Çarşamba, Eylül 12, 2007

ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN



Günü şaşırdığımı sandınız.


Yok şaşırmadım.


Öğrenmenin günü, saati, yaşı olurmu ?


Efendim...


O zaman öğretmeninde günü, saati, yaşı olamaz.


Posta kutuma Sevgili bir dostan bir mektup geldi.Onu kendime saklamak bir egoistlik olurdu.Belki bir sitede bu yazıyı okumuşsunuzdur.Birlikde tekrar okuyalım.Paylaşalım o duyguları,yaşıyalım.






SON GECE


“Güneydoğuda eşiyle birlikte vurulan öğretmen arkadaşım Nuri’ye...”



Gece saat on da çalındı kapın. Eşin sana, sen eşine baktın. Kitabını, kalemini, defterini masanın üzerinde bırakıp, kalktın.

“Öğretmenim, okulların kapanmasına daha çok var mı?”
“Az kaldı çocuklar, iki hafta sonra karnelerinizi alıyorsunuz.”
“Benim karnemde zayıf var mı öğretmenim?”
“Benimkinde?..”
“Benimkinde?...”

Çocukların o hiç dinmeyen sesleri kulaklarında, dudaklarında tebessüm, yüreğinde belli belirsiz bir kıpırtı, oda kapısına yaklaştın. “Köpekler havladı mı?” diye sordun eşine, “Ben duymadım.”
Eşinin yanıtını gözlerinden aldın.

“Notların ne önemi var çocuklar. Hepiniz sınıflarınızı geçtiniz. Bir yıl boyunca çok çalıştınız, çok şey öğrendiniz ve sınıflarınızı geçtiniz. Sınıflarınızı geçmeyi hak ettiniz.”
“Ama biz notlarımızı da merak ediyoruz öğretmenim.”

Geri geri gidiyordu ayakların, içinde bir durgunluk, tarifi belirsiz bir sıkıntı... Yavaşça uzanıp koridorun ışıklarını yaktın.

Biliyor musunuz çocuklar, hayatta gerçek başarıların karşılığı yoktur. Ne notla ne de başka bir şeyle; bizim bildiğimiz ya da bilmediğimiz. Alacağınız en iyi not, sınıfınızı geçmeniz, gerçek başarı gibi gelebilir size. Bağışlayın beni, ama değil. Tabii ki iyi notlar almanız, sınıflarınızı geçmeniz gerekiyor. Fakat gerçek başarı bu değil çocuklarım. Burada, bu dağ başında, bir parça yufka ekmek, bir tutam otlu peynirle karnımızı doyurmak; birkaç parça tezekle sobamızı yakıp ısınmak da değil gerçek başarı. Bu olsa olsa günü geçiştirmek olur.

Kafanızı karıştırmak istemem, ama gerçek başarı çocuklarım, bildiğim tek başarı; bu dünyada yaşamayı başarmaktır. Yaşamak; dolu dolu, coşkulu...
Dağ başında da yaşayabilir insan, milyonluk kentlerinde de güzel yurdumun. Yaşamına anlam verememişse eğer, yaşamın anlamı kazanmak olmuşsa, daha çok kazanmak, ve bir karşılık biçmişse başarısına, bu, belki de en büyük başarısızlığıdır insanoğlunun. Çünkü kazanmak yavrularım, diğerlerinin kaybetmesini gerektirir. Oysa insan, daha üstün değildir diğer insanlardan. Kazanmak yavrularım; kol kola girip, ipi hep birlikte göğüslemektir.
Şimdi nasıl söyleyeyim ben size, küçücük yaşınıza, küçücük bedenlerinize nasıl söyleyeyim? Sessiz sözcüklerimi size nasıl dinleteyim. Sınıflarınızı geçtiniz. Bu dağ başında alınacak en iyi notları aldınız ve geçtiniz sınıflarınızı.
Haydi... Haydi, şimdi...

Odada kalmasını istedin eşinin. Gözleriyle sana “gitme” der gibiydi. “Gitme, açma kapıyı...” Dinlemedin. Dinlemek çözüm değildi, söyleyemedin.
“Kim o?” diye seslendin dışarıya. İlk kez sesinin bu kadar titrediğini fark ettin.
“Kim o?”
“Kim o?..”


Haydi, kırlara çıkalım çocuklar. Ciğerlerimizi tertemiz havayla dolduralım, çimlere uzanalım, kır çiçeklerini koklayalım. Bulutlarla selamlaşalım, salabildiğimiz kadar salalım ipini uçurtmamızın. Koşalım, bağıralım, oynayalım... Sonra uçurtmamızın ipi kopsun, ona el sallayalım, başka çocuklara sevgiler yollayalım.

Haydi çocuklar, bugün okulumuzu kırlara taşıyalım. Sınıfı, karneyi, notları... hepsini unutalım.

Yanıtsız kaldı soruların. Yaşadığın düş müydü anlayamadın. Kapı vurulmamış mıydı? Gelen hiç kimse miydi? Ya eşin, o da duymamış mıydı? Korkulu gözlerle arkandan bakmamış mıydı? Belki gece, sevinci de, acıyı da besleyen gece...

Gece yönümüzü Kutup yıldızına bakarak buluruz çocuklar. O hep kuzeyi gösterir. Oraya demirlemiştir. Dün oradaydı, bugün gene orada. Yarın da orada, aynı yerinde olacak. Dünyamıza aynı yerden, aynı yönden, o monoton gözlerle uzaktan bakacak. Sıkılır mı, sıkılmaz mı bilemeyiz ama o hep parlayacak.

Benim yönüm neresi Kutup yıldızı? Sabah ne zaman olacak?

Tekrar çalındı kapın. Henüz arkasından ayrılmamışken, geriye birkaç adım atmamışken. Hava bulutlu olmalı, diye düşündün.

Işıt dünyamızı kutup yıldızı. Diğer yıldızları da çağır. Siz ışıyınca geceler dost olurdu, bilirdim. Güneş kapımızı çalar, ben gülümserdim.

Çocukluk yılarını hatırladın. Komşularının zillerine basar; kaçar, saklanırdın. Onlar kapıyı açınca...

Siz bakmayın bana çocuklar, bir tuhaflık var bugün bende.

Birden, bir anda açtın kapıyı. Büyüdü gözlerin, büyüdü, büyüdü...

İrfan MUTLUER
TİRE - Ekim 2004
_________________
Güzel yazmak, doğru yazmaktan geçer...

Yazdın mı hiç bana, diyor.
Tüm yazılarımı sana yazdım, diyorum.
Göstersene, diyor.
Belleğimde, diyorum.
Demek yazmadın, diyor.
Bir gün yazacağım, diyorum. Sen de bana yazdığında.
Ben yazmayı sevmiyorum ki, diyor.
Kaleminize sağlık iyikı varsınız.


Saygılarla.

Salı, Eylül 11, 2007

Bitmiyen döngü !!!


Eğitim yılı ile Gazetelerin ilk sayfaları onunla ilgili yazılarla dolmaya başladı.Bu haberler daha sonra 3.ncü sayfalara doğru kayacak; beni anlamışsınızdır.Baharla birlikte haberler değerini kaybedecek bir başka döneme kadar.Arada bir karşılaştığımız haberler karşısında Eğitim diye kelimeyi kullanacağız.Yazıyoruz, okumuyoruz okusakda anlamıyoruz. Yoksa bir şeyler değişir.Senelerce okuyoruz okuduğumuzu öğrendiğimizi uygulayamıyoruz.Gençlerin yazımı gibi şöööyle diye başlıyalım.Taş devri ile Atom devrimi arasında eğitimde ne kadar ilerlemişiz.Değişen ne olmuş yaşamımızın kolaylaşması için her geçen gün bir şeyler keşfetmişiz.O kadar çok şeyler keşfetmemize rağmen üretici olan beynimizde sınıfda kalmışız.Eğitmenlerimizmi sınıfta kalmış yoksa öğrencilermi ?
Bu gün dünyamıza baktığımız zaman kalemlerin fikirlerin çarpışdığı dünya yerini nelere bıraktiğini görüyoruz. Demek ki mecaz bakımında Taş devri ile Atom çağı arasında pekde bir fark yok.Eğitimi verememiş, verilenleri de algılayıp uygulayamamışız.
Utopi olarak bir kenara yazılmış.

Gün aksiliklerle başlamışdı.Sınıfa zille birlikde girmişdim.Öğretmenime başımla selam vererek yerime iliştim.Sınıfda nedense bir gariplik vardı.Öğretmenimde beni görünce yüzünün şekli biraz değişmişdi.Unutmadan söyliyeyim okulda en çok bu öğretmenimle geçinemezdim.İkimizde biraz dik kafalıydık.Çoğu zaman dersler bizim fikir çarpışmalarımızla geçerdi.Onda beğendiğim tek şey araştırmacı olması idi.Bide bilgilerini aktarabilseydi, zaman zaman bu konuda tıkandığını görüyordum.Bir kaç defa bu konuyu sınıf öğretmenime açdım pekde fayda vermedi.Hatta bu konuyu üçlü bir toplantıyla okul pedolog eşliğinde masaya yatırmayı bile düşünmüşdüm.
Biraz olsun öğretmenimle ilişkilerimi anlatabilmişimdir.
Gelelim o günün garipliğine aradan bir kaç dakika geçmemişdiki yanımdaki arkadaşım beni dürttü hadi bakalım dedi sıra sende seç iki arkadaşda imtihan başlasın.Kafamı arkaya çevirdiğim zaman ne demek istediğini anladim.Arka sırada eğitimden iki görevli oturuyordu.Bu gün öğretmenin imtihan günü idi roller değişmiş onu imtihan yapacak olan talebeleri idi.Eğer bu imtihani geçdiği taktirde öğretmen olabilecekdi.
Bu ülkede okul bitirip öğretmen olunmuyordu son imtihanı sınıfda talebeleri yapıyordu.Iki hakkı vardı.
Göz göze geldik.Ona korkmamasını ima edecek bir bakışla baktım.Zaaflarını çok iyi biliyordum.Araştırmacı bir eğitmen olması, bana bu yönden saldırada bulunmamı men ediyordu.Ona bir şans verilmesi gerektiğini düşünerek imtihanını iyi bir derece ile bitirmesini sağladım.Tabii bunu daha sonra arkadaşlarıma anlatmakda bayağı zorluk çektim.Asil öğretmen olmuş, başka bir okulda eğitmen olarak hayatını idame etti.
Bir gün internette dolaşırken sitesini buldum.O günü nasıl yaşadığını sitesinde anlatmış.Öğretmen öğrenci ilişkisi adı altında yazısını okuyunca kendimi bir kahraman gibi gördüm.Yanılmamışdım iyi bir öğretmen kazandırdığım için.
Öğle anlatıyordu genç delikanlı anılarında.Hiç değişmedi kendisini geliştirmek uğruna gittiği seminerlerde öğretmenlerin hep bir numaralı dertleri olmuşdu.Birbirlerine sevgi saygı çerçevesi içinde.
Sorduğum zaman benim savaşım bitmez ben yaşadığım müddetçe bu bir fikir savaşı o savaş beni diğer kötülüklerden korur felsefesi ile yaşıyordu.
Bir başka anılarda beraber olmak üzere.
Alman eğitim sisteminden anılar.
Saygılarla.

Pazartesi, Eylül 10, 2007

PAPATYA FALI !!!


"Oy kullanma bu gece yarısı başlıyor
Cumhurbaşkanını halkın seçmesinin de öngörüldüğü Anayasa değişiklik paketi için yapılacak referandumda gümrük kapılarında oy verme işlemi bu gece yarısından sonra başlıyor. Gümrüklerdeki oy kullanma işlemi referandumun yapılacağı 21 Ekim Pazar günü saat 17.00'de sona erecek."

