Pazar, Ekim 19, 2008

NERDEN NEREYE !!! Bölüm II.


Türklerin kadına verdikleri değeri zaman içinde incelemeye baktığımız zaman, değişik evreler geçirdiğini görebiliriz.
Bunun izleri, getiri ve götürüleri, gece ile gündüz gibi olduğu görülmektedir.
Kaynak olarak Türk destanları ile devam etmeye kalktığımız zaman:

"Dede Korkut hikayelerinden olan "Deli Dumrul"da, Dumrul canının yerine can bulma çabasına girince bunu kadınından bulmuş, kadın ona hiç çekinmeden canını vereceğini söylemiştir. Yine Türk kültüründe destan kahramanları iyi ata binen, iyi kılıç kullanan, iyi savaşan kadınlarla evlenmek istemektedir. Nitekim, Dede Korkut'taki Bamsı Beyrek hikayesinde yer alan "Banu Çiçek" bunun en güzel misalidir."

"Kırgızların Manas Destanı'nda kadın, evin namusunun koruyucusudur. Kazaklar'da kadına verilen değer şu atasözüyle ne güzel anlatılmıştır: "Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır."

"Tüm Türk destanlarında sarsılmaz bir saygı, sevgi ve sadakat vardır. Gerdeğe girdiği gün murad alıp vermeden yalnız kalan kadın kocası ölünceye kadar onu bekleyeceğine ve üzerine bir erkek sinek bile kondurmayacağına and içerdi. Kadınların savaşta düşmanın eline geçmesi büyük bir zillet sayılırdı. Oğuz Kağan Destanı'nda ırza tecavüz edenlerin öldürüldüğü veya gözlerine mil çekildiği ifade edilmektedir."

Türk kadınını o zamanlarda yabancı gözü ile incelediğimiz zaman tarih içinde bu gibi belgelerde görebiliyoruz.

"İranlı bir tarihçi olan Gerdizi de "Malumdur ki Türk kadınları çok iffetlidirler." derken Türk kadınının ahlaki temizliğini övmektedir. Bu övgü boşuna değildir. Nitekim kadın adları arasında temiz, faziletli manasına gelen "Hun, Sabir, Arig, Arık, Uygur Silink, Kazan Silu" gibi adların bulunması sebepsiz değildir. Aynı şekilde İbni Batuta Şehnamesi'nde Kırım'daki hatıralarını anlatırken söyle demektedir. "Burada tuhaf bir hale şahit oldum ki o da Türkler'in kadınlarına gösterdiği hürmetti. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerinden daha üstündür."

"İslamiyet öncesi Türk toplumlarında kadınsız bir iş görülmezdi. Kadın erkeğin tamamlayıcısıydı. O sürekli erkeğin yanındaydı. Hakanın buyrukları yalnız "Hakan buyuruyor ki" ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmezdi. Yabancı devletlerin elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber olurdu. Tören ve şölenlerde kadın, hakanın solunda oturur siyasi ve idari konumlardaki görüşlerini beyan ederdi. Mesela büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Mete Han'ın hatunu imzalamıştır."

"Ebul Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime'de, Oğuz ilinde, yedi kızın uzun yıllar beylik yaptığını anlatmakta ve bu kızların isimlerini şöyle sıralamaktadır: "Boyu Uzun Burla, Barçın, Salur, Şabatı Hatun, Künin Körkli, Kerçe Buladı, Kuğatlı Hanım."

Türk kadını, diğer toplumlarda olduğu gibi baskı altında tutulmuyor, aşağılanmıyordu. Kadının yüceliği Altay Dağları'nın en yüksek tepesine "Kadınbaşı" ismi verilerek, sanki çağlar sonrasına bir mesaj gibidir."

Eğer o devirlerde diğer topluluklar içinde kadına bakış ise "kadın acınacak" haldeydi.

"Cahiliye devri Araplarında, kadının kocası yanındaki değeri, alınıp satılan bir maldan farksızdır. Arap erkeği adet zamanında kadınla bir arada oturmaz, onunla yiyip içmezdi. Aynı dönemde yine burada kadının miras hakkı yoktu. Oysa, Türk kadını miras hakkına sahiptir. Mesela; Yakutlar'da kadının kendine ait mülkü mevcuttur. Buna "and" veya "nemse" adı verilir. Kadının bunu istediği gibi kullanma hakkı vardır. Ölen bir kocanın karısı var ise; bunun mirastan iki hali olur.
1. Kocanın oğlu veya kızı, oğlunun oğlu veya kızı ile beraber bulunuyorsa sekizde bir
2. Bunlardan hiç biri kadının yanında değilse dörtte bir miras alırdı."


Aynı dönemlerde Avrupa'da ve daha büyük kültür düzeyi yüksek ülkelerde kadınların durumu nasıldı ?
"İngiltere'de XI. asra kadar kocalar karılarını satabilirdi. Hıristiyanlar ise; kadına şeytan gözüyle bakmışlardır. Yine İngiltere'de kadın "murdar" bir varlık sayıldığı için İncil'e el süremiyordu. Kadınlar İncil'i okuma hakkına Hanry devrinde (1509-1547) sahip olmuşlardır.

İngiliz piskoposu Dour'un 1888 yılında Westminster Kilise'sinde vaaz verirken söyledikleri tüyler ürperticidir..
"Bundan yüz sene öncesine kadar kadın erkeğin sofrasına oturma hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze başlaması da caiz değildi. Kocası başının ucuna kocaman bir sopa asardı ve karısı ne zaman emrini tutmazsa onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocuklar ise; analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla paye vermezlerdi."

"Çin'de ise, boşanma hakkı sadece erkeğe mahsustu. Kadının böyle bir hakkı yoktu. Oysa Türk kadını tüm bu haklara sahipti. "Koca karısını, kadında kocasını boşayabilirdi. Koca karısının getirdiği çeyizinin bedelini verirken, kadın para vermek veya mihrinden vazgeçmek suretiyle kocasından boşanabilirdi."

"Budizm'in kurucusu Buda ise; ilk başlarda kadınları dinine kabul etmemiştir. Eski Türk kadını, Roma kadınından da fazla haklara sahipti. Roma hukukunda kadın, kendi malına hükmedemezdi, vasiyet yapamazdı. Roma hukuku kadını ergin kabul etmiyordu. Onu noksan akıllı sayıyordu. Romalı kadın Jüstinyen devrine kadar tam bir esir hayatı yaşamıştır. Roma'da dul kadının evlenmesi suç sayılıyordu. Yine Çin'de yeni doğan çocuk, erkekse pahalı kumaşlara, kız ise bez parçalarına sarılırdı. İran'da kendilerine eş olan kızlar günahkar sayılmışlardır. İran'da kanları bozmamak için yakın akrabalarla evlilik uygun görülmüştür. Bu sebepten anaları ve kızkardeşleriyle evlenenler ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri gömmeleri acı bir gerçektir. Kız çocuğa sahip olmak şerefsizlik sayılmıştır."

Bu dönemlerde, Türk kadını, toplumun şerefli bir ferdi olarak itibar görmüşlerdir. Türk kadınının böyle ihtişam içinde ve saygı görerek yaşaması Türk karakter ve kültürünün yüksek değerini ifade eder.

(Devam edecek.Yazi dizisi sonunda alınan kaynaklar belirtilecek)
Saygılarla.

Cumartesi, Ekim 18, 2008

NERDEN NEREYE !!! Bölüm I


Hanların ,hakanların önünde eğildiği şeref abidesi olan varlıkdan bahs etmek istiyorum.
Türk toplumunda ailenin temeli olan varlık.Destanlarda Türk felsefesinde taht kurmuş varlık.Olmazsa olmazların tek yoldaşı.
Duyularımızın dışında bir varlık olarak Türk destanlarının simgesi kadını yazmak istedim.


"Yaratılış Destanı'nda, Allah'a insanları ve dünyayı yaratması için fikir ve ilham veren "Ak Ana" adında bir kadındır. Oğuz Kağan'ın ilk karısı, karanlığı yararak, gökten inen mavi bir ışıktan, ikinci karısı ise kutsal bir ağaçtan doğmuş insanüstü varlıklardır. Yakutlar'da "Ak Oğlan" ağacın içinden çıkan nurlu bir kadın tarafından emzirilmiştir. İlk Türk yazıtlarından olan Bilge Kağan kitabesinde Kağan: "Sizler anam hatun, büyük annelerim, hala ve teyzelerim, prenseslerim..." hitabıyla söze başlar."

"En eski Türk inancına göre, "Han ile Hatun" gök ile yerin evlatlarıdır. Kadın burada yedinci kat göktedir. Kadına, böylesine bir kutsallık veren törede kadının dövülmesinin, horlanmasının imkanı yoktur. Zaten Türk kültüründe ve destanlarında böyle bir durum göze çarpmamaktadır. Türk destanlarında kadın erkeğin daima yanındadır. Onların güç ve ilham kaynağıdır."


Bu gün ise Türk toplumunda kadının yeri ve hakları nerelere gelmişdir.
Yasalarda Cumhuriyet ile verilen hakların toplum içinde uygulanması yaşam tarzı ne boyutlarda.
Bu yazı dizisinde Nereden nereye geldik nereye gidecek olarak yer alalım.
Bu gün Türk kadının bu topluma neler verebileceğini daha doğrusu neler vermek zorunda
olduğunu masaya yatıralım.
Yazacağınız yorumlar bu yazı dizisinin gerçek yüzü olacaktir."veya dizi olmadan bitecektir".
Saygılarla.

Cuma, Ekim 17, 2008

UH...



Adalet Bakanlığı’nda yapılan toplantılarda çok tartışılacak öneriler geldi

1) Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu’ndaki (TCK) evlenme yaşı 14 olsun. 2) Eşin tecavüzünde 7 yıl olan ceza 1 yıla indirilsin. 3) Reşit olmayanla cinsel ilişki suçunda şikâyet koşulu 15 yaşından 14 yaşa indirilsin...

Adalet Bakanlığı’nda yapılan bir toplantıda, evlenme yaşının 14’e indirilmesini öngören, tecavüzcüyle evlenme durumunda cezanın ortadan kalkmasını sağlayan ve reşit olmayanla cinsel ilişkide şikâyet yaşını 14’e indiren yasa değişikliği önerileri üzerine tartışmalar yapıldığı ortaya çıktı.K.Gazeteler.

Örnekler :MALATYA - Ü. G. Ö. 14 yaşındayken pazarcılık yapan 17 yaşındaki A.T. tarafından kaçırıldı ve tecavüze uğradı. Aileler araya girince sorun adliye yerine imamın önünde 'çözldü'.
Sonuc : Yaşadığı olaylara dayanamayan Ü. G. Ö'se önceki gün babasına ait kurusıkıdan bozma tabancayla başına ateş ederek hayatına son verdi. İlköğretim çağında tecavüze uğrayan Ümmi Gülsüm'ün "Arkadaşlarım okula gidiyor, ben ise anne oldum. Bunlar olmamalıydı" dediği öğrenildi.
Yedi kardeşin en büyüğü olan Ümmi Gülsüm'ün, cenazesi dün ikindi namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından Malatya Şehir Mezarlığı'nda ailesi tarafından sessiz sedasız toprağa verildi.

Türkiye Birleşmiş Milletler Genel Merkezinde 1990- 29-30 Eylül tarihleri arasında toplanan “Çocuklar için Dünya Zirvesinde” ilk kez imzaya açılan Çocuk Hakları Sözleşmesini toplantıda bulunan dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal ın imzalamasıyla sözleşmeye ilk imza koyan devletler içinde yer almıştır.

Peki kimler çocuk sayılır ?

Madde 1: Bu sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, on sekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır.

Beni bağlıyan yorum :
Gazetelerin yazdığı gibi Adalet Bakanlığında böyle tekliflerin konuşulduğuna inanmıyorum.
Nedeni ne olursa olsun, neye hizmet ediyorsa bile.Hakikaten böyle bir teklifde bulunan
kisi 100 binlerce olaylardan bir tanesi olarak gösterdiğim örneğin suçlusu olur.
Nokta koymak zorundayım eğer devam etmeye kalkarsam yazacaklarımdan dolayı kendimi tanımaz olabilirim.
Erkek olarak değil insan olarak utanılacak bir durum.
Saygılarla.

Perşembe, Ekim 16, 2008

BAS GAZA...


Otoyollarda 135 duble yollarda 120


AKP, otoyollarda 120 olan azami hızın 135 km'ye, duble (bölünmüş) yollarda ise 90'dan 120 km'ye çıkarılması için düğmeye bastı.

