Perşembe, Ekim 30, 2008

BILIYORMUYDUNUZ ?


Gazeteleri, internet sayfalarını dolaşırken bu haber dikkatimi çekti...

HALKA ANLATILMADI, HASTANELER BİLGİLENDİRİLMEDİ.

1 Kasım’da kaos yaşanacak. 1 Kasım günü hastanelere gidildiğinde gerek hasta sahipleri gerek hastane çalışanları -SGK vatandaşları ve hastaneleri gerektiği gibi bilgilendirmediği için- vatandaşlar da prim ödemek zorunda olduklarını bilmediklerinden ve ödemediklerinden dolayı GSS kapsamında Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan sağlık yardımı alamadıklarından, ceplerinden para ödemek zorunda kalacaklarını görecekler.
1 Kasım’da hastaneye gittik diyelim. GSS primi ödediniz mi, ödemedinizse paranız varsa buyrun, yoksa güle güle” diyecekler. Hastane internetten GSS konusunda Kurum’un ana bilgiyasayıra bakacak sayfasına girecek, provizyon yani ön izin izni veriyorsa hastayı muayene edecek. Ön izin alamıyorsa güle güle diyecek. Acil hallerde provizyona gerek yok ama hastanelerin de bu konuda bilgisi yok. Özel, devlet, üniversite hastanelerinin hiçbirinin bilgisi yok.

Ya cebinde paranız olacak ödeyeceksiniz, ya da GSS primini bankaya ödemiş olacaksınız. Öderken de SGK’ya gidip ödenecek primin tespit edilmesi gerekiyor. SGK da prim miktarı olarak 154 TL alırım diyor. Gelire göre almam diyor. Herkesin aylık gelirini 2 asgari ücretmiş gibi kabul ederim, 154 TL alırım diyor. Ama benim aylık gelirim gereğince 25 TL ödemem lazım” dediğinizde, “Ben anlamam” diyor. “O zaman yeşil kart için başvur” deniyor. Kaymakamlıklar da aslında görevleri olmadığı halde, SGK’nın görevi olduğu halde gelir tespiti yapmakla görevlendirilmiş kurum haline gelmişler. Bu genelgeyle oluyor, kanunla da değil.

Bunun için kaymakamalıkların, “Bu bizim görevimiz değil, SGK’nın görevidir” demesi lâzım. Kaymakamlıklar gelir tespiti yapmakla görevli yerler değildir. Yeşilkart verebilir ama yeşilkart vermediği kişinin gelirinin kaç lira olduğunu tespit etmek yükümlülüğü Sosyal Güvenlik Kurumu’na aittir.

1 KASIM’DA HASTALANIP HASTANEYE GİDENLER NE YAPSINLAR?

Kaymakamlıklara gitsinler. Yoksa ceplerinden ödeyecekler. Veya hastanenin insafına kalacaklar. İlaç alamayacaklar.

SGK YASAYI DİNLEMİYOR EN AZ 154 YTL İSTİYOR

Genel Sağlık Sigortası (GSS) ilk kez 1 Ekim 2008 günü uygulanmaya başlandı. Kanun diyor ki, “Kişilerin gelir durumuna göre kendisinden GSS primi tahsil edeceksiniz” diyor. Gerek işsiz kalanlardan, gerek tarım kesiminde olanlardan, ayda 30 günün altında çalışanlardan gelirlerine göre belli miktarda GSS primi tahsil edilecek. Tahsil edilecek gelire göre primler de 25, 75 ve 154 lira olarak değişiyor. Kanun ‘herkesten gelire göre GSS primi alınacak’ diyor ama Sosyal Güvenlik Kurumu bu kuralı yok sayıyor, “Her gelenden aylık 154 YTL alırım’, “Ben 25 ve 75 lirayı tanımam” diyor. Bu konuyla ilgili genelgesini yayınladı, müdürlüklerine talimat verdi.

PRİM ÖDEMEK İSTEYENE, “PRİM İSTEMİYORUM, GİT YEŞİL KART AL” DENİYOR

Meclis kanunla düzenliyor ama SGK uygulamıyor. Kurum tarafından, “Herkesten 154 YTL GSS primi alın. Eğer 25 ve 75 YTL ödemek için ısrar ederlerse onları yeşil kart talebinde bulunmaları konusunda kaymakamlıklara yöneltin” deniyor. 154 liranın altında GSS primi ödemek isteyenlere, “Sizi rencide ederim, kaymakamlıklara yeşil kart almaya gönderirim” deniliyor. “Ben yeşil kart istemiyorum, kaymakamlıklara da gitmem. Kanuna uygun şekilde gelirimi SGK tespit etsin, ona göre GSS primi ödeyeceğim” dediğinizde ise SGK’dan “O halde sizin aylık gelirinizi 2 asgari ücret kabul edip ayda 156 YTL GSS primi isterim diyecek. ‘Benim o kadar aylık gelirim yok’ diyorsanız o zaman kaymakamlıklara gidip yeşil kart isteyeceksiniz. Yeşil karta başvurmaktan utanırsanız, 154 YTL ödeyeceksiniz.

Genel Sağlık Sigortası ile ilgili bilinmesi gereken önemli noktalar şöyle:

TURİST VEYA MİLLETVEKİLİ DEĞİLSENİZ...

Yasa gereğince milletvekilleri ve turistler dışında bütün vatandaşlar GSS kapsamına girmek zorunda. Buna göre;
İşsizler,
Köylüler,
18 yaşından büyük çocuklar,
Ayda 30 günden daha az SSK’lı (4/A’lı) gösterilen işçiler,
İsteğe bağlı sigortalılar,
her ay bankalara giderek GSS primi ödemek zorunda. GSS primi ayda 30 günden az ödenemiyor. 5510 sayılı Kanun’a göre, yukarıda sayılan kişilerden sigortalı çalışmayan, memur ve Bağ-Kur’lu olmayan kişilerden her ay GSS primi alınacak.

Genel sağlık sigortalısı sayılanlar her ay 30 tam gün genel sağlık sigortası primi ödemek zorunda.
ÖRNEK: Ayda 10 gün çalışan biri için 10 günlük GSS primi işvereni tarafından ödenirse, kalan 20 günü de kendisi her ay bankaya ödemek zorunda. Aynı kişi prim ödemelerini 30 güne tamamlamak için isteğe bağlı sigortalı olmuşsa, bu durumda da her ay 20 günlük emeklilik ve 20 günlük GSS primini her ay bankaya giderek ödeyecek.