Ne mutlu bana bu hafta bir varsayım olarak izine geldiğimi düşünelim seçim sandığına giderek yeni anayasa değişikliğine ve Cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesi ile ilgili bir karar vereceğim.
Bir ay sonrada sizler o sandığın başında olacaksınız.
İçinizden bir kişi bana söyliyebilirmi değişen Anayasanın içerikliğini ?
Hangi maddeler ne şekilde bir değişikliğe uğramıştır...
Cumhurbaşkanını halk mı seçsin ?
Bu hususta ne gibi değişiklikler daha doğrusu yetkilerinin ne kadar kısıtlanacağı hakkında bir bilgi lütfen.
Eğer Cumhurbaşkanlığı bir sembolik makam olacaksa neden Halk seçecek ?
Yok yetkileri bu günki gibi kalacaksa onayladığım taktirde tekrar bir seçim mi olacak.
Çok zor durumdayın bana yardımcı olun.

***
Bir sabah posta kutumu açtığım zaman bir kitapçık çıktı.Üzerinde anayasa değişikliği hakkında; merakla içine baktım.Aynen şöyle yazıyordu sevgili vatandaşım bu günki şartlar bizleri anayasadaki bazı maddelerin değişikliğe gitmemiz zorunlu oldu.
Değişecek olan maddeler eski yeni olarak bu kitapçıkda bilginize sunulmuşdur.
Maddeler paragraf paragraf tam metin olarak yazılmışdır.
Son olarak da bir not düşülmüs eğer anlaşılmıyan bir nokta varsa lütfen ücretsiz olan şu tlf'dan bilgi veya şu adreslere müracaat edebilirsiniz.
Bu kitapçık seçme hakkı olsun veya olmasın her kezin posta kutusuna atılmış.
Tabii seçme hakkı olmasada o ülkede yaşadığı için bilgi sahibi olması gerektiği düsünülmüş.
Her neyse aradan 3 ay geçmiş vatandaş evet hayır olarak seçimini yapmış.
Ben de merak, hakikaten vatandaş bu seçimi yaptıda ne kadar bilinçli olarak yaptı diye.
100 kişi arasında bir anket yaptım.Yapmış olduğum kişiler tanıdığım çevrem içersinde değişik mevkilerde görev yapan kişilerdi.
Hepsi oylamaya katılmış.
% 45 'i değişen maddlerin sayısını biraz olsunda içerikliği hakkında bilgi verebildi.
Diğer % 55 de sadece gidip oy kullanmış.
Böyle bir halk oylamasının bizim ülkemizde % delere vurulduğu zaman kaç olabilir ?
Sizi sandık başına gönderen sayın anayasa uzmanları biraz olsun halkın anlıyabileceği dilde açıklama yaptılarmı.
Yoksa sizlerde benim gibi papatya falına bakar gibi "seviyor/sevmiyor" diyemi onaylıyacaksınız.
Saygılarla.

Fotosentez / Kohlendioxid CO2


Kohlendioxid CO2 yaşamımızdaki rolü nedir ?
Dünyamızda element olarak ne gibi yer almaktadır.
Bu gaz dünyamızdaki 3.ncü canlı türünün bir numaralı elementidir.Onsuz yeşil bir yaşam düsünülemez.Onun sayesinde elde ettiğimiz ürün yaşamız için elzem olan gıda maddeleri.
Peki o gazın gereğinde fazlası olduğu taktirde bizleri bekliyen tehlike ne olabilir?
Kısacası bütün bir eko sisteminin altüst olması diyebiliriz.
Bu gün Kohlendioxid Bitki topluğunun bir gübresi olarak görmek lazımdır.
CO2 siz bir yaşam bitki canlı topluluğunun sonu demektir.Daha doğrusu yaşayabilmeleri bu gaza bağlıdır.Havadan aldıkları bu gazı Fotosentez sayesinde yaşamını idame edecek biolojik değişimlere çevirerek yaşamlarını sürdürürler.
Bununla kalmayıp.Bu mükemmel sentezin hayati önem taşıyan bir diğer ürünü de canlıların besin kaynaklarıdır. Fotosentez sonucunda ortaya çıkan bu besin kaynakları "karbonhidratlar" olarak adlandırılır. Glukoz, nişasta, selüloz ve sakkaroz karbonhidratların en bilinenleri ve en hayati olanlarıdır. Fotosentez sonucunda üretilen bu maddeler hem bitkilerin kendileri, hem de diğer canlılar için çok önemlidir. Gerek hayvanlar gerekse insanlar, bitkilerin üretmiş olduğu bu besinleri tüketerek hayatlarını sürdürebilecek enerjiyi elde ederler. Hayvansal besinler de ancak bitkilerden elde edilen ürünler sayesinde var olabilmektedir.
Son dönemde bitki dünyası için en önemli yaşam elementi gittikçe artmaktadır.Bu gün İnsan oğlu senelik 30 milyar ton CO2 gazını havaya salmaktadır.
Bu gittikçe artan CO2 gazının bitki dünyasında ne gibi bir reaksiyon vereceği gübre olarak görev yapan bu gazın bitki topluluğunun ekolojik olarak artmasının ne gibi problemler yaratacağı üzerinde araştırmalar yapılmaktadır.
Küresel Isınma üzerinde çalışan bilim adamlarının bir noktada aynı görüşe vardıkları
fikir bu durumun ısınmanın artabileceği yönünde olduğudur.
Bu durum karşısında yeşil dünyanın gittikçe çoğalmasına neden olacakdir.Tabii bu durum üreyen insan topluluğu için büyük bir avantaj olduğunuda göz ardı etmemek lazımdır.Bu gün bilim adamları 140 sene evveline göre havada artan CO2 gazı sayesinde alınan ürün miktarının 10 misli arttığını bu da 1.5 milyar insan artışını dengelediği kanısındadır.
Tarımın bu şekilde C02 nin artışı ile elde edilecek ürünün iki katına çıkacağını söylemektedirler.
Yumru sınıfında ki patates gibi ürünlerin artış 18 ve 75'e ulaşacağı.
Bezelye,fasulye,Soya'nin da 28 ile 46 olarak artacağını hesaplamaktadırlar.
Labor çalışmalarından alınan neticeler karşısında ısının da arttığı tesbit edilmişdir.Bu artış dengelenmediği takdirde ekolojik dengelerde bozulma meydana gelebilir. Örneğin atmosferdeki oksijen çok azalabilir, yeryüzünün ısısı artabilir, bunun sonucunda da buzullarda erime meydana gelebilir. Bundan dolayı da bazı bölgeler sular altında kalırken, diğer bölgelerde çölleşmeler meydana gelebilir. Bütün bunların bir sonucu olarak da yeryüzündeki canlıların yaşamı tehlikeye girebilir.
Bu araştırmalar halen büyük bir hızla sürmektedir.Bu gün erken davranılmadığı taktirde dengeleri doğa eline alacakdır ki bununda faturası çok ağar olacağıdir.
Bir araştırmacının dediği gibi.Bir zamanlar Kominizim tehlikesi vardı.O yerini teröre bırakti.Onun yerini ise hala güldür güldür gelen Küresel iklim değişikliklerine bırakıyor.
Saygılarla.

Pazar, Eylül 09, 2007

ORA NEREKİ !!!

Yazıların altını tıkladınızmı ?

PAZARIN SOHBETI /GURUR DUYUYORUZ !!!


"Polis memuru Hüseyin Durmaz'ı tabancayla yaralayan 7 yaşındaki N.A.’nın gözaltına alınan babası Erkan A., verdiği ifadede kızının polise ateş etmediğini, silahın kazayla patladığını öne sürdü. Ekipleri görünce tabancayı kızım N.A.’ya verip evimizde saklamasını istedim. Bu sırada silahı gören polis memuru kızımın peşinden koşarken, panik yapan kızım tabancanın tetiğine dokundu. Silah ateş aldı."
Sıradan adli bi olay olarak geçebilirdi.
Amma geçmedi.
Geçmemesinin bir nedeni vardı.Silah denen bir canlının hayatına kast eden alet 7 yaşında bir çocuğun elindeydi.
Bana kimse anlatmasın o silahı babası vermişde, kazaen silah patlamışda.!!!
Afedersiniz beyler o silah birilerin belinde ne arıyordu ?
Ruhsatlı / Ruhsatsız her kezin belinde bir silah.Birileri bana bunu açıklasın ...
Neden taşınır ?
Türklere has bir söz , at, avrat,silah !!!
Sokaklarda atlarlamı dolaşıyoruz ?
Yoksa eşimize avrat diyemi hitap ediyoruz.
Belimizde silah olunca kendimizi bir başkamı hissediyoruz ?
Coşkumuzu silahla paylaşıyor,maganda payesi ile.
Gittikçe ilkelleşiyor.
Kanunu kendimiz yerine getirmek istiyoruz.
Bir yerde haber okuyoruz devlet elindeki silahları kredi kartı ile taksitle vatandaşa satıyor.
Çerçeveler içersinde ruhsat adı altında vatandaşın beline silah dağıtıyor.
Suç makinasını hapse koyuyorsun demir parmaklar ardında silahlar patlıyor..
Çok merak ediyorum bu kadar çok silahın taşındığı ülkede bu ölüm getirecek aleti
o veye bu nedenle kullanan insanlar bir cana kasde aday değilmidirler ?
Eğer hayır diyorsanız o zaman ne diye taşıyorsunuz.
Bu gün ne şartlar altında olursa olsun kullanmıyacağım bir silahı ne diye taşıyayım...
Ben silah taşımıyorum nedenmi; korkak değilim.
Bir gün o lanet aletin karşısında kalmak zorunda olursam, karşılık verip bir cana kast etmektense başıma geleceklere katlanacak kadar cesurum.
Benim gözümde meslekleri nedeni ile "Polis ve Asker" hariçinde kim silah taşıyorsa korkaktır.

"7 yaşında ki bir çocuk silaha el sürüyorsa buna imkan veren bir topluma sahip isek onlarla gurur duyuyorum"!!!
Bundan sonra yeni doğan çocuklarımıza masallah, altın yerine birer silah takalım.
Allah sizi bu zihniyet den koruması dileği ile iyi Pazarlar.
Saygılarla.

Cumartesi, Eylül 08, 2007

NASIL BAŞLIK ATMALI !!!



Geçenlerde bir dizide galiba "iki aile" , baba arabasını değiştirecek 4x4 bir jeep masada oturan fertler hemen atılıyorlar hava kirlenmesi enerji konusunda en az yakıt kullanan arabayı tercih etmesi vs.
Bir yerde bir belgesel seyrediyoruz.Fosil yakıtın gittikçe azaldığını hala buna karşı bir alternatifin yoğun olarak devreye girmemiş olması.
Su dan nedenlerle bu yakıta sahip ülkelerin istila edilmesi milyonlarca insanın yok olması.
Alternatif olarak bio yakıt elde edebilmek uğruna ekim alanlarına yakıtta kullanabilmesi için ekilen tahıl.Netice olarak küresel ısınma adı altında ana gıda maddesi olan buğdayın gittikçe pahalanması.Açlık tehlikeleri.
Süper gelişmiş ülkelerin kafa kafaya vererek çıkarları çerçevesinde küresel ısınma için aldıkları kararlar."Dağların fare doğurması".
Bilim adamlarının şaşırtıcı açıklamaları altında bizleri bekliyen tehlikenin hasır altı edilmesi.
Dur be kardeşim benim zamanımı ne alıyorsun yazdıkların hepsini biliyoruz.
Bizim kıymetli vaktimizi yazı yazmak uğruna ne diye alıyorsun baktıksa başlığın uğruna baktık yazacaksan doğru dürüst bir şey yaz.
Öylemi peki öyleyse :)
Dünya'da üretilen bu yakıtın % 5 nin hiç kullanılmadan öylesine harcandığını biliyormusun ?
Bosu boşuna harcanan bu kıymetli yakıtın Atmosfere vermiş olduğu CO2 nin ne kadar olduğunu biliyormusun.
O zaman ben size bu rakkamları vereyim.Petrol kuyularının tepesinde öylesine boşu boşuna yanan gaz veya petrol miktarı Senelik 170 Milyar kubikmetre aşağı yukarı maddi değeri 40 Milyar dolar.Havaya vermiş olduğu kirlilik CO2 olarak kullandığın araba ile orantı yaparak hesapla.
Küresel ısınma, Kyoto-Protokolleri bilim adamlarının bu gözden kaçan hakikati haykırmaları petrol kuyularının tepelerinde yanan meşale misali havaya uçup gidiyor.
Bu gün US-Metoroloji kurumunun uydu resimleride tehlikenin ne kadar büyük olduğunu gözler önüne sermektedir.
Bu gün teknolojinin baş döndürücü bir şekilde ilerlemesine karşı.Biraz yatırım yapılarak sistemin değiştirilmesi üretici şirketlerin işine gelmediği gibi.Süper güç olarak adlandırdığımız ülkelerde bu duruma göz yunmaktadır.
Bu gün Dünya Bankası yetkilileri havaya uçup giden bu parayla açlık sınırında olan ülkelere yapılacak yatırımlarla ne kadar büyük işlere imza atılabileceğini raporlarında göstermektedirler.
Yukarda bahs ettiğim gibi bu tarafıda hasır altı yapılan kısmı.
Son olarak sizleri uzun uzun hesap sıkıntısında kurtarmak için havaya salınan kirlilik miktarını sene bazında vereyim.
400 Milyon Ton Kohlendioxid.
Saygılarla.