Aşağıda bazı ülkelerdeki hız tablosunu verdim.Almanya hariçinde aşağı yukarı bütün ülkeler sürrat yollarındaki limiti 110 ila 130 arası tutmuşlar.Almanya 130 km için vermiş olduğu teklif ise çok az bir oyla meclisde kabul edilmemişdi.Fakat buna karşılık % 80 kadar yollarda limit 120 olarak sınırlandırıldı.
Çok yüksek güçde arabalar ürettikleri halde neden ısrarla 130 olarak limit sınırlaması getirmişlerdi.
- Her halde iyi araba kullanamıyorlar.
- Kaza oranına bakılınca bizden daha az ölüm oranına sahipler.
- Yeterli yollara sahip değiller diyeceğim ama ...
- Avrupanın her tarafını ağ gibi sürrat yolları ile kaplamışlar.
- Bunun nedenini sizler verin.
1. Aşırı sürrat fazla yakıta neden olmaktadır."Buda havanın kirlenmesi demektir."
2. Yüksek tempoda olacak olan kazalar ölümle sonuçlanıyor."Buda insan kaybı demektir"
3. 120 km.le 135 km.saate 7 dk gibi bir fark yapar eğer 10 saat yol aldığımızı düşünecek olursak ulaşacağımız noktaya sadece 1 saat gibi erken varacağımız demektir.
1 saat için bir kere sahip olduğumuz yaşamı rizikoya atmak; nefes aldığımız havayı kirletip yaşam alanlarımızı zehirlemek, yoksa havaya savurduğumuz yakıtı çok daha güzel yerlerde harcamak.

Saygılarla.
Sehir içi (in km/h)
Oto yol (in km/h)
Sürat yollari (in km/h) Romörk çekiciler için

Belcika

50 90
Sürrat yollari
120 120


Bosna Hersek

60 80 120 / *80 *


Bulgaristan

50 90/*70 130/*100 *


Danimarka

50 80/*70 130/*80 *


Almanya

50 100/*80 Limit yok
Tavsiye edilen 130/*80 *


Estland

50 90 110/*90 *


Filandiya

50 100/*80 120/*80 *


Frankreich

50
90 / *80
Sürrat yollari 110 / *100
Yagmurda 80
130 / *110

Yagmurda 110**
* 3,5 t


Yunanistan

50 90 (kismen 110)/*80 120 /*80 *


Ingiltere

48 96/*80 112/*96 *


Irland

50 80 / *100 120
Italya
50 90/*70
Sürrat yollari:
110/*70 130/*80
yagmurda 110 *


Hirvatisdan

50 80 Sürrat yollari: 100/*80 130/*80 *


Lettland

50 90 110/*80 *


Litauen

50 90 110

Luxemburg

50 90 *75
130/*und**90/
Yagmurda 110/**75
**


Malta

50 80

Mekodonya

50 / 60 80
Sürrat yollari 100 120/*80 *


Hollanda

50 80:Sürrat yollari 100/*80 120/*80 *

Norwec

50 80/*(Frensiz 60) 90/*80
*

Çarşamba, Ekim 15, 2008

ÖZLİYECEĞİZ.


Ötelerde Aramak

Kaçmış uykum yabancı ormanlardan,
Dağlar mağaralarla ovalardan kaçmış.

Yağız at bir başka kişi, bir uzak,
Çözülür çözülmez kaçmış.

Soğuk, düzgün, anlamlı, taş, oyunsuz,
Dev okuldan mini mini çocuklar kaçmış.

Suçlama bu ak gövdeyi şimdicik,
Usu bilinmeze kaçmış.

Geceleyin çırılçıplak düşmüşüm ben ardına,
Yüz ölüm var, biri kaçmış.


Fazıl Hüsnü Dağlarca

Pazar, Ekim 12, 2008

PAZARIN SOHBETI.



Pazarın Sohbetinde; bu günlerde renklerin en güzellerini sunan, doğanın bir parçası olan bitkilerden bahs etmek istiyorum.
Onları ne kadar tanıyoruz ?
İnsan olarak onları ele aldığımız zaman nasıl algılayabiliriz...
Bitkilerin düşünme ve hissetme gibi yetenekleri varmıdır ?
İnsan mantığı bu soruyu nasıl cevaplandırabilir...
Bir çoğumuz çiçekleri okşıyarak onlarla konuşarak bu iki canlı birbiriyle bağlantı kurabildiğine inanmaktadır.
Hakikaten böyle bir bağlantının gerçeklik derecesi varmıdır ?

Uzun çalışmalar neticesinde Hücre Biyologlarının ortaya koydukları tezlerde; bitkilerin koku, tad,görme,duyma ve konuşma yeteneklerine sahip olduklarını görmüşlerdir.Bu durumun tıpkı hayvanlarda olduğu gibi.

Bir çok botanik uzmanlarının uzun çalışmalarında bitkilerin yapı sistemlerinin tıpkı insan yapısındaki sinir sistemi gibi çalıştığını gözlemişlerdir.Mısır bitkisinin salgıladığı bir koku sayesinde yeni doğan yabani arılarını kendilerine çekerek, diğer kendisi için zararlı haşerelerin yok edilmesini sağlaması gibi.Tabii bu binlerce örnekden bir tanesi.

Bu örnekler, çalışmalar; bitkilerin tıpkı insanlarda olan bu beş duygunun aynen bitkilerde de olduğu, hatta onlarda bu duyguların bizlerde olmıyan çok daha fazla artları olduğu, akıl olarak bizleri katlıyabileceklerini görebilmektedir.
Bunlardan bazılarını örnek göstermeye kalkacak olursak : 20 üzerinde faktör gösterebiliriz.İklim değişikliğini algılama ki "bizler hala bunu tam olarak çözebilmış değiliz" ışık,toprağın değer ölçüleri,yer çekiminin değerleri,yön tesbiti,zemin üzerinde magnetik ve elektrik değerlerin tesbiti gibi.

Bazı yazılarımda bu değerli canlı türüne elimizden geldiği kadar değer vermemizi defalarca yazıyorum.Bu canlı türünden öğreneceğimiz o kadar çok şey varki.
Uzayda yaşamın olup olmadığı, başka hayatların merakı içinde kıvranırken.Burnumuzun dibinde ki canlı türünü anlamamakda onları her fırsatta yok etmeye çalışmamızı gördükçe hayret ediyorum.Gözümüzün önünde bizden çok çok akıllı bir canlı türü duruyor.
Bu gün Hücre Bioyologların yapmış oldukları çalışmalarda bitkiler kökleri sayesi ile, bu gün bizlerin internet ağını çok zaman önce kurarak birbirleri ile ilertişimde olduklarını görmüşlerdir.Bir Roggen bitkisinde 13 milyon kökün olduğu, bununda uzunluk olarak 600 kilometreye eşit olduğudur.Bu her kök kılcallarının uçları ise tıpkı elektronik bir beynin çalışma sistemi olarak çalıştığı bilgi toplama ve dağıtma kapasitesine sahip olduğu tesbit edilmiştir.

Bu durum karşısında bitkilerin aralarında bir iletişim olduğunu görebiliyoruz.Toprakda bu bilgilerin su tarafından cözülmesi diğer bitki çeşitlerin kendilerine has tad faktörü ile çevrelerindeki bitki örtüsü hakkında bilgiye sahip olabiliyorlar.

Bu gün bu harika canlı türünü biraz olsun incelemekle bazı soruların cevaplarını bulmaya çalışılıyor.
Ama en çok merak edilen konuda bu canlı türünün acı duyup duymadığı?
Araştırmacılar bu konuda yapılan çalışmaların daha başında olduklarını söylemektedirler.İlmi bir bilgeye ulaşamadıkları için cevap verememektedirler.
Eğer bu konuda nacizane bir fikir yürütmem gerekirse; bu kadar harika duygulara sahip canlı türünün bu duyguya sahip olduğuna inananlardanım.Bir çevremize bakalım doğada açtığımız yaraları sarmaya çalışırken attıkları çığlıkları bizlere aktarmaya çalışan bir avuç insan gurubunun göz yaşları göstermiyormu.

Bir başka Pazarda bu harika canlı türünün bizlerin gözleri önüne serdigi renk cünbüşünden bahs edeceğim.
Iyi Pazarlar dileği ile kalın sağlıcakla.
Saygılarla "

Cumartesi, Ekim 11, 2008

Orda Bir Köy Var Uzakta...









Orda bir köy var, uzakta
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür.

Orda bir ev var, uzakta
O ev bizim evimizdir.
Yatmasak da, kalkmasak da
O ev bizim evimizdir.

Orda bir ses var, uzakta
O ses bizim sesimizdir.
Duymasak da, tınmasak da
O ses bizim sesimizdir.

Orda bir dağ var, uzakta
O dağ bizim dağımızdır.
İnmesek de, çıkmasak da
O dağ bizim dağımızdır.

Orda bir yol var, uzakta
O yol bizim yolumuzdur.
Dönmesek de, varmasak da
O yol bizim yolumuzdur.

Ahmet Kutsi Tecer

Aktütün saldırısı sonrası ekrana çıkıp köyünün sesi olan küçük Çiçek Aysal, ’susması tavsiyesiyle’ verilen onca hediyeye rağmen, susmadı.


İŞTE O "CESUR ÇİÇEK"

Star TV’de Uğur Dündar ile canlı yayına çıkmaması için emniyet ve jandarmanın Şemdinli’de bir süre ’misafir ettiği’ küçük Çiçek, dün evine dönerken, "Yine televizyona çıkar, köydeki durumumuzu yine anlatırım" dedi.

AKTÜTÜN Bayraktepe’de 17 askerin şehit edilmesi ile sonuçlanan hain saldırının ardından Aktütün İlköğretim Okulu 5’inci sınıf öğrencisi Çiçek Aysal ile konuşan STAR TV, 11 yaşındaki öğrenciyi canlı yayına çıkarmak için Şemdinli’ye götürdü. Ancak Şemdinli’de emniyet ve jandarma, küçük Çiçek’i alıp, kendisi ve kardeşleri için giyim, kırtasiye malzemeleriyle oyuncak verip, televizyonda yayına çıkmamasını tavsiye etti.
Dündar’la konuşacaktı...
Yayına çıkması engellendi

Ancak yayın öncesi Çiçek Aysal ile korucu olan babası Sami Aysal, ’çocuğun terör konusunda canlı yayına çıkması halinde psikolojinin bozulacağı’ gerekçesiyle polisler tarafından götürüldü ve yayına çıkması engellendi.K.Gazeteler.

Devletin Bakanı, basını suçluyor.Basında bakana biz gördügümüzü, duyduğumuzu, kamu oyuna sunuyoruz diyor.
Bir uzman çıkıyor bu çocukların Tv.lere çıkması Psikolojisini bozar diyor.
Ahmet Kutsi Tacer seneler önce o köy bizim köyümüzdür diyor.
O köyün yani başında o çocukları koruyabilmek için Vatanın her kösesinden gelmiş
gencecik gençler kanlarını akıtıyor.
O çocuğun psikolojisi bozulmaz.O terör 30 yıldır sürüyor, o köyün sokaklarında tozlu topraklar arasında, o kovanlar senelerdir var.O çocuk ana rahmine düşmeden evvel de vardı.Bırakalım o hayallerinde arzu ettiği yaşamı ile başbaşa... Onu anlıyabilmek için
onun yaşında, o köyde yaşamayı öğrenelim.
Çocuk olmak güzel şeydir.Zor olan çocukken büyük olarak yaşamak.
Saygılarla.

Cuma, Ekim 10, 2008

DOKUNMAZLAR !

Evdeki hesap çarşıya uymadı...


Dün gazetenin birinde bu gün seçim olsa hangi parti ne kadar oy alır, diye bir anket yapmışlar.Baktımda karasızların oyları, yüzde olarak partilerin alacağı oy oranından fazla.
Esasında bu kararsızları da, neden kararsız kaldıkları için, ankete tabii etmeli.
Kimisi bekleneni göremediği amma halen umutları olduğu için diyenler,hepsi aynı telden çalıyor al birini vur birine diyenler,filanca partiye atarım amma başta filanca olmazsa,ben günü zor çıkarıyorum o gün gelsin birine veririm nasıl olsa aynı değilmi ? Daha neler neler.
Galiba millet olarak edebiyatı,riyaziye den daha çok sevdiğimiz için böyle cevaplar verebiliyoruz.
Bi yerde bozukluk varda; nerede acaba !!!
Hata yapanlar, hep bizleri idare edenler mi ?
Yoksa böyle gelir böyle gider diyenler mi yoksa ...
Benim bir oyum ne değiştirir.
Ben zaten ona vermemişdim ki...
- Biz, iktidarı enkaz olarak aldık.
- Biz, bıraktığimız zaman bu kadar borçla bırakmıştık; şimdi...
- Her şeyin başı eğitim...
- Dokunulmazlık kalksa, neler neler çıkar ortaya.
- Bu parti sistemi, demokratik padişahlık sistemi.
- Yasa ile Yargı...
- O günler ile bu günleri kıyaslıyamazsınız...
Yazmaya kalksak daha neler var neler, diyorumya milletçe edebiyatı, riyaziyenin üstünde tuttuğumuz müddetçe, son günü bir partiye oyumuzu veririz.
Keşke bir günde evdeki hesap çarşıya uymadı diyebilsek.
Saygılarla.

Pazartesi, Ekim 06, 2008

NE KADAR !!!


