünden bir gün olarak geçti bu yazi.
Şimdi büyük bir arayış içersindeyim.Bana bu yazıyı kim Türkçeye çevirebilecek.
Saygılarla.

Pazartesi, Nisan 02, 2007

YEMEK TARIFI...

Sevgili dostlarım başlığa bakıp da benim burada sizlere bir yemek tarifi vereceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz; o sayfalar o işin uzmanlarına bırakılmıştır.Bana kalan kısmı ise onları zevkle okumaktır.Biraz sonra yazacaklarım sohbet niteliği taşıyacağın dan şimdiden sabırlarınız için teşekkür ederim.2002 senesi ile 2007 senesi arasındaki beslenme ile ilgili yazılmış bazı yazıları okudum o yazıların içinde ki cümleleri aktarmak istiyorum.Çevirmem olmadığım için cümlelerde anlam kargaşasın dan dolayı benim kusuruma bakmazsınız.
Malesef bu yemek bloglarımız da ki tarifleri ilerde ki 50 sene içersinde pek göremiyeceğiz.Tabii ki o sayfalar olacak ama tariflerin yerini kimyevi formüllere bırakacaktir.Gülmeyin eğer başarı ile Küresel Isınmayı bu durumda muhafaza edebilirsek bunlar birer gerçek olarak önümüze gelecektir.

Bir avuç FIRMA artık soframıza gelecek yemeğin kararını verenler mi olacak ?

Yemek kültürünü kabaca ikiye ayırabiliriz.

Tad 'ın paralelinde olan beslenme.
Karın doyurmak için yediğimiz yemek.
Bu durum uzmanlar arasın da büyük tartışmalar için de geçtiği , incelendiği halde, son durak bizler olmamıza rağmen, bizlerin fikirleri hiç bir zaman göz önüne alınmamaktadır.
Kişi olarak sağlıklı beslenme büyük harflerle yazılmakta.Diğer konumlar bilinç altından bizlere işlenmektedir.

Bu durum da bir ülkede gözle görünmese bile iki ayrı toplum yaratılmakta; üst tabaka kaliteli gidalari tüketirken, alt tabaka ucuz ve ana özelliğini kaybetmis bir gida tüketimine gidecektir.
Acı tarafı her iki toplum farkında olmadan aynı ülkenin insanları olacaklardır.
Yarın ne yiyeceğiz ? Neden ? Laboratuarlar ! Tarlayı kendi kontrolü altına almislardır.
Bu günün yetişen kimyagerleri yarının ahçi ve gıda uzmanları olarak karşımıza geleceklerdir.
Başlığımızı tam olarak atmaya kalkacak olursak.

Yarının insanı, uzun ömürlü,sağlıklı, akıllı ve genç kalacaktır.

Son zamanlarda bu gibi söylevler arada bir kulağınıza veya okuduğunuz yazılarda çok geçtiğinin farkındasınızdır.
Bir avuç FIRMA bu konu da sizler için gece gündüz çalışarak.Bizlerin sağlıklı beslenmemiz üzerine yön vermekte olacaklardır.
Onun için, Yemek sayfası olan kardeşlerim çok çok tarifler yazın ki ilerdeki günlerde arşivler de kaybolanların bir kısmı okunabilsin.

Saygılarla.

SAKIN KIZMAYIN !..

Yukarda ki başlık onlardan izinsiz linklerini vereceğim blog kardeşlerime ithafdır.

TÜRKÇE’NİN YARALARI

Şefika ve "Türkçe'nin yaraları"

Saygılarla.

Cumartesi, Mart 31, 2007

O SADECE BIR RESIM...


Resimlerin de bir dili vardır.Tıpkı yukarda ki resim gibi.Belki görünüsde bir gazeteyi andırır.İçinde haberler bulunan; ben onu resim olarak gördüğümde.Kırmızı yazılı CUMHURİYET.Siyahla yazılmış.ATA 'yı görüyorum.O bir resim; o resmi unutmıyacağım.
Zamanı geldiği zaman o resmi hep hatırlıyacağım.
Peki siz o resmi nasıl görüyorsunuz. ?

SAVAŞLARIN MASKESİ.


Savaşın gizli yüzü

Uzmanlar savaşın gizli kalan yanlarına dikkat çekti ve askeri sır adı altında cephede olup bitenlerin kamuoyundan saklandığını iddia etti. Savaş meydanlarındaki olayların yıllar sonra gün ışığına çıktığına işaret eden uzmanlar, Körfez Savaşı'nda ABD'nin Irak topraklarında ne kadar ilerlediğinin 10 yıl geçmesine rağmen hala bilinmediğini hatırlattı. ABD'li gizli servis ve askeri uzman John Pike, ABD'nin 1950'deki Kore Savaşı sırasında, No Gun Ri'de yaptığı katliamın da ancak 50 yıl sonra açıklandığına dikkat çekti. Vietnam ve Kosova Savaşları'nın, hala sırlarını koruduğunu söyleyen Pike, Afganistan Savaşı'nın 'sırlarının' da belki 10 yıl, belki de hiç bir zaman aydınlığa çıkmayacağını kaydetti.

No Gun Ri
26.Temmuz 1950 7. US-Regiment Nogeun-ri ye ulaşti.Kuzey Kore askerlerin den kaçan çevre köylerin sivilleri, yollara düstü. 500 ile 600 bulan siviller bir an da Amerikan bomba uçaklarının hedefi olmaya başladı.Bu saldırıda kore gözlemcilerin anlatımları ile 100 lerce kişi orada öldüler.Geri kalan siviller yakında bulunan bir tren köprüsü altına saklandılar.Bu arada Amerikan askerleri olay yerine ulaştıkları an.Bu kaçan sivillerin üzerine ateş açmaya başladı.İki gün süren bu kurşun yağmuru gece projekterler altında devam etti. O zamanlar çocuk yaşta olan Chung Goo Ho (69)
"her tarafa kanlar fışkırıyordu.Amerikan askerleri ufak bir çocuğun sinekle oynadığı gibi bizlerle oynuyordu" ifadesini kullanıyordu.En son çığlık annemin çığlığı idi; halen anlamış değilim neden neden bunu yaptılar.
Dün Alman tv.sin de gizli kalmış bir gerçek anlatılıyordu.O zamanlar yıl olarak 1950 senesini gösteriyordu.
5 sene gerisine gidecek olursak dünya yi korkuya saran elinde her ülkeyi tehdid altında bırakan bir ülke ve diktatörü.Evet dünyanın o tehlikeden kurtulması lazımdı.
Ülke istila edildi.Ne yazık ki o dünya yi tehdid eden silahlar bir türlü bulunamadı cevabı tıpkı 1950 senesin de ki gibi bir arşivin arasında tozlanmaya bırakılan dosya olarak kaldırıldı.Bu gün oralarda tıpkı 1950 senesin de ölen siviller ölüyor.Kadın, çocuk, erkek.Orada güneş doğmuyor orada barut ve kan hüküm sürüyor.Tarih devamlı olarak onları yazıyor.Kore,Vietnam,Afganistan,Irak,Lübnan,daha da akla gelmeyen yerler hep birer kahraman olarak.O kahramanların ellerinde çocuk ve sivillerin yapışmış kanları var.Sıra da İran gene aynı senaryolar.15 asker !...
Irakta ölen insanların sayısını kimse sormaya akıl edemiyor.
Bizler Koreli amcanın dediği gibi ufacık çocuğun elindeki sinek gibi oynanıyoruz.
Saygılarla.