Cuma, Eylül 07, 2007

BAZI GÜNLER VARDIRKI !!!





O günleri bire bir yaşıyanlar çok iyi bilir.İstanbul'un gözdesi Beyoğlu'nun en kara günlerinden biridir.O zamanlar daha 8 yaşında idim.O dehşeti bir çocuk gözüyle nasıl görüp algıladığımı zaman zaman bu günlerde sorgulamaya çalışıyorum.Bir çok senelerdir
beraber bir arada yaşadığımız bu insanların parçalanması veya ülkeyi terk etmesi.O günlerde korkulu gözlerle bize gelip sığınan o dostlar.Tam olarak nelerin olduğu hep gizemli kalmış polisiye olaylar.O insanlara yardım etmeye kalkan dostların bile o nereden çıkan bu kişiler tarafından dayak ve işkence gördügü.Tek hatırladığım o günlerde aile fertlerimizden bir subayın sokağın başına koyduğu askeri araç nedeni ile o gözü dönmüş sürünün sokağa girememesiydi.Nereden aklına geldi diyecek olursanız Gazeteleri karıştırırken sayın ERGÜN BABAHAN 'nin Sabah da yazdığı yazıyı gördüm.Eğer o günleri yaşamış iseniz yorum olarak yazabilirsiniz.
Saygılarla.
6-7 Eylül olayları ve bugüne bakış
"Atatürk'ün evine bomba atıldı."
Artık MİT'e hizmet ettiği bilinen bir gazetecinin servis ettiği, yine gizli servise hizmet eden bir gazete yöneticisinin manşet yaptığı bu yalan haber, tarihimizin en karanlık sayfalarından birinin açılmasına yol açtı.
Beyoğlu'nda azınlıklara ait ev ve işyerleri zaten bir gece önceden işaretlenmişti.
Ertesi gün özel hazırlanmış serseriler güruhu sokaklara salındı ve tertipçilerin gösterdiği hedefler yerle bir edildi.
Saldırıdan nasibini alan yerler arasında kiliseler bile vardı.
İstanbul'daki 72 kilisenin 70'i tahrip edildi.
Milyonlarca dolarlık hasar meydana geldi, 13-16 arası Rum, bir Ermeni yurttaşımız hayatını kaybetti.
Korkunç olayların ardından binlerce Rum akın halinde Yunanistan'a göç etmek zorunda kaldı, İstanbul rengini, sesini yitirdi.
Bugün geri dönüp baktığımızda 6-7 Eylül olaylarının Lozan'da eksik kalan bir süreci tamamlamak üzere tezgahlandığını açıkça görüyoruz.
İstanbul Rumları mübadele kapsamına sokulamamış ve geride kalmıştır.
1955'teki olaylar zorunlu mübadele olarak nitelenebilir.
Ulus devleti yabancı unsurlarından ayıklama sürecinin bir parçasıydı 6-7 Eylül olayları.
Bugünün uluslararası hukuk anlayışı çerçevesinde dönemin yöneticilerinin Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanması gerekirdi.
Yargılanmadıkları için benzer bir tezgah yıllar sonra Kahramanmaraş'ta ve Çorum'da devreye sokuldu.
Yine evler işaretlendi. Bu kez kurbanlar Alevi yurttaşlarımızdı.
Toplumu tek tipe sokmak isteyen ve bu amaçla kan dökmekten çekinmeyenler tarih boyunca var olmuştur elbette.
Bugün için çıkarmamız gereken ders ise şudur: Farklılıkları zenginlik değil de düşmanlık kaynağı olarak gösterdiğiniz sürece bu tip tehlikelere davetiye çıkarırsınız.
Günümüz dünyasında dünyanın hiçbir ülkesinin tek tip insanlardan oluşması mümkün değildir.
Demokratik sistemin hüneri, inancı, etnisitesi farklı insanları barış ve huzur içinde bir arada yaşatabilmektir.
Onun için düşmanlık tohumları atmaktan çekinmeyenlerin daha dikkatli olması gerekir.
***
" 6-7 Eylül olayları da bu anlayışın en yoğun yaşandığı günlere denk gelmiştir. Yaşanan toplumsal facianın hemen ardından gerçekleştirilen gözaltılar, olaylardan aynı kişilerin sorumlu tutulacağının habercisi oldu. Ve olayların hemen ertesinde tutuklanan 45 kişinin adları bu güne "Komünist Fişli Listesi" ya da "45"lik Fişli Liste olarak anılmaktadır. Olayların ertesinde gözaltına alınanlardan Aziz Nesin'i öncelikle olaylar sırasında İzmir Lokantası'nda yemekteydi. Dışarıda kesilmeyen uğultu ve haykırışlardan sonra elinde Türk bayraklı fırtına gibi bir genç arkasında bir kalabalıkla Lokantanın önünde belirmişti. Bu çocuğu cezaevinden tanıdığını hatırlamıştı Nesin. Sonrasında karşılaşmışlar ne iş yaptığını sorduğunda cevap olarak Kıbrıs'la ilgili bir derneğe üye olduğunu söylemişti(Kıbrıs Türktür Derneği). Bayraklı delikanlı izin verdikçe arkasındakiler İzmir Lokantasına doluşuyorlardı. "Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır!" adım adım ilerliyorlar. Masadakilerde kaçmıyorlar, sıvışıyorlar. Lokantanın sahibi arkadaki masalardan birine çıkmış, çerçeveli büyük bir Atatürk resmini iki eliyle önüne bir kalkan gibi tutmuştu. Bu kalkanın arkasına gizleniyor ve arada bir başını çerçevenin üstüne çıkararak ağlamaklı bir sesle yalvarıyordu. Burası Rum lokantası değil diye yemin billah ediyordu. Sizce büyük bir içkili lokantada kaç tane çerçeveli Atatürk resmi bulunabilir? Aziz Nesin'in anlattığına göre bu sayı o kadar fazlaydı ki olayın seyrine inanamamıştı. Aziz Nesin'in tutuklanışını kendi ağzından dinliyoruz: "Bizi attıkları askeri tutukevindeki hücrelerde altmış kişi vardık. Kemal Tahir, kardeşi Ratip, Doktor Hulusi Dosdoğru, Mustafa Börklüce, Hasan İzzettin Dinamo, Veli, Emin Sekun, Örfi, Fehmi ilk aklıma gelenler. Daha ilk geceden ruh halim bozuldu burada. İkinci gece altımıza sermek için gazete almamıza izin verdiler. Çok eski gazetelerdi; çünkü gazete okumamız yasaktı. Ama kendi aramızda eğleniyorduk da. Tuvalete gitmek isteyen hücresinin kapısını vurarak nöbetçi eri çağırıyordu. Nöbetçi erlerden biri gelip kapıyı açıyor helaya getiriyor, hela kapısında bekliyor, işi biteni yeniden hücresine kapıyordu. Erler hangi hücreden kimi aldıklarını akıllarında tutamadıkları için heladan dönenler kendi hücrelerine değil, başka bir arkadaşının hücresine girip orda can sıkıntısından bir süre söyleştikten sonra, yine helaya giderek kendi hücresine dönüyordu. Bu yaşamımızdaki tek değişiklik, eğlenceydi ve biraz konuşup söyleşmenin dışında hiçbir amacı yoktu. Bazen nöbetçi erin canı sıkılıyor, birden gözetleme deliklerinin birinin kapağını açıveriyor ve içerdeki başka bir hücredeyse hücre numarasını söyleyerek onu aramaya başlıyordu: "filan numara, ulan bu filan numara nereye gitti?" Bir gün yine nöbetçi er bağırmaya başladı, hem bağırıyor hem de ağır sövüyordu: "ulan bu sekiz numaradaki hayvan kim?" 6-7 Eylül olaylarının baş sorumlusu ve bizi buraya attıran İçişleri Bakanı Namık Gedik'ti. Aklıma bu geldi ve hücremden seslendim: "sekiz numara Namık Gedik, Namık Gedik." O zaman nöbetçi er bağıra bağıra dolaşmaya başladı: "ulan Namık Gedik, nerdesin ulaaan." Sövüp sayarak geziyordu. Hücrelerden de kahkahalar yükseliyordu. Birden cezaevi müdürü Binbaşı Muzaffer'in sesini duyduk. Ere bağırıyordu: "ne diyorsun ulan, ne Namık Gedik'i, hangi Namık Gedik!"

2007-2008 EGİTİM YILI HAYIRLI OLSUN !!!

Image Hosted by ImageShack.us




2007 YILI ATAMA TABLOSU...


DERSIN ADI..........KADROLU...........KADROSUZ.......TOPLAM.

Din Ahlak Bilgisi ........600..................700............................1300.
Beden Eğitimi....................245..................450............................. 695.
Resim..................................150...................245............................. 395.
Müzik.................................. 150...................245............................. 395.
Matematik..............................30.......................0............................. 30.
Fizik..........................................15.......................0............................. 15.
Kimya.......................................30.......................0............................. 30.
Biyoloji......................................40.......................0............................. 40.
Kay.Eğitim Sen.

Öğrencisiz Öğretmenler

Halen Türkiye'de 200 bini aşkın işsiz öğretmen var. 200 bin öğrencisiz öğretmen. 200 bin susuz çiçek.
Bir aydır "İşsiz öğretmenler",
Kimi gün Türk dili ve edebiyatı öğretmenlerinin sesi gür çıkıyor: "17 bini aşkın işsiz mezunuz. Lise sayısı artıyor ama öğretmen atama kadrosu azalıyor. 2003'te Türk dili ve edebiyatı dersleri için 1.099 öğretmen atanırken, 2006'da bu sayı 34'e düştü. Kamuoyu tepkisi ve liselerin 4 yıla çıkmasının etkisiyle hükümet geçen ay 400 atama yapmak zorunda kaldı. Bu bile okul sayısının, dolayısıyla öğretmen ihtiyacının daha az olduğu 2003'teki atamaların yarısını bulmuyor."
Kimi gün Fransızca ve Almanca öğretmenlerinin çığlığı vicdanımızı sızlatıyor: "Onlarca üniversitede İngilizce dışında birçok yabancı dil öğretmenliği eğitimi veriliyor. Her yıl yüzlerce genç bu bölümlere girerken, yüzlercesi de mezun oluyor. Ancak bakanlık İngilizce dışındaki yabancı dil öğretmenlerine ihtiyaç olmadığını söylüyor."
Bazen tüm branş öğretmenlerinin ağıtı yükseliyor: "İşsiz lise branş öğretmeni sayısı resmi verilere göre 100 bini geçti. Ama her atama döneminde lise branşlarına ayrılan kadrolar 15, 20, 30 gibi komik sayılarda kalıyor. Sürekli yeni liseler açtıklarını söyleyen Milli Eğitim Bakanı'na soruyoruz; peki bu yeni liselerde hiç öğretmen açığı oluşmuyor mu?"
Cevabını da veriyorlar: "Kadro açığı ücretli öğretmenlik uygulamasıyla kapatılmaya çalışılıyor. Eğitim camiasında ' Ücretli kölelik' diye anılan bu sisteme göre, il veya ilçe milli eğitim müdürlükleri ihtiyaç bulunan branşlarda ücretli öğretmen görevlendiriyor. Onları ders başına 5 lira ödeyerek, ayda 300 liraya çalıştırıyor. Böylece kadrolu atayıp 930 lira maaş vermekten kurtuluyor." Bir gün okul öncesi öğretmenliği mezunları seslerini duyurmaya çalışıyorlar, ertesi gün matematik öğretmenleri kuyruğa giriyorlar.