Gecenin karanlığını, üzerime yorgan misali çekerek, rüya alemine daldım.Güzel şeyler görmek, arzusu ile yatağamı girmişdim.
Nerdeee...
Daha toz pembe dünyama adım atmadan biri çıktı karşıma.
- Söyle bakalım ne kadar DEMOKRATSIN dedi...
- !!!!
O gitti diğeri çıka geldi.
- Söyle bakalım ne kadar MİLLİYETCİSİN dedi...
- !!!!
O gitti diğeri çıka geldi.
- Söyle bakalım ne kadar UZMANSIN dedi...
- !!!!
O gitti diğeri çıka geldi.
- Söyle bakalım ne kadar ŞİKAYETCİSİN dedi...
- !!!!
O gitti diğeri çıka geldi.
- Söyle bakalım SAKSAĞANIN KUYRUĞU YERE DEĞDİ/DEĞMEDİ TÜRKÜSÜNÜ biliyormusun dedi.
- !!!!
O gitti diğeri çıka geldi.
- Siz bu ADAMIN YAZDIĞI zırvayı hala okuyormusunuz dedi..
- Biz senelerdir yaşıyoruz /okuyoruz / dinliyoruz demeğe kalmadı.Uyanamadık hala uyuyoruz.
Saygılarla.

Pazartesi, Eylül 29, 2008

SEVGILI DOSTLARIM.

Image Hosted by ImageShack.us

Perşembe, Eylül 25, 2008

Ah biz eşekler.


Yatmadan evvel kitaplıkdan bir kitap çektim.Şansıma bu çıktı.
Arzu ederseniz beraber okuyalım.

Ah biz eşekler. Ah biz eşekler..
Biz eşek milleti de eskiden siz insan milleti gibi konuşurmuşuz. Bizim de kendimize özgü bir dilimiz varmış. Konuşmamız, müzik denli güzel, uyumlu, kulağa tatlı gelirmiş. Ne güzel konuşur, ne türküler söylermişiz. Biz eşek olduğumuzdan; sizler gibi insanca değil, eşekçe konuşurmuşuz. Ama eşekçe, yumuşak, tatlı, uyumlu zengin bir dilmiş.
Biz eşek milleti eskiden şimdi olduğu gibi anırmazmışız, sonradan anırmaya başlamışız.

Şimdi, biliyorsunuz, bütün isteklerimizi, duygularımızı, algılarımızı, acılarımızı, sevinçlerimizi, birbirimize ve siz insan efendilerimize anırarak anlatmaya çalışıyoruz. Anırmak nedir? «Aaa-ii, Aaaa-ii» diye arka arkaya bir kalın, bir ince, ağızdan iki uzun heceli ses çıkarmak. Anırmak işte bu... Bizim o zengin dilimiz, şimdi kala kala, bu iki heceli tek sözcüğe kaldı. Bir yaratık, bütün duygularını tek sözcükle nasıl anlatabilir! ...
Nasıl olup DA o zengin eşekçe ölmüş, bir ölü dil olmuş, sonra biz eşekler anırmaya başlamışız; bunu merak etmiyor musunuz? Merak ediyorsanız anlatayım. Kısacası, bizim dilimiz tutulmuş. Korkunç bir olayla aklımız başımızdan gidip de, dilimiz tutulunca, eşekçeyi tüm unutmuşuz. O günden sonra da yalnız anırarak, iki uzun heceyle bütün duygularımızı anlatmaya çalışmışız.

Biz eşeklerin dilimizin tutulması, epeyce eski bir olaydır.
Eski kuşaktan bir yaşlı eşek varmış. Bir gün, bu eski kuşaktan yaşlı eşek, kırlarda tek başına otlamaktaymış. Hem otlar, hem eşekçe türküler söylermiş. Bir ara burnuna bir koku gelmiş AMA güzel bir koku değil, Kurt kokusu ...
Eski kuşaktan eşek, burnunu yukarı dikip, havayı derin derin koklamış. Hava, keskin keskin Kurt kokuyormuş.
Yaşlı eşek,
- Yok canım, Kurt değildir... Diye avunup otlamağa başlamış. Kurdun kokusu gittikçe artıyormuş. Belli ki Kurt yaklaşıyor. Kurt yaşlaşıyor demek, ölüm geliyor demek...
Eski kuşaktan eşek,
- Kurt değildir, Kurt değildir... Diye kendini avutmuş.
Ama kurdun kokusu da gittikçe ağırlaşıyor. Yaşlı eşek, hem korkuyor, hem de oralı değilmiş gibi görünerek, kendi kendine,
- İnşallah Kurt değildir. Kurt buraya nereden gelecek, nereden beni bulacak?.. diyormuş. Böylece kendi kendini avutma içindeyken kulağına sesler gelmeye başlamış. Ama güzel ses değil, Kurt sesi... Yaşlı eşek kulaklarını dikip sesi dinlemiş; evet Kurt sesi...
Gönlü bir türlü kurdun gelmesine razı olmadığından,
- Yok canım, bu ses Kurt sesi değil, bana öyle geliyor... Der, otlamaya devam edermiş. Ama ses de gittikçe yaklaşıyor... Eski kuşaktan eşek yine avunurmuş:
- Kurt değildi. Hayır, bu ses Kurt sesi olamaz! O korkunç ses, büsbütün yaklaşmış. Eşek kendi kendine söylenirmiş:
- Yok, yok... Dilerim bu Kurt olmasın... Kurdun işi yok da, buraya mı gelecek! ...
Bir yandan da yüreğini korku sardığından gözü çevresindeymiş. Bir de bakmış; karşı dağın tepesinde, sisler, dumanlar içinde bir Kurt ...
- A-ah, demiş, bu benim gördüğüm, Kurt değil, başka bir şey...
Başını otlara sokmuş.
- Bana öyle geldi galiba, hayal gördüm. Evet, evet, hayal olacak ...
Az sonra, çalıların arkasından koşan kurdu görünce, korkusu artmış. Ama kurdun gelmesini hiç istemediğinden, yine kendi kendisini kandırmaya çalışıyormuş:
- Kurt değildir, inşallah değildir. Başka yer kalmadı da burasını mı buldu gelecek? Gözlerim iyi seçmiyor da ondan... Çalıların gölgesini Kurt sandım .
Kurt yaklaşmış. Aralarında eşek adımı ile üç-dört yüz adım kalmış.
Eski kuşaktan eşek,
- Aman Tanrım, yoksa bu gelen gerçekten Kurt mu?.
Hayır, olamaz. Olmamalıdır, Ah... Yok, yok, Kurt değil... Diye inlemeye başlamış.
Kurtla aralarında elli adım, kalınca, o yine avunuyormuş:
- Şu karşımda gördüğüm yaratık Kurt değildir inşallah. Canım, NE diye Kurt olsun... Belki devedir, belki fildir, belki de başka bir şey, belki de hiçbir şeydir. Ben de her şeyi Kurt görmeye başladım.
Kurt sırıtarak yaklaşmış, yaklaşmış. Aralarında ancak birkaç adım kalınca, yaşlı, eşek,
- Biliyorum, bu gelen Kurt değil, evet Kurt değil, ama ben şuradan azıcık uzaklaşsam kötü olmaz.. demiş. Başlamış yürümeye. Başını geri çevirip bakmış, Kurt sırıtarak, ağzının suları akarak arkasından geliyor. Eski kuşaktan eşek yakarmaya başlamış:
- Ulu Tanrım, bu gelen Kurt bile olsa, Kurt olmasın ne olur... Kurt değil canım, ben de boşu boşuna korkuyorum.
Böyle deyip adımlarını açmış. Kurt da onu izliyormuş. Kart eşek koşmaya başlamış. Kurt DA onun ardından koşmuş...
Eşek,
- Ah, ben de ne budalayım... diyormuş, Yaban kedisini Kurt sanıp kaçıyorum. Hayır, Kurt değil...
Ayaklarının var gücüyle kaçıyor, bir yandan DA içinden şöyle geçiyormuş:
- Kurtsa da Kurt değildir... İnşallah değildir. Yok canım, ne diye Kurt olsun ...
Başını çevirip arkasına bakmış, kurdun gözleri ışıl ışıl yanıyor. Eşek dört nala kaçar, hem de,
- Vallahi de kurt değil, billahi de kurt değil.. Allah belamı versin ki kurt değil. diye söylenirmiş.
Eşek kaçmış, kurt kovalamış. Kuyruğunun dibinde, kurdun kızgın kızgın solumasını duyunca, yaşlı eşek kendi kendine,
-Bahse girerim ki bu kurt değil.. Kuyruk altımda solumalarını duyduğum bu yaratık kurt olamaz... diye söyleniyormuş.
Kurdun ıslak burnu, eşeğin apış arasına değince, yaşlı ,eşek de sıfırı tüketmiş. Bir de başını çevirip bakmış; kurt, üstüne atıldı atılacak.. Artık adım atacak gücü kalmayan kart eşek, kurdun sert bakışları altında kıpırdayamaz olmuş; oracıkta kalmış. Kurdu görmemek için gözlerini yumup,
"-Kurt değil canım, boş ver... İnşallah değildir. Sanki ne diye kurt olsun" diye kekelemiş.'
Kurt, sağ kabasına bir pençe atınca, oracığa yıkılan eşek, - Biliyorum, biliyorum, sen kurt değilsin. Arkamla oynama, gıdıklanıyorum. El şakasını da hiç sevmem.. demiş.
Azgın, aç kurt keskin dişleri ile eşeğin sağrısını ısırmış, -budundan büyük bir parça koparmış. Can acısıyla yere yıkılan eşeğin birden dili tutulmuş. Bildiği eşekçeyi, korkudan unutmuş. Kurt, boynuna, gerdanına saldırmış. Eşeğin her yanından kanlar fışkırmaya başlamış. İşte ancak o zaman eşek,
- Aaa kurtmuş... Aaa o imiş... Aaa, o imiş!... diye bağırmaya başlamış. Kurt onu parçalar, o da dili tutulduğundan, yalnız:
- Aaa, o imiş ... Aaa, Oo-ii". Aaa-iii. .. Aaa·iii! diye bağırır, inlermiş.
Kurdun dişleriyle parçalanan eski kuşaktan eşeğin dağı, taşı inleten son sözlerini bütün eşekler duymuşlar:
Aaaa-iii, aaa-iii ...
İşte o günden sonra, biz eşek milleti, konuşmasını, söylemesini unutmuşuz, her duygumuzu, her düşüncemizi, anırtı ile anlatmaya başlamışız. O eski kuşaktan eşek, tehlike kuyruk altına girinceye dek, kendini avutup, kandırmamış olsaydı, bizler de konuşmasını bilecektik.
Ah biz eşekler, ah biz eşek milleti: Aaaa-i, aaa-iiii

Aziz NESİN

Metal ağaçlar...



Her kesilen ağacı görünce içim kan ağlar.Bir gün ders kitaplarında tanımaya çalışacaklar bizden sonraki nesiller derim.Haberi okuyunca yanıldığımı anladim.Ders kitaplara geçmeden metalini yapmışlar.

"50 yıllık ağaçlara kıyıp yerine metal ağaç diktiler 24 Eylül 2008

Erzurum Büyükşehir Belediyesi, tarihi Lala Paşa Camisi’nin çevresindeki 11 çam, huş ve kestane ağacını bir gecede kesti.

Yarım asırlık ağaçlara kıyan !!!’li belediye, bunların yerlerine ışıklandırılmış metal ağaçlar dikti. Büyükşehir Belediyesi yetkilileri, ağaçların kuruduğu için kesildiğini ileri sürerken, olaya tepki gösteren semt esnafı ise 'Bu çevre katliamının hesabı sorulmalı' dedi".Kerim BURUCU/DHA

Eğer o veya bu nedenle bir ağaç kesilmek zorunda kalınırsa.Onun değeri kadar yeni fidanlar dikilir.

Eğer bir ağaç kurursa olduğu yere yenisi dikilir.


Saygılarla.

Sen nasıl görevini yaparsın!



Yemek molası veren Polis memurları Resmi Polis arabasını park yasağı bulunan levhanın altına koyunca.Trafik Polisi tarafından çekiciye yüklenerek çektirildi.
Ceza kağıdınıda cama yapıştırmayı unutmadılar.

Kayseri'de !!!'li ilçe başkanı köylüsüne ceza yazan polisi sürdürdü

Kayseri İncesu İlçe Başkanı Ekrem Karakoyun’un, köylüsüne araba kullanırken cep telefonu ile konuştuğu gerekçesiyle ceza yazan polis memuruna önce “senin sonun kötü” diye tehdit ettiği, daha sonra da sürdürdüğü iddia edildi.

CEZAYI YAZDI, SÜRÜLDÜ

Daha sonra olay yerine gelen İncesu İlçe Başkanı Karakoyun, polis memuru M.M’ye “Senin sonun iyi değil. O cezayı yazmayacaksın” diyerek emir verdi. Polis memuru M.M. ise görevi gereği cezayı yazması gerektiğini söyledi. Birçok kişinin şahit olduğu olay sonrasında polis memuru M.M.’nin görev yeri Kayseri İncesu’dan, Kayseri Merkeze alındı.ANKA

Şaka gibi ...

Saygılar.