Cuma, Mart 30, 2007

KANDILINIZ KUTLU OLSUN...



ERDIL


Mevlid Kandili ya da Mevlit Kandili (Arapça:مولد، مولد النبي، ميلاد النبي) İslam dininin peygamberi olan son peygamber Muhammed'in doğum gecesi, Hicrî Rebiul-evvel ayının onikinci gecesine ve bu gecede yapılan kutlamaya verilen isim. Klasik dönemde (Asr-ı Saadet ve Dört Halife Dönemi) kandiller yer almadığı için geçmişi pek eskiye dayanmamaktadır.

Mevlid, "doğum zamanı" demektir. İslam'da Mevlid gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Muhammed'in doğum günü farklı mezheplerden birçok Müslüman tarafından kutlanır. Şiiler 17. günü Mevlid günü ve 17'ye dönen geceyi de Mevlid Gecesi olarak adlandırırlar. Bu iki tarih arasındaki haftayı da Vahdet Haftası ilan etmişlerdir.

Kandil Geceleri İslam'ın ilk zamanlarında var olan bir adet olmayıp, hicrî 3. asırdan itibaren mistik çevrelerde kutlanmaya başlanmıştır. Türkiye'de Osmanlı Devleti padişahı II. Selim'den itibaren bu kutlama gün ve gecelerinde, minarelerde kandil yakılmasıyla birlikte kandil adını almıştır. K.Vikipedia
Saygilarla.

Perşembe, Mart 29, 2007

YARIS...


YASAM ve ÖLÜM ARASINDAKI YARIS

ONLARDA BILIYOR...


Yunanistan maçından sonra seyircisiz oynadığımız zorlu bir maçı yenilmeden geçtik.İlk devresini 2-0 yenik bitirmemize rağmen inancımızı kaybetmeden; saha da ki bu güzel insanlar, onları kalplerine basanların yüzlerini bir kere daha güldürdüler.Teşekkür ederiz çocuklar, teknik ekip.
Şimdi size Şok gazetesinden aldığım bir haberi kopyalıyorum.
Saygılarla.

Norveç Teknik Direktörü Hareide nin Commerzbank Stadı’nda yer alan Atatürk posterinin kaldırılması için UEFA ya baş vurması hem oyuncularımızı hem de Fatih Terim i güldürdü!..

YUNAN taraftarların Atina’daki maç öncesinde Ulu Önder Atatürk e ağır hakaretler içeren pankartlar açmasından sonra şimdi de Norveç cephesinden saçma sapan bir istek geldi. Vikingler in hocası Hareide, Frankfurt ta seyircisiz oynanan maçlarda tribünlerin üzerine serilen dev Atatürk posterinden rahatsız olduklarını belirtip, "Türk oyuncular Atatürk ü görünce aşırı motive oluyor. O yüzden o posterin kaldırılmasını istiyoruz" ifadesini kullanıp, UEFA ya başvurdu. Tribünlerde yer alan taraftar resimlerinin de kaldırılması gerektiğini vurgulayan Hareide, "Tribünlerin tamamen boş olması gerek" dedi. Bu sözlerin sadece seyirci resimleri kaldırılsın bölümünü değerlendiren Fatih Terim in tepkisi sert oldu: Sevgili meslektaşım cansızlardan bu kadar rahatsız oluyorsa, canlılarla ne yapacaktı merak ediyorum. Verilen bu ceza galiba yetmedi. Pankartların Türkiye diye bağırmayacağını bilmemek bir teknik direktör için çok kötü bir şey. Oyuncularımız ise kendi aralarında, "Adamların ödleri patlıyor. Bu ne korkaklık. Sadece yeneceğiz. Canlarını acıtmayacağız ki" diye dalga geçiyorlar.

Çarşamba, Mart 28, 2007

TERBİYESİZLER....


Benim ŞEHİDİMİN üstüne serdiğim.Onun için canımızı vermeye hazır olduğumuz BAYRAĞIMIZ'a böyle bir hakareti yapmaya kimsenin hakkı yoktur.Bayrağa saygıyı yüce önderimiz ATATÜRK bize öğretmişti.Vatanimi istila edip İzmir'de bayraklarını diken düsmanlarını denize döktüğü zaman onun ayaklarına düşmanının bayrağını serdiklerin de; bütün dünya'ya oradan ders vermiştir.
Kaldırın o bayrağı düşmanım bile olsa o bir ulusu temsil eder diyerek bir bayrağın ne olduğunu anlatmıştır.
Şimdi sorarım bu yapılan terbiyesizliğin hesabını benim devletim nasıl soracak.Bu millet açlığa sefilliğe her şeye katlanır ama buna asla.

Türk bayrağını paspas yaptı!

Hollanda'da bir işadamı, ürettiği paspasların üzerine Türk bayrağını bastı. Türk bayrağı basılı paspaslar tepki çekti.

Hollanda'nın Amersfoort şehri yakınınlarında da bulunan bir işadamı ürettiği paspaslara Türk bayrağını basarak piyasaya sundu. Türk bayrağının renkleri olan kırmızı ve beyaz renkler ile bezeli, üzerlerinde ayyıldız bulunan paspaslar Hollanda'da yaşayan Türk göçmenlerin büyük tepkisine neden oldu.

Doorn kasabasında kurulan ve hergün yüzlerce Türk göçmenin alışveriş yaptığı semt pazarında ayaklar altına serilen Türk bayrağını basılı paspasları görenler harekete geçerek Hollanda'daki Türk dış temsilciliklerini bu çirkin uygulamayı durdurması çağrısında bulundu.

