Perşembe, Şubat 14, 2008

SEVGİLİLER GÜNÜNE BAKIŞ...


Niçin 14.Şubat.Valentinday "Sevgililer günü olarak kutlanır".
Şubat ayının ondördü bir çok ülkede; bilhassa İngiltere ve Amerika'da sevgililere adanmışdır.
Sevenler birbirlerine kart atarak ufak hediyeler vererek kutlarlar.
Peki bu günle sevginin bağlantısı ne olabilir.Bu konumda bir çok rivayet olmasına rağmen, günün gizemi hala cözülmüş değildir.Ekonomik boyutlarıda bu güne bir başka önem kazandırdığıda başka gerçekdir.
* 14.Şubat Terni'li Aziz Valentin'e adanmış bir gün.
* 14.ncü yüzyılda İngiltere ve Fransa'da genç sevgililerin kutlanıldığı gün.
* Bazı araştırmalar Romalılar devrinde delikanlıların loteri gibi genç kızların isimlerini çekerek eylendikleri gün olarakda geçmektedir.Böylelikle bu eylencede yalnız kişi kalmamaktadır.
* Başka bir anlatıma göre ücüncü yüzyılda aziz Valentin ile ilgili. Roma da hıristiyanlık yasak olmasına rağmen İmparator Cladius hıristiyan adetlerine göre bir papaz tarafından nikahı kıyılmış askerler tarafından gizlice çiçekler verilmişdir.
Daha sonra papaz 14.Şubat'da idam edilmişdir.
* Bir başka teori ise, orta çağın inançlarına göre 14.Şubat'da yabani kuşların çiftleşme başlangıcı olarak anılır.Fransa ve İngiltere'de Valentin ve Valentine adı altında sevgililer bir sene müddetince nişanlanarak beraber olurlardı.Bu durumu bir çok generasyon devam ettirilmişdir.
* Bir mitolojik anlatımına göre, ilk delikanlının genç bir kızın evinin önünde sevgisini ilan etmesi dolasıyla bu güne Valentin tag sevgiler günü verilmişdir.
* İngiltere'de bu günde genç çiftlerin ilerdeki eşlerini belirlediği gün olarakda geçmekteydi.
* Orta çağdan günümüze kadar akıp gelen bu anane her 14.Şubat'da kutlanmakda olup o günlerde hediye,ziyafetler büyük dans partileri,Sevgiler günü ile faschingin"maskeli sokak eylenceleri" başlaması olarakda görülmüşdür.
Günümüze kadar gelmiş olan "Sevgililer Günü" ister ekonomik günlerden biri daha diye söylensede; sevgiyi simgeleyen bir gün olması nedeni ile insanlığın yaşamında sevgi olduğu müddetçe yerini alacakdır.
Nerede olursa olsun bütün sevenlerin gününü kutlarım.
Saygılarla.

Çarşamba, Şubat 13, 2008

Şiir defterinden. 'Devr-i Alem'


Göründü memleketin iç yüzü,çöktüyse temel.
Şimdilik harice karşı yüzümüz olsa dahi
Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdâdımizın.
Tükürür zannederim çehremize, vatanın tarihi.
1943

Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.
Kim demiş kanun alınmıştır ayaklar altına,
Böyle bir halin vukuunda hamiyyet çiğnenir.
Devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede,
Kaldırım olmazsa kanun-i hükümet çiğnenir.
1918

Kime sordumsa seni dogru cevap vermediler
Kimi alçak, kimi hirsiz, kimi deyus dediler.
Künyeni almak için partiye ettim telefon,
Bizdeki kayda göre, simdi o mebus dediler.
1912

Kimse ta'yib edemez biz kafa,göz yarsak da,
Döğüşe,kavgaya var milletin elbet hakkı,
Yatalı beş senedir sade mısır ekmeğine,
Kalmadı halkımızın Hind horozundan farkı!
1915

Kim demiş bizde bir demokratik idare yoktur,
Ne demek,olmasa elbet dışarıdan alırız.
Şir edip karne usulüyle o gümrük malını,
Karaborsaya verir,biz bize benzer kalırız.
1932

Saygılarla
2008

Pazartesi, Şubat 11, 2008

GENE KANDIM...


Son günlerin trendi İnci.
Değerin; değer kazandığı kelime oldu birden.
Birileri aldı, onu eş değer koştu.
Asırların süsü birden benzetme oluverdi.
Unutmayın diyorlardı o değer bir istiridyeden çıkar.
O değeri koruyan bir kabuktur.
Nasıl benzetme ise !!!
14 Şubat sevgililer günü...
Gittim çarşıya iki kilo İstiridye aldım.
En irilerinden.
Kendi elimle sevgiliye bir gerdanlık yapayım diye.
Yeni kelime girdi dağarcığıma.Hüsran...
Gene kandırdılar beni...
Meğer her istiridyeden İnci çıkmazmış...
Saygılarla.

KARDAN ADAM !!!


Kardan adam kış mevsiminin vaz geçilmez simgesi.
Çocukların aklında her zaman kalan bir simge.
Kardan adamı nasıl yaparız ?
Önce avuçlarımıza bir miktar kar alır, onu sıkısıkı bir top haline getiririz.
Bu adamımızın kern noktasıdır.
Sonra ?
Onu çevremizdeki kar tabakasında yuvarlamaya başlarız.
Burası ustalık ister.Ne bu işlevi çabuk yapmalıyız; ne de yavaş her ikiside yapmak istediğimiz simgeye zarar verir.
İlk etapda büyükçe bir top bu adamı simgelemez.Sadece merak uyandırır..
Aynı kararla ikinci topu yaparız.Çocukların kafasında yavaş yavaş şekillenmeye başlar.
Son top artık diğerleri kadar büyük olması gerekmez.
Artık kardan adamımız kabaca ortaya çıkmıştır.
Bundan sonrasına devam etmemize ihtiyaç kalmaz.
Onu istediğimiz gibi şekillendirmek çocuklarımızın eline tutuşturacağımız.Gereçlerdir.
Kışın simgesi Kardan Adam artık ortaya çıkmıştır.
Tabii bu ebediyen kalıcı değildir.
Bir bakmışsınız bir anda güneş çıkar ortaya.O ortaya çıkanca, kışın simgesi yavaş yavaş erir gider.Erimekle kalsa iyi her taraf çamurla kaplanır.
İşte böyle bir şeydir.Kardan adam yapmak.
Saygılarla.

Cuma, Şubat 08, 2008

RAFLARDAKİ ÇORBALIKLAR


Büyük marketlerde rafları dolduran hazır çorbalıklar.Bu gün çalışan kesimin kolaylıkla sofralarını süsliyen gıda maddelerinden bir tanesi.
Satın aldığımız bu gıda maddelerinde bizleri aydınlatan bölümü; ufacık yazılarla basılmış.Nasıl hazırlıyacağımız,içinde bulunan maddeleri gösteren yazılar kısmende gr.la gösteriliyor.
Çoğumuzun anlamadığı bazı işaretler...
Bu kadar bir açıklama çoğumuzun anlamamasına karşın yeterlimi ?
Yazılmıyanlar acaba varmı ?
Üreticinin hazırlanışında gizli tuttuğu lezzet sırrı adı altında sakladığı maddeler nelerdir?
Glutamat (E 621-625), İnoşinat(E631-632) ve Guanylat (E627-628) bu gibi kimyevi maddelerin üretici firmalar tarafından belirtilmesi istenmemişdir.
Burada anlatmak istenilen şey bu gibi kimyevi maddelerin miktarı ve rizikoları hakkında bilinmesi gereken bazı noktalar vardır.
Çocuklarımızın zevkle içtiği harflı çorbalar,konserve içinde acılı Jili fasulyesi.
Bunların genteknikle bağdaştırmak hiç aklımıza gelmemişdir.
Bu yukarda verilen iki örnek binlercesi daha rafları doldurmaktadır.
Bizlere bu konuda üretici tarafından her hangi bir bilgi verilmemektedir.
Kırılma noktasıda genteknik bu durumda gıda maddelerinin hazırlanışı, lezzet ve daynıklılık periyodu içersinde katılan kimyevi maddelerin genteknikle meydana gelen maddeler olduğudur.Böyle olduğu için bizlere açıklanması diye bir zaruret ortaya çıkmamaktadır.
Bu durum uzun zamandır AB tarafından masaya yatırılmasına rağmen topluluğun 27 üyesinin bir araya gelip bu konuda hazırlıklı olmaması, bu durumu çıkmaza sokmuşdur.
Tüketici olarak bu gibi gıda maddelerinde detayları olarak değilde, kısaca bu gıda maddesinde Genteknik var veya yok diye belirtilmesidir.
Bu durum bazı firmaların imajını kaybedeceği korkusu bazılarının kullanmış olduğu normların ne derece sağlık konusunda sorumlu olabileceği akla gelen ilk konumdur.
Eğer bu gün kullandığınız gıda maddelerini doğal yollarda seçtiğimiz zaman bu gibi rizikoları kısmen azaltmiş olabiliriz.
Kısmen azaltabilirsiniz dememin nedeni doğadan aldığımız gıda maddelerinin yetiştirilmesi sırasında katılan bazı kimyevi maddelerinde genteknik kullanılarak hazırlanması nedenidir.
Bu gün bazı konumlarda,bazı haklar için günlerdir,"bazı haklar konusunda çırpınılmasına karşın".Tüketiciye ise seçme hakkı verilmemektedir.
Bu gün tüketilen et de bunun içine girebilmektedir.Hayvan yemleri içindeki kimyevi maddeler hangi Yeşil Genteknikle üretilmişdir?
Glutamat (E621-625) % 95 olarak Genteknik prodeksiyonudur.
Bu gün bazı ismini açıklamadığım firmalara sorulduğu zaman bu kimyevi maddelerinin çoğunluğu natur element Glikozdan üretildiği söylenmektedir.
Bu gün bir çok intütülerin yapmış olduğu araştırmalar Glikozun üretimi Genteknikle bağdaşdığı bilinen gerçekdir.
Bu gün tüketici olarak sağlıklı beslenmeyi benim tercihime bırakılması; ama bügün raflardaki ve marketlerdeki gıda maddelerinin üzerlerine genteknikle üretilip / üretilmediğine dair iki satır yazının yazılması başlangıç olarak ilk adım olabilir.
Bu gün aşağı yukarı her tüketici bu konuda internet kanalları ile bazı kimyevi maddelerin insan sağlığındaki rizikolarını öğrenebilir.
Belki bir poşet çorbanın içindeki kimyevi maddeler insan sağlığına zararı çok azlarda kalmasına rağmen.Bilinen bir gerçekde vücudumuzun depolama sistemi bu durumu
vahimleştirebilir.
Genteknikle vücudun bağışıklık sağlaması ne kadar bir zaman dilimi içersinde olacağı bu arada rizikoların sağlığımız açısından hangi boyutlara ulaşacağı halen gizemini saklamaktadır.
Saygılarla.

Perşembe, Şubat 07, 2008

EY TÜRK GENÇLİĞİ !




Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini,
ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur.
Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir.
İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek istiyecek,
dahili ve harici, bedahların olacaktır.
Bir gün, istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen,
vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan
ve şeraitini düşünmeyeceksin!
Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.
İstiklal ve Cumhuriyetini kastedecek düşmanlar,
bütün dünyada emsali görülmemiş galibiyetin mümessili olabilirler.
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş,
bütün tershanelerine girilmiş, bütün ordular dağıtılmış
ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere,
memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar
gaflet, dalalet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler.
Hatta bu iktidara sahipleri şahsi memfaatlerini,
müstevlilerin siyasi emelleriyle tehvit edebilirler.