Salı, Eylül 23, 2008

KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR


Manisa Turgutlu'da dün akşam yapılan AKP ilçe kongresinde, Manisa AKP Milletvekili Bülent Arınç'ın, “Öldük bittik, sizden çare bekliyoruz” dediği için azarladığı ve daha sonra apar topar salondan çıkarılan Musacalı Köyü'nden çiftçi Süleyman Aksu DHA'ya konuştu. Soruları yanıtlayan 65 yaşındaki çiftçi Aksu, şunları söyledi:
“Kongreye gitti, orada güllük gülüstanlıktan bahsediyorlardı. Benim vilayetimde üzüm ayak altında, onu ifade ettim. Bana (kalk ayağa) dedi, (sen yalan söylüyorsun) dedi. Ben de (yalan söylemiyorum) dedim. 65 yaşındayım. Kimse beni bu yaşmıma kadar yalancılıkla suçlamadı. Bana (sen CHP yanlısısın) dedi. Ben (değilim, en az senin kadar AKP'liyim, bu kongrenin yarısı beni tanır) dedim. Olaydan sonra çok kötü oldum. Azarlanmayı hak etmedim.Doğan ÇİZMECİ/TURGUTLU, (Manisa) (DHA)

Pazar, Eylül 21, 2008

PAZARIN SOHBETI...


Gazetelerin yazdıkları,Tv.deki haberler sokaktaki vatandaşın derdi.Dünya piyasalarının krizi.Doğal felaketler,küresel ısınmanın artık günlük yaşamızın bir parçası olması vs.vs.
Bu kadar malzeme olunca bende Pazar sohbetinde köşe yazarlığına soyundum.
Buyrun...
Çok kişinin oyu ve kararı,bir kişinin oy ve kararından her zaman yeğ tutulur.Bu yöntem,demokrasinin vazgeçilmezi olan biçimselliğinin ana koşuludur.
Özellikle,siyasal olsun olmasın örgütlerde,çok kişinin kararının geçerli olmasının ne denli yararlı olduğunu yaşayarak deneyerek gördük.İçinde yer aldığım örgütlerin yönetim kurullarında öyle kararlar alınmıştır ki,
benim bireysel kararıma uygun düşmemiş, bu durumda kendi düşüncemi açıklayarak çoğunluğun kararı doğrultusunda oyumu kullanmışımdır.Çoğunluk öyle düşündügü için, çoğunluğun kararına,istemeyerek değil, hem de gönülden katılmışımdır.
Deneyimler şunu gösterdi ki , bir örgütte yetkili yerdeki bir kişinin kararı, bir kez, iki kez, birkaç kez çoğunluk kararından doğru olabilir, ama hep doğru olamaz.O tek kişi öyle bir yerde, öyle bir yanlış karar verebilir ki, sonradan iş isten geçtikten sonra bu yanlış çok acı biçimde anlaşılır.
Demokrası, çoğunluğun kararının uygulanmasıdır, diye bilinir.Gerçekten böyle midir?
Gerçekten ve her zaman böyle olmadığını yaşam bize gösteriyor.Zavalli Adnan Menderes ,çoğunluğun her zaman haklı olduğunu anlatmak için,parti gurubunun miletvekillerine ,"Siz isterseniz hilafeti bile getrirebilirsiniz !" dememiş miydi ?
Hitler ve Musollini ve daha bir çok diktatörler, çoğunluğun kararı ve oyuyla , yine o çoğunluğu felaketlere sürüklemediler mı ?
Demek ki ,çoğunluğun kararına uyulması yöntemini bir koşula bağlamak gerekiyor.Anlaşmanın ilk ilkelerine ve domokratik kurallara uyulması koşuluyla çoğunluğun kararlarına uyulmalıdır.

Nasıl yazıyı beğendiniz mı ?
Yok canım ben kim, köşe yazarlığı kim.
Sıcak bir Ağustos ayında yıl 1993 sevgili Aziz Nesin yazmış bu yazıyı 15 yıl geçmiş üzerinden
tam burada gönlünüzden geceni "............. .......... ,........." siz ekleyin.
Saygılarla.

Cumartesi, Eylül 20, 2008

ANNELER DIKKAT /BIBERONLAR.



Uzun bir aradan sonra sizlerle beraberiz.Bu zaman içersinde bloğlarınızdaki güzel yazılarınızıda takip ettim.Zaman zaman yorumda bıraktım.
Esasında yazılacak o kadar çok şey var ki.Hele günlük olaylara değinmeye kalksak Tv. dizilerine döneceğiz.
Bir çok blog kardeşlerim anne/baba oldular.Veya kısa bir zaman sonra olacaklar.
Bu gün onları ilglendirecek bir konuyu, onlarla paylaşmak istedim.
Başlık aynen söyleydi okuduğum yazıda :
Zehir biberonlardan geliyor.
Biberonlar,konservelerde kullanılan kaplayıcı,pet şişeler: Dünya sağlık organizasyonu Polycarbonat tehlikesi
için ebeveynleri uyarıyor.Bu plastiklerin içerikliğindeki "Bisphenol A" nin bebeklerimizde ve kücük çocuklarda, beyinlerinin gelişiminde büyük hasar verdikleri hakkında uyarıyor.Hatta dozajların yüksek olması, yetişkenler için bile ağır rahatsızlıklara yol açabileceğini söylüyor.
Dünya sağlık Organizasyonu Polycarbonat taşıyan biberonların yasaklanması için teklifde bulundular.
Polycarbonat'in ana maddesi olan Bisphenol A'nın açmış olduğu zararlar, Doğa Sağlık uzmanları tarafından Berlin'de uzun uzun açıklandı.
Bu maddenin ana rahmindeki bebeklere ve yeni doğmuş bebeklerde,kücük çocuklarda çok büyük beyin rahatsızlıklara yol açtığını ortaya koydular.Bu maddenin büyüklerde ise; gittikçe dosajların arttığı yapılan kan araştırmaları tarafından tesbit edilmiş bu durumunda,Kara Ciğer,şeker hastalıkları,kalp hastalıklarına neden olduğu uzmanlar tarafından tesbit edilmişdir.Işın en acı tarafı bügün Bisphenol A
maddesini vücudunda taşıyanların % 90 gibi bir oranda olduğudur.
Uzmanlar Avrupa standartları olan Bisphenol A 'nin günlük olarak vücudumuza giren 50 Mikrogram / kilo başına tehlike canlarının çalmasına bile neden olmaktadır demektedirler.
Primat'lar "Maymunlar"üzerinde yaptıklar çalışmalarda müsade edilen bu miktarın bile, açmış olduğu zararları açık açık ortaya koymuşlardır.
Kimya Sanayi halen bu araştırmaları göz ardı etmeğe devam etmektedir.
Acil olarak Polycarbonat biberonlar yasaklanmalıdır.Konserve, içtiğimiz kutu içiçeklerde kaplama olarak kullanılması yasaklanmalıdır.
Buraya kadar sizlere bu madde hakkında okumuş olduğum bir araştırmayı aktarmaya çalıştım.
Bundan sonraki kısım sizlerin yapacağı araştırmaya kalıyor.Bu maddeyi içeren kapların
hangileri olduğu ve ona karşı alternatif olarak neleri kullanmanız gerektiğidir.
Cam mamülleri gibi.
Saygılarla.

Cuma, Eylül 19, 2008

ÖDÜLLER VERILDI !!!



MEDYA / VATANDAS / ?

Perşembe, Eylül 18, 2008

Sokaktan Gelmek...






Sokağa mı çıkıyorsun, dikkat et
Emanet ol Tanrıya,
Sokak demek
Eksilmek yarı yarıya.

Odalara kapanıp oturdunuz
İçinize evin serin sessizliği doldu.
Koruyucu duvarlara borçlusunuz
Çevrenizde dalgalanan dostluğu.

Bir sokağa çıkmayın bozulur bunca büyü
Yavan gelir ev size,
Hayatınız kuytu ve küflü,
Sokaklarsa aydınlık, taze.

Ayartıcısı caddelerin eseri
Zalim gelişleriniz,
Evde size uzanacak elleri
İtmek istersiniz.

Haince sokaktan dönüşünüz
Sisli, karda...
Çünkü başka yaşayışlar gördünüz
Dışarda.

Sokağa çıkarken dikkat
Sokaklarda esen rüzgar çünkü.
Rüzgarlarla eve dönmek saçma,
Ev dar çünkü


Behçet Necatigil


Saygılarla.

Çarşamba, Eylül 17, 2008

YAZISIZ


Saygilarla.

YILAN HIKAYESI

Saygilarla.

Cuma, Ağustos 29, 2008

Nur icinde yat.


Son Yerine

Zulmün her türlüsü
Kötü kardeşler
Hiçbiri
İnsana göre değil
Ağaç dikmek sabahları uyanmak iyi
İyi hayvanlara bakmak çiçekleri sulamak
Rahatsalar uyuyan insanların soluğunu dinlemek iyi
İyi hürlüğü düşünmek
Yaşamak onun için
Bütün gün çalışmak onun için iyi
Bütün çocukların uyuyuşu uyanışı iyi
Zulmün her türlüsü kötü.



İlhan Berk

Saygılarla.

Salı, Ağustos 26, 2008

SIRT ÇANTALARI


Bir tatili daha arkada bıraktik.Kısa bir zaman sonra gene okullu oluyoruz.
Gene okullu oluyoruz demekle ebeveynlerde en az çocukları kadar yeni eğitim yılının heyecanı yaşamaktadır.Onlarla birlikte eğitim yıllarından kalan bilgilerini,anılarını tazelemektedir.
Bu Cumartesi günü bende torunumla o heyecanı tekrar yaşıyacağım.
Sizlerle bu gün her sene önümüze konulan bir konu hakkında yapmış olduğum bir araştırmayı paylaşacağım.
"Okul Sırt Çantaları" çocuklarımızın sıhhati ile oynıyan bu ağır sırt çantaları !!!
Saarbrücken araştırma gurubu bu konudaki mitos haline gelen korkuya noktayı koydular.
Hatta bu ağar çantaların çocukların sıhhati ile oynamakta olmadığını faydalarının bile olduğunu söylemektedirler.Böylelikle çocukların kaslarının çalıştığını iddia etmektedirler.
Yaşadığım ülke Almaya'da her yeni okul başlangıcında Sağlık Bakanlığı,Sağlık Sigorta Kurumları,TÜV "Teknik araştırma merkezi" bu sırt çantaları hakkında aileleri uyarmaktadır.DIN formları hakkında bilgi vermektedirler.Sırt çantalarının agarlıkları çocuklarımızın vücud agarlığının % 10'nu geçmemesi için uyarmaktadırlar.
Bu durumun doğru olmadığını Uni Saarbrücken Tıp uzmanları söylemektedirler.
Ünüversitenin "Çocuk araştırma timi" yapmış oldukları araştırma ve incelemelerde şimdiye kadar Tıbbi ve Teknik yönünde bir incelemenin olmadığı şimdiye kadar sadece
tahmini bir tezden ileri gitmediğini tesbit etmişler.
Orthopedi, Neurolog, Humanbiolog, Spor araştırma uzmanları ve Physiotherapatlardan oluşan bir gurup yapmış oldukları çalışmalar neticesinde ağır sırt çantalarının çocukların sırt bölümlerde her hangi bir rahatsızlığa yol açmadığını tesbit etmişlerdir.

60 çocuk üzerinde yapmış oldukları testlerde bu ağır çantaları bozuk okul yolunda 15 dakika zaman dilimi üzerinde taşıyan çocukların vücudlarında her hangi deformeye rastlamadıkları gibi aksine karın ve sırt kaslarının kuvvetlendiği tesbit edilmişdir.

Omurganın çanta ağırlığı vücud ağırlığının üç de bir oranında olduğu taktirde değerlendiribileceğini söylemektedirler.Bu ağırlıkdan sonra omurganın yeni bir forma girme olasılığı ortaya çıkmaktadır.Bu durum karşısında bile sağlıklı bir omurgaya sahip çocuğun kısa bir zaman içersinde deforme olması imkansız olarak görülmektedir.
Kısa bir zaman dilimi içinde olduğu taktirde bunun çocuğun kaslarının çalışmasında büyük bir faydası olduğu da görülmüşdür.

Yapılan bir başka araştırmada da her iki çocukdan bir tanesinin karın ve sırt kaslarının zayıf olduğu da bilinen bir gerçek olarak gözler önüne serilmektedir.Bu durumda çocukların uzun bir süre dik durabilmesinin imkansızlaştırmaktadır.

Dikkat edilecek konum; eğer ağır çantaları taşımak zorunluluğu karşısında, vücud agarlığının üçde birlik oranını geçmemesi ve bu taşıma süreside 15 dakika üzerinde olmamasına özen gösterilmelidir.

Sağlık dolu yeni eğitim yılı dileği ile.
Saygılar.

Cuma, Ağustos 22, 2008

YAZISIZ


Ne Kalkani !!!

Salı, Ağustos 19, 2008

YAZISIZ ....


Cumartesi, Ağustos 09, 2008

YAZISIZ....




Cumartesi, Ağustos 02, 2008

SENELER BIRBIRINI KOVALIYOR..