Değersiz diploma fabrikası
Sorun şu: Halen Türkiye'de 200 bini aşkın işsiz öğretmen var. 200 bin öğrencisiz öğretmen. 200 bin susuz çiçek. AK Parti iktidara geldiğinde bu sayı 60 bin kadardı. Önlem alınmazsa her yıl en az 50 bin artışla 10-15 yıl sonra işsiz öğretmenler ordusu 1 milyon kişiye ulaşacak. Bakanlık ihtiyaç duyduğu öğretmenleri Kamu Personel Sınavı (KPS) ile alıyor. Bu yıl 205 bin işsiz öğretmen sınava girdi, 19 bin kadarı kazandı. 10 yıl sonra 1 milyonu aşkın öğretmenle sınav yapılacak, KPS yeni bir ÖSS trajedisine dönüşecek.
Bir başka sorun şu: 67 üniversitede görevi öğretmen yetiştirmek olan eğitim fakültesi bulunuyor. Bu fakültelere yüksek kontenjanlar veriliyor.
Üçüncü sorun şu: Kontenjanların bakanlık ve YÖK koordinasyonuyla belirlenmesi gerekiyor. Ancak iki kurum savaş halinde. Bakanlık kopukluğun sorumluluğunu YÖK'e yüklüyor, kurumu "İktidara karşı sistemli muhalefet yapmak"la suçluyor. YÖK ise sessizliğini koruyor ama yaraya neşter atılmadığı için eğitim fakülteleri diplomalı işsizler yetiştirmeye devam ediyor.
Son dönemde ciddi biçimde örgütlenen işsiz öğretmenlerle eğitimcilerin sendikaları, sorunun tek çözümü olduğunu savunuyorlar: Eğitim fakültelerine ihtiyaç kadar öğrenci almak, yani kontenjanları iyice budamak. Bir de örnek gösteriyorlar: Mezunları açıkta kalmayan Polis Meslek Yüksekokulları.
Bakanlık yetkilileri, yeni Anayasa ile YÖK sorununun aşılmasından sonra bu çözümü hayata geçireceklerini söyleyip, "Sabır" tavsiye ediyorlar.
Gelin de o sabrı 30 yaşında hâlâ anne-baba eline bakan 200 bin işsiz öğretmenden bekleyin. Hepsi de barut fıçısı gibi. Patlamaya hazır.Kay.Sabah
Şaka gibi !!!
Saygılarla.

Pazartesi, Eylül 03, 2007

SIZLERI SEVIYORUM !!!



ERDIL
Saygilarla.

Cumartesi, Eylül 01, 2007

906 RAKIMLI TEPE 2

Cuma, Ağustos 31, 2007

906 RAKIMLI TEPE .1

Perşembe, Ağustos 30, 2007

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

RESİMLERİN DİLİ OLSAYDI !!!




2 b


Çekmeköy Ormanı'nın içine yapılan villalara, orman vasfını yitirmiş alanların satışını öngören ve dört ay yürürlükte kalan 2-B yasası sayesinde tapu alındı..
Sabah


Tarlabaşı çocukları


Sokaktaki çocukları temiz bir hayata kavuşturan "Tarlabaşı Toplum Merkezi" parasızlık nedeniyle kapanma noktasına geldi. Merkez kapanırsa çocuklar suç dolu Tarlabaşı sokaklarına geri dönecek.. Sabah

2’nci Cumhuriyet'in 1'nci Cumhurbaşkanı


DÜN yazı işleri masasında bir yandan Meclis’teki oylamayı izliyor, bir yandan da vereceğimiz manşeti tartışıyoruz.

Manşet önerim şuydu:

"İkinci Cumhuriyet’in birinci Cumhurbaşkanı."

Burada bir parantez açıyor ve komplocu arkadaşlara sesleniyorum.

Sakin olun, sadece bir şakaydı...
Ertuğrul ÖZKÖK

Milliyet

Saygılarla...

Salı, Ağustos 28, 2007

VEZÜV




ZAMAN BOMBASI VEZÜV

Avrupanın en tehlikeli volkanın altında 3 Milyon insan yaşıyor.Napoli ve çevresi.
Bir çok volkan araştırmacısının korkusu her sene olan patlamalar tıpkı Pompeyi'nin sonunu getiren bir patlamının olabileceği görüşünde birleşiyorlar.

"Büyük bir gürültü, dolu gibi yağan lavlar köyün sakini kadınla erkek doğuya doğru kaçışa başlamışdı.Lavlar tepeler oluşturuyordu.Kaçış ormanların iç taraflarına doğru başlamışdı."
Kaçan bu çifti Tanrılar ateşten taşa tutmuşdu.Yorgun düşen çift karanlık ve yorgunlukla oldukları yere çöktüler.Her nefes alışları gittikçe zorlaşıyordu.Acı ve işkence içersinde nefessiz kalarak can verdiler.
"İnsanlar ancak bir kaç metre önlerini görebiliyorlardı.Ölüm bulutları üzerlerine cöküyordu.Bu gün Antropologi müzesi Napoli de bir cam vitrini altında saklanan bu iskeletler o günleri bütün canlılığı ile ortaya koyuyordu."
Bimtaşlarının içinde kalan genç bir kadının o günün vahşetini bütünlügü ile göz önüne seriyordu.
"Pompeyi lavlar altında yok oldu.İnsanlar ise ani bir ölümle karşı karşıya kaldılar.Bazı antropologlar ise yapmış oldukları iskeletler üzerinde ki çalışmalarda ölümlerin bu kadar çabuk olmadığını söylemektedirler.Bazı insanların yüzlerini koruduğu ve taşlaşmış şekilde kaldığı görüldü bu onları sonsuzluğa doğru yola çıkarttı.
Volkan araştırmacıları böyle bir felaketin Napoli ve çevresinide beklediğini söylemektedir.
Saygılarla.

Pazartesi, Ağustos 27, 2007

BERAT KANDİLİ




27 Ağustos Pazartesi gününü 28 Ağustos Salı’ya bağlayan gece bir af, merhamet ve mağfiret gecesi olan Berat Kandili’ni idrak edeceğiz.

Müslümanların, Yüce Allah’ın bağışlamasıyla günahlardan arınmayı umdukları, kutlu bir zaman dilimi olan bu gece, aynı zamanda Kur’an ayı olarak da kabul edilen rahmet ve mağfiret mevsimi mübarek Ramazan ayına yaklaştığımızı müjdelemektedir.


Bireysel ve toplumsal huzurumuz için doğru ve güvenilir kaynaklara dayalı bir din algısının, manevi ve ahlaki gelişimimiz için de sağlıklı bir din eğitiminin vazgeçilmez bir önem taşıdığını her geçen gün daha iyi anlamaktayız. Üç ayların manevi gölgesinde İslâm’ın Kur’an ve Sünnet kaynaklı evrensel mesajının günümüz insanının evrene bütüncül bakarak kendini anlamlandırması ve yaratılışın nihai anlamını kavraması için yegane fırsat olduğunu bir kez daha derinden fark etmekteyiz.


Yüce Dinimiz İslâm, bir taraftan insanın özünün bozulmasını önlemeyi, diğer yandan da bireyin kendisi, çevresi ve Yüce Yaratan ile ilişkilerini sağlıklı şekilde kurabilecek bir iç barış ve özgüvene kavuşmasını gaye edinmiş; dünya ve ahiret, madde ve mana dengesi ile iman, akıl, düşünce, duygu ve bilginin ahenkli birlikteliğine büyük bir önem vermiştir.


Berat kandilinin aydınlattığı manevi ortam, bizlere böyle bir dengeli hayatı kurmamızı, dinin genel ibadet ve hayır anlayışına uygun olarak kendimiz ve çevremiz için yararlı davranışlarda bulunmamızı sağlayacak bir bilinç tazeleme imkanı sunmaktadır. Bu bilinç tazelemenin ve yenilemenin gerçekleşebilmesi için önce Cenâb-ı Hakka içtenlikle yönelmek, işlediğimiz hata ve günahlardan dolayı pişmanlık duyarak O'ndan af dilemek, benzeri hata ve günahları bir daha işlememek için kararlı bir duruş sergilemek ve istikamet sahibi olmak gerekir.

Kur’an'ı Kerim de ve Sevgili Peygamberimiz’in hadislerinde inanarak ve içtenlikle yapılan bir tevbe ile Cenâb-ı Mevlâ'ya yönelen gönüllerin, açılan ellerin geri çevrilmeyeceği özellikle vurgulanmaktadır.Diyanet.
Avuçların açıldığı, gözlerin yaşardığı, ilahi esintilerin kalpleri okşadığı anın bir asra bedel olduğu bu gece dualarda birleşmek dileğiyle kandilinizi kutlarım.
Saygılarla.

Pazar, Ağustos 26, 2007

PAZARIN SOHBETI..

Senelerdir TÜRBAN diye her iki kesimden sesler geliyor.Hep merak etmişdim.Hakikaten
bu mesele o kadar önem taşıyormu diye !!!
Benim için aksesuardan ileri bir şey değildi.
Kimi zaman giyimine dikkat eden hanımlarda çok da şık duruyor.
Eğer bir insan onu inancının bir parçası olarak kabul ediyorsa saygı duyarım benim için hiç de sakıncası yok.Hatta ve hatta o aksesuarı nerde takarsa taksın.O onun kendi seçeneğidir.
Benim için taktığı TÜRBAN değil onun içindeki 'cevher' insan değer taşır.
Bazen bu ağaz dalaşı, insanları bir başka düsüncelere kaydırmak için kullanılan bir taktik olarak da görmüyorum desen yalan söylemiş olurum.
Benim insanım ister baş örtüsü taksın ister TÜRBAN taksın hiç umramda bile olmaz.
Bu benim görüşüm; inanıyorum ki aydın bir çok insanin da benim gibi düşündüğünü.
Ta ki aşağıdaki bu yazıyı okuyana kadar.
Saygılarla.
Gül’e destek olmadım diye bana sürtük dediler 26 Ağustos 2007
AKP MKYK üyesi Ayşe Böhürler, dün Yeni Şafak Gazetesi’ndeki köşesinde, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını desteklemediği için bazı dincilerin kendisine "Sürtük" dediğini yazdı.

Tesettürlü yazar Böhürler, ’kendi mahallesinde’ gördüğü bu tavrın, daha önce de tesettürlü bir kadının denize girme macerasını yazan Nihal Bengisu Karaca’ya gösterildiğini belirtti. Böhürler, "A’raf" makalesinde şunları yazdı: "Tek sesli bir koroya dahil olmak istemezseniz de tepkilere hazır olmalısınız. Öncelikle kendi mahallenizden gelir suçlamalar. ’Niye bizim gibi düşünmüyorsun’ soruları, sürüye boyun eğmek zorundasın yaklaşımı, imani bir sorgulamaya bile dönüşebilir çoğu zaman. ’Müslümanların başa geçmesini istemiyor musun’, ’Başörtüsünü çıkar, niçin kullanıyorsun’ ve en acımasızı da ’Gül’ün niye cumhurbaşkanı olmasını istemiyorsun sürtük’ diyen dinciler. Dinciler diyorum çünkü Müslüman ahlakını benimsemeden dindarlık iddiasında olanlarla da, bir kadına sadece siyasi alanda farklı fikirlerin tartışılabilir olmasını seslendirdi diye hakaret edebilenlerle de kardeşlik hukukumuzun olmadığını düşünüyorum." K.Hürriyet.
Sürtük : Vaktini çok gezerek geçiren evinde otumıyan (kadın).Or..pu.
YANIYORUZ / YANIYORLAR
Alevler Atina şehrinin kenar mahallerine ulaşdı.AB her zamanki gibi gene geç kaldı.