Türk bayrağının paspas yapılmasına tepki gösterenler, "Avrupa'nın değerlerine göre bile böylesi bir uygulama yok. Çok şey gördük. Ancak böylesi bir hakareti şahit olmadık" dedi.

Doorn kasabasında tezgâh sahibi Hollandalı esnaf M.J. v.Beek, CİHAN muhabirinin kendisine yönelttiği soruları suskunlukla geçiştirmeyi tercih etti. Hollandalı esnaftan bayrağın üreticisi ve pazarlayıcısı firmanın ismini öğrenmek mümkün olmadı.

Türkiye'nin Lahey Büyükelçiliği'nin olayın ortaya çıkması ile harekete geçtiği öğrenildi. Kaynak.Sabah Gazetesi.
Saygılarla.

Salı, Mart 27, 2007

KAPSAMA ALANI..


Siirt'te ''Yılın Doktoru'' seçilen, görev yaptığı köyü ve sağlık ocağını anlatırken heyecanını gizleyemeyen genç doktor Aydın, ''İlk önce onlar da beni biraz garipsedi ama şimdi çok seviyorlar. Türkçe konuşamayan çok sayıda hastam var. Onlarla tercüman aracılığıyla anlaşıyorum'' diye konuştu.

Yoğun kış şartlarının hayatı zorlaştırdığı köyün kendisinden önce 4 yıl doktor yüzü görmediğini belirten Aydın, kışın lojmanının suyu akmadığı için sağlık ocağının önündeki çeşmeden kovayla su taşıdığını, ısınmak için ise sobasında kırdığı çırpıları yaktığını kaydetti.

Bütün bunlar zor gibi gözükse de şikayeti olmadığını ifade eden Aydın, ''Oradaki halk böyle yaşıyorsa ben de yaşarım'' dedi.

Aydın, şunları anlattı:
''Köyde internet bağlantısı yok, elektrikler genelde kesik, yollar kışın kapalı, yazın tozlu. Cep telefonu kapsama alanı dışında ama biz 24 saat vatandaşın kapsama alanındayız. Bu ülkenin insanlarına hak ettikleri hizmeti vermek ve vatanın her yerine gitmek zorundayız. Cevizlik'e gitmekten son derece mutluyum. Şifa verdiğim insanların mutluluğu hiçbir maddi karşılıkla ölçülemez. Tekrar dünyaya gelsem yine doktor olur, yine Cevizlik'e giderdim.''

Şubat ayında köyün yakınlarına çığ düşünce yaralılara yardım etmek için karda 2.5 saat yol yürüdüğünü anlatan Aydın, ''Ama, 1 kişinin öldüğü 7 kişinin ise çığ altından kurtarıldığı olay yerine vardığımda hiç yorgunluk hissetmiyordum'' diye konuştu.Kaynak.Medi.mag.
Saygilarla.

Pazartesi, Mart 26, 2007

TAKIYECİLİK!..


Bir varmış bir yokmuş senede bir KADINLAR GÜNÜ varmış.O gün gelir yazılır çizilir yukarda ki başlık yapılırmış.Kelimeyi bilmiyorsanız size açıklıyayım :)
Onu da mı benden bekliyorsunuz evinizde hiç mı lügatınız yok ! Yoksa bir tane alın.

Ben size bunu iki haberle açıklıyayım. İki ayrı ülke den.

ALMANYA ; Faslı bir kadın kocasından dayak yediği için artık dayanamıyorum diye mahkemeye baş vurmuş.Sayın hakim bunun bir boşanma nedeni olamıyacağını cünkü Kuranda kadınların dövülebileceği yazılıyor; diye davayı düşürmüş.


TÜRKİYE
; boşanmaya kalkan eşlerden bir tanesi çalışan"erkek" diğeri de ev kadını imiş.Evlendikleri zaman hiç bir şeyleri yokmuş.Zamanla erkek çalışmış kadın da evinin
bütün düzenini eline almış çocuklarını yetiştirmiş vs.Sayın hakim boşanma kararında almış olduğu mal paylaşmasın da ki karar kadının katkısını % 31,5 olarak değerlendirmiş.Tabii ki ona düşen de o kadar olmuş.

Şimdiden "belki ölür kalırım kimin, kalacağıda belli olmazya ben tedbiren" gelecek KADIN lar gününü şimdiden kutlarım.

Saygılarla.
Ps.Yazıyı kısa tuttum her kez okusun diye.Bir sorum daha olacak yukarda ki başlık yanlişmı oldu?.

Pazar, Mart 25, 2007

PAZAR'IN SOHBETI.



Dün akşam bir avuç genç bizleri sevince boğdu.Türk takımına yakışır bir şekilde sahaya çıkarak disiplinli centilmence, rakipleri ile mücadele ederek hepimizin yüzünü güldürdü.Tebrikler ,teşekkürler gururumuz oldunuz.
Gelelim stadyumun da görebildiklerimiz.Hırçın bir Yunan takımı olmasına rağmen maç seyredenlere zevk verdi.
İlk golle sevinç den zıpzıp zıplayan seyirci, arka arkaya gelen gollerle sessizliğe büründü maçın sonunda da bu centilmence mücadele eden Türk gençlerini ayakta alkışladı.Bu sahneler de sporun en güzel tarafları idi.
Biraz da gölgeli kara taraflarına.Her ne kadar kameranların göstermemesine rağmen bazı kendini bilmezler.Bizim de alışık olduğumuz, manzaralari sergilemeye başladılar.Ellerine geçen bazı maddeleri sahaya attilar.Hatta bir ara kendi araların da bile kavga ettiler.
Bu da bize futbol maçların da bu şekilde davranışin onun bir parçası olduğunu göstermekte, bizler de alışmaktayız.İsterseniz söyle diyelim."Spordan anlamıyan Yunanlılar."