Millet, fakru zaruret içinde harapve bitap düşmüş olabilirler

Ey Türk istikbalinin evladı !
İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen,
Türk istiklal ve Cumhuriyetini kurmaktır !
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

M. Kemal ATATÜRK

Salı, Şubat 05, 2008

Depresyon "Halk hastalığı"



Depresyon ; sinsi bir rahatsızlık, çoğunlukla kişinin kendi başına mücadele edemiyeceği ,psikolojik hastalık. Ailevi veya iş hayatının getirdiği stres'in meyveside diyebiliriz.
Bu gün onun kolları arasında kıvrandığımız halde, çoğu zaman bizlerin gizemi olarak kalmışdır.
Çoğumuz bu durumu uzman doktorlarla paylaşmadan çok uzağız.Bu durum bizleri itimatsızlık sendorumuna doğru sürüklemektedir.
Uzun çalışmaların sonucu olarak bu rahatsızlıkla mücadele edebileceğimiz bir çok metodlar bulunmuşdur.
Şans,sevinç,beklentiler; insanın yaşadığı,hissetiği anları deprasyonla birlikde yaşamak.WHO,
Dünya sağlık organizasyonun yapmış olduğu açıklamada insan sağlığı üzerinde negativ olarak yer alan rahatsızlıkların bile deprasyon kadar tehlikeli olamıyacağını söylüyorlar.
Bu gün yaşadığım ülkede "Almanya" çok tehlikeli boyutlara ulaşmış durumda. 4 Milyon insanın yaşadığı söylenmektedir.
2020 yıllarında Kalp hastalıklarının bu rahatsızlık karşısında ikinci sıraya düşebileceği yapılan testler sonucunda ortaya çıkmışdır.
Depresyon rahatsızlığının yoğunlaşması ölümlerin artışına yol açacakdır.
Ulrich Hegerl, şef pisikiyatri Uniklinik Leipzig ve orada çalışan uzmanların yapmış olduğu tesbitler, bu rahtsızlığın intiharları en yüksek noktalara kadar çekeceğini söylemektedir.Bu gün % 90 pisikoloji rahatsızlıklarının deprasyonla başladığı bu rahatsızlığın trafik kazalarında ölenlerin iki katı kadar ölümle sonuçlandığı bilinen bir gerçektir.İntiharlarda bu sayıya paralel olarak gitmektedir.
Depresyon ruhumuzu karanlığın içine sokmakla kalmayıp, aynı zamanda beynin dengelerini bozup, hormon bozukluklarına da yol açmakda, en fazla da stres hormonun yükselmesiyle, vücudumuz diğer hastalıkların cirit atacağı bir alan şekline geliyor.
Depresyonun davet ettiği rahatsızlıkların başında "Kalp krizi,Beyin kanamaları,şeker hastalıkları".
Bu gün çevremizde romatizma veya kanser rahatsızlıklarından müzdarip kişilerin dertlerini rahatlıkla anlatmalarına karşın, depresyon rahatsızlığı ise toplum arasında gizemini muhafaza etmeğe devam etmektedir.Bu rahatsızlığın diğer hastalıklar kadar ciddiye alınmaması karanlık sayıların daha da artmasına yol açıyor.
Bu durum içinde kalan kişiler hiç bir zaman kendi kendilerine bu hastalıkla mücadele edemiyeceklerini Pisikiyatri kliniği Lübek baş profesörü Fritz Hohagen de söylemektedir.
Sözlerine ek olarak rahatsızlığın ilerlemesi ile bir çok organlarımızda çalışamaz hale gelmesi olanakların içindedir.Gittikçe kişinin aile bireyleri ile kopukluğu,günlük yaşamı içinde alışveriş
daha sonraları da vücud temizliğine ehemmiyet vermemesine kadar gidebilecek arazlar.
Gözle görülebilecek derecede yaşam arzusunun eksilmesi,devamlı olarak yorgunluk hissetmesi,
uykusuzluk,konsantrasyon eksikliği,suçluluk hislerinin yoğunlaşması,çevresine karşı itimatsızlık,
kendine karşı güveninin gittikçe kaybolması rahatsızlığın belli başlı faktörleri olarak görülmektedir.
Bu durum karşısında aile bireyleri veya çevresindeki kişilerin yardım çabalarının hiç bir fayda vermiyeceğide uzmanlar tarafından altı çizilmektedir.
Aile birey veya çevresindeki kişilerin hafif rahatsızlıklarda yardımcı olabileceğine karşılık, depressiv rahatsızlıklar karşısında yapabilecekleri hiç bir olanak yoktur.
Bu halk hastalığı olarak da adlandırabilinir; zaman zaman yaşam tarzlarının getirdiği zorluklar karşısında, bu rahatsızlığın en yüksek noktalara kadar ulaştiği,zaman zaman karşısında alınan bazı önlemlerle büyümenin durdurabilineceği var sayımlar arasındadır.
Bu durumlar karşısında yapılacak en önemli unsur hastalığın başlagıcı sıralarında uzman kişilere gidilerek yardım almak alacakları terapi ve ilaçlar sayesinde dönüşü olmıyan yola girmemekle bu hastalığı yenebileceğimizi yapılan araştırmalar neticesinde önlenebilineceği söylenmektedir.
Çağın bu tehlikeli rahatsızlığa karşı yapılacak en önemli adım tabuları yıkmak en kısa yoldan kendi kararlarımız çerçevesi içersinde ilk yardımı alabilmemiz.
Kendi başımıza hiç bir zaman cözemeyeceğimiz problemleri uzman kişilere biraz itimad ederek yardım almamızdır.
Saygılarla.

Pazartesi, Şubat 04, 2008

E- SIGARA


Elektronik, sigara tiryakilerininde hayatına girdi.
Sigara illetinden kurtulmak için,nikotin içeren yakılar,çıkletlerden sonra E-Sigaralar piyasaya sürülmeye başladı.
Yeni Zellandalı uzmanlar uzun çalışmalar sonunda E-Sigaraları yaptılar.Bu sigaralar nikotin içermesine rağmen tütünün vermiş olduğu zararı minimuma indirdiğini söylemektedirler.
Nikotin kana karışması ile 7 saniye içersinde beyine ulaşmakda olup, oradaki sinir sistemine aktivetelerini göstermektedir.
Uzmanların yapmış olduğu testlerde E-Sigarasının tıpkı normal sigaraların görümünde olması
uç kısmındaki led ile yanan bir sigarayı andırması, bu arada çıkartmiş olduğu suni duman ile
sigara tiryakilerinin sigara içimine cevap verdirilmeye çalışılmıştır.Bu arada bir miktar nikotin de unutulmamıştır.Bir zamanlar çıklet veya yakı ile alınan nikotin, bu şekilde daha da real bir şekil almışdir.
Klinik Trials Research Unit ünüversitesi Auckland da yapmış oldukları testler neticesinde kişinin E-Sigaraları ile Nikotine daha çabuk ulaşdıkları.Sigara bırakma terapisinde bu tip sigaranın şimdiye kadar kulanılan çeşitlerine karşı daha etkili olduğu görülmüşdür. Dr. Hayden McRobbie, normal sigaradan içe çekilen nikotin dumanın bu tip E-sigaralarda olamadığını bir avantaj olarak görmektedir.
Tiryakilerin sigarayı bıraktikdan sonra ki devirlerde tekrar başlama isteği.E-Sigara tiryakilerinde görülmemektedir.Sağlık kurumlarının ilk etapda sigara bırakma terapisi sırasında E-sigaranın diğer çeşitlere nazaren daha çok yardımcı olduğunu söylemektedirler.Bu sigara ile her ne kadar nikotin bağımlılığı devam etmekle beraber.Tütün içindeki diğer maddelerin olmaması herşeyden önce zift gibi çok büyük zarar veren maddenin bulunmaması en büyük avantaj olarak görülmektedir.
E-sigarayı eğer normal sigaraya alternatif olarak görmek en büyük yanlış olur.
E-sigarayı ilk etapda normal sigaranın vermiş olduğu diğer zehirlerden arınmış olması ile değerlendirebiliriz.
Hiç sigara içmiyen bir kişinin kullanması ile sigara alışkanlığına bu E-sigara ile başlıyabileceği diğer bir gerçekdir.
Uzmanların sigara bırakma terapisi içersinde bu alternatifin diğer yedekler arasında en iyi
yeri aldığı kanaatindeler.
Eğer yapabiliyorsanız.Sağlığınız için hiç sigara içmemeniz.Eğer bırakma olağınız olmadığı taktirde bu konuda uzman kişilerden bilgi alarak tercihinizi yapmanızdır.
Saygılarla.

Pazar, Şubat 03, 2008

BURKA "Yeni Trend"


Evet Burka nihayet Avrupa'nın yeni trendi olmaya başladı.
İngiltere de "Goggle Çeket" adı altında piyasaya sürüldü.
Çeket tamamen yüzü kapatmakta; gözlerde büyük bir gözlükle kapatılmakda.
Her ne kadar bu yeni modayı gülünç bulsalarda.Polisin de bu ceketlere her hangi bir itirazı olmamakda.
Peter Webster,Carter firmasının sözcüsü 3 hafta içersinde 450 nin üzerinde ceketin güney İngiltere de satıldığını söylemekde.
Butiklerde pek ilgi görmesede.Büyük mağazalarda satışların iyi gittiği görülmekde.
Çeketi inceliyecek olursak; kapsonla yüzü içine alan büyük gözlükle de tamamlıyan bir ceket.
Bir çok firmalar bu ceketi 70 ile 120 Euro arası piyasaya sürmekde.Alıcılar 15 ile 25 arası erkekler.Kadınlarada Pseuda - Burka adı altında sunulmakda.Siyah, Pembe, Crem renkleri arasında seçim yapıla bilmektedir.Bazı İtalyan firmaları deri üzerine çalışmalar yapmaktadır.
Hoş geldin Burka Avrupa'ya, her ne kadar erkekler giysede.
Bakalım bizde ne zaman yüzünü gösterecek, belkide bir tarza rakip olacak.
Saygılarla.

Cumartesi, Şubat 02, 2008

GLOCK "HAYALET TABANCA"


GLOCK NEDİR?

Glock tabancanın temsilcisi Erdoğan, silahın 1963 yılında makina mühendisi Gaston Glock tarafından, plastik ve madeni parçalar üretimi amacıyla kurulduğunu, Glock firmasının, 1980 yılı başlarına kadar küçük askeri ürünlerin tasarımıyla da üretimini desteklediğini, aynı yıl Avusturya ordusundan yeni ve modern bir hizmet tabancası tasarımı için davet alması üzerine bu silahı ortaya çıkardığını anlattı ve “devrim niteliğindeki polimer gövdeli, emniyetli mekanizma sistemine haiz, yarı-otomatik Glock” tarifi yaptı.
Türkiye sıraya girdi suikast silahı alacak!

Talep patlamasına MKEK'den çözüm: Herkese bir Glock

Devletin ithal kararı aldığı Glock tabanca, önce sivillere sunulacak. Parasını yatırıp Glock alabilmek için sıraya girenler çok olunca, herkese sadece 1 Glock verilmesi kararı alındı. Glock yetkilisi, “Bu, ilk kez oluyor” dedi.

Kamuoyun “hayalet silah”, “suikast silahı” olarak adlandırılan, pekçok faili meçhul cinayette kullanıldığı belirtilen, son olarak Ergenekon Terör Örgütü’nün yazar Orhan Pamuk’a suikast için aradığı haberleri çıkan ‘Glock’ marka tabanca, artık Türkiye’ye kaçak yollardan değil, devlet tarafından ithal edilerek girecek. Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’nun (MKEK) 825 Glock tabanca ithali anlaşmasının ardından; çok sayıda müşterinin parasını yatırarak sıraya girdiği; talebin çok olması nedeniyle “Herkese bir Glock” verilmesi kararı alındığı açıklandı. Silahın önce sivil pazara sunulduğu, askerlerin ise deneyeceği ve beğenirse isteyeceği bildirildi.