Cuma, Temmuz 25, 2008

Siyah & Beyaz

Çarşamba, Temmuz 16, 2008

Teknoloji ve biz



Teknoloji ve biz.Her geçen gün bizlere yenilikler sunmakta.Bu öyle bir yarışki artık
onu takip etmek imkansızların içine girmiş durumda.Sunulan her bir yenilik bizlerin yaşamına girmekde.Bize getirdiği kolaylıklar ön planda kalmaya da devam etmektedir.
Bu yeniliklerden faydalanırken onun getirdiği bir çok negatifler ise perde arkasında kalmaktadır.Bu konum bir çoğumuzunda ilgi alanına girmemektedir.
Ne zaman bu durumla ferdi olarak karşı karşıya geldiğimiz zaman, isyanımız cılız bir çığlıktan ileri gitmiyecekdir.Bu gün olmazsa olmazların bir parçası cep telefonları gibi.İyiki varmışların, bizler üzerinde negatifleri her zaman görülmemeye mahkum kalmışlardır.
Bu gün sizlere son beş yıl içersinde hayatımıza girmiş olan yeni televizyonlardan bahs etmek istiyorum.Bir zamanlar odamızın bir köşesini işgal eden bu kutular değişime uğrıyarak; alan işgalinden vaz geçirilmiş bir duvar tablosuna dönüştürülmüşdür.Göze zevke uyan her şeyi ile mükemmel bir aygıt olarak odalarımızı süslemişdir.
Peki onu ne kadar tanıyoruz.Hiç düşündükmü ?
Bizlerin yaşam odağı atmosferle ne kadar bağlantısı olabilir.Evet; teknik yönüyle baktığımız zaman ekranda "Stickstofftrifluorid" kullanılmaktadır.Bununda şimdiye kadar bilinenlerden çok daha tehlikeli bir madde olduğu tesbit edilmişdir.Sera gazlarının atmosferdeki yaşam süreleri uzun ömürlü olduğuda göz önüne alındığı zaman.
Bu gazın karbondioksid gazından 17,000 defa daha tehlikeli olduğu görülmüşdür.
Bu acı gerçek ne yazıkki Kyoto-Protokolunda yer bile almamışdır.
Düz ince ekranlarda kullanılan "Stickstofftrifluorid"atmosferi şimdiye kadar yapılan tahminlerin çok üzerinde kirlettiğidir.
Yapılan tesbitlerle, senelik olarak havaya 4,000 ton gaz karışmaktadır.Bunun karşılığını kohlendioksid olarak ele alırsak 67 Milyon ton olduğudur.Bu durumun önümüzdeki yıl olarak bir misli daha katlanacağıda bir başka gerçekdir.
Kaliforniya ünüversitesi İrvine direktörü M.Prather bu gazın atmosferdeki miktarının ölcümü/kontrolü CO2 gazına göre tam olarak bilinmemektedir.Şu ana kadar ne kadar miktar atmosfere karışmışdır ?
1997 yılında yapılan kyoto-protokolunda bu gazın yer almamasının nedeninin o zamanlar bu şekilde kullanılmaması olduğuydu."Stickstofftrifluorid" gazının atmosferde erimesi/temizlenmesi 550 yıl olarak hesaplandığına göre !!!
Kaynak.NewScientist internet istatislikleri.
Saygılarla.

Pazartesi, Temmuz 14, 2008

Bir nefes !!!


Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi .
"Kanuni Sultan Süleymanın kendisine resmi ziyarettte bulunan ecnebi doktorları kabulünde söylediği özlü söz."

"Tv.haberlerinde."Kapalı alanlarda yasaklanan sigara yasağı, bir çok esnafın kepenk kapatmasına neden olduğu.Devamla; açık alandaki mekanlarda serbest olan sigara yasağının haksız rekabete neden olduğunu.Gelecek yılda, o mekanlarda da yasaklanması prosüdürün bir an evvel hayata geçirilmesi ile bu haksız rekabete son verilmesi gerektiğini söylüyordu.

Aklına yukardaki Kanuni Sultan Şüleyman'ın sözleri geldi."Cihanda bir nefes sıhhat gibi."
Bir nefes onun değeri neydi? Yaşamımızın olmazsa olmazlarının bir parçası değilmiydi...
Ciğerlerimize çektiğimiz tertemiz bir soluk, bizi ayakta tutmuyormuydu.
Değerini bilmeden her saniye çiğerlerimize doldurduğumuz o yaşam değilmiydi "bir nefes".
Haberlerde o nefesin rekabeti konuşuluyordu.Bir farkla; "mavi dumandan" bahs ediyorlardı.
Gözlerini kapattı beynindeki arşivde bir nefesi aradı.
Güzel bir Pazar sabahı, sımsıcacık günlük güneşlik.Bu günü değerlendirmeliydi.
Yanına sabah kahvaltısını alıp söyle, doğaya uzanmak istedi.Arabasına binip yola koyuldu.Yol pazar sabahı olması nedeni ile tenha idi.Arabasının camını açtı, ılık
rüzgar yüzüne vuruyordu.
Bir ara bu sıcaklık soğuk soğuk terlemeye dönüşdü.Hemen arabasını kenara çekti.
Tansiyonumu düşmüşdü.Kan şekerimi, açlıkmı !!!
Kapısını açıp başını aşağı getirmek suretiyle kan dolaşımına yön tayin etmeye çalıştı.Etrafına bakındı kimsecikleri göremiyordu.Hissedebildiği tek şey gögsündeki ağırlıktı.Önce bir,beş daha sonra elli,yüzlere ulaşmışdı.Onun altında ezilmemek için
derin bir nefes aldı.
İnce bir çizgi üzerinde olduğunu hissediyordu.Bir an kendisine iyilmiş bir kişinin
sözlerini duydu.Kazami geçirdiniz, bir şeyinizmi var.Size nasıl yardım edebilirim.
Boş gözlerle sesin geldiği yöne baktı.Artık biliyordu kalp krizi geçirdiğini.Söylemek
istedi.Kalp krizi geçiyorum diye.Söylemek yardım istemek...
Karşılığı ise, tonlarca ağırlığa denge, içinde tuttuğu nefesi vermek olacaktı.Hani hiç farkına varmadan günde bilmem ne kadar alıp verdiği o soluk.Hani bir anlık zevk için
ciğerlerine doldurduğu,damarlarının tıkanmasına neden olan o mavi duman.
Karar anı gelmişdi artık, ya tuttuğu nefesi yardım için harcıyacak yada gösündeki ağırlık onu ezip geçecekdi.
Şans ona gülmüşdü.Gencecik bir doktor kız, mahretli parmakları ile tıkanmış damarı açmış "stent" denilen parçayı tıkanan yere yerleştirmişti.
Yoğun bakım odasına aldıkları zaman ciğerlerine dolan havayı solurken.Bir nefesin
değerinin ne olduğunu çok daha iyi anlıyabiliyordu.
O bir yaşamdı.O havanın değeri Kanuni'nin dediği gibiydi.
Yüzünü tatlı bir tebessüm aldı.İster bilerek o mavi dumanı çiğerlerimize dolduralım.
İstersek bir başkası tarafından, aldığımız nefese karıştıralım.Onun yasağı, rekabeti,
iyisi kötüsü olarak değerlendirmeyi.O ince çizgide vermek zorunda olacağımız karara
bağlıyalım.
Sadece bir nefes !!!
Saygılarla.

Cuma, Temmuz 11, 2008

OTUR İKİNCİ GÜN..


Dün akşamki otur ikinci günün damgasını karşılıklı atışmalar vurdu.Her ne kadar bizler bu programı Pazar akşamları seyretmek zorunda kalsak da internet sayesinde takip etme imkanına varıyoruz.

'TÜRKİYE DEMOKRASİYSE BEN BERGÜZAR’IM'

Konuşmaları sırasında sık sık benzetme ve espriler yaptığı bilinen Yalçın Küçük, programın hemen başlarında bu yönde sözler sarfetti. Son operasyonlarla birlikte Türkiye’de demokrasinin olmadığının görüldüğünü iddia eden Küçük, ‘Gayet açık söyleyeyim ben eskiden tersini söylemek istediğim zaman öyleyse ben Marilyn Monrooe'yum dedim, ondan sonra ki zamanlarda Nicole Kidman'ım dedim.. Bu Yeni Harman’da Türkiye demokrasiyse ben de Bergüzar’ım dedim artık' dedi.K.Gz.Vatan

Demokrasi: Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi,
Ben : Ruh bilimi Kişiyi öbür varlıklardan ayıran bilinç.
Bergüzar : Anmak için verilen hatıra, armağan, yadigâr.

Espirik bir benzetme olabilirmi sizce ?

Saygılarla.

Perşembe, Temmuz 10, 2008

Seks'in yaşı / Tabu !!!



Yapılan uzun çalışmaların sonucunda bir Tabu daha yıkıldı.
Bugün artık yaşlı insanlar arasında cinsel ilişki problem olmaktan çıktı.Yaşlılık artık neden sayılmıyor.Eskiye nazaran bu gün yaşlı insanlar daha fazla seks yapmakta ve bundan da zevk duymaktadırlar.
Şimdiye kadar genç neslin tekelinde olan; mecmua ve filimlerin idolü olarak görülen seks;yaşlı jenerasyon için tabu konumuna giriyordu.
Araştırmalar bügün şunu göstermektedirki, 70 yaş çiftleri arasında seksin en az genç jenerasyonlar kadar yaygın olduğu ve aynı duygular içinde olduklarını göstermektedir.
Getoburg ünüversitesinin 1971 ila 2001 yılları arasında yapmış oldukları çalışmalarda.70 yaş sınırı arasında olan her dört kişiden bir tanesi bu konumda aktiv bir yaşam sürdügünü tesbit edilmişlerdir.Diğer kişilerinde yatakdaki seks'i kendilerine göre tanımladığı görülmüşdür.Görülmüşdürki son yıllar içersinde yaşlı jenerasyon,gençlere göre bu konuda paralel bir aktivetitet göstermektedir.
Uzmanlar bügün, düne nazaran bu yaş guruplarının seks üzerindeki değişimleri neler olmuşdur sorusuna ?
İlk tesbitler cinsel ilişkiler bu yaş guruplarında büyük artışlar göstermişdir diye cevap vermektedirler.Bu artış Erkeklerde % 66 lara kadınlarda ise % 34 lere ulaşmışdır.Yapılan istatislikler 1971 yılında bu oranlar Erkeklerde % 47 ,kadınlarda ise %12 gibi bir oranda idi.Bu gün ise bu yaş gurubunun haftada en az bir defa aktiv seks yaşadığı tesbit edilmişdir.
Eğer 30 sene geriye dönüldügü zaman bu oranın % yüzde 10 ların çok altında olduğuydu.
Yapılan araştırmalar bir noktayı da açığa kavuşturmuş bu yaş gurubunun genç jenerasyon guruplarına karşın seksi bir görev olarak görmedikleridir.Erkeklerde % 70,kadınlarda ise % 60 olarak devam ettirdikleri seks yaşamlarından memnun oldukları görülmüşdür.Araştırmalar kadınlarda % 83 nisbetinde Orgazmus olduklarıda görülmüşdür.
Erkeklerde cinsel ilişkiler geçmiş senelere nazaran teknik yöndeki problemleri büyük ölcüde azalmışdır.Eskiden yaşlılık sendromunun getirdiği pasif yaklaşım değişime uğramiş,böylelikle seksüel yaklaşımda büyük rol oynamıştir.Eskiden kadınlar " % 5 lik" bu gibi yaklaşımlara red cevabı veriyorlardı.O yaşlarda artık seks yönü ile bir ortaklık kurmak istememeleri görülmüşdü.
Geçen zaman içersinde bu pasif seks yaşam tarzı değişime uğramış.Bu gün 70 yaş gurubunun % 90 kadar bir oranda aktiv seks gurubu içersinde olduğu gözlenmişdir.
Saygılarla.

Çarşamba, Temmuz 09, 2008

Japon usulü G-8




G-8 'ler bu seferde Japonya'da toplandılar.Küresel ısınma ile aldıkları önlemler.Uzman kişilere soruldu...
Kirliğin 2050 senesine kadar % 50 olarak önleneceği hakkında kararla;olumlu bir adım atılmış olundumu ?
- Ne yazıkki hayır ; bu karar geçen sene yapılan Heiligendamm "Almanya'dada" konuşulmuşdu.
Bu günde aynı şeyler tekrarlandı.Geçen sene söylenenlerin tekrarlanması sevindirici olmasına rağmen.Bu ülkelerin ne gibi atılımlar yapacağını, somut olarak ortaya koyması gerekmiyormu ?
Yapılacak olan atılımlar kararlar neler olacakdır.
Japonya başkanlığı altında yapılmış olan G-8 toplantısı ne gibi yenilikleri sunmuşdu ?
- Gerçek ele alınacak olursa hiç bir şey getirmemişdi.Doğrusu ele alınacak olunursa ilk olarak Japonya'ya baskı yapılması gerekmekteydi.Koyoto protokulunda Avrupa ülkeleri kirliliği % 8 gerileteceğine imza atmişken Japonlar sadece % 6 olarak imzalamışdı.Buna da şu ana kadar ulaşmış bile değildi.Ülke kirliliğe karşı olan çalışmaların çok daha gerilerinde kaldığı bu günün incelemelerine göre görülmektedir.