Ekran spor yayınını eylence programına bırakmıştı.Belki sizlerinde seyrettiği "Makina" diye bir program.Dün gece konuk misafirlerin medya ağırlıklı olması programın içerikliğini biraz daha da zenginleştirdi.Cumhurbaşkanlığı adayının konuşmaları da bir başka renk kattı.
Bu programa telefon ile bazı seyircelerin de katılması sorular sorması programi başka bir havaya sokuyordu.
Şimdi size bir seyircinin telefonla katılarak orada ki medya misafirlerine daha doğrusu bizlerin yasa yapıcılarına sorduğu bir sorular vardı.:

Milli takımımızın almış olduğu bu galibiyeti sevinçle kutluyorum.Şu anda SİLAH SESLERİ GELİYOR.Her zaman ki gibi beline silah takmasına müsade ettiğimiz.Mahlukatlar adı kutlama adi altın da gene silaha sarıldılar.
- Aman hemen içeri girin.
- Ben ufak çocuğumla kanape de oturuyoruz şu anda.
- "Telefon numaranızı bilseydim.Size penceresi olmıyan bir yere sığının derdim."
Şimdi size iki sorum olacak ?.
1. Yunanlı şu bardaklarını plastik şişeleri sahaya atarak sizin gözünüzde ne adı aldı ? Maçtan sonra belinde ki silaha sarılarak şehirleri silah seslerine boğanlar ne adı aldı ?
2. Bu silahı beline takmasına müsade eden ona ruhsat veren göz yuman hükümet , bürokratlar ne adı aldı !..
Kalın sağlıcakla.
Dip not: Türkiye de olsaydım ömrüm mahkemelerde 301 le yargılanmakla geçerdi.

Cumartesi, Mart 24, 2007

PERHIZ / LAHANA TURSUSU ...


Küresel ısınma ile ilgili önlemler dizisine ; hava yolculukları da girdi.
Hava yolculukları Internesyonel bir norm içerikliği taşıyabilmesi için çalışmalar başladı.
Bu gün bilinen gerçekler den bir tanesi de uçakların küresel ısınma da katkısı % 3,5 lara ulaşmış
olmasi.Bu durum arabaların havaya verdikleri Co2. nin 5 katıdır.
Yapılan istatislikler de 1990 - 2004 yılları arası hava yolculukları % 87 artmiş bulunmaktadır.
Kyoto Protokolün de belirtildigi gibi ülkeler arası ve iç hatlarda ki Co2 miktarının ayarlanması ve bunun bedelinin ödenmesi üzerinde çalışılmaktadır.
AB bu önlemler ile dünya da "Küresel Isınma" çalışmaları ile 1.nci olma yolunda dir/mi dır ?
Tabi ki bu önlemler turustik ve iş nedeni ile seyahat edenlerin cebinden çıkacaktir.Bu da aldıkları biletler de bariz bir şekilde hissedilecektir.
Buraya kadar sevindirici bir haber havayı kirleten bedelini ödeyecektir.Gelelim Perhizin ; lahana turşusuna :)
Monarşi,devlet büyükleri,bürokratlar,AB parlamenterleri bu durumdan muaf tutulacaktir.
Şimdi sorarım size havayı kirleten Co2 'nin ucuz charter uçaklardan çıkması veya bu muaf tutulan uçaklardan çıkması arasında ki bir farkın ne olduğunun bu ihtiyara anlatılması !
Vah benim vergi mükellefim ..
Bu yolla toplanacak paralar küresel ısınma ile ilgili çalışma ve yatırımlar da kullanılacak.
Bu gün Berlin "baş şehir" diğer şehirler arası gidip gelen bürokratların hava kirliliğine katkısı
senelik 100 bin ton Co2 olduğu Stern mecmuasının yapmış olduğu araştırmalar da belirtilmektedir.
Bu gün iletişim baş döndürecek derecesin de ilerlemektedir.Sıradan bir vatandaş bile dünya nin her köşsine görsel olarak evinde ki bilgi sayarları ile ulaşabilmektedir.
Bu gidip gelmeler neden bürokratlar arasında ; görsel konferans içerikliğin de yapılmaz.
En önemli atılım politikacılardan gelmesi gerekmez mi ?
Ama benim sevgili politikacım bak ben uçak araba ile yolculuk dan feragat ediyor toplu taşımalardan bir tanesi olan Tren ile yolculuk ediyorum.4- 5 saat evvel yola çıkan makam arabası onu ineceği istasyon dan alır.Bu ise bir fıkra değil skandaldır."yaşanmış olay"
Kalın sağlıcakla.
Saygılar.

Cuma, Mart 23, 2007

Üf be egitim egitim !...


Yukarda ki resim de bir faturanın resmini görüyorsunuz.Bu yapmış olduğunuz işin detayları ve tutarları vs.
Bir de Garanti bölümünde V.O.B. diye 3 adet harf konmuş.Acaba bu nedir ?
Gelin bu işi baştan alalım.Ufak bir bahçeniz var.Bahçenize bir usta çağırıp bir teras yaptırmak istiyorsunuz.Usta size kaça yapacağına dair bir teklif veriyor.Bir kaç ustaya sorduktan sonra bir tanesin de karar veriyorsunuz.Terasınız istediğiniz bir şekilde bitmiş.Şimdi ödemeye kalmış sıra .Usta size vermiş olduğu teklif içersinde bir fatura kesiyor.Sizde ödemeyi yapıyorsunuz.Buraya kadar her şey normal.
Faturanın altında usta yapmış olduğu işin kaç sene garantisi olduğunu yazmamış.Örneğin 2 sene veya 1 sene bilemediniz 3 sene.
Her şeyden önce o usta bu işi yapabilmesi için " ilk öğretimi bitirdikten sonra ki, bu 10 sene.Ondan sonra 3 sene meslek okuluna gitmiş olması şart.O bir amele olmuştur.Eh inşaat amelesi de o işi yapabilir.Peki o amelemiz bu üç sene içersin de ne yapmıştır meslek okulun da ?Haftanın bir gününü okulda.Diğer 4 gününü de Bir inşaat firmasında bu mesleği öğrenmek için çalışmışdir.Bu arada İşçi bulma kurumu ve çalıştığı firma Devletin ön gösterdiği miktarda bir ücret ödemişdir.3 sene geçmiş Meslek okulunun sözlü yazılı imtahanları neticesin de diplomasini alıp inşaat işçisi olmuştur.Tabii ilerde ustabaşı olmak için tekrar okula giderek imtihanlar sonunda kalfalığa teknikerliğe hatta Mühendisliğe kadar yolu açıktır."
Gelelim esas konumuza o kadar şey bizi ilgilendirmiyor.Bizim usta eğer size başta bir garanti anlaşması yapmamış ise.İşte devletin sistemi devreye girer.O üç kelime V.O.B bu demektir ki."Her kırtasiyeciden temin edebilirsiniz".Orada aynen söyle der sayın usta başı yaptığın bu teras sana öğrettiğimiz koşullarda DİN bu da bir teras yaparken tesbit edilmiş ölcülerdir; yapmış işin garantisi 5 senedir.Bu 5 sene içersinde dış etkenler hariçinde bir bozulma olduğu taktirde tarafından derhal bertaraf edilir."Ücret almadan".O tamir ettiğin yer gene 0 dan 5 sene garanti içersine girer.Bizim usta okulda bu V.O.B ve DİN leri okur .Her mesleğe göre çevrecilik daha bir çok dersleri vardır.Bir de ona öğretilen şey yapacağının sınırlarıdir.Peki bu ne demek !...
Siz usta dan bizim terası yaparken buraya bir lamba koymak istiyoruz acaba bir kablo çekebilirmisin veya terasın altından bir su borusu.Bizim maharetli usta hemen size elektrik kablosunu veya su borusunu terasın altına çeker yanlız üstünü kapatamaz.Hemen herşeyi bitirdiği halde ilk önce su tesisatçısı ustayı çağırır vaya elektrik tesisatçısını.Onlar bakarlar herşey V.O.B a uygunsa bağlantıları yapıp giderler.Esasında bizim usta çekmiştir bütün tesisatı.Alt tarafı üç kablo prize veya elektrik kofrasına bağlanacaktı 60 saniyelik iş.Yapamaz o 60 saniyelik iş için gene meslek okuluna gidip.Bir üç sene daha okuması lazımdır.Ne komikler değilmi !..Sistem sistem.Yandık vallahı adamlar ya bizi AB ye alırlarsa .Haydii bu yaştan sonra iki vida için okullara.
Bir de 3 sene!..
Saygılarla .