İnsanın yazıyı okuyunca tüyleri diken diken oluyor.
Hayalet,suikast; kelimeler namludan çıkan kurşun gibi beyinlere saplanıyor.
Avrupalı üretiyor.Bizlerde onlara sahip olabilmek için yarışıyoruz.
Hemde devletin kurumları vasıtası ile.
Neden diye sorgulasak hiç olmazsa kaçağı önlüyoruz diye cevap alırız.
Peki bu silahı üreten ülkelerde talep ne kadardır.Hiç onu sorguladıkmı ?
Şöyle biraz inceleme yaptım.
Talep yok sivil toplum arasında.Belkide komşu ülkeler ?
Gene yok.
İhtiyaç duyulmamasının nedeni acaba diye düsünüyorum...
Aldığım cevap hep aynı oluyor.
- Beni koruyacak kurumlar var, hukuk var.
- Meraklısı yokmudur; silah sahibi olmaya?
- Olmaz olurmu bunu hobi yapan insanlar var.Koloksiyon yapanlaratış poligonlarına gidip hobi,sport olarak kullananlar.
- Onlarında silah sahibi olmaları için ruhsata ihtiyaçları varmı ?
- Tabiki var.
- Peki bu kişiler bu ruhsatları olmasına rağmen silahlarını yanında taşıyorlarmı ?
- Hayır sokaklar atış poligonu olmadığına göre yanlarında taşımalarına ihtiyaç görmüyorlar.

Ne garip dünya birileri silah üretir.Kullanmazlar başkalarına satarlar para kazanırlar.O parayla bu dünyanın tadini daha doğrusu yaşamın güzellikleri ile iç içe yaşarlar.
Birileri ise o silaha sahip olup beline takar sokaklar birer poligon olur.Bazen onlara sokak magandaşı, bazende eşkıyası deriz.
Kaza kurşunları havada uçuşur ölene Allah rahmet eylesin vuranada Allah kurtarsın deriz.
Onun adı hayalet/suikast silahidir.
Saygılarla.

Cuma, Şubat 01, 2008

AMUDA KALKMAK !!!


Rektörler amuda kalkmasın 1 Şubat 2008

TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, türban düzenlemesine tepki gösteren rektörleri eleştirerek, "Amuda kalkmak çözüm değil, hukuk devleti ne derse o yapılacaktır" dedi.

Kim demiş, niçin demiş,kime demiş...

Bazı şeyler vardır ki, çok hassas konumlar için söylendiği taktirde,kelimelerin dikkatle seçilmesi gerekir.
Sayın Kuzu, rektörlerin Amuda kalkmamasını söylüyor.
Şimdi rektörler sormazmı bu yasak niye diye.
Böyle bir beyan; bizim düşünce organımıza saldırı değilmi?
Galiba tam olarak izah edemedim.
Baştan alayım :)
Amuda kalkmak.
Bilindiği gibi vücudumuzda iki çeşit kan dolaşımı vardır."İlk okul sıralarında öğrenmiştim"
Birincisi böyük olani. Kalbimiz pompalar, ta ayak uçlarında ki en ufak kılcal damarlarımıza kadar ulaşır.
İkincisi ise bunun bir küceğidir.O da beyne pompalar taze kan gider, kirli olarak tekrar döner.
Bazı anlar olur ki bu düşünce makinasına yardım gerekir.Kanın daha çabuk ulaşmasını sağlamak.
Bunun da tek çaresi "AMUDA KALKMAK" dır.
İşte bu işlevin ne kadar önem taşıdığı ortada, bu günlerde günde iki defa amuda kalkmamız lazım.
Lütfen ...
Saygılarla.

ISTANBUL


Erdil

Çarşamba, Ocak 30, 2008

SARI ÖKÜZ






Bu gün gazeteleri karıştırırken bir köşe yazarının anlattığı bir masalı gördüm.
Belki gözden kacmış nedeni ile sizlerle paylaşmak istedim.


SÖMESTR başladı.

Karne hediyesi olarak ne versem acaba diye düşünüyordum, karınca kararınca, şu meşhur hikáyeyi vermek geldi aklıma.

Yetişkinlerin işine yaramadı...

Belki çocukların işine yarar.

*

Ormanın birinde...

Aslanlar toplanmış.

"Yahu" demişler, "Hesapta kralız, açlıktan öleceğiz birader... Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük... Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor; e balık yakalayacak halimiz de yok... N’aapsak?"

Bir tanesi "En iyisi, öküzlere saldıralım" demiş, "iri yarı görünüyorlar ama, ne pençeleri var, ne dişleri diş... Tam dişimize göre!"

Olur mu? Olur.

Hücum!

Ama evdeki hesap çarşıya uymamış; öküz, öyle yabana atılacak hayvan değilmiş meğer... Organize oluyorlar, topluca savunma yapıyorlar, püskürtüyorlarmış.

Aslanlar aç bilaç.

N’aapsak, n’aapsak?

"Tilkiye danışalım" demişler.

Tilki "kolay" demiş, "beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi yapın, işinizi halledeyim..."

Kabul etmişler.

Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş, "saygıdeğer öküzler" demiş, "aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar... Ama şu aranızdaki sarı öküz var ya, sarı öküz, işte sorun o... Görünce tahrik oluyorlar, canları çekiyor, verin şu sarı öküzü, kurtulun kardeşim, huzur içinde yaşayın!"

Öküz heyeti düşünmüş taşınmış, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığıyla, verivemişler sarı öküzü...

Aslanlar da afiyetle yemiş.

Bir gün, iki gün...

Tilki gene gelmiş.

"Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz" demiş ve eklemiş: "Ama şu benekli öküz var ya, benekli öküz, o burada olduğu sürece size rahat yüzü yok arkadaş, canları çekiyor, verin, kurtulun!"

Öküz heyeti düşünmüş, "otlağın selameti için" teslim etmiş benekli öküzü.

Üç gün, dört gün...

Tilki gene gelmiş.

Kuyruğu uzun olanı...

Burnu beyaz olanı...

Tombul olanı...

Tek tek alıp, gitmiş.

Otlak seyrelmiş.

Aslanlar semirmiş.

Bir gün... Tilki gelmemiş!

Gerek kalmamış çünkü.

Direkt aslan gelmiş.

"Hanginizi istiyorsam, canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz, adamı hasta etmeyin" demiş.

Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalmış öküzler, "keşke sarı öküzü vermeseydik" demiş ama, iş işten geçmiş.

*

İşte böyle çocuklar...

Öküzlük böyle bir şey.

30 Ocak 2008
Yılmaz ÖZDİL

Saygılarla.

Salı, Ocak 29, 2008

BIR BU EKSIKDI !!!


Spordan sorumlu Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu, Meclis'te gündemdışı konuşmalara da neden olan Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim'in maaşının, 135 bin 595 YTL olduğunu bildirdi.
Terim, maaşı 16 bin 146 YTL olan Cumhurbaşkanın Abdullah Gül'den 8.5, 9 bin YTL maaşı olan Başbakan Tayyip Erdoğan'dan ise tam 15 kat daha fazla maaş alıyor. Terim'in maaşı, 436 YTL olan net asgari ücretin ise 311 katına denk geliyor.
Bu arada büyük bir gazetenin bu konuda yapmış olduğu anket ve bu habere gelen yorumları okuyunca,hayretler içinde kaldım.
Sanki medya yeni bir kıtayı keşfetmiş gibi.
Merak bu ya bende yaşadığım ülkenin Milli takım antrenörü ile Cumhurbaşkanının almış olduğu maaşlarını inceledim.
Antrenör'ün aylık maaşı 355.000 YTL.ye geliyor.
Cumhurbaşkanı son aldığı zamla 31,570 YTL.
Vallahi aritmetiğim o kadar kuvvetli değil kaç katı olduğunu siz benim yerime yapabilirsiniz.
Medya da kalitemi düsüyor; yoksa birileri gene çıkarlar peşindemi ?
Saygılarla.

Pazartesi, Ocak 28, 2008

Sirada ki gelsin !!!


"Ey Peygamber. Eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle : (Evden) dışarı çıktıklarında örtülerini üstlerine alsınlar. Onların tanınması ve incitilmemesi için en güzel olan budur."Ahzab Suresi, 59. Ayet.
"İnanan erkeklere söyle : Bazı bakışlarına engel olsun ve ırzlarını korusunlar. Bu onlar için daha temizdir. Doğrusu Allah onların her yaptığından haberdardır. İnanan kadınlara da söyle : Bazı bakışlarına engel olsunlar ve ırzlarını korusunlar. Kendiliğinden (normal olarak) görünenler dışında, gösterîşli yerlerini göstermesinler. Baş örtülerini gerdanlarının üzerine salsınlar. Ancak, kocaları, babaları, kayınpederleri, kendi oğulları, kocalarının oğulları, sahip oldukları cariyeler, erkekliğini yitirmiş hizmetkar erkekler veya henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar yanında rahat davranabilirler. Gizledikleri süslerle dikkat çekmek için ayaklarını vurmasınlar."Nur Suresi, 30,31. Ayetler.
"Evlenme arzusu kalmamış ihtiyar kadınların, kasıtlı olarak gösterişli yerlerini göstermeye çalışmadan, dış örtülerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama sakınmaları kendileri için daha iyi olur."Nur Suresi, 60. Ayet.
Yukarda bazı ayetlerde kadınların örtünmesi üzere bilgi verilmiştir.
Bu günlerde ekonomi ibrelerinin kıpır kıpır oynadığı,terör lanetinin bütün dünyayı sardığı,küresel ısınmanın getireceği felaketlerin kapımıza dayandığı ,politik atılımların üretime geçemediği günlerde.
Kangren olacak bir konuyu masaya yatırmış bulunuyoruz.
Konu geldi geldi kadının baş örtüsüne...
Pardon baş örtüsü biraz abartılmış olur,onun bağlanma şekline.
Basın,aydınlar,bizlerin seçtiği vekiller elele vermişler kuyuya atılan taşı nasıl çıkaracağız diye.
Her kafadan bir ses geliyor.
Laiklik elden gidiyor.
Cumhuriyet değişime uğruyor.
Kadınların inançlarına vurulmuş kilidin anahtarı aranıyor.
Yüksek öğretimi bu inançları yüzünden yapamayan genç kızlarımıza bir çare.
Son yıllarda hadi kızlar okula kampanyaları yüzde yüz başarı ile sonuçlandıktan sonra,kızlarımız bu başarının son basamağı yüksek okullara ulaştılar.Eh onların bu başarısını engellemek olmaz bırakın yüksek okullarına da gidebilsinler.
Sayın vekillerimiz bu kadar başarının bu noktada kilitlenmesi doğru olmaz.
Anayasayımı değiştirirsiniz, yoksa yeni bir devrim yapıp kılık kıyafete bir kapımı açarsınız o görev sizlere kalmış.
Yalnız hataya düşmeyin.Bu pırıl pırıl kızlarımızın eğitimlerinin ardından yollarını kapamayın.Onlara kamu alanlarını kapatmak yapmış olacağınız devrimlere ters düşer.
Onun kapısınıda açmanız gerekir.
Yoksa atılacak adımlar hiç bir işe yaramaz.
Şimdiye kadar neden daha çok aydın kadınımız yok diye düşünüyordum.
Neden meclisde daha çok sayıda temsil edilemiyorlardı.
İşte bütün problem ortada.Meğer hepsi "Yüksek öğretimde ki baş örtüsüne takılıyormuş"
aman hemen cözün bu meseleyi.
Erkekler'in dünyasında ki kadın hakları/kararları.
Saygılar.

Cuma, Ocak 25, 2008

EMEKTARLAR...