YASA ‘AYLIK GELİRE GÖRE GSS PRİMİ ÖDENİR’ DENİYOR AMA...

5510 sayılı Kanuna göre, GSS’den prim ödeyerek yararlanmak için kişilerin ödeyecekleri prim tutarları şöyle:
Aylık geliri 212,90 YTL’den az olanların primi devletten; “Harcamaları, taşınır ve taşınmazları ile bunlardan doğan hakları da dikkate alınarak, Kurumca belirlenecek test yöntemleri ve veriler kullanılarak tespit edilecek aile içindeki geliri kişi başına düşen aylık tutarı asgari ücretin üçte birinden az olan vatandaşlar”dan olmaları gerekiyor. Bu belirlemede kullanılacak, yani geliri toplanacak aile üyeleri, “aynı hane içerisinde yaşayan eş, evli olmayan çocuk, büyük ana ve büyük baba”dan oluşuyor.


ÖDENECEĞİMİZ GSS PRİMİNİ NASIL HESAPLAYACAĞIZ?
SGK tarafından ailenin geliri tesbit edilip kişi başına bölündükten sonra ödenecek GSS primi şöyle ortaya çıkıyor:

ÖRNEK:
Ailenin kişi başına geliri asgari ücretin üçte birinden (212,90 YTL’den) az ise primleri devlet öder.
212,90 ile 638,70 YTL arasında olanlar kişi başına aylık 25,55 YTL,
638.70 ile 1.277,40 YTL arasında olanlar kişi başına aylık 76,64 YTL,
1.277,49 YTL’den fazla olanlar ise kişi başına ayda 153,29 YTL, GSS primini her ay ödeyerek sağlık hizmeti alabilecek. Hastaneye gidildiğinde ödenmesi gereken primden 1 YTL dahi borcu olanlara ise sağlık yardımından yararlanamayacaklar.K.YASEMİN ARPA
NTV-MSNBC 14:08 TSİ 30 Ekim 2008 Perşembe
Saygılarla

Çarşamba, Ekim 29, 2008

KUTLU OLSUN...


Salı, Ekim 28, 2008

YA BIZLERIN ????

"Allah sizden tekrar tekrar razı olsun diyorum”“Gazetem bir tanedir. Sizin hepinizle başa çıkıyor, daha ne istiyorsunuz!

Hüseyin Üzmez tahliye oldu

Bursa’nın Mudanya İlçesi’nde 14 yaşındaki B.Ç.’ye cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla Bursa 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuklu yargılanan Vakit Gazetesi Yazarı Hüseyin Üzmez'in (76) tahliyesine karar verildi.


Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davanın bugünkü duruşmasında, İstanbul Adli Tıp Kurumunca hazırlanan B.Ç'nin “beden ve ruh sağlığının bozulmadığı” yönündeki rapor doğrultusunda iki sanığın tutukluluk halinin kaldırılmasına karar veren mahkeme heyeti, Üzmez hakkında yurt dışına çıkış yasağı koydu.DHA 28 Ekim 2008

Hani bir söz vardır : ADALETİN KESTİĞİ PARMAK AÇIMAZ diye.
Hani bir söz vardır : ADALETE GÜVENMELİYİZ diye.
Hani bir söz vardır : ADALET ÖNÜNDE suçu sabit olmadığı müddetçe her kişi suçsuzdur.
Hani bir söz vardır : ÇOCUK HAKLARINA atılmış olan imzanın her zaman arkasındayız!!!
Hani bir rapor var : " beden ve ruh sağlığının bozulmadığı " diye
Hani bir rapor var : Ya benim bu olayda " beden ve ruh sağlığının bozulmadığı"na ait rapor ?
Hani bir rapor var : Ya senin bu olayda " beden ve ruh sağlığının bozulmadığı"na
ait rapor ?
Hani bir rapor var , hani bir rapor var , hani bir rapor var , hani bir rapor var ,

Saygılarla.

İZİNDEYİZ...


Cumartesi, Ekim 25, 2008

YASSSAAAHhhh !.,,


video



“Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir. T.C. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir. Access to this web site has been suspended in accordance with decision no: 2008/2761 of T.R. Diyarbakır 1st Criminal Court of Peace.”

YASAH kardeşim YASAH.

Yukardaki klibi bi izleyin seneler önce kabarede günü yansatan "yansıtan" skeclere gülerdik.

Ne demişmiş "değişmiş" ben biliyorum ya siz ?

Sorunun cevabı : Dersden okisen " Tersten okuyun".

(ecedaS relrötka şımnalşay.)

Saygılarla.

Cuma, Ekim 24, 2008

KÖPRÜLER ...



Köprüler vardır; azgın suların, geçilmesi zor kayaların gerdanlıkları.
Köprüler vardır tarihi anlatır, sanat abideleri.
Her gün üzerinden gelip geçtiğimiz fark bile etmediğimiz köprüler.
Bide bizleri bir araya getiren köprüler vardır.O ki ne görülür, ne dokunulur...
İster gönül bağları olsunlar, isterse dostlukların simgesi.
Blog dünyasına ilk girdiğim zaman bu köprülerle bağlandığım ailem oldu.
Dikkatle baktığım zaman, bu köprülerin çıktığı müşterek bir yolumuz olduğunu gördüm.
Her daldan bildiklerimizi,duyduklarımızı,gördüklerimizi aktardık sayfalarımıza.
Sevdik, saydık,birlikde sevinirken, gene birlikde hüzünlendik.
Bizleri bu kadar yakınlaştıran bir birlikliğimiz vardı.Bu da bizleri birbirine bağlıyan köprüler daha doğrusu evlerimizdeki müsterek dostlarımızdı.Onlardı bizleri bu kadar yakınlaştıran.
Yazılarımızda hep onlar vardı; bazen bir yemek tarifinde eşlik ediyordu.Bazen bir gezide resimlerimizi süslüyordu.
Yaşamın her evresinde hüzün ve sevincin,takdirle,isyanın bir kösesinde hep onlar vardı.Zevkle okuyup gün be gün takip etmeye başladığımız bir bloğun ilk yazısını onlar sayesinde tanıdık.Gene bir bloğun bitişinde gene hüzünle izledik onları.
İyiki varlar sadık dostlar.Siz olmasaydanız,nasıl kurulurdu bu gönül köprüleri.
Saygılarla.

Perşembe, Ekim 23, 2008

MUSTAFA ...