"Cool Earth 50",için başkanlık "Yasuo Fukuda" neler yapabilecek durumdadır?
- Ne yazık ki hiç bir şey yapacağı, şu anda görülmüyor.Fukadas hükümeti bu günün şartları ile gözle görülecek kadar kararlar alabilmesinin çok gerilerinde.Japonların her ne kadar bu paketin içinde olmasına rağmen.Direk enerji harcamalarında iktisada gitmeyi düsünmemektedir.Hatta dahada fazla ihtiyacı olduğu görülmektedir.Bu açığıda
yoğun olarak Avustralya'dan temin ettiği kömürle karşılamaktadır.Bu kirlileğe karşı olarakda her hangi bir planı görülmemektedir.

Japonlar neden;istatisliklerin verilerini yeniden hesaplanmasını ve senelere bölünmesini istemektedirler.
- Kyoto-Protokolunda bu 1990 olarak ele alınmışdı.O sene baz olarak ele alınması ve hesaplanması gerekmektedir.Japonlar ise bunu 2005 yılı olarak alınıp hesaplanmasını istemektedirler.Avrupalı ülkelerin doğu blokların cökmesi ile bundan büyük profit elde ettiklerini göstermektedirler.Bu gibi uyumsuzluklar da gereken çalışmalarıda çıkmaza sokabilecekdir.

Japonların iddası C02 olarak kişi başına diğer ülkelere göre daha az olduğunu söylemektedirler.
-Bu doğru olarak görünse bile Avrupa ile Amerika arasında farkları göz önüne getirdiğimiz zaman doğruluğu kaybekmektedir.Bu gün otomotiv sanayide ki kirliliğin çokda büyük bir önlem olarak görülmemesi gerekmektedir."Cool Earth 50" çerçevesi içinde Japonların alternatif bir enerji programları olmadığı görülmektedir.Bu durumda 2050 senesine kadar %50 lik kirliğin önlenmesinin hayal olduğunu göstermektedir.Eğer Kömür enerjisinin bu şekilde kullanılması karşısında ne gibi arıtma yoluna gidileceği ve bunun ne gibi finans yük getireceği hakkında hiç bir bilgisi olmamısıdır.

Japonların Atomar enerjiye dönmeyi düşünmesi söylenmektedir.
- İnşallah böyle bir teşebbüsde bulunmazlar.Bilindiği gibi Atom enerjisinin bu plan içersinde bir alternatif olamıyacağı bir gerçektir.Bu enerji üzerinde yapılacak olan yatırımların yakıtının kısıtlı olması ileriye dönük büyük problemler yaratacağı bir gerçekdir.Eğer bu gün olarak böyle bir enerjinin hayata geçmesi ile ihtiyaç olan Atom reaktörlerin 5 ila 10 bin yeni reaktörlerin inşası demektir.Bu gün halen faliyetde olan reaktörlerin 400 adet olduğu göz önüne alınacak olursa halen bunun kontrolü bile ne kadar olumsuz olduğuda unutulmaması diğer bir gerçekdir.Eskimiş enerji kaynakları yerine yeni altenatifler bulmak zorundayız.

Çin veya Hindistan gibi bu enerjiyi kullanan ülkelere bu durumu anlatmak kolay olamıyacakdir !!!
- Belki garip gelecek ama Çin bu durumun vahametine bir çok gelişmiş ülkelerden daha çabuk varmışdır.Her ne kadar bu iki ülke bu toplantıda olamamakla beraber G-8 lerden daha aktiv olarak yeni enerji arayışı içinde olduğu görülmektedir.

Bu gün o masada oturmak veya oturmamak bir şey değiştireceğini sanmamaktayım.Bu şekilde devam ettiği taktirde G-8 bir sembol olmakdan ileri gidemiyecekdir.
Bu kirlilik acil önlemeler alınmadığı taktirde.Daha doğrusu aktiv olarak hayata geçirilmediği taktirde.
Dünyamız kendi sistemini ortaya koyarak gittikçe artan enerji açığını kendi yöntemi ile ortaya koyacak o zamanda üzerinde yaşıyan canlıların bu günkü kadar enerji açığı kalmıyacaktir.
Böyle durumlarda G-8 gibi simgeler hiç bir önem taşımamaktadır.
Saygılarla.

Salı, Temmuz 08, 2008

GÖZALTINDA UNUTULMASI....


Çiçek'ten Okkır yanıtı 8 Temmuz 2008

Bir yılı aşkın süre Ergenekon'un kasası olduğu iddiasıyla tutulduğu cezaevinde kansere yenik düşen Kuddusi Okkır’la ilgili iddialara Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek yanıt verdi.

Doğrudan Ergenekon için konuşmadığını vurgulayan Çiçek, "Eleştirilerde bulunanların unuttuğu bir nokta var. Ceza Muhakemesi Kanunu 108'inci Madde'ye tutukluluk süresi 1 ayı geçince o dosyaya yeniden bakılacağına ilişkin hüküm var. Kimsenin gözaltında unutulması diye bir olay söz konusu değildir" diye konuştu.
4 Temmuz 2007 tarihinde Tekirdağ 1 No'lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna nakledildiği belirtildi. Tutuklunun bu cezaevine kabul edildiği 4 Temmuz 2007'deki ilk muayenesinde sağlığına ilişkin herhangi bir şikayetinin olmadığı !!!
K.Hürriyet Metehan Demir.



MADDE 108.– (1) Soruşturma evresinde şüp­helinin tutukevinde bulunduğu süre içinde ve en geç otuzar günlük süreler itibarıyla tutukluluk hâlinin devamının gerekip gerekmeyeceği husu­sunda, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından (*) 100 üncü madde hüküm­leri göz önünde bulundurularak karar verilir.

(2) Tutukluluk durumunun incelenmesi, yuka­rıdaki fıkrada öngörülen süre içinde şüpheli tara­fından da istenebilir.

(3) Hâkim veya mahkeme, tutukevinde bulu­nan sanığın tutukluluk hâlinin devamının gerekip ge­rekmeyeceğine her oturumda veya koşullar gerek­tirdiğinde oturumlar arasında ya da birinci fıkrada öngörülen süre içinde de re’sen karar ve­rir.

(*)MADDE 100.– (1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama ne­deninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verile­mez.

(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.

b) Şüpheli veya sanığın davranışları;

1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,

2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,

Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.

(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tu­tuklama nedeni var sayılabilir:

a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;

1. Soykırım ve insanlığa karşı suçlar (madde 76, 77, 78),

2. Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),

3. İşkence (madde 94, 95),

4. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102),

5. Çocukların cinsel istismarı (madde 103),

6. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ti­ca­reti (madde 188),

7. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220),

8. Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (madde 302, 303, 304, 307, 308),

9. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),

b) 10.7.1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Si­lahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Ka­nunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.

c) 18.6.1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununun 22 nci maddesinin (3) ve (4) nu­maralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu.

d) 10.7.2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçı­lıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis ceza­sını gerektiren suçlar.

e) 21.7.1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar.

f) 31.8.1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Ka­nununun 110 uncu maddesinin dört ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suç­ları.

(4) (Değişik: 25.05.2005 – 5353/11 md.) Sa­dece adlî para cezasını gerektiren veya hapis ceza­sının üst sınırı bir yıldan fazla olmayan suç­larda tutuklama kararı verilemez.wy

Saygılarla.

Pazartesi, Temmuz 07, 2008

TRAVMA !!!


Yaşamamız süresince öğrendiğimiz,hayatımıza giren bir çok kelime vardır.Bunlardan
bazıları bizimle birlikde uzun zaman kalırlar,bazıları ise çarçabuk terk edip giderler.
İşte bu günlerde ne tarafa bakarsak karşılaştığımız kelime "Travma" onu tek olarak kullanmayıp cümleler içinde karşımıza çıktığı görülüyor.
Her birimiz bu cümleleri ayrı ayrı algılıyor tepki verebiliyoruz.
Biraz bu kelimeyi açalım bakalım karşımıza neler çıkacak !!!

Bilindiği gibi travma canlı üzerinde beden ve ruh acısından önemli ve etkili yaralanma belirtileri bırakan yaşantı olarak tanımlanmaktadır. Ruhsal travma kapsamına fiziksel ve duygusal tacizler (dövülme,gasp olayları,çocukluk cağından beri süregelen sevgisiz ortam, sağlık,eğitim ,barınma ve beslenme gereksinmelerinin karşılanamaması gibi), cinsel tacizler, doğal afetler (deprem, sel, fırtına , gibi),yangınlar , trafik kazaları, savaşlar ,çatışmalardan etkilenmek girmektedir.

Ruhsal bir travmayı izleyerek bazı kişilerde önce akut stres bozukluğu bazı kişilerde de bunun sonrasında travma sonrası stres bozukluğu ya da diğer adi ile post travma tik stres bozukluğu dediğimiz bir durum gelişebilmektedir.

Akut stres bozukluğu nedir?

Travma oluşumundan sonraki ilk 1 aylık sure içinde gözlenir. Kişi aşağıdaki iki belirtinin olduğu travma tik bir yaşantıdan geçmiştir:

A-
1) Gerçek bir hayat kaybı,olum ya da olum tehdidi, ağır bir yaralanma ya da kendisinin ya da başkasının fizik bütünlüğüne yönelik bir tehdit olayını yasamış, tanık olmuştur.
2) Kişi aşırı korku,çaresizlik ya da dehşete düşme seklinde tepkiler göstermiştir.

B-Kişi bu olayı yasarken ya da yasadıktan sonra dissosiyatif belirtiler dediğimiz aşağıdaki belirtilerden en az ucunu yasamıştır.

1)Uyuşukluk, dalgınlık,duygusal tepkisizlik,donukluk hiç birsek hissetmiyorum, ne ağlamak ne gülmek geliyor içimden sadece bir noktaya bakıp,dalıyorum
2)Çevrede olup,bitenlerin farkına varma halinde azalma etrafımdan habersizim,kim geldi,kim gitti,kim ne dedi bilmiyorum
3)Çevreyi olduğundan farklı,yabancı,değişik algılama (derealizasyon) burası sanki benim odam,yatağım değil,sanki boşluktayım,yasadıklarım gerçek değil
4)Kendini olduğundan farklı ,yabancı algılama (depersonalizasyon) “sanki kendimi dışarıdan izliyorum,ellerim sanki benim ellerim değil,
5) Dissosiyatif amnezi dediğimiz ,travma öncesi,esnası veya sonrasına ait olayları hatırlayamama ne olduğunu,ne yaptığımı bilmiyorum,kimlerle konuşmuşum,nerelerden geçmişim bilmiyorum, bir de baktım buradayım hatta simdi neredeyim bilmiyorum
C- Travma tik olayın kişinin gözünün önüne tekrar gelmesi, ister istemez düşünmesi,rüyalarda görülmesi, kabuslar,illüzyonlar (nesneleri korkutucu bir şekilde travmayla ilgili nesnelere benzetme,kalemleri bıçak gibi algılama seklinde), flashback dediğimiz sanki o olayı tekrar ayni şekilde yasıyor gibi hissetme hali,olayı hatırlatan şeylerle karsılaşınca kaygı duyma (TV.de seyredilen deprem görüntülerinde, çatışma ve savaş sahnelerinde fenalık hissetme,travma tik olayın yıl dönümlerinde huzursuzluk hisleri)

D- Travma ile ilgili hatıraları akla getiren uyaranlardan kaçınma (onları düşünmek,konuşmak,o duyguları hissetmek,o olayın benzeri etkinlikler, yerler ve kişilerden uzak durma)

E- Aşırı uyarılmışlık hali (uykuya dalmakta ve sürdürmekte zorluk çekme, huzursuz bir şekilde dolaşma, bir noktaya,konuya dikkatini verememe, en ufak bir sesten irkilme,yerinde duramama gibi)

Bu belirtiler kişide belirgin bir kaygıya yol açıp,toplum içinde, is yaşantısı, genel uğraşlarında belirgin bir bozulmaya yol açmaktadır.

Aşağıda travma geçirmiş iki kişinin duygu ve düşüncelerini okuyabilirsiniz.

”Kendimi çok kötü hissediyorum, huzursuz ve sinirliyim. Aslında ben bu değilim. Araba kazası altı ay önce oldu, ama hala arabaya bindiğimde kendimi güvende hissedemiyorum, o kadar korkuyorum ki, mümkün olduğunca yolculuk etmemeye çalışıyorum. Kaza anı kafamda tekrar tekrar canlanıyor, bir türlü kafamdan çıkaramıyorum, hatta geceleri kabus şeklinde, kazayı tekrar tekrar yaşıyorum. Bunlardan çok yoruldum artık.”

”Hayat hakkındaki görüşlerim değişti, neden bize oldu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ölen arkadaşımı kurtarmak için daha fazlasını yapabilirdim diye kendimi suçluyorum. O anı, tekrar tekrar yaşıyorum, ”keşke bunu yapsaydım”, ”keşke şunu yapsaydım” diye düşünüyorum.... bazan, çok moralsiz ve gergin oluyorum...bir türlü gevşeyemiyorum ve çok korkuyorum, ölebilirdim diye düşünüyorum,..... geleceği düşünemiyorum....., kendimi çaresiz hissediyorum...”