Her uzvumuzun başka başka görevleri vardır.Onlar bizlerin yaşamımız içersinde yoldaşlarımızdır.
Zaman zaman kazalar neticesinde onları kaybettiğimiz zaman kıymetlerini daha da iyi anlarız.
Hiç düsündünüzmü; bu uzuvlarımıza gereken ihtimamı veriyormuyuz ?
Yoksa hoyratça onları kullanıp.Daha sonraki zamanlarda pişmanlık sendromunamı giriyoruz.
Eğer uzuvlarımız şikayette bulunmaya kalksalar, inanın bu günkü hukuk sistemleri cöker gider sanırım.
Bunlardan bir emektarı, ele alalım.Yaşam boyunca binlerce,yüzbinlerce tonu sırtlanan ayaklarımız.
Onlara ömür boyu ihtiyacımız olduğuna göre, güzelliğimize verdiğimiz ihtimamın yarısını ona verdiğimiz taktirde, ilerdeki yıllar içersinde, ne kadar doğru olduğununu görebiliriz.
Ayaklardan mevzuya başlamışken onların koruyucuları ayakkabılardan bahs etmeden
olamaz.
Geçen sene bir yazımda bu konuyu biraz anlatmıştık.Bu günse ayakkabının bizlerin hayatına ne zaman girdiği konusundan bahs edelim.
Onu her ne kadar son çağlarda tanımamıza rağmen ilk insanlarında ayakkabı kulanıp kullanmadığı hakkında bir bilgiye sahip değildik.
İlk çağlarda mağaralarda bulunan resimlerde, bu konuda bizlere yardımcı olamamıştır.
O insanların ayaklarına hicmi diken batmamışdı...
Ona karşı bir çare almamışlardı.
Uzun çalışmalar sonunda o çağlara ait bulunan kemikler "fosiller" neticesinde ayakkabı kullanmıyan ilk çağ insanların ayak parmaklarının kalın yuvarlak bir görünümde olduğu tesbit edilmiştir.
İlk çağ insanın yaşamı için ilk olarak araç ihtiyacı duyması ile bu durum bir başka yön almaya başlamış.
Bahs ettiğimiz üzere resim sanatı,kemiklerden yaptıkları süs eşyaları,avlanmaya yarıyan bazı gereçler; o günden bu güne bulunan parçalarla bizleri aydınlatmışdir.
" Arkeologi Science mecmuasında" Amerikalı araştırmacı Erık Trinkaus ve Hong Shang
St.Louis'de yaptıkları çalışmalarda Pekin civarında ilk cağ insanlarının ayak iskeletleri bu günkü insanın ayak parmakları arasında bir fark göstermediğini tesbit etmişlerdir.
Bu durumun ancak ayakkabı giyilerek böyle bir form alabilmesi olarak açıklanmaktadır.Bu durum karşısında ayakkabının tarihçesi 40.000 sene öncesine dayanmaktadır.
Amerikada arkeologi çalışmalarında bulunan iskeletlerde, ayak parmaklarının büyük sağlam bir yapıya sahip olması,buna karşılık Cin'de bulunan kemiklerde parmak yapısının ince ve narın olduğu görülmüsdür.
Bu durum o insanların ayakkabı giydikleri, adale yapılarına, çıplak ayaklılara nazaran daha çok yüklenilmediği görülmüşdür.
2005 senesinde ki son çalışmalarda 30.000 yıl evelinde ayakkabı giyiminin yaygınlaştiği.26.000 yıl evelinde ayak yapısının ince uzun şekil aldığı, kemik yapısının daha da birbirine yapışık bir form aldığı görülmüşdür.
Bazı zayıf parmakların eksilmesi diğer parmakların kuvvetlenmesi ile 20'nci yüzyıl insanın ayak yapısına ulaşılmışdır.
Eğer bizlerin emektarı bu ayakların koruyucusu ayakkabının yaşı sorulduğu taktirde
rahatlıkla 40.000 diyebiliriz.
Saygılarla.

Perşembe, Ocak 24, 2008

CIZGILER



Karikatur: Klaus Stuttmann

Ekonomi

Karikatur: Klaus Stuttmann

MAYALAR




Maya kültürüne arkeologlar yeni bir ışık tuttular.
Şimdiye kadar, bu kültürün bir parçası olan; ilahlara yapılan seromonilerde canlı adaklardı.
Bu seromoniler bu günün anlıyışına göre bir vahşeti sergiliyordu.
Adak canlı canlı parçalanarak kalbi vücudundan çıkarılıyordu.
Hatta çıkarılan bu kalp hala attığı sanılmaktaydı.
Arkeologlar yapmış olduğu araştırmalarda bulmuş oldukları takılara dayanarak adakların bakire kızlar olduğu kanısındaydı.
Yeni yapılan araştırmalar neticesinde bu adakların bakire kızlar olamayıp,ufak oğlan çocuklarını adak olarak kullandıklarını tesbit ettiler.
Yucatan ünüversitesinin Chichen Itza şehrinin yakınlarında buldukları bir mağrada
yüzde seksen nisbetindeki insan kalıntılarının adak olarak kullanılan üç ila onbir yaşları arasındaki oğlan çocuklarına ait olduklarını tesbit ettiler.
Geri kalan yüzde yirmilik kalıntılar ise daha yaşlı erkeklere ait olduğunu söylemektedirler.
Şimdiye kadar bakire kızların adak olarak kullanılması teorisinin doğru olmadığını bu buluşlar karşısında kanıtlamışlardır.
Maya'ların Yağmur tanrısını hoşnut tutmak için honi biçiminde ağzı olan mağaralara
canlı olarak bu ufak oğlan çocukları attıkları tesbit edilmişdir.
Bazı çocuklar tanrıların ufak parçalardan hoşlandığı inancıyla ufak parçalara ayrılarak atıldığı da görülmüştür.
Saygılar.

Salı, Ocak 22, 2008

KALDIRIM TASLARI


KALDIRIM TASLARI I

KALDIRIM TASLARI II


Pazartesi, Ocak 21, 2008

Gordion Düğümü...


Dün, bugün !!!

Gordion şehri bir kral seçecekmiş ve kahinlerin bildirdiği gibi kente dört tekerlekli bir yük arabası ile geleceğine inandıkları bir kralı beklerken, köylü Gordias tesadüf bu ya dört tekerlekli bir öküz arabasıyla çıkagelir. O günden sonra köylü Gordias Adaletli Kral Gordias olmuştur. Kral Gordias ölmeden önce kral olduğu gün bindiği ve onu kral yapan öküz arabasını çözülemez bir düğümle bağlar ve der ki: “bu düğümü çözen tüm dünyayı fethedecektir.” Gordias ölür peşi sıra pek çok kral gelir geçer ama düğümü kimse çözemez, meşhur ‘Gordion düğümüdür’ artık karşımızdaki. Gel zaman git zaman gençten bir delikanlı çıkagelir Gordion’a. Yanında birkaç onbinlerce arkadaşıyla Der ki : “ benim adım İskender, gösterin bana şu meşhur düğümü, bir de ben deneyeyim çözmeyi” Götürürler olay mahalline, bakar bakar, “ Bu mudur meşhur çözülemez düğüm ki çözen dünyanın hakimi olacakmış” “Evet” deyince çevredekilerin şaşkın bakışları arasında, çeker kılıcını seninki indirir düğümün üstüne, bir anda ne düğüm kalır ne efsane. “Bu düğüm böyle çözülür” der.

***




Ankara’daki Gülhane Askeri Hastanesi’ne her gün binlerce insan tedaviye ya da hasta yakınını ziyarete geliyor.

Emekli, dul, yetim orada... Gazilerin eşleri, anaları, kızları orada.

Bu sırada hastaneye yüzlerce kadın da geliyor. Bir bölümünün başı kapalı. Peki nasıl içeri giriyorlar?

GATA askeri bir tesis. Aynı zamanda kamusal alan...

Kapıdaki görevliye şöyle bir talimat verilmiş:

"Gelen kadın ziyaretçilerin eğer başı kapalıysa (türban şeklinde), başlarını açtırtmayın. Yalnızca çene altından (fiyonk şeklinde) bağlamaları yeterlidir."

Yani başları yine kapalı.

Bu ayrıntı sanıyorum Başbakan Erdoğan’a da iletilmiş. Merak ettim. GATA’ya gittim.

Gerçekten de birçok kadın başörtülerini çene altından (fiyonk şeklinde) bağlayarak giriyorlar. Onlarca, yüzlerce kadın bu şekilde. Yani "Anadolu tarzı başörtüsü"yle içeri giriyorlar.K.Hürriyet.

Her düğümün bir çözümü yokmu?

Yorum sizlerin.
Saygılarla

Cumartesi, Ocak 19, 2008

ALTIN GÖL..


ERDIL

Cuma, Ocak 18, 2008

UYKUDAKI KABUS !!!



Günün yorgunluğunu güzel bir uykuyla noktalamak.
Tatlı rüyalar dalmak...
Rüyalarımız, bazen kabusa da dönebiliyor.Günlük yaşantımızda ki olumsuz olayların, beynimizde dolaşması, rüyalarımızı kabusa dönüştürebiliyor.
Belki bir katilin peşimize düşmesi veya altımızda ki zeminin bir anda yok olması.
Gece uykumuzu korkunç bir kabusa dönüştürebilir.
Yapılan araştırmalar sonucunda her beş kişiden biri kabus görmekte olduğu tesbit edilmiştir.
Uzmanların yapmış olduğu açıklamalarda bu gibi durumları söyle ele almaktadırlar.
Her gece kişi rüya görmektedir;tatlı bir uyku kısa bir zaman sonra derin uykuya dönüşmektedir "REM" („Rapid Eye Movements“). Kabus görmek tam bu durum içinde başlamaktadır.
Aşağı yukarı üç ila yirmi dakika sürmektedir.Üzerimizdeki baskı gittikçe artmakta, bizim uykumuzu bölüp uyandırabilmektedir.
Bu durum devamlılık yaptığı taktirde yaşamımızda ruhi bozukluklara da yol açabilmektedir.
Uzmanların bazı yaşanmış bunalımların beynin bu zaman içersinde cözüm araması neticesinde ortaya geldiğini söylemektedir.
Beynin analizi çok yönlü alması, kabusların çeşitlenmesine neden olabilmektedir.
Böyle durumlar karşısında; uzman kişiler tarafından kabus şeklinde görülen rüyaların nedenlerinin, yaşamımızdaki hangi olumsuzlukların neden olduğunun araştırılması gerektiği söylenmektedir.
Uykumuzda ki yaşamış olduğumuz kabusların çoğu zaman çalışma saatlerimizin düzgünsüzlügü,aile içi problemler,iş hayatındaki olumsuz yaşanan olaylar, bu durumu tetiklemektedir.
Bir başka faktör ise düzgün olarak nefes alıp verememe durumuda neden olabilmektedir.
Beyin bu durum karşısında uykumuzu ani olarak bölebilmektedir.
Görmüş olduğumuz bu kabuslar sıhhatımızı bozabilirmi ?
Eğer böyle durumlar bir kaç haftada bir yaşıyorsak, her hangi bir problem olarak görülmemektedir.Yalnız o gecenin rahatsız olarak geçmesi olarak kabul etmeniz gerekir.
Bu durum sıkça olması karşısında; unutkanlık,fiziksel olarak randıman bozukluğu,reflekslerinizin zayıflaması,her ani olarak uykudan sıçramanız neticesinde,
kalbin kan dolaşımını ayarlarını bozmaktadır.
Bu gibi durumlarla karşılaşan kişilerin uykuya gidiş saatlerine dikkat etmeleri.Tv'de
seyredeceğimiz konuları titiz olarak seçmemiz.
Yatmadan evvvel ılık bir banyo almak,güzel bir kitap okumak, bizleri gün içinde yaşadığımız olumsuzluklardan uzak tutacağı için, geçemizi kabusa çevirmeyecektir.
Çocuklarımız bu gibi olumsuzlukları bir ertesi gün hatırlamaya bilirler.Çocuklar, büyükler gibi uykularından sıçramıyabilirler.
Dikkat edilecek konum uykuya yatmadan evvel okuyacağınız /anlatacağımız hikayeleri dikkatlı bir şekilde seçmemiz;korkabileceği ortamın yaratılmamasına dikkat etmemiz gerekmektedir.
Hepinize tatlı rüyalar dileği ile...
Saygılar .