ERDIL



“Mustafa”, Atatürk’ü askeri, siyasi ve insani yönleriyle anlatıyor. Onu benzerlerinden ayıran, anlatılanların resmi dilin dışına çıkması...
Can Dündar ve ekibinin hazırladığı film için, Atatürk’ün ayak bastığı her coğrafyanın izinden gidildi. Selanik’ten Şam’a, Berlin’den Sofya’ya... Doğduğu odadan, hayatını kaybettiği odaya kadar Mustafa Kemal’in hayatının her karesi için kilometrelerce yol kat edildi.
Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı arşivleri başta olmak üzere, yerli ve yabancı pek çok arşiv özel izinle açıldı. Atatürk’ün daha önce görülmemiş fotoğraflarına, hatıralarını yazdığı not defterlerine, yakınlarına yolladığı çok özel mektuplarına, günlüğüne, elyazmalarına ulaşıldı. Onu anlatan kitaplar, yerli yabancı basın, diplomatik yazışmalar tek tek tarandı. Geride bıraktığı eşyalar, anılar, belgeler, çalıştığı karargahlar, yaşadığı evler, sevdiği müzikler, söylediği sözler derlendi.
29 Ekim’de vizyona girecek “Mustafa”, seyirciyi, özellikle de yeni nesli Atatürk’ü yeniden keşfe davet ediyor.

Saygılarla.

Çarşamba, Ekim 22, 2008

NERDEN NEREYE !!! Bölüm V.



Bu bölümde ; Cumhuriyet'in kurucusu Atatürk'ün Türk kadınına bakışı ve getirdiği yeni bir dönemi görmeğe calışalım.

Mustafa Kemal Atatürk bir toplumun, sosyal yaşamında, üretiminde ve siyasi yaşam alanında, kendi çağdaşları liderlere göre, kadının önemini çok daha önce fark etmiş, varlığı ile toplumda kadınların yer almamasının, ne tür yoksunluklara neden olduğunu bilen Mustafa Kemal Atatürk, radikal değişimler yapmıştır.
Atatürk’le birlikte, Kadının başta eğitim olmak üzere, hukuk, çalışma, siyasal katılım, toplumsal yaşamda ve aile yaşamında eşit haklara sahip olarak yerini alması için gereken tüm atılımlar yapılmış ve mümkün olan kısa zaman içinde gerçekleştirilmiştir. Bu değişimler, yasalarla güvence altına alınmış, seçme ve seçilme hakları verilmiş, kadının erkeklerle her alanda eşitliği sağlanmıştır.

Türk Kadını, yüzyıllar sonra yeniden kavuştuğu eşit hakları konusunda sahip olduğu her şeye, hiç zahmetsiz, mücadelesiz, yorulmadan Mustafa Kemal Atatürk’ün sayesinde sahip olmuştur!

O devirlerde Avrupa' ya bakacak olursak orada kadınlar, o hakları için, halen örgütlenmelere gitmek de, kıyasıya mücadele vermekte, hatta kadınlara eşit hakların sağlanması için ölümü göze almaktaydılar. Ve bunun için, o günkü güvenlik güçlerinin, atlarının nalları altında ezilmekten çekinmediler. Bugün Batı dünyasının kadınının, eğer kadın haklarından, seçme ve seçilme özgürlüğünden bahsedebiliyorsak, anneannelerinin ve büyük ninelerinin özgürlükleri için, ölümü göze alarak verdikleri çetin mücadeleri iyi bilmeliyiz!

30 Ağustos 1925 günü Kastamonu konuşmasında yine kadın hakları üzerinde duran Mustafa Kemal Atatürk ne diyor?

“Bazı yerlerde görüyorum ki kadınlar, yüzünü gözünü gizliyor ve yanından geçen erkeklere karşı, ya arkasını çeviriyor veya yere oturarak kapanıyor. Bu tavrın anlamı nedir? Efendiler medeni bir milletin anası, millet kızı bu garip şekle son vermelidir... Şüphe yok ki ilerleme adımları, iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme yeniliklerle birlikte, merhaleler aşmak lazımdır. Böyle olursa, inkılap başarılı olur. Herhalde daha cesur olmak lüzumu açıktır.”

Cumhuriyetimizi taçlandıran, Kadının toplumsal konumunun değişmesinde en önemli haklardan biri de 3 Nisan 1930’da tanınan Belediye Meclislerine seçme ve seçilme hakkıdır.

Türk kadınları bu haklarını 1933’te kullandılar.

5 Aralık 1934’te de milletvekili seçme ve seçilme hakkıyla birlikte Türk kadınlarına eşit yurttaşlık hakları tanınmış olması, biz Türk Kadınları için, özgürlüklerimiz kadar asla vazgeçemeyeceğimiz bir hakkımızdır... Atatürk bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getiriyor:

“Bu kararla Türk kadınları siyasal ve sosyal alandı pek çok batı ülkesindeki kadınlardan daha üstün bir durum kazanmışlardır. Bundan sonra peçe altında, kafes altında kadın kalmayacaktır. Türk kadınları bugün en önemli haklarını kazanmışlardır.

Kadınlarımız için ASIL MÜCADELE alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan BİÇİM ve KILIK'ta başarıdan çok; IŞIK'la, BİLGİ ve KÜLTÜR'le, gerçek FAZİLET'LE SÜSLENİP DONANMAKTIR! Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmıyacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak IŞIK'la, BİLGİ ve KÜLTÜR'le donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım. (31.1.1923)

- Milletimiz GÜÇLÜ bir MİLLET olmaya azmetmiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınlarımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan dolayı kadınlarımız İLİM ve FEN sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğretim basamaklarından geçeceklerdir.

Bizim DİNİMİZ hiç bir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir! ALLAH'ın emrettiği şey ERKEK ve KADIN MÜSLÜMANLAR'ın İLİM ve İRFAN edinmeleridir. KADIN ve ERKEK bu İLİM ve İRFAN'ı aramak ve NEREDE bulursa ORAYA gitmek ve onunla mücehhez olmak MECBURİYET'indedir. (31.1.1923)

Bizim toplumumuz için İLİM ve FEN lazım ise, bunları aynı derecede hem ERKEK hem de KADINLAR'ımızın iktisap etmesi lazımdır.