Perşembe, Mart 22, 2007

RESIMLERIN DILI OLSA!..


Tipik bir ara sokak !..
Resmi dikkatlice incelediğimiz zaman göze çarpan şeyler neler :)
Kaldırım üce bölünmüs; yayalar, bisikletlilerin kullandığı yol;arabalarına inip, binerken olan bölüm.
Bir ağaç arabalardan park ederken zarar verilmemesi için korkuluk.
Karşıdan karşıya geçebilmek için yaya şeridi ortada da bir bekleme adası.

Tehlikeli bir kaldırım.Eğer satıhta ki taşlardan bir tanesi 1,5 cm yükseklik de bulunduğu taktir de o bölüm hemen tamir edilir.Bundan belediye sorumludur.
Kaldırım mühendisleri her gün kendi mintikaların da ki kaldırımları dolaşarak denetlerler.Yapmış oldukları arızalı yerlerin tamiri için gerekli tasaron firmalarına bildirirler eğer tehlike li gördükleri taktirde derhal kendileri ilk önlemi alırlar.
Kanunlar bunu mecbur kılmıştır. "Sistem hükümetin bir numarali kontrolorüdür."

Bazen de kaldırımlar evlerin inşaatları yüzünden iki metrelik demir korkuluklarla daralır.

Sahi neden resimleyip yazdım.Herhalde gene bir şeylere kafam takıldı.
Saygılarla.

Çarşamba, Mart 21, 2007

BLOG'lar



20 Şubat dan 20 Mart'a kadar Milliyet blog da yazdım.Çok güzel bir atılımdı.Öyle sandım Erdil'in Günlüğün de ki eski yazılarımı orada yayınlamaya başladim.İnanmıyacaksınız ama 1 senede burada ulaştığım bloğuma girme sayısını, orada 1 ay içersinde geçtim.Yazılarıma menfi müsbet yorumlar da aldım.

Arada bir fark vardı.Burası ile orası arasında; yazınız editörler tarafından okunup karar verilmesi idi.Mesela dünku yazım kabul edilmemişti nedeni ise.Kısa imiş!..Bir ondan evvel Pazar sohbetlerim de ki ağaçlar ve çiçekler ile ilgili bir yazım kabul edilmedi.Nedeni ise internet sayfasından kopyalanmış olduğunu yazarak lütfen kendi bilgilerinizi paylaşın diyordu; sayın editör.Bak bu arada haklı idi o yazı internetten alınmışdi. Bir zamanlar,Almanca olarak yayınladığım bir yazı dizisi idi.Eğer o yazıyı yazan bölümün kaynak bölümüne gittiği zaman benim bundan kaç sene evvel yazmış olduğumu anlıyacaktı!..
Tabii bu durum karşısın da o sayfa benim için kapanmış oldu bir tıkla silindi gitti.

Benim için mühim olan bir dosta ulaşabilmek, onun güzel sayfasın dan bir şeyler okumak veya onların sayıları az dahi olsalar, sayfamdan bir iki yazı okumaları benim için yeterli sayılır.
Gene burada olsun veya bahçemde olsun beraberiz.
Saygılarımla.

Salı, Mart 20, 2007

Türk degiliz Adam da degiliz !...

Biz Türküz O Alman




Foto galeri Manken Doğa Bekleriz, Şebnem Schaefer'ın DYP saflarından siyasete atılmasını eleştirirken, "Bir kere Şebnem Almanyalı.Bizler Türküz, o Almanyalı. Almanya'da yetişmiş. Bizim gelenek, görenek, örf ve adetlerimizden bihaber.Biz Türküz o Almanyalı, ne alaka. Daha Türkçe'yi bile döğru düzgün konuşamıyor, kendini nasıl ifade edecek. Kendini ifade edemeyen bir insan nasıl bir partiyi temsil edecek" dedi.
Hürriyet.

Yorum : Sayın Manken Doğa Bekleriz.Size yerden göğe kadar hak veriyorum.Bu kadar zamandır.Yurttaşlık görevi olan seçme hakkını bile vermiyen bu gün iktidar olsun muhalefet olsun bütün hükümetler bizleri yurttaşı olduğunu görmedikten sonra sizin bu sözleriniz.Deve de kulak.
Ufaçık hatırlatma keşke bir de tam olarak açıklaşa idiniz.Almanlar da bize siz "A l a m a n" değilsiniz diyorlar.
Kaldıkmı ortada hadi bakalım bize bir isim bulun ki biz de kimliğimize kavuşalım.
Saygılarla.
Dip Not.: Hürriyet'in vermiş olduğu tv reklamlarında söyle deniyor."Hadi oy hakkı veriniz.Bunca senelerdir ihmal ettiniz."Onlar da Adam yerine geçsinler" Hayret Türk değiliz.Adam bile değilmişiz.