Salı, Ocak 15, 2008

Fair Play...


Fair Play /Centilmenlik !!!
Bir futbol maçında bu dengenin sorumlusu kim olabilir ?
Oyuncuların karşılıklı mücadeleri arasında hakaret etmeleri,tükürmeleri,kastı olarak şiddet uygulamaları...
Bu gibi centilmenlik dışı hareketler, o anda takımının hangi sırada olması veya o andaki neticenin ne olduğu ile ilgili olmadığı uzman kişiler tarafından tesbit edilmişdir.
Daha çok bu durumu dengeliyecek kişi olan görevli hakemin oyuncular ile tam bir uyum sağlıyamaması onlar üzerinde otorite kuramaması olarak görülmektedir.
Halle Ünüversitesinde yapılan araştırmada; bir karşılaşma sırasında vermiş olduğu kararın yanlış olsa dahi o posizyonu oyuncuya kabul edebileceği şekilde sergiliyebilmesidir.
Bu gün Futbol federasyonları oyuncular üzerinde centilmenlik konusunda bir çok atılımlarda bulunmasına rağmen, sahalarda yaşanan tarzın bu konuda hiç de büyük adımlar atıldığını göstermemektedir.
Uzmanların yapmış olduğu araştırmalarda oyuncuların faule maruz kalmadan kendilerini yere atmaları veya gizli olarak sert hareketlerde bulunmaları centilmenlik sınıfına sokmadıkları görülmüşdür.
Aynı zamanda sarı-sarı kırmızı veya kırmızı kartla cezalandırılan oyuncuların bu kartların fair Play ile bağdaştırmadıkları görülmüşdür.
Bu gün Fair Play ile ödüllendirilen bir oyuncunun diğer karşılaşmalarda tam aksine daha da hırçın olduğu görülmüşdür.
Peki bu durumu biraz daha açmamız gerekirse ortaya çıkan ana hatlara söyle bir bakalım; Saha da 22 futbolcu olduğunu görmekteyiz bu iki gurubu ele almaya kalktığımız zaman her takım zoraki bir şekilde oluşturulmuştur.Şimdi o takım içinde her oyuncu aynı şekilde muamele görmektemidir.Takım içinde ki bireylere karşı aynı fair Play gösterilmektemidir.
Bu durum aynı zamanda oyun esnasında hakem tarafındanda uygulanmaktamıdır ?
Araştırmalar neticesinde; eğer hakem tarafında her oyuncu bireye karşı yapılan muamele eşit şartları oluşturduğu taktirde verilen kararın doğru olup olmadığı ikinci plana düşmekte olduğu görülmüşdür.
Bu gün hakemlerin Psycholog'lar tarafından bu konuda daha çok aydınlatılması, bu konumda fair play'in saha içersinde teşvik edilebilmenin yollarını hakem tarafından oyuncalara aktarılması.
Bu durum karşısında hakemin yaptığı hatalı kararlar ön plana çıkmayacağı, oyuncuların karar üzerinde yoğunlaşmıyip saha içersinde aynı muameleyi gördükleri kanısı neticesinde, fair play'i ön plana çıkaracakları yapılan araştırmalar neticesinde tesbit edilmiştir.
Bu gün Fair Play'in tam olarak bir sporcunun ne olduğunu bilmesi ve onu takım arakadaşları ile paylaşması değer kazanabileceği kanısındadırlar.
Saygılarla.

Cumartesi, Ocak 12, 2008

BIR PAZAR SOHBETI...



Bu pazar sabahında sizlerle söyle Afrika'nın Savanalarına kadar uzanalım.
Bu günün de masalı bu olsun.
Masalımızın kahramanları Savananın en uzun boylusu Zürafalar,bir diğer kahramanları ise koca koca dikenleri olan Akasya ağaçları,son kahramınımızsa mini mini Karıncalar.
Bu üç canlının müşterek tarafları olduğunu biliyormuydunuz.
Bu 3 kahramınızdan bir tanesinin yokluğu hepsinin sonu olabileceğini hiç düşündünüzmü ?
Önce Akasya ağacını ele alalım Zürafaların beslenebildiği bir ağaç, onun yaşıyabilmesi için Zürafalara ihtiyacı var.Onlar yaprak ve meyvelerini yiyerek ağacın yenilenmesini sağlıyor.Ağaçsa meyvelerindeki nektar ile karıncaların beslenmesini sağlıyor.Onların yuva kurabilmeleri için dikenleri arasında onlara alan sağlıyor.Yapılan bir araştırma neticesinde 1400 Akasya ağacı çitlerle koruma altına alınmış Zürafalardan uzak tutulmuş netice ise, ağaçların kısa bir zaman sonra kendi kendini yenileyemediği görülmüş.
Neden karıncalar diyecek olursanız.Ağacın onlara yaşam açması karşısında ağacı diğer böcek ve bakterilere karşı korumaya almışlar.
Masalımızın 3 ayrı kahramanı cüsseleri ne olursa olsun ister bir memeli, isterse bir bitki veya kabuklu birbirlerine öyle kenetlenmişlerki sosyal bir düzeni kendi yaşamları için uygulayabilmişler.
Acaba onların bu tarzlarından bir şeyler kendimize çıkarabilirmiyiz ?
Orasıda sizlere kalmış...
Zürafa, Akasya, Karınca kim derki...
Huzur dolu pazarlar dileğiyle.
Saygılar.

Perşembe, Ocak 10, 2008

AİLENİN EN KÜÇÜK BİREYİ !




Hayat şartlarının büyük oranla şehir yaşamında değişimi bir cok problemleride yanında getirdi.
Bunlardan en büyügü de çalışan anne ve babaların çocuk sahibi olmaları.
Eskiye göz atacak olursak büyük aile yapımı görebiliyorduk.Anne ve babanın yanında büyük anneler büyük babalarda aile ortamının bir parçası oluyordu doğan çocuklar böyle bir ortamda büyüyorlar 0-3 yaşları arasında yabancı bir ortam yaşamıyorlardı.
Bu günün şartları bu olanağı neredeyse yok sayabilecek kadar değiştirmiştir.
Alman Psycho-analytikerlerin yapmış olduğu analizler sonucu, erken yabancı ellere teslim edilen çocuklarımız korkunç boyutlarda ruhi bozukluklara itildiğini tesbit etmişlerdir.Yapılan testlerde bu durumda kalan çocuklarda stres hormonu Cortisol değerlerinin normların çok üstünde olduğu görülmüşdür.
İlk 3 yaş sınırları içersinde yabancı kişiler tarafından bakılan çocuklarda; bu durum ilerki yıllarda yuva ve okul yılları arasında huzur bozucu şiddet reaksiyonları gösteren ruhi bozuklukların görüldügü tesbit edilmişdir.
Yapılan araştırmalar ilk üç yılı anne ve baba tarafından bakılan çocuklarda ise daha sonraki seneler içersinde yabancı çevrelerde ruhi olgunluğunun bu duruma daha çok adapte olmasını sağladığı görülmüşdür.
Yuva çocuklarının uzun saatlerini yuvada geçirmesi de çocukların iç huzurlarını bozduğuda bilinen gerçeklerden birisidir.
Bu gün yapılan araştırmaların bu konunda çok az bir bilgiye sahip olduğu bu konuda daha çok çalışmalar yapılması gerektiği üzerinde bir fikir birliğine varilmışdır.O çocuklar ilerdeki günlerde bizlerin toplumunu belirliyecekdir.
Frankfurt Sigmund-Freud-Institut'ün 2008 yılı raporlarında erken yuva çocuklarının yabancı çevre korkularını iç yapıları içinde sakladıkları.Olgunluk çağlarında bunlar korku, çevreye karşı tereddüt yapım şeklinde geri gelmekte olduğunu tesbit etmişlerdir.
Çocukların ani ve uzun zaman ailesinden ayrı kalması çocuklar üzerinde zihinsel gelişimi yavaşlattığı onlar üzerinde tereddüt ve korkuyu ön plana çıkarttığı görülmektedir.Bunu halk dili ile açıklamaya kalkacak olursak bu yaş gurupları arasında çocuklarımızın konuşma ve zaman mevfümünün tam olarak gelişmemesi olarak izah edebiliriz.Bu da onu karmaşa içersine sokabilmektedir.
Çocuklarımızın anne ve babadan ayrı bir ortamda bulunması onların gelişimini tetiklemekte olan bir zaman olarak görülsede;bu zamanın çok dikkatli dilimler içersinde olması gerekir.
Çocukların aile bütünlügü, harmoni içinde büyümesi onların ilerdeki yıllar içinde kendine güveni yabancı ortamla yaşamayı kolaylaştırabilmektedir.
Çocuklarımızda ki bu tür ruhi bozuklukları; onların durup dururken sürekli ağlama krizleri, çevrelerine verdiği zararlar.Düzensiz uyku periyodları, yeme bozuklukları olarak görebiliriz.
Günlük anne modelini ele alacak olursak çocuğun ruhi bağlantısının tek kişi üzerinde yoğunlaşacağı bu konuda da anne ve babaların çok titizlikle günlük anneyi seçmeleri gerektiği görülmektedir.Devamlı günlük annenin değişimi ise çocukda gelişim ve kendine güven konusunda kayba neden olmaktadır.
Yapılan araştırmalar bir önemli noktasıda, anne ile günlük anne arasındaki harmoni.Bu çocuk üzerinde çok büyük bir rol oynamaktadır.Eğer ikisi arasında ufakda olsa problemler olduğu taktirde bunun çocuk üzerinde basit gibi görülen bir konunun çok daha büyük yaralar açabileceği de görülmüşdür.
Bu gün günlük annelerin muhakkak şekilde bu konuda eğitim görmüş olması gerekmektedir.
Belki yukarda yazılan konular biraz abartılmış gibi gelmekte ise ilerdeki zamanda bizlerin yaşayacağı toplumu belirlemektedir.
Bu gibi problemler kırsal çevrelerde çok daha az görülmesine rağmen "Şehir ortamı" içersinde tehlikeli boyutlara ulaştığı görülmüşdür.
Böyle durumlarda yapmamız gereken şey çok basitdir.Çocuğumuzu çok dikkatlı bir şekilde gelişimini gözlemek. Bilemediğimiz konumlarda yardım almak.Bazı yaşam şartlarımızı ona göre ayarlamak.
Bu durum ilerdeki yıllarda; okul , meslek, aile birleşimlerinde bazı bozukluklar bumeran olarak çocuklarımıza geri dönecektir.
Saygılarla.

Çarşamba, Ocak 09, 2008

TRANSPLANTASYON (BÖBREK NAKLİ) ...