- Kadınlar İÇTİMAİ HAYAT'da erkeklerle BİRLİKTE yürüyerek birbirinin YARDIMCISI ve DESTEKÇİSİ olacaklardır. (31.1.1923)

- Malumdur ki, her sahada olduğu gibi TOPLUM HAYATI'nda dahi VAZİFE TAKSİMİ vardır. Bu UMUMİ VAZİFE TAKSİMİ arasında kadınlar KENDİLERİNE AİT olan VAZİFELERİ yapacakları gibi, TOPLUMUN REFAHI, SAADETİ için elzem olan umumi mesaiye de dahil olacaklardır.

- TARLALARDA erkeklerle birlikte ÇALIŞAN, kasabalarda pazar yerine giden, yumurta ve tavuğunu SATAN, ondan sonra kendisine gerekenleri bizzat satın ALAN, çalışmalarının hepsinde kocalarına yardımcı olan KADINLAR!.. Ben bu kadınlar arasında kocalarından daha iyi İŞTEN ANLIYANLAR'a ve HESAP YAPANLAR'a rastladım.

- DİN İCABI olan TESETTÜR, kadınların külfetini mucip ve ADABA AYKIRI OLMAYACAK basit ŞEKİLDE olmalıdır. TESETTÜR şekli kadını hayatından, mevcudiyetinden TECRİT edecek şekilde OLMAMALIDIR! (31.1.1923)

- Dünyada hiç bir milletin kadını "Ben ANADOLU KADINI'ndan fazla çalıştım. Milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte ANADOLU KADINI kadar emek verdim," diyemez!...

- Dünya yüzünde gördüğümüz her şey KADIN'ın ESERİ'dir. (31.1.1923)
- 1925 yılında İnebolu gezisinde Atatürk, örtünen kadınlarla ilgili şunları söyledi:

"Onlar yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak hiçbir şey yoktur. Önemli olarak şunu ihtar edeyim ki, bu halin muhafazasında inat ve taassup, hepimizi en az kurbanlık koyun olmak istidadından kurtaramaz.."
- 31 Temmuz 1932' de Türkiye güzeli Keriman Halis' in, Belçika' da yapılan yarışmada dünya güzeli seçilmesi üzerine Atatürk O'na "Ece" ünvanını verir ve Türk kadınına şöyle seslenir:

"Şunu ilave edeyim ki! Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihten bildiğim için, Türk kızlarından birisinin dünya güzeli seçilmiş olmasını çok tabii buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu hatırlatmayı da lüzumlu görürüm: Övünç duyduğumuz tabii güzelliğinizi fenni tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık olunuz ve bu gelişmelerin aralıksız gerçekleşmesini ihmal etmeyiniz. Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey, analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi, yüksek kültürde ve yüksek faziletle dünya birinciliğini elde tutmaktır."


Atatürk Türk kadını böyle görüyordu."Kaynak kısmen Internet sayfalarından."

Saygılarla.

Salı, Ekim 21, 2008

NERDEN NEREYE !!! Bölüm IV.




Türkler İslamiyete geçişleri ile birlikte, Arapların kültür etkisinde kalmaya başlamışlar, o dönemlerde Araplarda, kadınlara karşı bakış açısı fevkalade kötü olmakla beraber, kadınların hiçbir söz hakları yoktu. Araplar, doğan kız çocuklarını diri , diri toprağa gömüyorlar, kız çocukları ve kadınlar, Türklerden çok farklı olarak, hiçbir miras ve söz hakkına sahip olmayan adeta köle muamelesi görüyor, alıp satılabiliyorlardı.
Türk Kadının toplumdaki statüsünde de değişiklikler olmuştur. Özellikle Selçukluların Anadolu’ya gelişleriyle birlikte, farklı, farklı tarikatların Anadolu’da çıkışları da, kadının toplum içerisindeki sosyal yaşamında değişimler getirmiştir. Ama en büyük değişiklik, İstanbul’un fethiyle birlikte yaşanmıştır. Ortodoks Bizans’ın harem kültürünün etkisiyle, kadının kentlerdeki yaşamı iyice kısıtlanmış, kadınlar haremlerde mahpus hayatı yaşamaya başlamış olmalarına rağmen, köylerde ve kırsal kesimlerde, bu kadın erkek ayrımı yaşanmamıştır. Bu, Türk toplumunun kentsel yaşamında, kadın ve erkek arasında, adeta onulmaz yaralar açmış, kadınlar 2. sınıf insan konumuna düşürülmüşler, kadınlar hakkında bir çok olumsuz kavramların yerleşmesine ve sosyal yaşamda etkinliğinin yok olmasına neden olmuştur. Kırsal kesimdeki Kadın Günlük hayatın içinde, erkekle yanyana ve beraber üretimde yer almasına rağmen, kent kadınları ve saray kadınları, her türlü haklardan yoksun bırakılmıştır. Buna rağmen zaman, zaman sarayın haremi, saray kadınlarının siyasi entrikalarıyla tarihte yer aldığı, gayet iyi bilinen gerçeklerdendir.

Tanzimat döneminde, kadına karşı uygulanan bu sert tedbirlerde, değişimler baş göstermeye başlamış ve bu Osmanlı Devletinin son dönemlerine kadar, adeta bir çekişme halinde devam etmiştir. Cumhuriyet ise, Tanzimattan beri süregelen bu birikimlerle yaşama başlamıştır.


Osmanlı toplumunda kadının statüsü incelenmek istendiğinde Osmanlı Devleti’nin coğrafi sahası, 600 yıllık tarihinin her aşaması ve her bir yüzyılı araştırma konusu olabilecek niteliktedir. Türk töresinin ve İslâmî unsurların bir sentezinin oluşturduğu Osmanlı medeniyetinin üç kıtaya yayılmasında, devletin bir dünya devleti olmasında Osmanlı kadınının da erkeği kadar katkısı olmuştur.

Devletin kuruluşundan itibaren Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rum) ile başlayan, Osmanlı kadınlarının siyasî, askerî, hukukî ve sosyal, ekonomik ve kültürel faaliyetlerinin tam olarak anlaşılabilmesi için Osmanlı Devleti arşiv kaynaklarının; şeriyye sicillerinin, vakfiyyelerin, tapu tahrir defterlerinin, tereke defterlerinin, o dönemle ilgili yazılan klâsik eserlerin, seyahatnamelerin yeterince incelenmesi gerekmektedir. Osmanlı kadınının statüsünün incelenmesinde dönem sınırlamasına da dikkat edilmesi gerekmektedir. Osmanlı kadınının sadece Tanzimattan sonra faal olduğunu farzederek yapılan çoğu -popüler- araştırmalarda Osmanlı tarihinin daha önceki dönemlerinde Osmanlı kadını çoğunlukla yok farzedilmektedir. Tanzimat dönemi ile ortaya çıkan farklılıkları anlayabilmek için klâsik dönem üzerinde yapılan araştırmaları da incelemek gerekir.

