
“Güneydoğuda eşiyle birlikte vurulan öğretmen arkadaşım Nuri’ye...”
Gece saat on da çalındı kapın. Eşin sana, sen eşine baktın. Kitabını, kalemini, defterini masanın üzerinde bırakıp, kalktın.
“Öğretmenim, okulların kapanmasına daha çok var mı?”
“Az kaldı çocuklar, iki hafta sonra karnelerinizi alıyorsunuz.”
“Benim karnemde zayıf var mı öğretmenim?”
“Benimkinde?..”
“Benimkinde?...”
Çocukların o hiç dinmeyen sesleri kulaklarında, dudaklarında tebessüm, yüreğinde belli belirsiz bir kıpırtı, oda kapısına yaklaştın. “Köpekler havladı mı?” diye sordun eşine, “Ben duymadım.”
Eşinin yanıtını gözlerinden aldın.
“Notların ne önemi var çocuklar. Hepiniz sınıflarınızı geçtiniz. Bir yıl boyunca çok çalıştınız, çok şey öğrendiniz ve sınıflarınızı geçtiniz. Sınıflarınızı geçmeyi hak ettiniz.”
“Ama biz notlarımızı da merak ediyoruz öğretmenim.”
Geri geri gidiyordu ayakların, içinde bir durgunluk, tarifi belirsiz bir sıkıntı... Yavaşça uzanıp koridorun ışıklarını yaktın.
Biliyor musunuz çocuklar, hayatta gerçek başarıların karşılığı yoktur. Ne notla ne de başka bir şeyle; bizim bildiğimiz ya da bilmediğimiz. Alacağınız en iyi not, sınıfınızı geçmeniz, gerçek başarı gibi gelebilir size. Bağışlayın beni, ama değil. Tabii ki iyi notlar almanız, sınıflarınızı geçmeniz gerekiyor. Fakat gerçek başarı bu değil çocuklarım. Burada, bu dağ başında, bir parça yufka ekmek, bir tutam otlu peynirle karnımızı doyurmak; birkaç parça tezekle sobamızı yakıp ısınmak da değil gerçek başarı. Bu olsa olsa günü geçiştirmek olur.
Kafanızı karıştırmak istemem, ama gerçek başarı çocuklarım, bildiğim tek başarı; bu dünyada yaşamayı başarmaktır. Yaşamak; dolu dolu, coşkulu...
Dağ başında da yaşayabilir insan, milyonluk kentlerinde de güzel yurdumun. Yaşamına anlam verememişse eğer, yaşamın anlamı kazanmak olmuşsa, daha çok kazanmak, ve bir karşılık biçmişse başarısına, bu, belki de en büyük başarısızlığıdır insanoğlunun. Çünkü kazanmak yavrularım, diğerlerinin kaybetmesini gerektirir. Oysa insan, daha üstün değildir diğer insanlardan. Kazanmak yavrularım; kol kola girip, ipi hep birlikte göğüslemektir.
Şimdi nasıl söyleyeyim ben size, küçücük yaşınıza, küçücük bedenlerinize nasıl söyleyeyim? Sessiz sözcüklerimi size nasıl dinleteyim. Sınıflarınızı geçtiniz. Bu dağ başında alınacak en iyi notları aldınız ve geçtiniz sınıflarınızı.
Haydi... Haydi, şimdi...
Odada kalmasını istedin eşinin. Gözleriyle sana “gitme” der gibiydi. “Gitme, açma kapıyı...” Dinlemedin. Dinlemek çözüm değildi, söyleyemedin.
“Kim o?” diye seslendin dışarıya. İlk kez sesinin bu kadar titrediğini fark ettin.
“Kim o?”
“Kim o?..”
Haydi, kırlara çıkalım çocuklar. Ciğerlerimizi tertemiz havayla dolduralım, çimlere uzanalım, kır çiçeklerini koklayalım. Bulutlarla selamlaşalım, salabildiğimiz kadar salalım ipini uçurtmamızın. Koşalım, bağıralım, oynayalım... Sonra uçurtmamızın ipi kopsun, ona el sallayalım, başka çocuklara sevgiler yollayalım.
Haydi çocuklar, bugün okulumuzu kırlara taşıyalım. Sınıfı, karneyi, notları... hepsini unutalım.
Yanıtsız kaldı soruların. Yaşadığın düş müydü anlayamadın. Kapı vurulmamış mıydı? Gelen hiç kimse miydi? Ya eşin, o da duymamış mıydı? Korkulu gözlerle arkandan bakmamış mıydı? Belki gece, sevinci de, acıyı da besleyen gece...
Gece yönümüzü Kutup yıldızına bakarak buluruz çocuklar. O hep kuzeyi gösterir. Oraya demirlemiştir. Dün oradaydı, bugün gene orada. Yarın da orada, aynı yerinde olacak. Dünyamıza aynı yerden, aynı yönden, o monoton gözlerle uzaktan bakacak. Sıkılır mı, sıkılmaz mı bilemeyiz ama o hep parlayacak.
Benim yönüm neresi Kutup yıldızı? Sabah ne zaman olacak?
Tekrar çalındı kapın. Henüz arkasından ayrılmamışken, geriye birkaç adım atmamışken. Hava bulutlu olmalı, diye düşündün.
Işıt dünyamızı kutup yıldızı. Diğer yıldızları da çağır. Siz ışıyınca geceler dost olurdu, bilirdim. Güneş kapımızı çalar, ben gülümserdim.
Çocukluk yılarını hatırladın. Komşularının zillerine basar; kaçar, saklanırdın. Onlar kapıyı açınca...
Siz bakmayın bana çocuklar, bir tuhaflık var bugün bende.
Birden, bir anda açtın kapıyı. Büyüdü gözlerin, büyüdü, büyüdü...
İrfan MUTLUER
TİRE - Ekim 2004
_________________
Güzel yazmak, doğru yazmaktan geçer...
Yazdın mı hiç bana, diyor.
Tüm yazılarımı sana yazdım, diyorum.
Göstersene, diyor.
Belleğimde, diyorum.
Demek yazmadın, diyor.
Bir gün yazacağım, diyorum. Sen de bana yazdığında.
Ben yazmayı sevmiyorum ki, diyor.






