Bu gün organ bekliyenlerin sayısı gittikçe çoğalmasına rağmen;bağışta bulunanların sayısı gittikçe azalmaktadır.
Organ bağışların da genç yaşlarda kazalar neticesinde beyin ölümleri ile organ bağışında bulunanlar, bu ihtiyacı karşılamakda okyonusda bir damla kadar kalıyor.
Bu gün yalnız genç yaşta hayatını kaybedenlerden alınan organlar kullanılmakta tip bu konuda ısrarcı olmaktadır.
Uzman doktorların gözden kaçırdığı bir noktada vericinin yaşı üzerinde yoğunlaşması.
Bu durumda da bir çok bağış bekliyen kişilerin makinalar sayesinde yaşamlarını idame etmesi veya hayatlarını kaybetmesi ile sonuçlanıyor.
Acaba vücudumuz yaşlanması sırasında bazı organlarımızın yaş sıralamaları nedir ?
Yapılan araştırmalar neticesinde 65 yaşında bir kişinin böbreği rahatsız olmadığı taktirde bir başka hastaya nakil edilmesinde hiç bir sakınca olmadığı görülmektedir.
Bir böbreğin 80 ile 110 sene çalıştığı ele alındığı taktirde.
Bir çok böbrek bekliyen orta yaşdaki insanların geri kalan yaşamlarında makinaya bağlanmakta veya hayatlarını kaybettiği, ne yazık ki acı bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.
Berlin Charité enstütüsünün yapmış olduğu açıklamada.Dr.arkadaşlarının bu konuda aynı fikirde olmadıklarını yaşlı kişilerin bağışladıkları böbreklerin kullanılmayıp cöpe gittiğini söylemektedir.Daha çok organ nakillerinde genç organları tercih ettiklerini tesbit ettiklerini söylemektedir.
Bu durum karşısında bekleme süresinin arttığı yaşlı insanlarında böyle bir nakilde hiç şansları olmadığını söylemektedir.
Bu gün yaşlı insanlardan alınan böbrekler bazı ilaçların yardımı ile bir çok hayatı kurtarabileceğini söylemektedir."American Journal of Transplantation" 5 sene içersinde yapmış olduğu gözlemlerde yaşlı insanlardan alınan organlarda nakil yapılan kişilerin ömürlerinin normal yaşam sürelerinin 10-15 yıl daha fazla uzattığı tesbit edilmiştir.
Yapılan gözlemler neticesinde böyle durumlarda alınan organın bekletilmeden hemen naklının yapılması karşısında her hangi bir kompılaksyonla karşılaşılmadığı görülmüşdür.
Yaşadığım ülkede organ bağışı yönünde geri kalmış bir ülke.Bu gün böbrek bekliyen 9000 bin kişi kayıtlı olmasına karşın.2006 senesinden bu güne kadar 1256 kişiden bağış yolu ile organ naklinde bulunulmuş.Organ bekliyen kişilerden bekleme süresi içersinde her üç kişiden birinin hayatta olamadığı görülmüşdür.
Eğer bu durum karşısında yaşlı bağışçıların organları yaşları ilerlemiş hastalara yapıldığı taktirde bir çok hastanın hayatı kurtulabileceği acı bir gerçekdir.
Bu gün genç organ bağışında bulunan kişi 7 hayata can verdiği göz önüne alındığı taktirde.Yaşı 65 olan bir bağış adayı en az 3 kişiye hayat verebilmektedir.
Artık benden geçti kim ne yapsın bu organları demeyin..
Saygılarla.

Pazar, Ocak 06, 2008

GÜZEL BIR HAFTA SONU


Üç şey geri gelmez !
Konuşulmuş sözler, Yaşanmış hayat, Boşa harcanmış zaman...







crm ANDRE RIEU FAS...

Koruyucu Meleğim soruyor..

Benden istediğin ne ?

Benimse verebildiğim tek cevap...

"Kötülüklerden koru şu anda bu satırları okuyanları"

Saygılarla.

Cuma, Ocak 04, 2008

Bolero Andre Rieu



Çarşamba, Ocak 02, 2008

DÜN ve BUGÜN ....



Anılarımız neden siyah beyazdır ?
Merak etmişimdir ?
Yoksa bu günlerle karşılaştırmak istediğimiz zaman farkın simgesi olarak mı düşünürüz.
Annemin babamın ellerini tutarak yılbaşını Beyoğlu'nda hatırlamak bir başka yer almışdır anılarımda.
Şık giyimli insanlar, ışıl ışıl vitrinler, Taksim'deki renkli sular...
Hele hele o Japon magzasının vitrini seneler bile silememişdir siyah beyaz anılarımda.
Seneler birbirini kovalıyor.
Kolumda eşim mekan ise aynı.Vitrinler gene ışıl ışıl.
Gecenin çok geçmiş olmasına rağmen kolkola sevgililer,Taksim'den Tünel'e adımlıyorlar
şıklıkları ile süslüyorlar anıları.
Siyah beyaz...
2007'nin son gecesi Mekan aynı mekan siyah beyaz yerini renklere bırakıyor.
Arada tek fark !!!
Beyoğlu'nda yılbaşı gecesi kadınların taciz edildikleri !!!
Saygilar.

Salı, Ocak 01, 2008

PENCEREMDEN 2008


ERDIL

Pazar, Aralık 30, 2007

YENI YIL







Çarşamba, Aralık 19, 2007

YAŞAMIMIZDA Kİ GÜNLER...


Dakikalar saatleri,saatlerse günleri oluşturur.
Günler yılları, yıllarsa bizlerin yaşam
simgeleridir.
O senelerin içersinde öyle günler vardır ki bizleri sevinçlere, hüzünlere boğar.
Hayat süreci böyle bir şeydir.
Yarın ise öyle günlerden bir tanesi.
Güneş ufuktan ışıklarını yeryüzüne saçmaya başlaması ile sevinç,hüzün,bekleyiş başlar o günle.Çocukların cici elbiselerini giyip de günü karşılamaları.Anne babaların o coşkuya katılmaları.Evlerinin bir odasında torunlarını seneler önce evden uçup kendi yuvalarını kurmuş çocuklarını beklemeleri...
Bu dünya'dan göcüp gidenlerin o günde hasretle aranması.
Ziyaretler,geziler,yalnızlıklar.
İşte öyle bir gündür Bayramlar.
Huzurun,mutluluğun,her şeyden önce sıhhat ve sevginin bir nefes gibi içinize dolmasını bu güzel günde elele insanca kutlanması dileği ile Bütün Dostlarımın insanlığın Bayramını kutlarım.
Sevgilerle.

Cumartesi, Aralık 15, 2007

ÇOCUK OLMAK !...


Çocuk olmak hiç büyümemek.
En güzel yıllar diye bahsedilir.Sonra; gençlik, olgunluk yılları.
Kırılma noktası dediğimiz zaman başlar yaşamımızda, ister ona yaşlılığın emareleri deyin,isterseniz „Weiße“ tecrübelerinizin birikimleri.
Keşke hep çocuk kalsaydık deriz.
Uzun maratondan sonra ulaşacağımız nokta orası değilmidir ?
Dikkatle baktığınız zaman her çocuk olgunluğun bir simgesidir.
Yalın hali ile gözlediğiniz zaman onda geleceğinin izlerini görebilirsiniz.Olgunluğun tümünü toplamıştır.İlerdeki senelerde bunlar yavaş yavaş bir kaç noktada yoğunlaşır.
Kırılma noktasından sonra tekrar bütünleşir.

Hiç sinema dağılımında kalabalık içindeki simalara baktınızmı.Bir buçuk saat onları bir yerden, bir noktaya götürmemişmidir...
Onu fotoraf makinenizin karelerine dökmeye kalksanız!!!
Kaç defa deklanjöre basmanız gerekir.Resamın o anı tualine dökmesi için fırçasını kaç kere renklerle buluşturması gerekir...

Çocukluk yılları, matematikde ki rakkamlar gibi bir den dokuz'a kadar değilmidir ?
Zamanla deklemler kurmazmıyız.İster adına cebir, isterseniz modern aritmetik diyelim.
İsterseniz deklemleri harflerle simgeliyelim „x“ ler „y“lonlar.Eşitlediğiniz zaman başlangıç da ki bir le dokuz arası rakkamlar çıkmazmı...
Ya bilinmiyenler; gizemlerin simgesi "sıfır".Bizleri her zaman şaşırtmışdir.
Elimizdeki rakkamın arkasında çok şeyler sunmuş;önünde ise çok şeyleri alıp götürmüşdür.
Çocuk olmak hiç büyümemek veya büyüdükten sonra tekrar çocuklaşmak.Aradaki geçen zaman ömrün törpülendiği yaşam değilmidir...
Gelin hep birlikde bu hafta sonu çocuk olup o kırılma noktasını beklemiyelim.
İyi hafta sonu dilekleri ile.
Saygılar.

Perşembe, Aralık 13, 2007

KÖŞE YAZARI YAZARSA !!! (3)


İki bölümde bir köşe yazarımızın yazısını ele aldık.Ne kadar haklıydı bu yazısıyla; yorumlar gösteriyor ki.
Bizi pek de ilgilendirmiyor.
Böyle gelmiş böylede gider.
Öğretmenlik de bir meslek olduğunu görmeğe başlamışız.
Kalitede iniş çıkışların veya yazarımızın dediği gibi düsüş olan bir meslek.
Hangi bir meslek olursa olsun içinde emek varsa onu saygıyla eşitlemek gerekir.
Yeni mezun öğretmen adaylarına şans verilmesi gerektiğini, eskilerin ise artık miadlarını doldurduğunu bu günün çağdaş sistemine ayak uyduramadığını, mesleklerine nokta koymalarının zamanı geldiğini söylüyor.
Şimdi oturduğum sıradan parmağımı kaldırıp, sayın yazarım bu durumlara getiren sistem değilmi ?
Milli eğitim mükemmel bir sistem ortaya koymuşda bu eski deforme olmuş öğretmenlermi
bu kaosu yaratmış.
Yeni öğretmen adayları bu sistem içersinde bir 10 sene sonra aynı duruma gelmiyeceklermi ?
"Protestolar umurumda olmayacaktır.Vız gelir tırıs gider.Görüşümde fena halde ısrarlıyım."
Tabii ki görüşünüz de ısrarlı olacaksınız.Bu sizin doğal hakkınız.
Bir yerde eksiklikler yazılmalı,yazıldığı gibi de okunmalı.
"Öğretmenleri eleştirmek bu ülkede tabudur."
Tabuları yapanlar bizler olduğuna göre kaldırmak da bize düşmezmi ?
"Yani eğitim fakültesine başlarken durum başka değildi. İşlerinin ÇOCUK ile ilgili olacağını biliyorlardı. Hiçbir şey sürpriz değil."
Ehliyet alıp da Trafiğe arabamızla çıkarken almış olduğumuz eğitimin hiç de aynı olmadığını görmüyormuyuz?
Birden herşeyi bir kenara bırakıp kendimize göre bir sistem yaratmıyormuyuz.Ad bile koyduğumuz "Trafik Canavarı" bireyi olmuyormuyuz?
Ne alakası var ; çok alakası var. Orada bir de hayatımızı ortaya koyuyoruz.
Demek ki bu öğretmenlere haz bir konu değil her meslek içinde olan bozukluklar...
Öğretmenler bizlere iyi veya kötü bir şeyler vermeğe çalışırlar.
Onlarda ellerinde ki malzemeler,çerçeveler içersinde.
Öğretmenlerin bizlere verebileceği kalite sistemin daha doğrusu bizlerin beklentilerin dışında değildir.
Eğer bu gün öğretmenliği bir meslek olarak görebilirsek.O zaman kafamızda yaratmış olduğumuz tabuları yıkabiliriz.
Sistemin son halkasından şikayetçi olmayız.
"Severek hatırladığınız kaç öğretmeniniz var?"Diye soruyorsunuz.
Hatırlamak zorundamıyım?
Eğitim sırasında aynı sıraları, acı tatlı anıları paylaştığım yüzlerce, binlerce arkadaşımı hatırlıya biliyormuyum.Aklımızda kalan belki bir kaçı...
Öğretmenler için kurslar açılmışda gitmemişlermi ?En son hangi kitabı okuduğunu soruyorsunuz.Okumuş olduğu bir kitabı dersi içinde öğrencilerle paylaşma hakkı varmıdır?
"Hayatında başka memleket, başka şehir görmemiş coğrafya öğretmenleri,"
Bu gün yurtdışındaki okullarda Tarih ve Coğrafya dersleri.Çok az; eğitim yılı içersinde dönüşümlü olarak yapıldığını biliyormusunuz?Bu Kimya ve Fizik dersleri içinde geçerli.
Acaba neden ?
Bu gün yabancıları gördügümüz zaman tatil yaparken bile ellerinde bir kitap olduğunu görüyoruz.Hiç merak ettikmi neden bu kadar çok kitap okuyorlar.
Yoksa ilk,lise sıralarında ki eksikliklerimi kapatıyorlar!!!
"Ya bırakın Allah aşkına. Bana Çalıkuşu taklidi yapmayın."
Kaç öğretmene sordunuz?
Çalıkusu olmak istermisiniz diye..
"Eğitim şart!
Eğitim evet şart! Evet ama mevcut olan eğitim DEĞİL!"