Mekan, zaman ve sosyal tabaka açısından geniş bir yelpazeye sahip, Osmanlı kadını içinde haremdeki, köy, kasaba ve şehirdekinin yanında müslim, gayri-müslim, Arabı, Acemi, Rumu, Ermenisi ve Türkmenine kadar uzanan bir çeşitlilikte mevcuttur.

Osmanlı toplumunda kadın denildiğinde ilk akla gelen kesim haremdeki kadın olmuştur. Harem hakkında edinilen bilgiler Avrupalı gezginler, İstanbul’a gelen büyükelçiler, sarayda hizmet etmiş esirler tarafından yazılan; ancak gerçekte, söylentinin ve hayalin birbirine karıştığı eserlerden öğrenilenlerden oluşmaktadır.

Harem halkı, “sultan unvanını taşıyanlar (valide sultan, haseki sultan, şehzadeler ve sultan kızlar), haremde bulunan idareci - eğitici kadro ve en son olarak hizmetliler grubundan oluşuyordu. Padişahın özel hayatını sürdürdüğü Harem-i hümayun; aynı zamanda Enderun kısmı ile erkeklerin, harem kısmı ile kadınların eğitim gördüğü bir mekan idi. Her iki bölümde ilerleyebilmenin şartı, liyâkat ve zekâ idi, hareme alınan cariyelerin saray görgülerini öğrenmeleri, terbiye ve nezaket konusunda bilgi sahibi olmaları amacıyla eğitimlerine dikkat edilirdi. Harem de kadınlara okuma-yazma, Kur’an-ı Kerim ve Türkçe öğrenmelerinin yanında nakış işlemek, dikiş dikmek, dantel işlemek, örgü örmek gibi meziyetler de kazandırılıyordu.

Harem hiyerarşisi içinde ğitim süresi Enderunda olduğu gibi yedi sekiz yıllık bir eğitimden oluşuyordu, her kademede başarılı olanlar bir üst eğitime geçerlerdi. Bu sistem içinde yükselen kadınlar farklı bilgi ve becerilere sahip oluyorlardı. Padişah eşlerinin hemen hemen hepsinin odasında bir kitaplığı vardı. Günlerinin büyük çoğunluğunu okumakla ve okudukları kitaplar hakkında sohbet ederek geçirirlerdi. Özellikle tarih kitapları okuyanların yanında musikiye aşina olanlar da vardı. Bu açıdan valide sultanların çeşitli dönemlerde menfi-müsbet manada sarayda etkili olmalarında aldıkları eğitimin de etkisi büyüktür. Padişah kızlarının -sultanların- eğitimi ile ise kendi anneleri, dadı ve kalfalar uğraşırlardı. Okuma çağına geldiklerinde padişahın emri ile ilk derslere başlanırdı. Kur’an-ı Kerim’i okuma, Arapça, Farsça derslerinin yanında matematik, tarih, coğrafya dersleri verilirdi. XIX. yüzyıldan sonra bu derslere Fransızca, musiki, piyano dersleri de eklenmiştir.

Osmanlı da sadece haremdeki kadın değil; Anadolu kadınının da hukukî, sosyal, ekonomik alanlarda haklarını kullandıklarına dair örnekler bulunmaktadır.

Aileye verilen öneme bağlı olarak bu müessesenin kurulması, devamı için devlet tarafından birtakım tedbirler alınmıştır. İslâm hukukunun uygulandığı Osmanlı Devletinde evlenmelerin kadı huzurunda yapılması ve yazılı hale getirilmesi ile kadınların güvence altına alındığı görülmektedir. Fetvâlarda, izinnâmelerde ve sicillere kaydedilmiş nikah akidlerinde evlenecek kızın bu evliliğe razı olması şartı getirilmiştir. Dönemin kayıtları incelendiğinde hakkında kayıt tutulmayan evlenme akidlerinin geçersiz sayıldığı ortaya çıkmaktadır. Osmanlı Devletinde evlenme, boşanma, miras konularında kadınlar mahkemelere başvurarak haklarını aramışlardır. Mahkemelere kadınların başvurmalarının başlıca sebebleri; İslam hukukuna göre hakları olan miras, nafaka ve mehir konusunda alacakları ve anlaşmazlıkları halletmek idi. Kadınlar nikah akdi sırasında boşanma selâhiyeti isterlerse bu haklarını kullanabiliyorlardı. Şiddetli geçimsizlik kadının boşanma talebinde ilk sırayı alıyordu. Gaziantep’de Ümmühan adlı bir kadın mahkemeye başvurarak kocası Osman b. Ali’den mehrinden ve iddet parasından vazgeçerek ayrılmıştır. Ancak kadın daha sonra ödediği bedelin ağır olduğunu belirterek bu miktarı ödemesinin zor olduğunu ve haksızlığın giderilmesini talep etmiştir.

Erkeklerin eş ve çocuklarının geçimini temin ile mesul olmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan nafaka hakkı erkeğin kadına karşı bir mesuliyeti idi. Bursa’da Abdullah oğlu Mehmet İzmir’e giderken ailesinin nafakasını karşılama konusunda bir akrabasını kefil tayin etmiş, ancak bu kişi vazifesini yerine getirmeyince Mehmet’in eşi Kerime Hatun mahkemeye başvurarak hakkını istemiştir.

Ölen şahsın kimliği, varisleri, aile fertleri, çocuk sayısı, anne ve baba, kardeşler ve mirasa dahil edilen diğer akrabalar hakkında bilgi sahibi olduğumuz tereke defterleri üzerinde Ankara, Kayseri, Konya, Sivas, Amasya, Adana, Diyarbakır, Edirne, Manisa ve Trabzon şehirlerinde yapılan bir araştırmada 1350 tereke defterinden 246 tanesi kadınlara aittir. Bunlar içinde 10 kadın köyde, diğerleri ise şehirde yaşamaktadır.

Şeriyye sicillerinde yapılan incelemelerin büyük çoğunluğunda çok eşliliğin yaygın olmadığı, birden fazla eşle evliliğin en önemli sebebinin ise; evlat sahibi olma, kız çocuğu olanlar arasında da erkek evlat sahibi olma arzusu vardı.