Cumartesi, Mart 17, 2007

SAKALLI CELÄL


-Doğada rahvan yürüyen at yoktur. Bütün atlar tırıs gider.Üstüne binen de at koştukça zıp zıp zıplar.Ama herifçi oğlu atın üstünde rahat gitmek için daha tay iken ön ve arka ayaklarını iki taraflı olarak iple bağlıyor. Tay, yürümek için ön ayağını ileriye atınca ip arka ayağını da çekiyor ve tay zorunlu olarak yaylana yaylana yürümeye başlıyor ve zamanla buna alışıyor. Bir süre sonra adam ipleri çözünce at rahvan yürümeyi sürdürüyor. Doğal yürüyüşünü de unutmuş oluyor.
Bir gün Sivas'ın bir ilçesinde Kaymakanlık yapmış bir arkadaştan işittim ki, o ilçenin köylerinden birinde dilenci yetiştiriliyormuş! Çocuk doğduğunda henüz kemikleri kıkırdak halinde iken ana-babası kolunu bacağını büküyormuş ve zavalli çocuk zamanla acayip bir görünüm alıyor; büyüyünce de İstanbul'a postalanıyormuş.Dilenci şebekesinin eline.

- Nasıl, insanın kolu bacağı acayip şekillere sokulabiliyor;atın doğal yürüyüşü değiştirilerek doğal olmayan bir biçimde yürümeye alıştırılabiliyorsa bizim başka bir organımız, beynimiz de aynı yöntemle bozulabilir, sakatlanabilir !
Boş inançlara saplanıp kalır, gerçeklere ulaşamaz. Bir kez sakatlandıktan sonra baynimizi sağlığına kavuşturmak çok zordur.Ancak, çok okumakla, kültürümüzü genişletmek ve derinleştirmekle belki sağlanabilir.
-Sayın Orhan Karaveli onu araştirip yazdığı Sakallı Celal kitabında aynen böyle anlatıyordu.
İnsan kitabı okudukça bu günleri sanki o zamandan görmüş gibi anlatıyordu.
Aşiyan mezarlığın da yatan Sakallı Celäl'in mezar taşında "Celal Yalınız 1886-1962 "
yazılırdır.Nedense soyadı Yanlız değilde "Yalınız" olarak geçmiştir.
İsmin altında bir de Türkçe ve Farsça karışımı dize:


BAĞBAN BİR GÜL İÇİN BİN HÄRE HİZMETKÄR OLUR.



'Bu günün Türkçesiyle; Bahçıvan bir gül için bin dikene katlanır.

Tek isteği vardı Sakallı Celal Bey'in : Türkiye'nin, Atatürk'ün yolunda giderek aydınlık günlere ulaşması.Bu uğurda bir şeyler yapabilmek için 'bin dikene katlandı'.
Kim bilir, belki de yeterince yararlı olmamanın üzüntüsüyle göctü gitti.
Ya bu günleri görseydi ?
Beyin kanamasından değil de 'kahırdan'ölürdü sanırım.
Eğer hafta sonu eviniz de bir köşeye çekilip biraz kitap okumak isterseniz.Onun hayatını içeren bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.
Saygılarla.

Pazartesi, Mart 12, 2007

Kıskanıyorum /Özlüyorum



Zamanı değirmenin taşlarına benzetirim.İçine aldığını ögütür gider.Değişir içine aldıkları,zamanın yeniliklerine.

O zaman taşına bizlerin gayrisinden başka, bir de meslekler girir ki.Bizleri bile şaşırtır.Kaybolanlar, dönüşümle karşımıza çıkanlar.Zordur insan oğlu için ayak uydurmak.Geriye kalan inzivaya çekilmek,arkadan gelenlere yol vermek.Bu bazen fikir işçileri içinde geçerlidir.Onların dünyası teknoloji girdabında her gün bir başka yönlere dönüşmektedir.Haber almak bir bir tuşun tıklanmasına geçmiştir.O ağ gün geçtikçe şekilden şekile girmektedir.

Bu gün istendiği zaman ufacık bir köyün odasından.Milyonluk metropol'ün salonlarına girilebilmektedir. Gazetecilik mesleği de, bu teknoloji rüzgarının önüne katılmış savrulup gitmektedir .

Kocalmaya alışıyorum dünyanın en zor zanaatına,
kapıları çalmaya son kere,
durup durmadan ayrılığa.
Saatler, akarsınız, akarsınız, akarsınız...
Anlamaya çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına.
Bir söz söyleyecektim sana söyleyemedim.
Dünyamda sabahleyin aç karına içilen cıgaramın tadı.
Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.
Kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında bile değiller,
öylesine başlarından aşkın işleri.
N. H. Ran

Tıpkı üstadin söyledikleri gibi.Kıskanıyorum /Özlüyorum "yazıyor yazıyor "diye sabah fırından çıkmış taze ekmek misali .Satılan gazeteleri.

Özlüyorum haberin içine katılmış mücadeleyi alın terini.

Özlüyorum sayfaların içinden genzimi yakan kağıdın,mürekkebin kokusunu.

Özlüyorum haberi yetiştirmek için koşuşan,geceyi gündüze karıştıran kalemleri.

Özlüyorum dört beş sayfayı geçmiyen, ticari düsünceler taşımıyan sabahları zevkle okuduğum gazeteleri.

Belki benim genarasyonumun anılarını söyle bir yoklarım bir başka yazımda.O günleri anarak.

Saygılarla.

Pazar, Mart 11, 2007

PAZARIN SOHBETI.

8 Mart kadinlar gününü kutladik.Bu gün 11.Mart ve asagidaki haber.Desenize gene bir 8.Marti bekliyecegiz.Yazik yazik cok yazik...

Şok itiraf: Bakire değilim ki...
Güzel şarkıcı Ebru Elver, katıldığı canlı yayında "bakire" olmadığını itiraf etti.

Daha gecen gün sitemiz de gereken cevabi vermis idik.Yok kendini sabah programlarinda zannediyor
’Senin yoncanı yiyeyim’ cezası

AKP’li Mimarsinan Belde Belediye Başkanı Bozgeyik 65 kursiyer için düzenlenen diploma töreninde "Yonca şeklindeki kavşak ne zaman bitecek" diye soran M.Z.’ye "Senin yoncanı yiyeyim" cevabını verince mahkemelik oldu. Bir genç kıza herkesin önünde hakaretten mahkum edilen Bozgeyik, 1740 YTL para cezası ödeyecek.

Tv.lerde seyrederken en güzel sahne Polis arkadasin "kameralar önünde sov yapmayin demesi"Ne yapsin onlarda alistilar her gün her gün karsilastiklari sov misali olaylara.

CHP milletvekilinin çantasını çaldılar
İKİ kapkaççı, Dolapdere’de CHP İstanbul Milletvekili Zeynep Damla Gürel’in kullandığı otomobilin camını kırarak çantasını çaldılar. Yaya olarak kaçan kapkaççıların çaldığı Gürel’in çantasında 550 YTL, milletvekili kimliği, CHP üyelik, kredi, ATM, sağlık sigorta kartları, ehliyet, nüfus kağıdı ve Nokia marka cep telefonu bulunuyordu.