Cumartesi, Ağustos 25, 2007

O 75 YAŞINA BASTI...



Güzel bir Cumartesi sabahı eşiniz ve çocuklarınızı da yanınıza alıp şehrin gürültüsünden uzaklaşmak için arabanıza biniyorsunuz.
Doğanın güzelliği arasından otomobilinizle süzülürken bir eksiklik hissediyorsunuz güzel bir müzik sesi.
Parmağınız bir düğme üstünde duruyor bir anda kulaklarınızda tatlı bir ses.
O ses nereden geliyor diye sormaya kalkarsanız size onun kısaca öyküsünü anlatayım.
O 75 sene evvel doğdu.15 kilo ağırlığında arabanızın aküsünü çok çabuk boşaltan.
Ona sahip olabilmeniz için çok ama çok paranız olması gerekiyordu.Işin aslına bakılacak olursa Kralların arabalarını süslüyordu.
Beyaz renkli bir Ford 1932 senesinde sahara çölünde yol alıyordu.Arabayı kullanan ülkesinden çok uzaklarda bir yerde arabasına monte ettiği bir aleti denemek istiyordu.Nerdeyse büyüklügü ufak bir valiz kadardı.Büyük bir heyacanla denedi ve sevinçle Ülkesinden binlerce kilometre uzakta olmasına rağmen bir cöl ortasında Alamanca yayın yapan bir istasyonu buldu.Bu bir ilk araba radyosu idi.
1920 yıların sonlarına doğru Amerika da ilk radyo üzerinde çalışmalara başlamış.1931 yıllarında seri üretime geçerek 100,000 üzerinde satış yapmışdı.Bu dönemde Alman mühendisleri radyoların lambaları üzerinde yenilik yapımı için uğraşıyorlardı.Kullandıkları akü lambaları çok büyük olması, enerji yönünden verimsiz oluyordu.İlk olarak kuvvetli lambaları Berlin de İdeal fabrikasında Blaupunkt adı altında üretime başladılar. Model AS 5 çok kuvvetli bir radyoydu hacmi 10 litre ve 15 kilo ağırlığındaydı.400 adet üretildi.Saygılı müşterilere dağıtımı yapıldı.Bunlardan bir tanesi de Japon Kralı idi.Maliyeti ise o zamanın parası ile 465 Mark'dı.Bu değeri bu günkü değerle karşılaştırdığımız zaman bir araba radyosunun parasına orta halli bir araba alınabilmekteydi.
1933 Senesinde Berlin de yapılan Funk Fuarında halka tanıtıldı.İlk radyolar arabayı kullanan kişilerin dikkatini aldığı için bir çok kazalara da neden oldu.
Seneler birbirini kovalamaya başladı araba radyosu merakı gittikçe artmaya başladı.1941 senesinde Amerika da sayıları 8 milyonu bulmuşdu.Buna karşılık Avrupada 1938-39 yıllarında sadece bu sayı 23 bin civarındaydı.
50'li yıllara geldiğinde bu radyolar araba fabrikalarında üretilmeye başlandı.Hatta öpörlerin kablolarını 5 metre uzun tutarak piknik alanlarında bile faydalanma yönüne gitmişlerdi.
Bu gün ise bir arabanın radyosuz olması düşünülemez bile.Teknik o kadar çok ileri bir şekil almışdırki bu cihazlar tamamen elektronikleşmişler telefon Cd.ler Mpg.dvd.Navigasyon "uydu aracılığı yol göstericisi" ile donatılmıştır.
Tek değişmiyen nokta ise bu cihazların halen dikkati dağıtıp kazalara neden olduğudur.
İyi müzikler...
Saygılarla

Cuma, Ağustos 24, 2007

DEMİR ve SESSİZ DÜNYANIN ÇIĞLIĞI



Alzheimer & Parkinson

İyi ve kötü element DEMİR.
İnsanın ihtiyacı olan ve vazgeçilmezden bir taneside DEMİR.
Bu arayış içinde iyi element kötü elemente dönüşmesi ile Beynin zarar görmesine neden olmaktadır.

Beyin Alzheimer hastalarında almış olduğu Protein gıdaların içinde demir'in açtığı tehlikeler; kan bozukluğuna,yorgunluk,Baş dönmesi/ağrısı ve mide barsak rahatsızlıklarına neden olmaktadır.Böylece demir beyinde negatif bir durum yaratmaktadır.
Bunun için Düke Üniversitesin de Durham, North Carolinada ki kimyağerler bir yol bulmak için çalışmaktadırlar.Beyine giden bu elementi filitreden geçirerek diğer organlar için ihtiyaç olan Demirin özelliğini bozmadan beyinin zarar görmemesi üzerinde çalışmaktadırlar.

Birazda doğamızın yaşam tarzından bahs edelim.
Doğanın bir parçası olan yeşil dünya.
Onların gizemli yaşamı !!!
İnsanlar tehlike karşısında kendilerini müdafa yoluna gider ve yardım isterler.
Hayvanlar arasında da bu yol geçerlidir.Peki ya bitkiler ?
Araştırmacılar bu hususda bir çok araştırmalar içinde bulunmaktadırlar.

Bir bitki üzerinde yapmış oldukları deneylerde bir cımbız,Jilet,makas,Tirtilin işlevini yapacak bir robot kullanarak test yapmışlardır.Bitkinin bu test karşısında nasıl reaksiyon verdiğini anlamaya çalışmışlardır.Bildiğimiz gibi onlar sessiz dünyanın canlılarıdır.
Bitkiler tehlikeyi çok akıllıca tanımaktadırlar.Kendilerini koruma sistemi taşıdıkları çok çeşitli kimyevi maddelerdir.
Jenaer Max-Planck-Enstütüsünde Kimya ve Ökoloji bölümünde bir Tütün bitkisi üzerinde deneme sonucu bitkilerinde düsünüp kendini müdafa ettiği ve bir noktadan sonra da yardım istediği tesbit edilmişdir.
llk olarak cımbız ve diğer aletlerle yaralama yönüne gidilmiştir.Bu durum karşısında bitki karşı korunma sistemine geçmediği görülmüşdür.Almış olduğu yaraları.Rüzgar veya bir dolunun verdiği zararla eş tutmuşdur.
Bilim adamları bu sefer tırtıl görevini gören robotu devreye sokmuşlardır.
Robot aynı bir tırtıl gibi kemirme işlevine başlamıştır.
İşte tam bu anda bitki kendi için bir tehlikenin oluştuğu kanısına vararak müdafaya geçmişdir.Bu arada da müdafada kullandığı kimyevi maddelerde elinde geldiği kadar dikkatlı harcama yönüne gitmeyide elden bırakmamışdır.
Araştırmacılar bu sefer robotun kesici bölümüne bir tırtılın salgısını da eklemişlerdir.
Bitki tam bu anda tehlikenin çok büyük boyutlar içinde olduğunu algılıyarak koruma sistemini tam bir tur olarak çalıştırmaya başlamışdır.
5 ve 10 dakika sonra aynı ritimde robotun bitkiyi kemirmesi devam ettiğini gören bitki artık yardım çağırması gerektiğine varmışdır.Ürettiği bir çok kimyevi maddeler fayda vermemişdir.Bu andan itibaren yardım çığlıkları başlamışdır.Sessiz dünyanın canlısı bunu bizler gibi yapamadığı için yeşil bir salgı ile bütün yaraların üzerine salar bu ağır bir kokudur.Bu koku kilometrelerce uzaklığa kadar yayılır.
Bu yardım çığlığı bir saat sonra faydasını göstermeye başlar.Gelen ilk gen bitkiyi tehlikeye karşı tekrar programlar.
Aradan geçen 5 saat sonra hazırlamış olduğu zehir kendisinin yok olmasına neden olacak tırtılın kendisini terk etmesini sağlıyacak veya onun sonunu getirecektir.
Doğa öyle bir şey.
Kalın sağlıcakla sağlıklı mutlu bir hafta sonları.
Saygılarla.

Perşembe, Ağustos 23, 2007

AYIP DEGIL....


Tebrikler Okul aile birligi.
Saygilarla.

Salı, Ağustos 21, 2007

ANKARA'NIN TAŞINA BAK/GÖZLERİMİN YAŞINA BAK.




O benim 'cumhurbaşkanım' olmayacak...
GÖRDÜĞÜNÜZ gibi AKP merkeze oturmuş falan değil.
AKP; laik cumhuriyetle ve Atatürk devrimleriyle hesaplaşması olan, din merkezli bir partidir.
O "AKP merkez sağ parti oldu" iddiası ise, sadece bir kandırmacanın ve körlüğün gizlenmesiydi.
İşte en yakın kanıt:
Türban için Türkiye Cumhuriyeti'ni Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne veren Abdullah Gül cumhurbaşkanıdır.
Daha kanıt ne istersiniz?..
*
Artık türban devletin başındadır...
Devletin temsil edildiği birinci sıradaki kamusal alana tesettürün adım atmasıyla; AİHM'nin, bizim Anayasa Mahkemesi'nin, Yargıtay'ın, Danıştay'ın ve evrensel hukukun tüm "Laik yönetimlerde dini simge olmaz" kararları çöpe atılmaktadır.
Bizim 235 türbanlı eşe sahip TBMM tarafından...
Bundan böyle tesettürü tapu dairelerinde, nüfusta, bankalarda, karakollarda, belediyelerde, okullarda, üniversitelerde nasıl yasaklarsınız?
*
Ve artık kimse "laik devlet"ten söz edemez.
Dincilerin, bu ülkeye el koyma ve karşı devrimi gerçekleştirme planları aksamadan tıkır tıkır yürüyor.
"Siyasi İslam" bir adım daha attı.
Devleti tesettür temsil edecek.
Bir anda Türkiye'nin fotoğrafı size "Atatürk Türkiyesi"ni değil, "Ilımlı İslam Türkiyesi"ni anlatacak.
Ve ordularımızın "başkumandanı" Abdullah Gül'dür.
Bundan böyle bir gecede çıkartılacak ve Çankaya'da yirmi dakikada imzalanacak yasalarla, neler olacak göreceksiniz.
*
Doğrusunu isterseniz "Göbeğini kaşıyan adam"ın zaferidir bu.
Taa genel seçimlerde kararı o verdi.
Çocukları için aydınlık Türkiye isteyenler meydanlara dökülürken, o uzakta bıyık altından güldü, göbeğini kaşıdı ve dinci devletin yolunu açtı...
Abdullah Gül tam ona göredir.
Zaten onun cumhurbaşkanı olacaktır.
Benim değil...
GİT KİMİ SEÇERSEN SEÇ "Bazıları çıkıp ’benim cumhurbaşkanım olamaz’ diye ifadeler kullanıyor. Maalesef edep adap bilmeyenler de var. Bunu diyenler önce TC vatandaşlığından çıkmalı. Cumhurbaşkanı kim olursa olsun hepimizin cumhurbaşkanı. Senin değilse çık vatandaşlıktan, git kimi seçersen seç.