Sosyal yardımlaşma ve dayanışma anlayışının ilk örneğini bulduğumuz, “çıplak milleti giydirmek, aç milleti doyurmak” ifadesi Türk-İslâm devletlerine vakıflar yoluyla toplumun ihtiyaçlarının karşılanması şeklinde devam etmiştir. Toplumda karşılıklı sevgi ve saygı anlayışı ile hiçbir zorlama olmadan sahip olduğu imkanlardan diğer insanların da yararlanmasını isteyen kadınlar, vakıflar yolu ile kurdukları cami, mescid, han, hamam, medrese, kütüphane, hastahane, köprü, sebillerin Anadolu’nun hemen hemen her köşesine nakşedilmesinde de büyük rol oynamışlardır. Özellikle kadınların bu konuda en az erkekler kadar istekli olmaları da ayrı bir önem taşımaktadır.

Yoksul kızlara çeyiz verilmesi ve düğün yapılması, okul çocuklarına gıda, elbise, yakacak yardımı, yoksullara yemek verilmesi, borçluların borçlarının ödenmesi, mahallelerden köylere kadar su ihtiyacının sağlanması gibi farklı sahalarda faaliyette bulunan hizmet amaçlı vakıflar kurulmuştur. Böylece sadece aile kadınlarını değil yetim, yoksul, mahkumları da içine alan kadınlara imkanlar sağlanmakta idi.

Saray çeşitli yönleri ile halka önderlik etmiştir ki, bunların başında valide sultanların başını çektiği hayır müesseseleri olan vakıflar da gelir. Osmanlının ilk zamanlarında kadınlar tarafından yaptırılan önemli bir vakıf kuruluşu Manisa’da Hafsa Sultan tarafından yaptırılan külliyedir. Külliye içinde bulunan hastahanede ruh hastaları musıki ile tedavi ediliyordu. Bu aynı zamanda kadınların ekonomik haklarını dilediklerince kullanmalarına bir örnekti. Bugün Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde yer alan 30.000 vakfiyyenin içinde kadınların kurduğu vakıfların sayısı hiç az değildir.

Ankara Şeriyye Sicilerine göre burada kurulan 151 vakıftan 43 tanesi, 1546 tarihli İstanbul Tahrir defterlerine göre ise 2517 vakfın 913’ü kadınlara aittir. (10)

Kadınlar, ekonomik hakları bakımından tıpkı erkekler gibi eşit haklara sahipti. Kazandığı para kendisine aitti ve dilediği gibi kullanabilirdi. Kadınların gelirlerinin başında, evlenirken nikah akdi sırasında belirlenen mehir, miras payı ve diğer yollardan elde edilenler bulunuyordu. İslâm hukukuna göre mal ayrılığı prensibine bağlı olarak kadınlar bu gelirlerini istedikleri gibi çeşitli yatırımlarla değerlendirmişlerdir. XVII. asırda Kayseri’de mülk sahibi olan erkekler ile kadınların sayısının birbirine yakın olduğu tespit edilmiştir. (11) Kadınlar ticarî haklarını da bizzat ya da vekilleri vasıtasiyla mahkemelere başvurarak aramışlardır.

Toplumda kadının iktisadî faaliyetinin bir yönü de; tarımın başlıca geçim kaynağı olmasından dolayı, ekim, dikim, hasat, satış konularında kadınlar erkeklerle aynı, kimi zaman daha önde olmuşlardır. Kırsal kesim kadını bu açıdan anaerkil yapıyı sürdürmektedir. Şehirlerde yaşayan kadınlar ise bu kez el emeklerini değerlendirerek isimlerini duyurmuşlardır. Manisa’da şehre getirilen pamuğu ip haline getiren ve tezgahlarda dokuyan kadınlar şehirde çıkrık sayısı artınca bundan mağdur duruma düşmüşler ve çıkrıkların sayısının sabit tutulması için mahkemeye başvurmuşlardır. (12) Şehirlerde yaşayan kadınlar ise dokumacılık, ip eğirme, örgücülük gibi işlerde çalmışmışlardır. Bursa’da mum imaliyle uğraşan Fatıma Hatun loncaya kaydedilmek için mahkemeye başvurmuştur.

Osmanlı Devletinin klâsik dönemine bugünden bakarak kadınların siyasî, ekonomik, askerî, kültürel haklarının olmadığını belirtmek mümkün değildir. İncelenen Osmanlı kaynaklarına dayanarak Osmanlı kadınının işlevsiz bir yapıya sahip olmadığını söylemenin yanında mükemmel olduğunu da iddia etmemek gerekir. 600 yıllık Osmanlı Devletinin arşiv kaynaklarının henüz yeterince incelenmemesi, Osmanlı Devleti açısından da daha pek çok keşfedilecek mevzuun olduğunu göstermektedir. Buna bağlı olarak Osmanlı kadınının Türk- İslâm kültürünün temel taşlarının bugünlere taşınmasında önemli bir role sahip olduğunu göz ardı etmemek gerekir.
Kaynaklar.Leslie P. PEIRCE; :Harem-i Hümayun (çev: Ayşe Berktay), İstanbul 1996,s.156.Çağatay ULUÇAY; Harem II, Ankara 1988, s. 18-19.ULUÇAY; s. 87.
Saim SAVAŞ; Fetva ve Şeriyye Sicillerine Göre Ailenin Teşekkülü ve Dağılması” Sosyal Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi C.III, s. 530.
Asım YEDİYILDIZ; “Şeriyye Sicillerine Göre Bursa’nın Sosyo-Ekonomik Yapısı” Vakıflar Dergisi, C. XXIII, Ankara 1994.
Ömer DEMİREL, Adnan GÜRBÜZ, Muhiddin TUŞ, “Osmanlılarda Ailenin Demografik Yapısı” Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi C. II s. 106
Ö.DEMİREL, A. GÜRBÜZ, M. TUŞ; s. 101.
Erdem YÜCEL, “Osmanlı Tarihinde Vakıf Yapan Kadınlar” Hayat Tarih Mecmuası, C.7, Şubat 1971. Sa: 1 s. 44-45, Müjgan CUNBUR” Türk Kadınlarının Kurdukları Vakıf Kütüphaneler”, Türk Kadını 1.Sa: 3 s. 10-11, “Selçuklu ve Osmanlı Devirlerinde Kadınların Kurdukları Şifahaneler”, Erdem, C.3, Sa: 8, s. 348.
M.Akif AYDIN; “Osmanlı Toplumunda Kadın ve Tanzimat Sonrası Gelişmeler” Sosyal Hayatta Kadın İstanbul 1996, s. 144.
Ronald C. JENNIGS; “Women in Early 17th Century Ottoman Judical Records the Sharia Court of Anatolian Kayseri” J.E.S.H.O Vol., XVIII, s. 98-99 AYDIN; s. 144-145.
Kadriye Yılmaz KOCA, Osmanlı’da Kadın ve İktisat, İstanbul 1998, s. 86.
Saygılarla.