Kabahat kürk olmus kimse giymemis.Peki biz gördügümüz de ne yapiyoruz.Hemen ilk önlemi kendimiz aliyormuyuz.Yoksa kafa sallayip yanindan gecip bir olay oldugu zaman
avaz avaz bagirip uzman mi oluyoruz.

Rögar özürlü şirket mağdur durumdaymış

Rögar kapağını güvenli bir şekilde takmayarak 5 yaşındaki Dilara Dumrul’un ölümüne neden olan MVM şirketinin yetkilileri, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a firmalarının itibarının zedelendiğini ve mağdur olduğunu söylediler.

Hayirli Pazarlar Saygilarla.

Perşembe, Mart 08, 2007

Saygıyla eğiliyorum.



Bu gün Dünya Kadinlar Günü.Milyarlarca kadinimizin 365 günün den bir tanesi.Onlar Dünya kuruldugun dan bu yana biz erkeklerin her zaman yaninda,arkasina,önünde olmus,
bizleri yetistirmis.Yasamimizin vaz gecilmez bir isigi olmustur.Onlarin anisina iki güzel kadinimizi tanitarak.Bu önem tasiyan günü paylasmak istiyorum.

Nene Hatun:
'Tarihimize "93 Harbi" adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum'un Aziziye Tabyası'nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe yazdıran Türk kadını. Erzurum'da doğdu, tam doksansekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı. Ömrünün son demlerini "Üçüncü Ordu'nun annesi" olarak geçirdi. 1955 yılında "Yılın Annesi" seçildikten sonra, 22 Mayıs 1955 günü Erzurum'da zatürreeden vefat etti, Aziziye Şehitliğine gömüldü.'

Bu günkü haberleri göz gecirirken, bir sayfa beni gene Sanli Tarihime gömdü. Ey Nene Hatun Nur icin de yat.

Senin torunlarinla gurur duymalisin. Asagidaki haberi gördügün zaman.
22 Mayıs’taki it dalaşında uçağı Yunan F-16’sıyla çarpıştığı için denize atlayan ve Panama bandıralı şilebe çıkan Türk Pilot Yüzbaşı Özdemir’in kurtarılmasının altından bir kadın kahraman çıktı: PİLOT ÜSTEĞMEN AYŞE AYNA. Ayşe Üsteğmen, aksiyon filmlerini andıran bir operasyonla Yüzbaşı Özdemir’i, Yunan askerlerinin elinden alıp, yurda getirdi.

Bu kahraman Türk kadinlari gözlerimi yaşartti. Sizlerle gurur duyuyorum. Payidar olun.

Dünya kadınlar günü anısına.
Saygılarla.

Salı, Mart 06, 2007

DEGISEN BIR SEY YOK.


Dün aksam gene harika sahnelere sahit olduk.Gene hastaneler.Dayak yiyen hastalar.Iskenceler.Hademeler.Seyretmiyenler pek bir sey kaybetmis sayilmaz son iki ay icinde sergilenen manzaranin aynisi.Tek fark mekanin yer degistirmesi.Netice alinan tedbir o da ayni. Savciligin aninda hareketi.Tutuklanmalar.Saglik Bakanin müfettisleri sorumlu kisiler hakkin da raporlar.Buraya kadar yazdiklarim hepimizce bilinen bölüm.Bu sekilde önüne gecilebilinirmi ? HAYIR.Peki bu dayak yiyen hastalarin ilerdeki tarihlerde adayimisin ? EVET.Icinizden bir tanesi bana garanti versin böyle bir durumla karsi karsiya kalmiyacagini.Ne oldu niye bana bakiyorsunuz ? Öyle.Her biriniz adaysiniz.Cünkü suclu o zavalli hapise atilan kisiler olmadigi icin.Zavalli diyorum.Onu suca iten daha dogrusu yaptigi bu insanlik disi hareketlerin bir suc oldugunu ögretmediginiz icin biziz.Egitim diye her karsilastigimiz aci görüntüler karsisinda yaziyor avaz avaz bagiriyoruz.Gecen sene iki yazi yazmistim birazda bu yazilar hakkinda tepki de gördüm.Tarihleri tikliyarak tekrar bir daha okuyun o zamanlar neyi anlatmak istemisim.Eger bu egitim sistemi degistirmedigimiz taktir de yapilan her isin degerini ögrmedigimiz taktirde daha bu sahneleri cok görebiliriz.
Bu gün bir hademe hastahanede calisabilmesi icin 10 senelik zorunlu egitimden sonra 3 sene de mesleki egitim almasi gerekiyor.Bilmem anlatabildimmi.Iste o zaman ben o meslege saygi gösterebilirim.Cünkü hastaneye düstügüm zaman dayak yemem % l olarak kalir.16 Agastos 2006 tida Inci bölümü.18.Agastos.2006'ti da ikinci bölümünü yazmistim.
Saygilarla.

Pazar, Mart 04, 2007

MASKENIN ALTINDAKILER..



AKP’li Belediye Başkanı Cuma Bozgeyik, dinleyici topluluğuna aynen şunları anlatıyor:

- Başkan: "Kaymakam Bey, Kuşadası’nda kaymakamlık yaptı. Orada bir efe var, müthiş Atatürk hayranı. Atatürk deyince adam hemen ayağa zıplıyor, selam duruyor. Şöyle oluyor böyle oluyor filan. Şimdi gün oluyor harman oluyor, Atatürk’ün yolu Aydın’a düşüyor. Kuşadası’na. Şimdi efe de, istasyon meydanında çayhanesi var. Atatürk deyince adamın aklına böyle iriyarı, böyle palabıyıklı, ne bileyim üniforması filan, her şeyi ile böyle dev gibi bir adam hayal ediyor. Süslüyor dükkánını. İstasyona iner inmez ona çay kahve ikram edecek. Bekliyorlar. Şimdi tren geliyor, yavaş yavaş yanaşıyor. Bizim efe her şeyi ile hazır vaziyette. Trenden inecek o güçlü, heybetli, cüsseli adamı bekliyor şimdi. İniyor kısa boylu bir adam. Bıyık mıyık da yok.

- Dinleyenler: Ha ha haaa... (Gülüyorlar.)

- Başkan: Efe yıkılıyor bir kere şimdi. Olsun diyor, yüreği büyüktür bizim Ata’nın diyor. Sesi mesi gürdür şimdi filan. Tabii o zamanlarda televizyon melevizyon yok. Sesini filan bilmiyorlar. Konuşuyor. Sesi cılız bir adam. Eyvah, efe bir daha gidiyor.