Eğer, siz de travmatik bir olay yaşadıysanız, bunlara benzer duygularınız olmuş olabilir.


Travmatik olay nedir?
Travmatik bir olay, günlük olağan olayların dışında olan ve kişiyi derinden rahatsız eden bir olaydır.

Birçok olay böyle bir etki gösterebilir. Bu, bir yangın, kaza, hırsızlık, saldırı, ölüm gibi travmatik bir olaya tanık olmak veya, birçok insanı kapsayan bir felaket veya sizi, arkadaşlarınızı veya ailenizi, kapsayan kişisel bir olay olabilir.

Travmatik bir olaydan sonra kişiler nasıl tepki gösterirler?
Aşağıdakiler, travmatik bir olaydan sonra tecrübe edebileceğiniz duygulardan bazılarıdır. Genel olarak, kişilerin tepkileri aşağıdaki üç gurupta toplanabilir:

Travmayı kafanızda tekrar yaşamak.
Travmayla ilgili veya hatırlatan şeylerden kaçınmak.
Daha fazla gergin, huzursuz veya her zamankinden daha tetikte olmak.
Bunalımda olmak, ağlamak.
Bu duygulardan herhangi birini tecrübe edip etmediğinizi anlamak size yardımcı olabilir.


Travmayı kafanızda tekrar yaşamak
Kafanızda travmayla ilgili istenmeyen görüntüler veya anılar yaşamak (genelde bunlara geçmişe dönüş (flashback) denir).
Travma ile ilgili rahatsız edici veya sizi korkutan başka şeylerle ilgili rüyalar görmek.
Travmanın tekrarlandığını hissetmek - travmayı çok kuvvetli olarak, tekrar yaşamak.
Size travmayı hatırlatan olaylarla veya duygularla karşılaştığınızda, çok rahatsız, huzursuz olmak.
Size travmayı hatırlatan olaylar veya anılarla karşılaştığınızda, örneğin, kalp çarpıntısı, baş dönmesi gibi, rahatsız eden fiziksel tepkiler tecrübe etmek.
Travmayla ilgili olaylardan kaçınmak ve hissizleşmek
Travmayla ilgili düşünce, duygu ve konuşmalardan kaçınmak.
Size travmayı hatırlatan, yer, kişi ve olaylardan kaçınmak.
Travma ile ilgili şeyleri hatırlayamamak.
Hayata küsmek, çevrenizdekilerden ayrı hissetmek veya her zamanki duygularınızı hissedememek.
Normal bir geleceğinizin olmayacağını düşünmek - sanki ödünç alınmış bir zamanı yaşıyor gibi hissetmek.
Her zamankinden daha gergin ve huzursuz olmak
Kızgın veya huzursuz hissetmek.
Konsantre olamamak.
Uykuya dalmada zorluk çekmek.
Her zaman tetikte olmak ve kolayca korkmak.
Travma sonrası bunalımı bizi en az dört farklı şekilde etkileyebilir:

Ne hissettiğimizi.
Nasıl düşündüğümüzü.
Vücudumuzun nasıl çalıştığını.
Nasıl davrandığımızı.
Düzenli bir şekilde tecrübe ettiğiniz duyguların yanına bir çarpı işareti koymak, nasıl hissettiğinizi anlamanıza yardımcı olabilir:

Ne hissediyorsunuz?
Endişeli, rahatsız, huzursuz hissediyor, korkuyorsunuz.
Çok kötü bir şey olacakmış gibi hissediyorsunuz.
Gergin, kasılmış, uçurumun kenarında, karışıksınız.
Gerçek değilmiş gibi, tuhaf, hayalde gibi, herşeyden uzaksınız.
Bunalımdasınız.
Vücudumuzda neler olur?
Kalbimiz daha hızlı çarpar.

Göğsümüz sıkışır.
Kaslarımız gergin/kasılmış olur.
Yorgun, tükenmiş hissederiz.
Vücudumuzda ağrılar olur.
Başımız döner.
Panik oluruz.
Bunalım, moral bozukluğu olur.
Kızgın oluruz.
Ağlarız.
Nasıl düşünürüz?
Sürekli endişeleniriz.
Konsantre olamayız.
Geçmişe dönüş tecrübe ederiz, travma görüntüleri kafamızda canlanır.
Travma sebebi olarak kendimizi suçlarız.
Olayın tekrar olacağını düşünürüz.
Karar veremeyiz.
Pişmanlık, utanç veya kin duyarız.
Düşüncelerimiz karışır.
Sinirli veya huzursuz hissederiz.
Midemiz çalkalanır.
Uyku/kabus sorunumuz olur.
Ürkek oluruz.
Neler yaparız?
Aşağı yukarı dolanırız.
Bize travmayı hatırlatan şeylerden kaçınırız.
Oturup gevşeyemeyiz.
Kişilerden kaçınırız.
Tek başımıza kalmaktan kaçınırız.
Kişileri tersleriz ve huzursuz oluruz.
İlişkilerimizi bozarız.
Daha çok içki ve/veya sigara içeriz.
Başkalarına daha bağımlı oluruz.
Yaygın düşünceler
”Benim suçumdu”.

”Dağılıyorum”.

”Kalp krizi geçireceğim”.

”Bu olay beni kontrol ediyor”.

”Dayanamıyorum”.

”Bayılacağım”.

”Neden benim başıma geldi?”.

”Artık bir anlam bulamıyorum”.

Travmaya neden bu kadar yoğun tepki gösteriyoruz?
Travmanın, bizim üstümüzde duygusal olarak, bu kadar yoğun bir etki bırakmasının, birçok sebebi vardır.

İlk olarak, hayatın genelde: bizim için belli bir şekli, anlamı ve amacı olması, ve korunur ve güvenli olması gibi, hayat hakkındaki temel inançlarımızı sarsar. Bizim kendimizle ilgili olan inancımız sarsılmış olabilir, kriz anında beklediğimizden veya istediğimizden çok farklı bir tepki vermiş olabiliriz.

İkinci olarak, travma aniden ve habersiz gelir. Bu yeni duruma alışmak için zamanımız olmaz. Bu, genelde normal olarak yaşadığımız durumların çok dışında olan bir durumdur ve bu durumda neyle karşılaştığımızı veya nasıl hareket edeceğimizi bilemeyiz. Öleceğinizi hissetmiş olabilirsiniz, çevrenizdekiler ölmüş olabilir, ve siz şokta olabilirsiniz. Tehlike karşısında, travmaya sıkıca tutunursunuz, bu belkide, aynı tehlikeye tekrar düşmemek için, bir nevi savunma olabilir. Sonuç olarak, yukarıda tanımlanan, travma sonrası tepkilerini gösterebilirsiniz.

Travmayı atlatmak için neler yapabilirim?
Tecrübe ettiğiniz tepkilerin, travma sonrasında çok yaygın olduğunu ve bir ”zayıflık” veya ”dağılma” olmadığını anlamak çok önemlidir. Aşağıdaki öneriler, size travma sonrası tepkileriyle başa çıkmada yardımcı olabilirler. Size yardımcı olmada tanımladığımız şeyler:

Travmayı anlamaya çalışmak
Geçmişe dönüş ve kabuslarla başa çıkmak
Gergin olmayı, huzursuzluğu ve kızgınlığı yenmek
Kaçınmayı aşmak
Düşük morali yenmek
1.Travmayı anlamaya çalışmak
Gerçekte olanlar hakkında, mümkün olduğunca fazla bilgi edinmeye çalışın. Bu size parçaları birleştirmenizde ve olayı bir bütün olarak görmenizde yardımcı olacaktır. Bu iyileşme sürecine yardımcı olabilir.

Eğer, olay başkalarını kapsıyorsa, onlarla konuşup, olayla ilgili ne düşündüklerini sorun. Olayı yaşayan başka kişiler, kurtarma ekibinden olanlar, yoldan geçenler, size olaya daha geniş olarak bakmanızda yardımcı olabilirler. Kurtarma ekibindekiler, genelde bu şartlar altında, size yardımcı olamaktan memnun olurlar.

Başkalarıyla beraber olayı düşünmeniz size yardımcı olabilir. Travmanın, hayat hakkındaki düşüncelerinizi değiştirdiğini düşünebilirsiniz, başkalarıyla konuşmak, nasıl düşündüğünüzü tanımlamanızda size yardımcı olabilir.

Bazı kişiler arkadaşlarıyla, eşleriyle veya bir aile bireyi ile konuşurlar, diğerleri de aile doktorlarına gidip, konuşma terapisine başvurabilirler. Daha başkaları ise, duygularını yazmanın faydalı olduğunu keşfedebilirler.

Yaşadığınıza anlam vermek için, ne gibi şeyler yapmanız gerektiğini bulmak için biraz düşünün. Oturup, aşağıdakilerle ilgili, bazı fikirlerinizi bir kağıda yazın:

*Daha fazla bilgi almak için konuşacağınız kişileri.

*Olayı tartışabileceğiniz kişileri.

*Kendi kendinize yapabileceğiniz şeyleri, örneğin, tecrübelerinizi yazmak.


2.Geçmişedönüş ve kabuslar
Birçok insanın travmayı yenme yöntemleri, olayı düşünmemeye çalışmaktır. Bu doğal gibi görünse de, her zaman sorunu çözmez. Kişiler, istemedikleri, onları rahatsız eden travma ile ilgili görüntülerin (geçmişe dönüş) kafalarından çıkmadığını ve travma ile ilgili kötü rüya ve kabuslardan kurtulamadıklarını fark edebilirler.

Her gün, bu tatsız anılar ve kabusları tekrar hatırlamak için, birkaç dakika harcamanın, kabus ve geçmişe dönüşü azaltan en etkili yaklaşımlardan biri olduğu düşünülmektedir.

Birçok kişi, her gün 20 dakika ayırıp, olanları sakince düşündüklerinde, veya birisiyle bu konu hakkında konuştuklarında, veya düşüncelerini kağıda döktüklerinde, istenmeyen geçmişe dönüşlerin ve kabusların yavaş yavaş zayıfladığını ve etkilerinin azaldığını fark etmişlerdir. Eğer, kabus görüyorsanız, bunu yatağa yatmadan hemen önce yapmanın yardımcı olduğunu göreceksiniz.

Bunu yapmak, olayların size hakim olmasındansa, sizin olaylara hakim olmanıza yardımcı olacaktır. Yaşadığınız travmayı hatırlarken, şimdiki durumunuzdaki olumlu yönler üstünde yoğunlaşmayı hatırlamak önemlidir.

Aşağıdaki yaklaşımları deneyin:

1.Kabuslarınızın ve geçmişe dönüş tecrübelerinizin ayrıntılarını yazın.

2.Olanları hatırlamak için zaman ayırın. Bu güvenli ve sakin bir ortamda olmalıdır.

3.Şu andaki durumunuzda, olumlu şeyler bulun: örneğin, ”Ben kurtuldum ve hala buradayım”, ”Bana destek olacak iyi arkadaşlarım var”, ”Şimdi yeni bir gelecek planlamaya başlayabilirim”.

3.Gerginliği, huzursuz olmayı ve kızgınlığı yenmek
Gerginlik, huzursuzluk ve kızgınlık travma sonrası tepkiler arasında çok yaygındır. Nefessizlik, kalp çarpıntısı, hızlı nefes almak, baş dönmesi, ve kasların kasılması gibi fiziksel belirtiler de olabilir. Fiziksel etkilerden kurtulmak için aşağıdaki yolları deneyin.

Fiziksel belirtilerin yoğunluğunu azaltmak için, gerginlik belirtilerini erkenden fark edip ”yılanın başını küçükken ezmek” gerekir.

Gerginlik belirtilerini erkenden fark ederseniz, rahatlama teknikleri kullanarak, huzursuzluğun ciddi boyutlara çıkmasını engelleyebilirsiniz. Bazı kişiler, egzersiz yaparak, müzik dinleyerek, televizyon seyrederek veya kitap okuyarak rahatlayabilirler.

Başkaları için ise, takip edilecek bir dizi eksersiz daha faydalı olur. Bazı kişiler, gevşeme veya yoga kurslarına gitmenin çok faydalı olduğunu düşünürler, bazıları ise kasetleri faydalı bulurlar. Gevşeme kasetini, aile doktorunuzdan temin edebilirsiniz, aynı zamanda dükkanlarda da birçok farklı gevşeme kasetleri mevcuttur.

Gevşeme, her beceri gibi, zaman ve emek isteyen bir hünerdir. Aşağıda tanımlanan eksersizler, derin kas gevşeme tekniklerini anlatmaktadır, Birçok kişi, bunları, genel gerginlik ve huzursuzluğun azaltılmasında faydalı bulmuşlardır.