Pazartesi, Ekim 20, 2008

NERDEN NEREYE !!! Bölüm III.


Eski bir Türk atasözü; ‘’Birinci zenginlik sağlık,ikinci zenginlik iyi bir kadın.’’
Yine Arap gezgini olan İbn’i Batuta şöyle der ‘’ "Burada tuhaf bir hale şahit oldum ki o da Türkler'in kadınlarına gösterdiği hürmetti. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerinden daha üstündür."
Kağanın buyrukları yalnız "Kağan buyuruyor ki" ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmezdi.
Yabancı devletlerin elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber olurdu. Tören ve şölenlerde kadın, hakanın solunda oturur siyasi ve idari konumlardaki görüşlerini beyan ederdi. Mesela büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Tanrıkut Mete Han'ın Katunu imzalamıştır.
Ebul Gazi Bahadır Han, Secere-i Terakime'de, Oğuz ilinde, yedi kızın uzun yıllar beylik yaptığını anlatmaktadır.
Kadının yüceliği Altay Dağları'nın en yüksek tepesine "Kadınbaşı" ismi verilerek yaşatılmıştır.
Eski Türklerde kadın miras hakkına sahipti. Kadının kendine ait mülkü mevcuttu. Kadının bunu istediği gibi kullanma hakkı vardı.
Eski Türklerde koca karısını boşayabildiği gibi,kadında kocasını boşayabilirdi.
O zamanlarda diğer toplumların kadına bakışı ise :İngiltere'de XI. asra kadar kocalar karılarını satabilirdi. Hıristiyanlar ise; kadına şeytan gözüyle bakmışlardır. Yine İngiltere'de kadın "murdar" bir varlık sayıldığı için İncil'e el süremiyordu. Kadınlar İncil'i okuma hakkına Hanry devrinde (1509-1547) sahip olmuşlardır.
İngiliz piskoposu Dour'un 1888 yılında Westminster Kilise'sinde vaaz verirken söyledikleri; "Bundan yüz sene öncesine kadar kadın erkeğin sofrasına oturma hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze başlaması da caiz değildi. Kocası başının ucuna kocaman bir sopa asardı ve karısı ne zaman emrini tutmazsa onu kullanırdı. Erkek çocuklar ise; analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla paye vermezlerdi."
Çin'de , boşanma hakkı sadece erkeğe mahsustu.
Budizm'in kurucusu Buda ise; ilk başlarda kadınları dinine kabul etmemiştir.
Roma hukukunda kadın, kendi malına hükmedemezdi, vasiyet yapamazdı. Roma hukuku kadını ergin kabul etmiyordu. Onu noksan akıllı sayıyordu. Roma'da dul kadının evlenmesi suç sayılıyordu.
Çin'de yeni doğan çocuk, erkekse pahalı kumaşlara, kız ise bez parçalarına sarılırdı.
İran'da kanları bozmamak için yakın akrabalarla evlilik uygun görülmüştür. Bu sebepten anaları ve kız kardeşleriyle evlenenler ortaya çıkmıştır. ( Özellikle Mazdeizm’in popüler olduğu dönemde.)
Cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri gömmeleri bir gerçektir. Kız çocuğa sahip olmak onursuzluk sayılmıştır.
Yine biliyoruz ki; tarihte “Devlet Başkanlığı” yapan ilk kadınlar da, Türklerdir.

Yine, Türk Kadının toplumsal yaşamıyla ilgili olarak, Ziya Gökalp, “Türkçülüğün Esasları” adlı kitapta, detaylı olarak bilgiler vermiştir. Bu eserde yer alan bilgilere göre eski Türklerde ana ve baba soyu, değerce birbirine eşit tutulmuştur. Ayrıca ev yalnız kocanın malı olmayıp, karı ve kocanın ortak malıdır. Bu nedenle evin erkeğine “ev ağası” denildiği gibi, evin hanımına da “ev hanımı” denirdi (Unat,1982:7)diyor ve devam ediyor:

“…..tüm aile uygulamalarında kadın ve erkeğin birlikte bulunması zorunluluktu. “Velayeti amme Hakan ile Hatunun her ikisinde müpteseken tecelli ettiği için, bir emirname yazıldığı zaman “Hakan Emrediyor ki” ibaresiyle başlarsa kabul olmazdı. Kabul olması için, “Hakan ve Hatun Emrediyor ki” sözleriyle başlaması gerekirdi. Ayrıca Hakan tek başına bir elçiyi huzuruna kabul edemezdi. Elçiler ancak, sağda hakan ve solda hatun oturdukları bir zamanda, ikisinin birden huzuruna çıkarlardı. Şölenlerde, kenkaşlarda, kurultaylarda, ibadetlerde ve ayinlerde, harp ve sulh meclislerinde hatunda mutlaka hakanla beraber bulunurdu.”(Gökalp,1958:112)
Türk kadının ilk evredeki yerini kısaca özetlemiş olduk.Bundan sonraki bölümde ise
Türklerin İslamiyete geçişle Arap kültürünün yavaş yavaş yayılması, o kültürün
kadına bakışı ile Türk kadının yeni bir yaşam tarzı ortaya çıkmaya başladı.
Bu zaman dilimi Atatürkün Cumhuriyeti kuruşuna kadar devam etti.
Saygılarla.

Pazar, Ekim 19, 2008

NERDEN NEREYE !!! Bölüm II.


Türklerin kadına verdikleri değeri zaman içinde incelemeye baktığımız zaman, değişik evreler geçirdiğini görebiliriz.
Bunun izleri, getiri ve götürüleri, gece ile gündüz gibi olduğu görülmektedir.
Kaynak olarak Türk destanları ile devam etmeye kalktığımız zaman:

"Dede Korkut hikayelerinden olan "Deli Dumrul"da, Dumrul canının yerine can bulma çabasına girince bunu kadınından bulmuş, kadın ona hiç çekinmeden canını vereceğini söylemiştir. Yine Türk kültüründe destan kahramanları iyi ata binen, iyi kılıç kullanan, iyi savaşan kadınlarla evlenmek istemektedir. Nitekim, Dede Korkut'taki Bamsı Beyrek hikayesinde yer alan "Banu Çiçek" bunun en güzel misalidir."