- Dinleyenler: Ha ha haaaa... (Gülüyorlar.)

- Başkan: Bütün hayaller suya düşüyor yavaş yavaş. Olsun diyor, yüreği şeydir, büyüktür diyor. Geliyor şimdi. Ne içersiniz sayın paşam? Kahve diyor. Nasıl olsun? Şekerli olsun diyor. Yapma be paşam diyor. Böyle yığılıyor herif.

- Dinleyenler: (Gülüşüyorlar...)

- Başkan: Ha ha haaa... Bunu da mı yapacaktın bana diyor. Ha ha haaa... Efendim özür dilerim, o yörede şekerli kahveyi ibneler içermiş... Ve bizim adam orada düşüp bayılıyor... Ha ha haa... Hi hi hiiii..."

TAKKE DÜSTÜ KEL GÖZÜKTÜ.
YORUM :

Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.

Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.
Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.
Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.
Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.
Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.
Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.
Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.

Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.
Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.
Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.
Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.
Benim naçiz vücudum nasıl olsa bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ebediyen yaşayacaktır.
Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

Yorum da anlasilmiyan bir taraf varmidir ? Eger var diyeniz varsa tekrar yazalim.
Bu yaziyi her Türk gencinin görevi olarak size sandik icinde bir oy pusulasi ile gönderelim.
Saygilarla.

Cumartesi, Mart 03, 2007

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ."miş,muş"lar.


Bir varmış bir yokmuş.Bu dünyamızın bir çok köselerinde yaşıyan insanlarımız varmış.
Bu masalımız yarım asır öncesinden başlar.
Cennet gibi bir Ülke varmış, orada yaşıyan insanlar köylerinde toprağını eker biçer kıt kanaat da olsa geçinirlermiş.Bu temiz insanlar bir su kadar saf imiş.Büyüklerini dinler, kücüklerini de ellerinden geldiği kadar yetiştirmeye çalışırlarmış.Böyük şehir bilmezler, onların en böyügü sayılan kasabaları imiş.Genç delikanlılar vatan hizmetleri sırasında biraz olsun şehri tanımaya çalışırlarmış.Neyse efendim daha fazla uzatmıyalım.Bir gün olmuş Tabiat felaketleri onları zaman zaman yoklamış.Ne elde var ne belde aman demiş bu insanlar .Devlet baba bize bir el ver.Başka kime el açsınlar.Devlet baba bakmış ki her geçen gün bir köşeden ses geliyor.Bu arada da Avrupa diye bir kıta'da silkelenmiş, uzun bir koşuya çıkıyormuş.Amma velakın taze körpe can'a ihtiyaç varmış.İşte tam o sırada bizim devlet baba fırsat bu fırsat bir çırpıda mesele cözülür demiş başlamış , tren tren adamları oralara göndermeye.Aman demişler bu insanlar ne dil bilir ne de yol ne yapar bu garipler ? Devlet baba tanımaz mı tebasını bak demiş yıllardır kapısını çalmadığım halde bu zamana ulaşmışlarsa orada da başarırlar.Belki de bize bile faydalı olurlar.Bu göç milyonlara dayanacak bir şekilde devam etmiş.Devlet baba bu arada onları hiç unutmamış.Her istediklerini yerine getirmiş.Gelecek nesilleri için okullar açmış .
Binlerce öğretmenler göndermiş.Eğer bir gün geri dönecek olurlarsa burada iş yerleri kurmaları için zemin hazırlamış.Velasıl Devlet onlar için tam bir baba olmuş.Masal bu ya.Onlarda her çalıştığı kuruşu yatırım olsun, ailelerine yardım olsun da,olsun hep göndermişler.Bu arada o kadar kanun çıkarmış ki Devlet baba yazmakla bitmez.Ama onların vatandaşı olduğunu unutmaması için, en büyük Vatandaşlık hakkı olan OY HAKKINI kullanabilmeleri için canla başla çalışmış.Her seçimde Avrupanın göbeğinde sandıklar kurulmuş onlarda vatandaş olduklarını bir kere daha içlerinde hissetmişler.Gelmiş geçmiş Hükümetlere bu masalın için de bütün kardeşlerim adına TESEKKÜR ederim.
Bu gün 82'nci vilayet olarak 6 milyona yakin vatandas bulunmaktadir.Istatislikler bu rakkamlari yaparken.Diger vatandasliklara gecenleri icine almamaktadir.
Saygılarla.

Cuma, Mart 02, 2007

SENE KAC ?


Sene 2007'i bir Ülke kadinlarin para karsiligi satildigi"baslik parasi".Satilan malin
iade alinmayacagi kaidesi büyük yazilmis."Töre".Cikarlarin beyinler icinde kiliflara uydurulmasi söz hakkinin olmadigi hem cins "kadin".Namus'un o cok özlenen bir dilde sivrisinek oldugunu bilmiyen kafalar."erkek".Kanunun nasil uygulanacagi caresi ariyan bürokratlar"Aydin kesim".Hos görü,uyum saglamak icinde cirpinan bir avuc insan
"uzaktan seyreden halk".Gazetelerde her gün haber yapilan konu."Insanlik".Sene 2007
Ekliyeceginiz daha seyler varsa altina ekliyebilirsiniz.
Saygilarla.

Perşembe, Mart 01, 2007

HABERLER...


ABD'de askeri mahkeme, bir hava kuvvetleri yüzbaşısını, 4 erkeğe tecavüz etmek ve 2 erkeğe de tecavüz girişiminde bulunmak suçundan 50 yıl hapse mahkum etti.

98 yaşındaki kadına taciz

Meksika'nın Irapuato kentinde 98 yaşındaki bir kadın, 48 yaşındaki adamı kendisini taciz ettiği iddiasıyla mahkemeye verdi.

Kocaeli'de özürlü bir kız çocuğuna tecavüz etmek istedikleri iddiası ile 4 kişi gözaltına alındı. Kız çocuğunun zihinsel engelli olduğu belirtildi.
O esnada bölgede devriye gezen Jandarma ekipleri, sesi duyarak, o tarafa gidince zanlıları suçüstü yakaladı. Gözaltına alınan 4 kişi, jandarma ekipleri tarafından bugün Körfez Adliyesi'ne çıkartıldı.

Paris'de ki Christian Lacroix'in sergiledigi deri ve kürk agirlikli defilenin en doruk noktasi trasparent üzerine"Ciplak gezerim kürk giymektense" yazisi ile gündeme
oturdu.

Vallahi ucuz kurtulmus insan yukardaki haberleri okuyunca.