İki ayrı düsünce her iki düsünceye de Demokratik çerçeveler içersinde hürmet etmek gerekir.
Bu gün bir seçim yapılmıştır.Millet olarak görevlerimizi yerine getirmiş, var olan sistem içersinde vekiller seçilmiş.Meclise giden bu vekiller de aralarında gene sistemin getirdiği vecibeler içersinde bir Cumhurbaşkanı seçecektir.Seçilen Cumhurbaşkan'ı da istesenizde istemesinizde TÜRKİYE CUMHURİYET'inin CUMHURBAŞKANI dir.
Gelelim Sn.BEKİR ÇOŞKUN'un yazmış olduğu yazıya :
Her yazdığı kelime harfi harfine doğruluk taşımaktadır.Şu anda Türkiye'nin Cumhurbaşkanı da hali hazırda Sn.Necdet Sezer dir.
Bu da demektir ki.Sn Coşkun basın mensubu, bir köse yazarı olarak eğer basın özgürlügü var ise, fikirlerini yazmakda özgürdür.
Eğer Sn.GÜL Cumhurbaşkanı seçildiği ve yemin ettiği taktirde böyle bir yazı nasıl etik olur o da ayrı bir meseledir.
Gelelim Sn.Başbakanımızın sözlerine :
Daha Yeni bir Cumhurbaşkanı seçilmeden bu sözlerin ne kadar etik olduğuda düşünülür.
Eğer benim bu sözlerim doğruluk taşıyor diye israr ederse.
Milyonlarca TÜRK VATANDASI kendisine şu soruyu sorar :
Vatandaş olarak Askerlik görevini yapıyoruz.Bir Türk vatandaşı olarak gereken her ilkeleri yerine getiriyoruz.Bizlere ise seçme hakkının verilmemesi "bu bir iki kişi değil sayı olarak Türkiye'nin bir çok şehrinden daha fazla seçmen sayısı".
Eğer o TÜRK vatandaşları siz benim vekilin değilsiniz derlerse o zaman nasıl bir cevap verilecektir.Bu gün sınır kapılarında izinli olarak gelen vatandaşların oylarıda Türkiye bazında eşit olarak dağılımıda o vatandaşın kullandığı oyun değerini etik olarak ne kadar değer kazandırır.
Özet olarak; Sn Başbakanım Bekir Coşkun'a vatandaşlıktan çıksın derse.
Milyonlarca seçme hakkı elinden alınan TÜRK vatandaşlarıda ne demeleri gerekir !!!
Saygılarla.

Pazar, Ağustos 19, 2007

PAZARIN SOHBETI .../YAZIYOOR, YAZIYOR...




Bu Pazar sizlerle iki alıntı ile olmak istedim.
İlk çağlarda Roma'da duvar gazeteleri (fırınlanmış kil tabletler) ile başlayan basın hareketleri XV. yüzyılda matbaanın Gutenberg tarafından icat edilmesi ile hızlı bir yol alma sürecine girmiştir. Çağdaş olarak yayınlanan ilk gazete, 1605'te Anvers'de Fransızca ve Flaman dillerinde, 1609'da Strasbourg'da Alman dilinde yayınlanmıştır.

İlk gazetelerin birkaç yüz adet basılmasına karşın, gelişen basım teknikleri ve dağıtım olanaklarıyla birlikte baskı sayıları milyonları bulmuştur.

XX. yüzyıl basını, iletişimin en son etkinliklerinden yararlanan ve hızla hedef kitlesine ulaşabilen bir noktaya gelmiştir.

TÜRKİYE'DE İLK GAZETELER VE DAĞITIMLARI
İlk Türkçe gazete, devlet yönetiminde 1831'de çıkarılan Takvim-i Vekaî'dir. Özel sektör tarafından çıkarılan ilk Türkçe gazete ise Tercüman-ı Ahval' dir. (21 Ekim 1860)

1831 yılında yayınlanan Takvim-i Vekaî, 250 adet basılmaktaydı. Sadece devlet büyüklerine, bilim adamlarına, yüksek rutbeli memurlara, taşradaki yöneticilere ve elçiliklere gönderilmekteydi. Takvim-i Vekaî'den sonra 1840'ta çıkan Ceride-i Havadis ve 1860'ta çıkan Tercüman-ı Ahval'de gazete baskı sayısı birkaç bin adetle sınırlı kalmıştır.

1862'de ise basılan gazeteler, ücretli çalışan personel tarafından belli yerlere götürülüp bırakılmakta ve okuyucular bu noktalardan gazeteleri sağlamaktaydılar.

Ülkemizde 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren gazete yayıncılığı önemli bir haberleşme aracı olmuştur. Genellikle İstanbul'da yayınlanan gazeteler, yine İstanbul ve yakın çevresindeki belli sayıdaki okuyucuya ulaştırılabiliyordu.

Ülkemizde seyyar gazete satıcılığı (müvezzilik) 1878 yılında oldukça ilerlemişti. Müvezzilik sisteminde, gazete satan kişi, kolunun altına aldığı ve bir iple omuzunda taşıdığı gazete veya gazeteleri, "yazıyor,yazıyor, ...." gibi ifadelerle sokaklarda bağırarak gazete satışını yapmıştır. Bu sistem, Türk basınında 1980'lere kadar, başarıyla uygulanmış bir dağıtım ve satış yöntemidir.Kaynak.Yay.Sat

Gazete nedir? Okuyucu kimdir?



Bu hafta biraz bizim meslekten yani Gazete’den ve Gazeteci’den ve okuyucudan bahsetmek istiyorum.

Hergün elinize aldığınız ve okuduğunuz gazetenin ne olduğunu, gazetenin ne işe yaradığını öğrenelim.

GAZETE, her medeni insanın vaz geçilmez bir ihtiyacıdır. Tıpkı hava, su ve ekmek gibi. Dünyada nelerin olduğu, nelerin yaşandığı gazeteler ile öğrenilir.

Gazetelerde haberlerin yanı sıra, ekonomik, sosyal, kültürel - sanatsal yazılarda yer alır. Bunlar insanları bilgilendiren ve kültürünü arttıran fikri gıdalardır.

Bir de GAZETECİ KİMDİR? diye sorarsak bu sorunun cevabını basitçe şöyle verebiliriz;

- Gazeteci, mensup olduğu meslek adına halkını temsil eden bir müfettiştir.’

Tanınmış bir Fransız gazeteci ise şöyle tarif eder;

-Gazeteci bir Diojen’dir. Elinde feneri, yaşamdan gelip geçen ve her yerde her zaman hakikatı arayan kimsedir.’

Tanınmış Gazeteci- Yazar Emin Çölaşan ise bir gazetecide bulunması gereken özellikleri şöyle sıralıyor;



1-Geçmişi temiz olacak

2-Geçmişinden gocunmayacak

3-Alnı açık olacak.



Gazete ve Gazeteci’yi tanıttıktan sonra şimdi gazete okuyucularına

dönelim. Her gün para vererek veya ücretsiz temin ettiği gazeteden okuduğu haberleri, yazıları-bilgileri dağarcığına katan insandır okuyucu.

Okuyucu, okumak ve bilgilenmek için aldığı gazeteyi iyi seçmek zorundadır.

Bugün piyasada ciddiyetten uzak, sırtı halka dönük, ‘Bulvar gazetesi’ diye tarif edilen hafif meşrep gazeteler çoğunluktadır. Bu sebeble okuyucu eğer kültür seviyesinin yükselmesini istiyorsa bunlara çok dikkat etmeli seçimini ona göre yapmalıdır. Gazetenin görevi; tarafsız yayın yapmak, belli bir ideolojiyi savunup okuyucuya enjekte etmekten kaçınmak, halkı eğitmek, aydınlatmak, haktan ve halktan yana olmaktır..



..Ve Medya’da saygınlık kazanmak



Tüm dünyada Medya’ya ‘4 ncü Kuvvet’ denmesinin ve böyle kabul edilmesinin önemi büyüktür. Medya’ya saygınlık bu güçten dolayıdır. Peki bugünkü Medyanın 4. Kuvvet olduğu söylenebilir mi?



Bence ‘HAYIR!



Medya’ya bu 4. Kuvvet denilmesinin nereden geldiğini bilmeyenler olabilir. Bunuda kısaca burada açıklayalım.

* 1’nci Kuvvet devlet,

* 2’nci Kuvvet Parlamento,

* 3’ncü Kuvvet Ordu.



Demek ki bunlardan sonra yani dördüncü güç olarak Medya gelmektedir.



Her ne hikmet ise son yıllarda Medya bir ticari amaç, siyasi bir güç oluşturma yani çıkar vasıtası oldu. Medya sahip ve yöneticiliği tüccar zihniyetli kimselerin eline geçti. Bu tüccar zihniyetli kimseler Medya’yı silah olarak kullanıp servetle-rine servet katma yarışına girdiler. Böylece halkın sesi, gözü ve kulağı olma özelliği taşıyan Medya, halkı unutup çıkar çevreleriyle karşılıklı alış-veriş’e başladı.

Ayrıca çağdaşlık (!) iddiasıyla ahlaki anlayışlar, düşünceler bir kenara itilip gazetelerin sayfaları çıplak kadın resimleri, televizyon ekranları da kültürden, sanattan uzak kimselerin ve eşcinsellerin showları ile doldu..



Halkını-okuyucusunu unutan, çıkar peşinde koşan, tüccar zihniyetiyle bu mesleği yürütmeğe çalışan Medya sahiplerinin, yöneticilerinin ‘Biz gazeteciyiz. Gazetecilik yapıyoruz’ diyebilirler mi?..

Neticede gerek ülkemizde, gerekse dünyada (tabii bunlara yurt dışındaki bazı Türkçe gazetelerde dahildir) bu tip yayın yapanlara inanabilir ve saygı duyabilir miyiz..

Bir insanın ‘Gazetecilik yapıyorum’ di-yerek toplumda saygınlık kazanması için rahmetli Muhsin Ertuğrul’un şu sözünü daima hatırlaması lazımdır;

‘Bir insanın saygınlık kazanması için beyninden para ihtirasını, şöhret deliliğini, kendini beğenme budalalığını çıkarması lazımdır.’





NOT=Diyojen (Diogenes) bir Fransız Filozofunun adıdır.
Kaynak :http://users.tpg.com.au/hulusi/112.htm

Neden bu iki alıntı yazıyı bloğuma koydum diye soracak olursanız !!!
Bilmem orasıda sizlerin yorumlarınız da saklı olduğu kanısındayım.
Iyi Pazarlar dileği ile kalın sağlıcakla.
Saygılarla.

Cumartesi, Ağustos 18, 2007

Vah benim Polisim...


İki gündür Tv.haberlerinde gazetelerin 3 ncü sayfa görüntüleri yer alıyor. Şöyle bir hatırlamaya çalışalım.
" Şarkıcı Azer Bülbül’ün konserinde önde yer kapma kavgası kanlı bitti. Bıçakla sahneye kaçan kasiyer genç, peşini bırakmayan 50 kışilik grubun saldırısına uğradı, kaldırıldığı hastanede öldü "
Hatırladığıma göre bu ikinci linç bir de camii önünde olmuşdu.
Hadi bu iki hadiseyi bir kenara bırakalım ya dünkü görsel haber.
Bir Trafik kazası, araba bir diğer arabaya arkadan çarpıyor.Her iki arabada hasar büyük; sevindirici tarafı can kaybı olmaması hatta yaralanan bile yok.
Buraya kadar her şey normal bu arada Trafik ekipleride kaza yerine geliyor.Hasara uğrayan vatandaş telefonla durumu tanıdıklarına bildiriyor.Kısa bir zaman sonra üç kişi meydana çıkıyor.Başlıyorlar avaz avaz bağırarak bu arabaya kim çarpdi diye.
Polis da bu arada kazaya neden olan şok içinde kalan kişi ile meşguller .O üç kişi suçluyu bulmuş oluyorlar .Başlıyorlar hakaretle sen bu arabaya nasıl çarparsın ve adamı Polislerin gözü önünde arabasının içinde bir tekme ile hastanelik ediyorlar.
Gelelim benim Polisime hemen devreye giriyor tekme darbesi ile kendinden geçmiş kişiyi bir cankurtarana bindirerek hastaneye gönderiyorlar.
Sonra nemi oluyor hiç bir şey saldırıyı yapan kişiler birazda polislere bozuklarını atarak çekip gidiyorlar tabii bu arada çekimi yapan kameramanlarda kısmetlerini alıyorlar.
Ya bizler ekranlarda bir sınama filmi gibi olayları seyrediyoruz.
Pardon belki bu filim gibi olayı Emniyet amiride seyrediyor.Her halde Ey be neleri göreve göndermişim dercesine.Tabii bunun içine görevli savcıyı daha saymakla bitmez.
Sıradan bir görüntü.Ekranın arkasından gelen bir ses sen dua et orada beğenmediğin Polis vardı, ya olmasaydı o üç adam onu linç ederlerdi.
Tıpkı iki gün evvel olan gibi.Vatandaş şanslı alt tarafı ya kaburgası kırılmıştır ya da karaciğeri yırtılmışdir.O da onu kazada olmuş gibi kabullensin.
Bakalım daha neleri göreceğiz.
Bu arada tavsiyem kendinizi koruyamıyacak durumda iseniz kaza yaptığınız zaman arkanıza bakmadan kaçın her zaman bu kadar şanslı olamazsınız.Öyle bir tekme, öyle bir yerinize gelirki b... yoluna gitti ....., olursunuz.
Bana bu şekilde yazdım diye sakın kızma Emniyet amirim veya savcım bende tv haberinde gördüklerimden yazıyorum.
Eğer böyle bir durumda AB ülkesinde geçerse ne olurdu diye soracak olursan bir email at o ünüformayı taşıyan Polis nasıl davranırdı anlatayım.
Saygılarla.