Şimdi burada duralım...
Eğitim diyince ne anlıyoruz.
Karıştırdığımız kavram bu değilmi ?
O bahs ettiğimiz kelime okullarda öğrenilen, öğretmenlerin bize vermesi gereken simgemi ?
Kocaman bir HAYIR...
Kücük bir örnek vermek istiyorum.
Sağ şeridi kullanıyorum.Süratim trafiğin bana verdiği limitler içinde.Tam o sırada yolcu indiren bir minibüs sinyalini verip benim önüme atlıyor"geçiyor" ani bir fren yapıyor; ensemden aşağı soğuk terler dökülüyor.
İçimden geçen Annemin bana konuşmayı öğretirken söylemediği ama çevremin bana öğrettiği her türlü kelimeleri sıralıyorum.
Allah'dan arabada yalnızım yoksa o kelimeler bu kadar rahat dökülemezdi.
Böyle bir durumu bana okulda öretmedi, öğretmenlerim diyebilirmiyim...
İşte size bir eğitim ilgili soru.
Kim haklı ?
Merakmı ettiniz.O minibüs söförü ve ben ne kadar okumuş olsam bile haksızım.
Ben arabamda oturmuş tek başına gidiyorum.O ise kamu hizmeti veriyor.Arabasında en az 10 kişiyi, gidecekleri yere ulaştırmaya çalışıyor.Bu Belediye otobüsü olsaydı.Rakkam 40-50 leri bulabilirdi.Eğer benim eğitim seviyem almış olduğum diploma ile değilde.
O öğrendiklerimi yaşamım içinde olgunlaştıra bilse idim.O kamu hizmet yapan vasıtanın benden daha öncelikli olduğunu bilir ona göre hareket ederdim.
Bunu binlerce örnekle verebilirim.
İsterseniz birazda sizlerin yorumlarınızla bir başka bölümde devam edelim.
Saygılarla.

Salı, Aralık 11, 2007

KÖŞE YAZARI YAZARSA !!! (2)


Oldum olası merak etmişimdir. Bu ülkede öğretmenler öğrencilerden neden bu kadar nefret eder? İlkokul ve lise hayatımda biz öğrencilerden tiksinmeyen, baş belası yaratıklar gözüyle bakmayan BİR tek öğretmenim vardı. Psikoloji ve sosyoloji hocası Mustafa bey. Bahçeye çıkıp çocuklarla sohbet eden, ciddiye alan, bizleri ismimizle tanıyan BİR tek oydu. Sınıfına girdiğim aşağı yukarı toplam 60 hoca içinde bir tek o. Utanç verici! Gerisi çocuklara pislik muamelesi yapan yanına yaklaşınca irkilen, çöpe atılası, sevimsiz ve de zır cahil tiplerdi. Görünen o ki değişen bir şey yok.

Bu kadar tiksiniyorsan çocuklardan ve gençlerden niye o işi yapıyorsun? Hayat boyu ne rezillik yaparsan yap atılmayacağını bildiğin için mi? Üç kuruş maaşın garanti olsun, günde dört saat çalışasın, kendini hiç geliştirmek ihtiyacı duymayasın, her tür kaprisini yapabileceğin bir kitlen olsun bir de öğretmensin diye sana saygı gösterilsin diye mi?

Bu kadar yeni mezun öğretmen adayı boş boş tayin sırası beklerken şu eskilerden
esaslı bir ayıklama yapılsa (iyi bir testte yarısına yakını ruh hastası çıkabilir zira) belki de 80 yıldır ulaşmaya çalıştığımız muasır medeniyet seviyesine biraz daha yakınlaşabiliriz.

Protestolar umurumda olmayacaktır.
Vız gelir tırıs gider. Protestolar umurumda olmayacak dedim, hakikaten umurumda değil. Görüşümde fena halde ısrarlıyım.
Öğretmenleri eleştirmek bu ülkede tabudur. “Ay ama çok az para alıyorlar, hayat şartları çok zor, ama çocuklar da çok haşarı, ay ama bak ne büyük “sittres” altındalar, kafayı yemek üzereler, sen hiç bin tane çocukla başa çıkmak zorunda kaldın mı...” Bir kere bu çocuklar son beş yıl içinde bu kadar çoğalmadı. Öğretmenlere iyi para verilmediği de yeni bir haber değil. Son 50 yıldır bu böyle. Sistem ortada.
Yani eğitim fakültesine başlarken durum başka değildi. İşlerinin ÇOCUK ile ilgili olacağını biliyorlardı. Hiçbir şey sürpriz değil. Sen başka bir yeri tutturamayıp ancak oraya kapağı atmışsan ve de “işsiz kalma tehlikesi yok” diye memurluğa talim ediyorsan bu niye benim suçum oluyor? Niye ben senin sıkıntına ve “çocuk nefretine” anlayış göstermek ve çocuğuma eğitim, sevgi ve bilgi veremeyişini sineye çekmek durumunda oluyorum?
Artık yeter! Genelleme yapamazsın diyorlar pekala da yaparım. Ben bu ülkede okudum. Bu ülkenin devlet lisesine gittim. Bu ülkenin devlet öğretmenleri tarafından yetiştirile(me)dim. Bu ülkenin müdürleri tarafından idare edil(eme)dim. Bu ülkenin öğretmenlerinden dayak ve azar işittim. Bu ülkenin öğretmenleri tarafından baş belası sümüklü muamelesi gördüm ve bu ülkenin öğretmenlerinden hiçbir şey öğrenemedim.. Fena halde tecrübeliyim. Bütün cahil ve ruh hastaları da benim lisemde toplaşmadı ya!
“Yazık ki sizi de yetiştiren bir öğretmen” diye sitemde bulunmuş çoğunluk. HAYIR efendim. Beni lise öğretmenlerim yetiştirmedi. Lise öğretmenlerimden bir tanesi de “senin halin nicedir” demedi. Ben ne öğrendiysem dünya, memleket ve kendim hakkında üniversitedeki hocalarımdan öğrendim. Hepsi dünya harikası insanlardı. Sezar’ın hakkını Sezar’a da vermesini biliriz.
Robert, Galatasaray, Amerikan veya Alman liseleri dışında okullarda okumuş kimseden de “aaa bizim hocalarımız süperdi. Bütün haylazlıklarımıza rağmen gülümserlerdi, her derste ilgimizi çekmeyi başarırlardı, hep anlayış gösterirlerdi, çok şey öğrendim, mesleğimi seçmemde büyük katkısı vardır” diyene rastlamadım.
Beni “pirotesto” eden (evet böyle yazmış) öğretmenler de zaten hakiki öğretmenliğin ne olduğunu bilmeyenler. Zorluk çekmenin öğretmenlik olduğunu sanıyorlar.
“Ben oturduğum yerden yeşil dolarlar kazanırken.. onlar neler çekiyormuş haberim yokmuş... Önce benim tedavi olmam gerekiyormuş..”
Mektuplarındaki binlerce imla hataları bile öğretmen olamadıklarının kanıtı. Okura boşuna kızıyormuşuz dahi anlamındaki de’leri da’ları, soru eki mısın’ları, musun’ları ayırmadıkları, noktalama işareti kullanmadıkları için.

Kılavuzlar ortada!

Sorumu tekrar ediyorum ey ahali: Bütün ilkokul ve lise hayatınız boyunca severek hatırladığınız kaç öğretmeniniz var? Kaçı için “çocuk ve genç sever” diyebilirsiniz? Dayağını ve azarını işitmediğiniz kaçı var? Kaçı için “dersi öyle bir coşkuyla ve sevgiyle anlatırdı ki sınıfta çıt çıkmazdı” diyebilirsiniz? Hadi bunu da geçtim kaçı için okuttuğu dersi BİLİRDİ diyebilirsiniz?
BİLMİYORLAR!!!! Okuttukları dersi bilmiyorlar. Milli Eğitim’in dağıttığı ders kitabını ezberlemiş “papağanlar” ezici çoğunluk. Beni vıdıvıdıvıdı “pirotesto” eden öğretmenler! En son hangi kitabı okudunuz! En son hangi konferansa katıldınız? Kursa gittiniz?
Hayatında başka memleket, başka şehir görmemiş coğrafya öğretmenleri, hayatında en son fakültedeyken roman okumuş edebiyat öğretmenleri, Matematik Dünyası dergisini hiç duymamış matematik öğretmenleri, tek bir yeni kelime öğrenmemiş İngilizce öğretmenleri..
Ya bırakın Allah aşkına. Bana Çalıkuşu taklidi yapmayın.
Kimse kusura bakmasın, konuya devam edeceğim.

Ağızlarda bir sakız var ya: Eğitim şart!

Karşımıza olur olmaz her yerde çıktığı için sonunda Cem Yılmaz mavrasını yaptı ama ben mavra yapmayacağım.

Eğitim evet şart! Evet ama mevcut olan eğitim DEĞİL! Mevcut eğitim şart olmadığı gibi bir an önce yasaklanmasında da fayda var. Zira bu program ve bu eğitimciyle faydasından çok zararı var!

Çok ciddiyim! Dayaklı, sövgülü, aşağılamalı, nefretli bir eğitim verilmesin çok daha iyi. Bu kadar kaba, bu kadar saygısız bu kadar hınçlı bir toplum olmamızın nedeni tam da budur. Kendi halimize bırakılsak belki de daha sakin bir toplum olabilirdik. En azından hayli tasarruf ederdik.

Zira bizim eğitimimiz “sevgi” değil “gaddarlık” temeli üzerine kurulu. Müdürlerden muavinlere, muavinlerden öğretmenlere, hademelere kadar giden bir gaddarlık hiyerarşisi var.

Her sabah kar, yağmur, fırtına fark etmez, ön bahçede “içtima” eder, ant içer, tek tek BEŞ müdür muavininin önünden geçerdik. Eteğin bir santim kısa mı? Saçın kulak memeni bir parmak geçmiş mi? Bittin. Saçlarından çekilerek bin bir hakaret içinde (tercihan o ile başlayıp u ile biten) sıradan çıkartılır, eve yollanır, bir de devamsızlık yerdin.

Türk eğitim sisteminin eğitim anlayışı bu! Günaydın sopası, öğlen hakareti, akşam tehdidi!

Hadi diyelim emri Milli Eğitim yolladı, kıyafet böyle olacak dedi. “Saçlardan çekin, hakaret edin, erkekse bir tane de tekme atın” şeklinde bir talimat da mı geliyor?

Burada işte sevgisiz, nefret dolu “öğretmenler” devreye giriyor. Bunu sadist bir zevk alarak yapan öğretmenler. Bu yapılırken ses çıkarmayan diğer öğretmenler de aynı şekilde sorumludur bu arada “Ama ben yapmadım etmedim” yok. Gözünüzün önünde yapılan her şeyden sorumlusunuz!

Benim bir, berikinin üç, onun dört tane sevdiği öğretmen var elbette.

İstisnasız hepsi korkunç demiyorum. (Bu arada sevdiğim tek öğretmenim Mustafa Bey’in yakınlarda öldüğünü öğrendim. Babam ölmüş gibi üzüldüm. Allah rahmet eylesin.)

Ama sistem sevgisizlik ve gaddarlık temeli üzerine oturmuş. İstisnalar bu gaddarlığı yok edemiyor.