Derin kas gevşemesi - önce bunların nasıl yapıldığını anlamak ve sonuç olarak iyice öğrenmek gerekir. Buna rahatsız edilmeyeceğiniz, rahat, sessiz, sıcak bir yer seçmekle başlayın. Başlamak için, günün kendinizi en rahat hissettiğiniz bir zamanını seçin. Yere yatın, rahat olun ve gözlerinizi kapatın. Birkaç dakika nefes alıp vermenize yoğunlaşın, yavaş ve sakin bir şekilde nefes alın: iki-üç ve nefesinizi verin, iki-üç. ”Sakin” ve ”rahat” kelimelerini, nefes verirken, kendi kendinize tekrarlayın. Gevşeme eksersizleri, size farklı kas guruplarınızı rahatlamada yardımcı olur, size önce germeyi, sonra da rahatlamayı öğretir. Gerinirken, nefes almalı, rahatlarken de nefesinizi vermelisiniz. Ellerinizle başlayın, bir elinizi sıkıca yumruk yapın. Bunun eliniz ve kolunuzun alt kısmındaki kaslarda yarattığı baskıyı düşünün.

Birkaç dakika buna yoğunlaşın, sonra elinizi gevşetin. Baskı ve rahatlama arasındaki farkı görün. Hafif bir karıncalanma hissedebilirsiniz, bu rahatlamanın bir işaretidir.

Diğer elinizle aynı şeyi yapın.

Her kas gurubu gevşettiğinizde, kasların gevşemişken nasıl hissettiklerini düşünün. Gevşemeye çalışmayın, sadece gerginlikten kurtulmaya çalışın. Kaslarınızı gevşetebildiğiniz kadar gevşetin. Gerginken ve gevşemişkeki farkı düşünün.Şimdi bunu vücudunuzdaki farklı kaslar için deneyin. Kaslarınızı birkaç saniye kasın sonra gevşetin. Nasıl olduğunu anlamaya, sonra da gerginlikten kurtulmaya çalışın.

Kas guruplarıyla çalışırken aynı sırayı izlemek faydalıdır.

Eller - yumruğunuzu sıkın, ve gevşetin.
Kollar -dirseklerinizi bükün ve kollarınızı gerin. Özellikle kollarınızın üst kısmında, gerginliği hissedin. Unutmayın, bunu birkaç saniye yapın ve gevşeyin.
Boyun - başınızı arkaya doğru bastırın ve bir yandan öbür yana yavaşça yuvarlayın. Gerginliğin nasıl hareket ettiğini hissedin. Sonra başınızı, rahat bir durumda öne getirin.
Yüzünüz - burada birkaç tane kas vardır, ancak, alnınız ve çenenizde yoğunlaşmak yeterlidir. Önce kaşlarınızı çatar gibi aşağa doğru indirin. Alnınızı gevşetin. Aynı zamanda, kaşlarınızı kaldırıp, sonra gevşeyin. Şimdi çenenizi sıkın, gevşettiğinizdeki farkı anlayın.
Göğüs - derin bir nefes alın, birkaç saniye nefesinizi tutun, ve gerginliği fark edin, sonra gevşeyin. Nefes alıp vermenizi normale getirin.
Karın - karın kaslarınızı sıkabildiğiniz kadar sıkın ve gevşeyin.
Kalçalar - kalçalarınızı sıkın, ve gevşetin.
Bacaklar - bacaklarınızı gerin ve ayaklarınızı yüzünüze doğru uzatın. Ayak parmaklarınızı hareket ettirerek hareketi bitirin.
Bir arkadaşınızın hareketlerin nasıl yapılacağını size okumasını faydalı bulabilirsiniz. Çok zorlamayın, olayları akışına bırakın.

Gevşemeyi en iyi şekilde kullanabilmek için:

Hergün eksersiz yapmalısınız.
Günlük olaylarda gevşeme tekniklerini kullanmalısınız. Kaslarınızı sıkmadan gevşemeyi öğrenmelisiniz.
Bazı gevşeme yollarını, zor durumlarda uygulamalısınz, örneğin, yavaş nefes almak gibi.
Daha rahat bir hayat tarzı edinmelisiniz.
Bu gevşeme eksersizlerini, aile doktorunuzun kasetinde bulabilirsiniz.

Unutmayın, gevşeme bir tekniktir ve başka her teknik gibi öğrenilmesi zaman alır. Gevşemeden sonra ve önce ne kadar sinirli olduğunuzu, birden ona kadar bir değerlendirme kullanarak yazın.

Kontrollü nefes alma
Fazla nefes alma, kişi huzursuz, kızgın veya gergin olduğunda sıkça rastlanan bir durumdur. Bu nefes alıp vermelerinde değişiklikler olduğu anlamına gelir. Boğulduklarını düşünüp, nefes almada zorluk çekebilirler veya çok hızlı nefes alıp vermeye başlayabilirler. Bu da baş dönmesine ve dolayısıyla huzursuzluğun artmasına sebep olur.

Bunu yapıp yapmadığınız anlamaya çalışın ve nefes alıp vermenizi yavaşlatın. Düzenli bir şekilde ”al iki-üç, ver iki-üç” ritmine girmek, nefes alıp-vermenizi normale getirecektir. Bazıları, bu eksersizi yaparken, saatin saniye göstergesini kullanmayı yararlı bulabilirler. Başkaları ise, kağıt torba veya ellerinin içinde nefes alıp-vermeyi faydalı bulabilirler. Bunun etkili olması için hem ağzınızı hem de burnunuzu kaplamanız gerekir.

Kağıt torba içinde veya yavaş nefes alıp-vermenin, nefesinizi normale getirmesi için en az üç dakika boyunca yapılması gerekir.

Dikkat dağıtma
Dikkatinizi belirtilerden başka yerlere verirseniz, genelde belirtilerin yok olduğunu fark edersiniz. Çevrenize bakın. Eşyaları ayrıntılı biçimde inceleyin, araba plakalarını, insanların ne çeşit ayakkabı giydiklerini, konuşmaları. Yine, belirtilerin azalması için kendinizi en az üç dakika oyalamanız gerekir.

Gevşeme teknikleri, nefes eksersizleri ve dikkati dağıtma yöntemi huzursuzluğu azaltmada faydalıdır, ancak bu arada, huzursuzluğun, ne tehlikeli, ne de zararlı olmadığını anlamak da çok önemlidir. Bu teknikleri kullanmasak bile, kötü hiçbir şey olamaz. Huzursuzluk bize zarar veremez, ancak rahatsız edebilir. Bu teknikler rahatsızlığımız azaltmada yardımcı olabilir.

Kızgınlık
Kızgınlığınız hakkında çevrenizdekilerle konuşmak faydalı olabilir. Sonuçta kızgınlığınız onlara değil, ama bazan onlar da bu kızgınlıktan paylarını alabilirler. Onlara kızgınlığınızın başınıza gelenlerden dolayı olduğunu anlatın. Onlardan bu durum geçene kadar sabırlı olmalarını isteyin ve olayları kişisel almamalarını söyleyin.

4.Kaçınmaile başa çıkmak
Travmatik bir tecrübeden sonra, kaçınma farklı şekillerde ortaya çıkabilir.Bu, travma hakkında konuşmaktan kaçınma, travma ile ilgili can sıkıntısı, veya aynı zamanda, size travmayı hatırlatan herşeyden ve herkesten kaçınma şeklinde de olabilir. Bu kaçınma sizin, travmayı geride bırakmanıza ve ”ilerlemenize” engel olur ve bazı durumlarda normal hayatınızı sürdürmenize de engel olabilir.

Kaçınmaya çalıştığınız şeyleri anlamaya çalışın, bu şeyleri bir kağıda yazmak faydalı olabilir.

Bu korkularla başa çıkmak için kendinize küçük hedefler seçin. Biz buna ”endişe merdiveni” deriz. En çok kortuğumuz şeyler en başta, en az korktuğumuz şeyler de en sonda yer alır.

Bu örneği incelemek faydalı olabilir.
Mary bir bankada çalışırken, silahlı bir tutsaklık yaşadı. Şimdi, küçük ofisi olan ve halka hizmet sunan hiçbir yere gidemiyor, içinde saldırı ile ilgili bir haber olabilecek bütün televizyon proramlarını seyretmekten ve gazeteleri okumaktan kaçınıyor. Mary aşağıdaki ”endişe merdiveni” ni oluşturmuştur:
En az korktukları:
1.Saldırı ile ilgili gazeteleri okumak.
2.6 haberlerini dinlemek.
3.”Crime Watch”u (suçlarla ilgili bir program) izlemek.
4.Yakınındaki küçük bir bankanın dışında beklemek.
5.Yakınındaki küçük bir bankaya girmek.
6.Kalabalık bir yerdeki bir bankaya girmek.
7.Saldırının olduğu bankaya girmek.
En çok korktukları
Mary birinci basamaktan başlayıp yavaş yavaş yedinci basamağa doğru tırmanacaktır. Her yeni basamağı tırmandığında, endişelerinin yavaş yavaş azaldığını ve kaçınma olayını yendiğini fark edecektir.
Unutmayın, korktuğunuz durumun içinde olmak önceleri çok zor gelebilir, ancak bu durumda bir süre kalmayı başarırsanız, yavaş yavaş daha sakin hissedeceksinizdir.

5.Travma sonrası moral bozukluğunu yenmek
Travma sonrası moral bozukluğu çok yaygındır. Bu da bazan, kendini değersiz hissetme, kendine güvenin azalması, çaresizlik ve suçluluk gibi duygulara sebep olabilir.

Moral bozucu veya olumsuz düşüncelerle savaşmak çok önemlidir. Travma sonrası kişiler, kendilerinden, hayatlarından ve geleceklerinden umudu keserler. Bu duygulara yenik düşmeyin. Aşağıdakileri yapmayı deneyin:

Moralinizin düşük olduğu zamanları tespit edin.
Böyle zamanlardaki tatsız düşüncelerinizi yazın.
Bu düşüncelerle, onlara karşı fikirler üreterek başa çıkmayı deneyin. Arkadaşlarınıza, kendileri hakkında böyle olumsuz düşünseler, neler söyleyeceğinizi düşünün. Bu özellikle suçluluk hissettiğiniz zaman çok önemlidir.
Hafta boyunca yapmaktan hoşlandığınız veya yapmayı başardığınız şeylerin bir listesini tutmak yararlı olabilir. Bu size hayatınızdaki olumsuz düşüncelerden çok olumlu düşünceler üstüne yoğunlaşmanızı sağlayacaktır.

Hareket gerektiren şeyler yapın
Fiziksel aktiviteler özellikle yararlıdır. Yürüyün, koşun, bisiklete binin, ip atlayın: hareketliliğinizi arttırmak kendi hakkınızda daha iyi düşünmenizi de sağlayabilir. Başangıç olarak, her gün veya her iki günde bir, 15-20 dakikalık bir aktivite planlayın. Bu tip fiziksel aktiviteler, gerçekten de, kendinizi daha zinde hissetmenizi sağlayacaktır ve moralinizi de düzeltecektir.

Sizi ilgilendiren bir şey bulun ve buna zaman harcayın. Genelde yapmaktan hoşlandığınız şeyler üstüne yoğunlaşın ve her gün bunlara zaman ayırın. Yeni bir uğraşı edinmeyi yararlı bulabilirsiniz. Bazı kişiler, resim yapma, şiir yazma veya müzik çalmak gibi, kendilerini anlatabildikleri, yaratıcı aktivitelerin, onlara iyi geldiğini ve kendilerini daha iyi hissettiklerini fark etmişlerdir.

Kendinize dikkat edin
Moral bozukluğunuzla başa çıkmak için, içki, aşırı şekilde sakinleştirici veya yasal olmayan uyuşturuculara yönelme isteğine karşı çıkın. Bunlar anlık olarak size kendiniz iyi hissettirebilirler, ancak, kısa zamanda sizin için daha büyük sağlık ve psikolojik sorunlara sebep olabilirler. İyi beslenin, iyi beslenme sağlığınızı koruyacak ve dolayısıyla iyileşme sürecini kolaylaştıracaktır.

Normalde yemekten ”zevk” aldığınız şeyleri yeyin.

6.Ne zaman daha fazla yardım istemeliyim?
Burada size verdiğimiz önerilerin faydalı olmuş olduğunu umuyoruz. Travmayı takibeden sıkıntılar genelde zamanla kaybolur. Ancak, bu konuda fazla ilerleme kaydetmediğinizi düşünüyorsanız, sorunlarınızı çözme konusunda daha başka yardımlar da mevcuttur. Özellikle, iş performansınız veya ilişkileriniz etkileniyorsa, sorunlarla başa çıkamadığınızı hissediyorsanız veya kendinize zarar vermeyi düşünüyorsanız, bu yardımlara başvurmak iyi bir fikirdir. Birkaç aydan sonra, hissettiklerinizde bir ilerleme kaydetmediyseniz, daha başka yardımlara başvurmayı düşünmek yerinde olur.

Bu günlerde en çok kullandığımız bu kelimeyi internet sayfalarından topladığım bir kaç bilgi ile sunmaya çalıştım.İçinden beğendiğiniz cümleler oldu ise veya bu günün yorumunu yapmaya çalıştı işe; TRAVMA'nin bizimle uzun zaman birlikde olacağı muhakkak görülüyor.

Saygılarla.
Dip not :Yazı biraz uzun oldu eğer sonuna kadar okuduktan sonra sizlerin Travma'ya uğrattı isem kusuruma bakmayın.