Cuma, Ağustos 17, 2007

KİMSE VARMI ORADA !!!

Kaybettiklerimize rahmet; o acı günleri yaşamış olan kardeşlerimize bir daha böyle acıları yaşamamalarına duacıyım.







Saygılarla.

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

Yaşam dediğin buysa !!!



Ankara'da vahşet

ANKARA'nın Elmadağ İlçesi'ne bağlı Hasanoğlan Beldesi'nde bir köpek, işkence yapıldıktan sonra canlı canlı yakıldı.

Hasanoğlan Beldesi'nde boş bir arazide bir köpeğe önce işkence yaparak yaralayan kişiler, ardından hayvanı ateşe vererek canlı canlı yaktı. Vahşeti öğrenen hayvaseverler, bir canlıyı bu şekilde öldürenlerin insan olamayacaklarını belirterek, olayı gerçekleştirenlerin bir an önce bulunup cezalandırılmasını istedi.


2 kadını ezerek öldürdü içerken yakalandı
Olay Kartal Soğanlık’ta önceki gece meydana geldi. Real Market’te bir ayakkabı mağazasında çalışan 24 yaşındaki Filiz Koç, saat 22.00 sıralarında işten çıkıp eve gitmek icin kaldırımda yürümeye başladı. Bu sırada Kartal Otosanayi Sitesi’nde kaportacılık yapan ve alkollü olan 25 yaşındaki Oktay G., 34 CMT 40 plakalı Murat 131 marka otomobiliyle caddeye hızla girdi. Aracının kontrolünü kaybederek kaldırıma çıkan Oktay G., evine giden tezgahtar kızı ezdikten sonra durmadan yoluna devam etti.
İkinci cinayeti işledi yine kaçtı
Otomobilyile kontrolsüz şekilde savrulan Oktay G., iki yüz metre ileride yine kaldırıma çıkarak bu kez de düğünden eve dönen 35 yaşındaki Ayten Akdoğan’a çarparak öldürdü. Ardına bile bakmadan da olay yerinden kaçtı.
261 promil alkollü çıktı
Görgü tanıklarının kaçan aracın plakasını verdikleri polis ekipleri, alarma geçerek çevrede çalışma başlattı. Ve genç sürücüyü Soğanlık Yan Yol’daki çamlıkta içmeye devam ederken yakalandı. Kartal İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen Oktay G., yapılan kontrolde 261 promil alkollü çıktı.K.Vatan Gaz.

Sakın bana bunları yapanlar insan değil demeyin.
Bunları yapanların hepsi insan...
Şimdi soruyorum ben kimim.Bu haberleri okurken beynine kan çıkmış okuyucum kim.Onun sıfatını nasıl bulacağız.
İnsan olsam küfür ederdim lanet okurdum.
Yok yok önce kendime bir kimlik bulmalıyım.
Saygılarla.

ÇEVRECİLİĞİN BİR PARCASI OLMAK İSTERMİSİNIZ.



Akşam haberlerin de bir tv muhabiri pazar yerinde röportaj yapıyordu; elindeki siyah renkli bir naylon poşeti göstererek bu torbaların kanser yaptığını biliyormusunuz diye soruyordu.Aldığı cevap ise evet, onun için biz pembe renklisini kullanıyoruz diyordu.
Siyah renkli poşetlerin içindeki kansören maddesi taşıdığı almış olduğumuz gıda maddelerine de geçebileceği vs.
Ağlanacak halimize gülelim mi...
Diyelim ki duyarlılık yaptınız siz kullanmadınız.Peki ya komşunuz kullanırsa ?
Bana ne o da düşünsün...
Peki o torbalar ne işe yarıyor, ilk görevlerini bitirdikten sonra.
Efendim !!!
Cöp torbası.
Gittiği yer cöplük.
"İşte tam orada gene müşterek bir sorunla berabersiniz.
İçinde barındırdığı kimyasal maddeler nedeniyle ancak 500 ile bin yıl arasında toprakta yok olabilen naylon poşetlerin, tek kullanımdan sonra çöpe atılmasıyla çevreye büyük zarar verdiğini, bu nedenle market ve alışveriş merkezlerinde kullanımının durdurulması gerektiğini savundu."
''Çöp sahalarında toprağa gömülen bu poşetler, maalesef içinde barındırdığı kimyasal maddeler nedeniyle çok zor yok oluyor. Kimyasal maddeler içeren poşetler, zadece toprağa değil, içine koyduğumuz sebze ve meyveler aracılığıyla insan sağlığına da zararlı olabiliyor. Kaldı ki piyasadaki birçok poşet ikinci üçüncü kalitede ürün olduğu için sağlık için çevre için tahmin edildiğinden çok daha fazla zararlı.''
"Çevreye ve insan sağlığına zararları nedeniyle naylon poşetlerin marketlerde kullanımının kaldırılması gerekmektedir;bunun yerine Avrupa ülkelerinde kullanılan kağıt torba veya file sistemine geçilmesini önerildi.
Ülke genelindeki tüm marketlerin bu uygulamaya gönüllü olarak bir an önce geçmesi , ilerleyen dönemlerde AB'ye uyum için bu uygulamaya geçişin zorunlu hale getirileceğini bildirdi."
Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA)
Avrupa bu duruma yıllar önce tedbir almış.Bu gün alışveriş yerlerinde bu torbalar, büyüklüğüne göre 15-50 Cent arası satılıyor.
Bu durum kullanımı % 75 azaltıyor.Diğer % 25 de cöp toplama merkezlerinde tekrar dönüşüm için ayıklanıyor.
Doğa dan rızkımı kazandığım için ona ne verebilirim diye düşünmüşdüm.
Her firma gibi bende müsterilerime reklam kaynaklı eşantiyonlar veriyorduk.Benim ki ağarlıkla yukarda resmini gördügünüz bez torbalardı.
Saygılarla

Pazar, Ağustos 12, 2007

NOSTALJI



Cumartesi, Ağustos 11, 2007

Sadece siyahi olmak !!!


O daha altı yaşındaydı yaşamının çok başlarında.Ufaçık fakir bir köyde yaşıyordu.
Bir gün o kücük çocuk anlıyamayacağı şeylere şahit olacaktı.Atların, develerin üzerinde silahlı adamlar geldi köylerine.Annesini, babasını daha bir çok kişinin üstlerine kurşun yağmaya başlamıştı.O kücücük çocuk bu silahlı insanlar köylerini terk ettiğinde bu katlıyamın getirdiği acı manzarayı anlamaya çalışıyordu.Artık annesi ve babası yoktu.Gökyüzünde bir gürültü koptu alacaktan uçan uçaklardı bunlar, köyün üstüne doğru alçaldılar bombalamadan uzaklaşıp gittiler.Nedeni ise atlıların gerekeni fazlası ile yaptığıydı.
Hayatta kalan o kücük çocuğun ninesi söyle diyordu.
Köyde bulunan işe yarıyan eşyaları, yiyecekleri,canlı ev hayvanları ve genç kızları toplayıp gittiler.
Bir ay sonra tekrar geldiler.Geri kalan hayvan sürülerini ve köyü tamamen yok etmek için.Sabahın altısı idi.Köy halkı kahvaltı yapıyordular.Bu gelişlerinde Sudan askerleride birlikteydi.Köyü ateşe verdiler.Alevler gökyüzüne yükselmeye başladığı zaman şaşkınlıkla olayları seyreden kücük çocuğu gördüler.
At ve develerine bindikleri zaman bir el o kücük çocuğa uzandı.Ayakları yerden kesilmişti havada kısa bir uçuş yaptıktan sonra kendisini Alevlerin içinde buldu.
Nine yanan alevlerin arasına dalarak o küçük çocuğu çıkarttı.O küçücük vücudu kısmen yanmıştı bu gün 10 yaşına başmış o bedeni o günün izlerini taşımaktaydı.
Sakatlar ordusuna bir çocuk daha katılmışdı.Onun için güzel günler çoktan bitmişdi.
Bu gün o sakat çocuk yardım organizasyonlarının kurmuş olduğu bir kamp da yaşıyor.
Bu gün o kampların yerleri ve buna benzer yaşanmış olayların açıkça belirtilmesi bile çok büyük tehlike taşıdığı söyleniyor.
Kücük çocuğa sorulduğu zaman alevlerin içine nasıl atıldığını ve ninesi tarafından kurtalışını hatırlıyamıyor.Bildiği tek şey anne ve babasının gözleri önünde öldürüşü.
Bu gün orada kendi ırklarından olmıyan insanların katlıyamı var.Onlar Arap değil; sadece siyah tenli Afrikalılar, birer köle olarak görülmekteler.Arap atlıları ve Sudan askerleri tarafından gün be gün yok edilmektedirler.Onlar için Arap ırkından olmıyan bu insanlar üzerinde hakları olduğu kanısı.
İnsan hakları komitesi raporlarına geçen olaylardan bir kaçı:
Sıra sıra dizilip kurşuna dizmek, daha sonra ölülerin diğerleri tarafından gömülmesi ta ki sıra onlara gelinceye kadar.
Toplu olarak aileleri gözü önünde kadınlara tecavüz edilmesi.Daha sonra o kadınların, aileleri gözünde utanç içinde yaşamlarını sürdürmeleri.
50 yaşında kadınların cinsel organları jiletle sünnet edilmesi.
Darfur, Sudan'da çoğunluk olarak hristiyan siyah Afrikalıların yaşadığı bir bölge. Sudan'daki Arap - müslüman hükümetin Darfur'a kendi şeriat kanunlarını zorla kabul ettirmeye çalışması sonucu Darfur'da ayaklanma başlıyor ve hükümetin bu isyana karşılığı çok sert oluyor. İç savaş katliama hatta soykırıma dönüşüyor.
Darfur'da ölü sayısı çatışma alanının genişliğinden dolayı tam olarak bilinemiyor. En az 200 bin insanın hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. 2 milyon insan göç etmek zorunda kaldı ve kıtlık halinde.
BM Güvenlik Konseyi, Sudan’ın batısındaki Darfur’a yaklaşık 26 bin kişilik barış gücü konuşlandırılmasını kararlaştırdı. İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre ise , dünyanın en büyük barış gücünün kurulmasının önünü açan bu karar için çok geç kalındı.
Barış gücü, 31 aralık 2007 tarihinden geç olmamak kaydıyla, Darfur’da görev yapan Afrika Birliği barışı koruma gücünün yerini almış olacak.
Sivilleri, yardım görevlilerini saldırılardan korumakla görevlendirilecek barış gücü, gerekirse silah kullanabilecek.
Saygılarla.



Cuma, Ağustos 10, 2007

MİRAC KANDİLİ



ERDIL


Recep ayının 27. gecesi mübarek Mirac Kandilidir. Sevgili Peygamberimizin İsra ve Mirac mûcizesinin olduğu gecenin yıldönümüdür. Böyle bir gecede Allah’ın elçisi Cebrail tarafından Mekke’den alınıp Kudüs şehrindeki Mescid-i Aksa’ya götürülmüştür. Oradan da göklere doğru yükseltilmiştir.O gece Allah’ın Rasûlü Hz. Muhammed yedi kat gökleri geçmiştir. Beytü’l Ma’mura ve Sidre-i Müntehâ’ya ulaştırılmıştır. Kendisine Yüce Allah’ın kudretinin ne kadar büyük, ilminin ne kadar geniş olduğunu belirten alametler gösterilmiştir.