“Öğretmen öğrenciyi sevmek zorunda değil” diyemeyiz. Hayır! Öğretmenin birinci vazifesi öğrenciyi sevmektir. Buna mecbur. Asli vazifesi budur. Sevemiyorsa, tiksiniyorsa buyursun başka bir iş yapsın. Ben de çocuklardan çok hoşlanmıyorum ama tutup öğretmenlik yapmıyorum.

Zira ÇOCUKLARDAN söz ediyoruz. Yani senin bir tokadın, azarın yüzünden hayat boyu yüreği kanayabilecek kadar hassas yaratıklardan söz ediyoruz. Haylazlıklarına, umursamazlıklarına, ukalalıklarına aldanıp yetişkin sanmak gibi bir hata yapılıyor. Şimdi kazık kadarken istediğin lafı et bana, umurum değil. Ama o zaman bana veya yanımdakine edilmiş bütün o hakaretlerin aşağılamaların, atılmış bütün o dayakların halen acısını ve hıncını duyuyorum. (Dayaktan söz etmekten bile utanırken ben, nasıl kendilerini savunurlar hiç anlamıyorum)

Sevgi dolu bir eğitimi görmemiş olanlar için forma giymek, hoca gelince ayağa kalkmak, kendisine “eşolueşek” denmesi falan o kadar garip gelmeyebilir. Hatta diyebilir ki “kim kimi seviyor ki..”

İlkokul dörde kadar yurtdışında okudum. Her sabah öğretmen sınıf kapısında ayakta bizi bekler, hepimizin elini sıkar, hatırını sorar, yanaktan bir makas alır öyle sokardı sınıfa. O ayakta karşılardı bizi!

“Ay Avrupalılar ne güzel birbirlerine selam veriyorlar” diyenler! Naha işte eğitim. Selamlaşma, hatır sorma eğitimi!

Bizde ise anasının koynundan daha yeni çıkıp gelmiş altı yaşındaki çocuk daha ilk gün canı istediği zaman tuvalete gidemeyeceğini öğreniyor ve tabii ki çiş planlaması yeteneği henüz gelişmediği için o saat altına yapıyor. Bingo! Okul hayatı rezillikle başlıyor.

Formadan devam edelim. Dünya üzerinde olabilecek en rahatsız kıyafet bizim ilkokul çocuklarına giydirdiğimiz o saçma önlüktür. Bilhassa kızlar azap çeker içinde. İlköğretimi sekiz yıla çıkarma teşebbüslerinin ilk yapıldığı yıllarda ortaokuldaydım ve kazık kadar kızlara beyaz aka, siyah önlük giydirmişlerdi.

Hayatımda hiç bu kadar utanmamış, bu kadar nefret etmemiştim. Ertesi yıl zart diye de boy atmıştım, o önlük fil üstünde kelebek gibi bir şey olmuştu. O zamanlar yeşil dolarlar kazanmadığım için de (demode hocamızın lafı) ne yazık ki yenisi alınamadı ve ben o korkunç şeyi üç yıl giydim.

Durum şimdi de farklı değil. Bana içi boş “zenginle fakir ayrılmasın diye” mavalını okumayın sakın. Zenginle fakir 2 kilometre öteden ayrılır. Beş kat önlük giydir fark etmez.

Bir kere öğretmen tanımızda bir yanlışlık var. Ders anlatan, disiplini sağlayan insan değildir öğretmen. Maaşı bunun için almıyor. Düzgün insanlar olmamız için, hayata hazırlamak için var. Sopayla azarla tiksintiyle mi hazırlayacak bizi hayata?

Telesekreterime şöyle notlar bırakmış öğretmenler: “Sus, terbiyesiz!”

“Otur yerine sıfır!” da diyen olacak mı merak ediyorum doğrusu.

Zaten tam da bunlardan söz ediyorum ben. Senli benli, suslu muslu konuşmalar.. Sınıfta sanıyor kendini belli ki! Ne sıkıcı!

“Evet sevgisiz bir düzen var” diyen bir çok öğretmen de oldu çok şükür. Bana hak veren eğitimciler, müdürler. Durumu fark edenler de var. Var ama.. Burada benim tek başıma bağırmamla bir şey değişebilir mi bilmiyorum.

Bana terbiyesiz diyenlere kötü bir haberim var: Gazetemizin internet servisinin yaptığı “Tuğçe Baran eleştirilerde haklı mı” anketinde en son baktığımda yüzde 74 oranında “haklı” durumdaydım. Bilmem anlatabiliyor mu Türk halkı sizlere bir şeyler???
Sayın Tuğçe Baran'nın üç gün peşpeşe yazdığı yazısını kopyalıyıp buraya yapıştırdım.
İsterseniz yarın bu sistemi kendi icinde günümüze paralel olarak masaya yatıralım.
Saygılarla.

Cumartesi, Aralık 08, 2007

INCE CIZGILER....


Ettekrarü bilhasen
Velevkâne yüzeksen.
Saygilar.

Cuma, Aralık 07, 2007

KÖŞE YAZARI YAZARSA !!!


Sen onu pamuklar içinde büyüt, gözün gibi bak, ıslanmasın diye sen ıslan, üşümesin diye sen üşü, aç kalmasın diye sen aç kal, hastalanmasın diye sen hastalan, yorulmasın diye sen yorul, sırtında taşı, koynunda taşı, başında taşı... Böbreğini, ciğerini, gözünü neyini isterse vermeye hazır ol..

Sonra okula gönder..

Müdürün teki sırf valiye yalakalık yapacağım diye senin 5 yaşındaki yavrunu Kars soğuğunda 2 saat bekletip DONDURSUN!

Müdürün başka teki çok sinirlendiği için senin 10 yaşındaki başka yavrunu Isparta yağmuru altında 2 saat bekletsin.

Müdürün öteki teki 13 yaşındaki başka yavrunun kulağını patlatsın.

Beriki tekme tokat girişip kör etsin..

Nedir bu böyle?

Çocuklardan bu kadar çok nefret eden bir eğitmen ordusu nerede yetişiyor?

Eğitim fakültelerimizde böyle “özel” bir eğitim mi veriliyor?

“ÇOCUK: İğrenilesi mahluk.

ÖĞRENCİ: Nefret dışında bir hissin duyulmaması gereken şey.

GENÇ: Her görüldüğü yerde girişilmesi gereken şeytan işi canlı.

EĞİTİM: İşkence.

ÖĞRETİM: Duble işkence..”

Bu mudur?

Bu çocuklar okulda ne öğreniyor, adam gibi bir şey veriliyor mu, cahiller ordusu mu yetişiyoru geçtik çocuğumuz eve sağ dönecek mi diye endişeyle bekler olduk.

Kimler? Fakir fukara halk tabii ki. Biraz bir taraflarını doğrultan özel okula veriyor. Çok matah bir eğitim alacağından değil eve sağ salim gelsin diye. En azından dağılmamış bir psikolojiyle.

Kars’ın Esenyazı ilçesindeki anaokulu açılışında çocuklar bildiğiniz gibi valiyi saatlerce bekledikleri için donacakları az daha. Aynı günlere oralarda olduğum için Kars soğuğunun ne menem bir şey olduğuna bizzat tanıklık ettim.

Bir şeyin fotoğrafını çekeceğim diye paltosuz çıkıverdim otelden ve yemin ederim beş dakika bile geçmemişti uyuşmaya başladım.

Ona daha yeni oha derken bugün de Isparta’ta gürültü yaptıkları için yağmur altında bekletilen çocuklar haberi geldi.

Bu çocuklar zatürree olunca ne olacak? Müdür bey mi bekleyecek başlarında? Vali bey mi götürecek hastaneye? AKP milletvekili mi alacak ilaçlarını? Öğretmen bey mi yapacak iğnelerini?
Vatan.Tuğçe Baran.
Böyle bir yazıyı okuduğumuz zaman eğitmenler neden kızıyorlar ?
Tabii ki bu yazının birinci bölümü.
Günlerdir gazetelerde yer alan minicik çocukların fotorafları haberlerin ardından
bu yazının bir köse yazarı tarafından ele alınması kadar normal bir şey olamaz.
Eğitim verilen yerin idarı bölümlerinde yapılan aksaklıkların bir parçası.
Bu gibi çarpıklıklar yüzen buz dağının zaman zaman bize görünen kısmi.
Eğer bir öğretmen bu yazıyı yazmaya kalksaydı nasıl yazardı ?
Yarında yazının devamını ele alıp nerelerde görüpde görmemezlikten geldiklerimizin analizini yapabilelim.
Saygılarla.

Cumartesi, Aralık 01, 2007

SEVGILI ANNO'YA

Sanal dünyada bir kardeşlik vardır; ona biz blog kardeşliği diyoruz.
O ekranın arkasında, bizleri birbirine bağlıyan bir başka duygudur.Orada büyük bir aile gibiyizdir.İçimizi döker, kızgınlıklarımızı, isyanlarımızı yazariz.
Zaman gelir bir fikir olur, bazende karşı çıkarız.
Hepimizin kendine has bir karekteri vardır yazılarda.Bir şeyi paylaşmayı beraberliği getirir bizlere.
Gezdiğimiz yerleri, sevinçleri acılı günleri dökeriz sayfamıza.Okurken sevinir, zaman gelir üzülürüz.Sayfalarda bir kaç gün bir yazıyı görmediğimiz zaman telaşa düşer meraklanırız.
Hepimizin ayrı karekterleri taşıyan sayfalarımız vardır.Kimiz güncel yaşamı anlatır.Kimiz yemek tarifi,biraz siyaset.Moda, eğitim.
Böyledir bu blog dostlukları.
Birde bizleri birbirine bağlıyan sıkı bir bağ vardır müşterek sevgilerimiz.Bloğumuz neyi anlatsa
o konu bizleri ilgilendirmesede o sayfaya girer müşterek sevgilileri ararız.
Şimdi sizlerle bu sevgiyi birlikde yaşıyalım.Bir blog vardır adı Kedili Mutfaklar diye yemek tarifleri verir.
Bir dakika; öğle sıradan yemek tarifleri değildir onlar,orada tarifler içten gelen bir yaratıcılıkla yapılır, paylaşılır.Ben yemekten anlamam suçlusu Annem mi yoksa hanım mı desem.Genede her bilgisayarımı açtığım zaman o sayfaya girer okurum.Zaman zaman da yorum bırakırım.Sevgili editörümde anlar ona göre cevap yazar.Esasında beni oraya bağlıyan bir başka sevgi vardır gelin size o müşterek sevgiyi biraz paylaşayım.
"Herkesler çocuklarını Ikea’ya götürüyorlarmış. Oyuncaklar filan varmış, hattâ mama da satılıyormuş diyor Annoya’m. Biz kedi çocuk olduğumuz için götürülemiyoruz öyle yerlere. O da n’aapmış, mama önlüklerini bize getirmiş." diye paylasir sonra :
"Yine ortalığı birbirine katıyorum. Bana ve oğlum Cancan'a hiç kızılmaz bu evde. Çocuklara kızılmazmış çünkü."der devam eder...

Mutfakta yerimizi aldık. Bekliyoruz. Boşa çıkıyor beklentimiz. Kolide bize göre şeyler yok. Çıkanların arasından, Oğlum Cancan yanlışlıkla süs biberi yaprağından yemeye çalıştı. Öööö yaptı sonra. Annoya ağzına süzme yoğurt sürdü hemen. O biberler zehir gibiymiş, ya zehirlenirseymiş oğlumuz mazallahmış. ..

Şimdi bizleri birbirine bağlıyan duyguları anlatabildimmi ?

Bazı günler vardır bizleri acılara boğar.Yaşamın gerçek yüzü.

Müşterek dostlardan bir tanesi aramızdan ayrılır.Anno'ya odasında arar bizlerse onun sayfasında.Dedim ya biz bir büyük aileyiz bizleri birbirimize bağlıyan yalnız yazılar değil.Müşterek dostlarımızdır.

Bazı acılar paylaşılır,paylaşılır,paylaşılır..

Sevgilerle.