Böyle olağanüstü olaylara Mûcize denir.

Peygamber Efendimizin en büyük mûcizelerinden

birisi de “Mirac olayını yaşamasıdır.


ERDIL

Bakiler sevgiler adına nice dilekler vardır.
Ölümü bile ayırır saymayan gönüller vardır.
Mesafeler araya set çekmişse ne çıkar,
dualarda birleşen gönüller vardır.
Hayırlı kandiller..
Saygılarla.

Perşembe, Ağustos 09, 2007

KLIMA GERCEGI. /DÜN. / BERLIN...


Şehrin üzerinde bir anda kara bulutlar.Sanki bir Yaz yağmuru gibi.
Bir kaç saat sonra güneş o bulutların ardından yüzünü gösterdi ya Şehir !!!
Saygılarla.

Çarşamba, Ağustos 08, 2007

YA SABIR !!!


SULARI TÜKETTIK 5 GÜN DAHA SABIR

Salı, Ağustos 07, 2007

Daha ne çılgınlar göreceğiz !!!


Amerika'da seçim mücadelesi başladı.
Cumhuriyetçi partisinden aday Tom Tancredo tv.de yapmış olduğu konuşmada.Amerika'ya karşı yapılacak teröre misilleme olarak İslam dünyasının kutsal şehirlerinden Mekke ve Medine'nin bombalanması gerektiğini söyledi.
Amerikan dış işleri bakanlığı bu açıklama karşısında derhal karşı kritikde bulundu.
Tom Tancredo'nun yapmış olduğu bu açıklamayı bu günki Amerikan hükümeti şiddetle kınadı.Dış işleri sözcüsü McCormack Washington.
Bu açıklamanın ardından diğer Cumhuriyetçi adaylar Tom Tancredo'ya mesafe koydular.
Adaylardan Tommy Thompson böyle bir bonbandırman teröre karşı önliyeci bir çare olmakdan ileri, dünyada yaşıyan 1 milyarın üstündeki müslümanları Amerika ile karşı karşıya getirir dedi.
Amerika'daki en büyük islam birliği bu gibi açıklamalar karşısında Tom Tancredo'nun sözlerinden dolayı özür dilemesini istedi.Bu gibi açıklamaların fanatiklerin ekmeğine yağ sürecektir dedi.
Tancredo kimdir : Kolorado eyaleti meclisinde bir vekildir. 61 yaşında olup kendisi anti terör ve kaçak olarak Amerika'da yaşamaya çalışanlarla mücadelede aktiv çalışmaları ile tanınmaktadır. DPA.
Bu gün Amerika'nin Orta doğu da çıkmazı.Kafasında yarattığı yeni haritalarla daha ne kadar terör örgütleri yaratacakdır.
Atılan her yanlış adım, söylenen her yanlış söz terörü dahada çok körükliyeceği ap açıktır.
Saygılarla.

Pazartesi, Ağustos 06, 2007

Kacarmıydım ?


Güneşli bir gündü ön bahçede çiçeklerimle haşır neşir olurken acı bir fren sesi ile irkildim.
Manzara hiç iç açıcı değildi.Bir otomobil hemen önünde kücük bir çocuk.
Sesi duyan bir kaç kişi ile olaya el attık bir kişi hemen çarpan arabanın arkasına ikaz işareti koyarak trafiğin akışını sağladı.Sert komutlarla meraklı kişilerin yola devamını sağlıyordu.Bir kişi çocuğun başında ilgili merciye telefonla durumunu anlatmaya ve kazanın nerde olduğunu bildiriyordu.Diğer bir kişide kazayı yapan kişinin başına geçmiş onu sakinleştirmeye çalışıyordu.
Çarpan bayan bir sürücü idi.Normal bir sürratle yoluna devam ederken annesinin elinden fırlıyan bir kücük çocuğa her ne kadar fren yapmış olsada bu da yerdeki izlerden belli oluyordu.Kazayı önliyememişdi.
10 dakika geçmeden her iki istikametten cankurtaran arabaları olay yerine ulaştılar.
Derhal ilk müdahaleyi yaparak çocuğu hemen hastaneye götürdüler.Annesinide aynı arabaya alarak.
Diğer cankurtaranda ki görevli kazayı yapan bayana yaralanıp yaralanmadığını yardıma ihtiyacı olup olmadığını soruyordu.Eğer istediği taktirde hemen kendisinin de hastaneye götürülebileceğini söylüyorlardı.
Kendisinin iyi olduğunu duyduktan sonra cankurtaran da olay yerinden ayrıldı.
Bayan ise arabasından inmiş kaldırımın kenarına oturmuş hala kazanın şokunu atlatmaya çalışıyordu.
Aradan 25 dakika geçmişdiki ikinci bir siren sesi duyuldu.Gelen Trafik polisi idi.
Hemen kaza yerinin trafiğe uygun bir şekilde olup olmadığını kontrol ettiler.Polislerden bir tanesi kazayı yapan bayanın yanına gelerek.Nasıl olduğunu sordu.Daha sonra kimlik tesbiti ve kazanın oluşu hakkında bilgi almak için Polis arabasına bindiler.İkinci polis ise elinde fotoraf makinası ile yeri fotoraflıyor.
Elindeki kağıda çizmiş olduğu kroki üzerinde yapmış olduğu ölcümleri yazıyordu.
Daha sonra kazayı gören olup olmadığını sordu görenlerde polis arabasında olayı anlattılar.Kimlik ve adres tespitinden sonra kendilerine bir kaç gün içinde bir mektup geleceğini görmüş oldukları olayı o kağıda yazarak göndermelerini istediler.
Çarpan arabada hasar yoktu.Görevli polis çarpan hanıma arabayı kullanıp kullanamıyacağını sordu.
Kullanamıyacak durumda iseniz; müsade ederseniz,arabanızı bir kenara park edelim.İsterseniz bir çekici çağırarak adresinize götürsün.Size de bir taksi çağıralım dediler.
Eğer arabanızı kullanabilecek durumda iseniz gidebilirsiniz.Fakat size bu durumda araba kullanmamanızı tavsiye ederiz diyerek olay yerini trafiğe açarak terk ettiler.
Sonradan gazetelerden öğrendiğimize göre çocuk vefat etmiş.
Neden bu anımı anlattım diye soracak olursanız!!!
Bu durum o bayanın Türkiye'de başına gelmiş olsaydı ne olurdu...
Böyle durumlara birey olarak ne kadar hazırız işlevler bizde ne kadar yürüyebilirdi.
Yoksa başımıza gelebilecek her hangi bir olay yüzünden olay yerini terk edip kaçarmiydik.Daha sonra her hangi bir karakola sığınarak teslim mi olurduk.Veya başımıza gelebileceklerden korkup yapmış olduğumuz kazayı ömür boyu vicdan mahkemesinemi bırakacaktık.
Neden kaçarım sorusuna bu gün okuduğumuz veya haberlerde gördügümüz kazaların akabinde ki olaylarmı bizleri kaçmaya zorlamaktadır.
Karar sizlerin.
Saygılarla.

Cuma, Ağustos 03, 2007

BİR KAÇ FİNCAN KAHVE !!!



Japon Sağlık Bakanlığı gittikçe artmak da olan Barsak Kanserine karşı alınacak tedbirleri artırmışdır. Bilim adamlarının çalışmaları, bir kaç fincan içilen kahvenin rizokoyu azalttığını tesbit etmişlerdir.
Kahvenin aynı zamanda Kolosterini düşürdüğü ve Safra asidinide ayarladığı yapılan araştırmalar neticesinde tesbit edilmişdir.
Kadınların günde bir kaç fincan kahve içmeleri onları Barsak Kanserinden koruduğu, buna karşı erkeklerde bu durumun görülmediği tesbit edilmişdir.
Bunu da erkeklerin sigara ve alkolü kadınlara nazaran çok daha fazla kullandıkları.Nikotin ve alkolün,koffeinin yapmış olduğu koruma faktörünü yok ettiğini tesbit etmişlerdir.
Bilim adamları yapmış olduğu bu çalışmalarda kahvenin kadınlar üzerindeki yapılan testlerde % 56 olarak bu rizikoyu ortadan kaldırdığı görülmüşdür.Bu çalışmalar da Tokyo'da halka açıklanmışdır.
Bu gün kahvenin ilaç gibi görülmesi ne kadar doğrudur ?
Aynı zamanda koffeinin adale yorgunluklarına ve deri kanserine de iyi geldiği söylenmektedir. Yoksa Küba'lıların söylediği gibi seks ve puronun sağlıkla bağlaştırılması gibi bir rivayetmidir...
Araştırmacılar uzun çalışma neticesinde 96,000 kişi üzerinde yapmış oldukları test neticesinde yalnız 40 ile 69 yaş arası 726 erkeğin buna karşı 437 kadının Barsak Kanserine yakalandığını söylemektedirler.
Saygılarla.

Perşembe, Ağustos 02, 2007

INCE UZUN BIR YOLDAYIM


Yaş 6 .
Yaş 60 ..
İnce uzun bir yoldayım ...

Çarşamba, Ağustos 01, 2007

MAZOT ve VÜCUDUMUZDAKİ YAĞLAR


Damar tıkanıklığına neden olan, yaşamımızdaki ikili :
Mazot ve yağ ;
Yapılan araştırmalar neticesinde Mazotlu araçların ekzozundan çıkan kurum vücudumuzdaki yağ ile birleşiminde damarlarımızın iltihaplanması,tıkanmasına yol açmaktadır.
Bu riziko kalp hastalarında çok büyük tehlikeli boyutlara ulaşdiği tesbit edlmiştir.
Tıp adamlarının Kloesterin veya Mazot kurumlarının tek başına vermiş olduğu zarar her ikisinin birleşimi ile tek olarak vereceği zararın çok, çok daha üstünde olduğunu söylemektedirler.
Kaliforniya da Los Angeles (UCLA) Ünüversitesi de yapmış olduğu testler neticesinde
bu durumu doğrulamıştır.
Araştırmacılar yapmış oldukları kan testlerinde Genlerin derhal aktiv duruma geçmeleri ile bu iki elementin çok tehlikeli bir şekilde kan damarlarında iltihaplanmaya yol açtığı görülmüşdür.
Hava kirliliğinin solunum yolu ile açtığı zararların gittikçe fazlalaştığını buna karşı çok acil önlemler alınması gerektiğini söylemektedirler.Bilim adamları her iki madde üzerinde yoğunlaşarak Mazot kurumları ve Yağ asitlerinin LDL-kolestrin oluşturduğunu söylemektedir.Her ikisinin hücre ve gevebeler üzerinde zarar verdiğini kanaatine varmışlardır.Bu durum damarlarımıza büyük bir oranda zarar vermektedir.
Özetlememiz gerektiği zaman Mazot kurumları ve yağlar ile birleşimi kalp sektelerini
ateşlemektedir.Kolesterin birkimine,hücrelerin zedelenmesine,burun ve solunum,ak ciğerlerimizde tehlikeli bir yoğunlukda zarar verdiği.Kalp tıkanıklığı ve krizlere neden olduğu tesbit edilmişdir.
Bu gün Tıp raporlarında belirtilen bu durum karşısında bazı gelişmiş ülkeler, bazı normlar getirmiş olup bu partikillerin havaya yayılmasını önliyebilmek için önümüzde ki seneler içersinde filitre zorunluluğu getirmekte "şu anda kullanilan flitre dışında" balon bölgelere bu yıl
içersinde filitre normlarının son ölcümlere uymıyan vasıtaların girmesini yasaklamaktadır.
Bilim adamlarının en büyük yardımcılarından bir taneside arılardır.Yapılan araştırmalar hava alanları civarına yerleştirilen kovanlar sayesinde alınan bal örnekleri ile kerozinin hava kirliğine neden olan miktarın net olarak tesbit edilebilmesini saglamaktadir.Bu kirliliğin polenler vasıtası ile yayılma durumuda göz önüne alınacak olursa boyutların ne kadar tehlikeli bir durum yaratabileceği konumda yoğun çalışma içersindedirler.
Saygılarla.