"Kırgızların Manas Destanı'nda kadın, evin namusunun koruyucusudur. Kazaklar'da kadına verilen değer şu atasözüyle ne güzel anlatılmıştır: "Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır."

"Tüm Türk destanlarında sarsılmaz bir saygı, sevgi ve sadakat vardır. Gerdeğe girdiği gün murad alıp vermeden yalnız kalan kadın kocası ölünceye kadar onu bekleyeceğine ve üzerine bir erkek sinek bile kondurmayacağına and içerdi. Kadınların savaşta düşmanın eline geçmesi büyük bir zillet sayılırdı. Oğuz Kağan Destanı'nda ırza tecavüz edenlerin öldürüldüğü veya gözlerine mil çekildiği ifade edilmektedir."

Türk kadınını o zamanlarda yabancı gözü ile incelediğimiz zaman tarih içinde bu gibi belgelerde görebiliyoruz.

"İranlı bir tarihçi olan Gerdizi de "Malumdur ki Türk kadınları çok iffetlidirler." derken Türk kadınının ahlaki temizliğini övmektedir. Bu övgü boşuna değildir. Nitekim kadın adları arasında temiz, faziletli manasına gelen "Hun, Sabir, Arig, Arık, Uygur Silink, Kazan Silu" gibi adların bulunması sebepsiz değildir. Aynı şekilde İbni Batuta Şehnamesi'nde Kırım'daki hatıralarını anlatırken söyle demektedir. "Burada tuhaf bir hale şahit oldum ki o da Türkler'in kadınlarına gösterdiği hürmetti. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerinden daha üstündür."

"İslamiyet öncesi Türk toplumlarında kadınsız bir iş görülmezdi. Kadın erkeğin tamamlayıcısıydı. O sürekli erkeğin yanındaydı. Hakanın buyrukları yalnız "Hakan buyuruyor ki" ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmezdi. Yabancı devletlerin elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber olurdu. Tören ve şölenlerde kadın, hakanın solunda oturur siyasi ve idari konumlardaki görüşlerini beyan ederdi. Mesela büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Mete Han'ın hatunu imzalamıştır."

"Ebul Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime'de, Oğuz ilinde, yedi kızın uzun yıllar beylik yaptığını anlatmakta ve bu kızların isimlerini şöyle sıralamaktadır: "Boyu Uzun Burla, Barçın, Salur, Şabatı Hatun, Künin Körkli, Kerçe Buladı, Kuğatlı Hanım."

Türk kadını, diğer toplumlarda olduğu gibi baskı altında tutulmuyor, aşağılanmıyordu. Kadının yüceliği Altay Dağları'nın en yüksek tepesine "Kadınbaşı" ismi verilerek, sanki çağlar sonrasına bir mesaj gibidir."

Eğer o devirlerde diğer topluluklar içinde kadına bakış ise "kadın acınacak" haldeydi.

"Cahiliye devri Araplarında, kadının kocası yanındaki değeri, alınıp satılan bir maldan farksızdır. Arap erkeği adet zamanında kadınla bir arada oturmaz, onunla yiyip içmezdi. Aynı dönemde yine burada kadının miras hakkı yoktu. Oysa, Türk kadını miras hakkına sahiptir. Mesela; Yakutlar'da kadının kendine ait mülkü mevcuttur. Buna "and" veya "nemse" adı verilir. Kadının bunu istediği gibi kullanma hakkı vardır. Ölen bir kocanın karısı var ise; bunun mirastan iki hali olur.
1. Kocanın oğlu veya kızı, oğlunun oğlu veya kızı ile beraber bulunuyorsa sekizde bir
2. Bunlardan hiç biri kadının yanında değilse dörtte bir miras alırdı."


Aynı dönemlerde Avrupa'da ve daha büyük kültür düzeyi yüksek ülkelerde kadınların durumu nasıldı ?
"İngiltere'de XI. asra kadar kocalar karılarını satabilirdi. Hıristiyanlar ise; kadına şeytan gözüyle bakmışlardır. Yine İngiltere'de kadın "murdar" bir varlık sayıldığı için İncil'e el süremiyordu. Kadınlar İncil'i okuma hakkına Hanry devrinde (1509-1547) sahip olmuşlardır.

İngiliz piskoposu Dour'un 1888 yılında Westminster Kilise'sinde vaaz verirken söyledikleri tüyler ürperticidir..
"Bundan yüz sene öncesine kadar kadın erkeğin sofrasına oturma hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze başlaması da caiz değildi. Kocası başının ucuna kocaman bir sopa asardı ve karısı ne zaman emrini tutmazsa onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocuklar ise; analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla paye vermezlerdi."

"Çin'de ise, boşanma hakkı sadece erkeğe mahsustu. Kadının böyle bir hakkı yoktu. Oysa Türk kadını tüm bu haklara sahipti. "Koca karısını, kadında kocasını boşayabilirdi. Koca karısının getirdiği çeyizinin bedelini verirken, kadın para vermek veya mihrinden vazgeçmek suretiyle kocasından boşanabilirdi."

"Budizm'in kurucusu Buda ise; ilk başlarda kadınları dinine kabul etmemiştir. Eski Türk kadını, Roma kadınından da fazla haklara sahipti. Roma hukukunda kadın, kendi malına hükmedemezdi, vasiyet yapamazdı. Roma hukuku kadını ergin kabul etmiyordu. Onu noksan akıllı sayıyordu. Romalı kadın Jüstinyen devrine kadar tam bir esir hayatı yaşamıştır. Roma'da dul kadının evlenmesi suç sayılıyordu. Yine Çin'de yeni doğan çocuk, erkekse pahalı kumaşlara, kız ise bez parçalarına sarılırdı. İran'da kendilerine eş olan kızlar günahkar sayılmışlardır. İran'da kanları bozmamak için yakın akrabalarla evlilik uygun görülmüştür. Bu sebepten anaları ve kızkardeşleriyle evlenenler ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri gömmeleri acı bir gerçektir. Kız çocuğa sahip olmak şerefsizlik sayılmıştır."

Bu dönemlerde, Türk kadını, toplumun şerefli bir ferdi olarak itibar görmüşlerdir. Türk kadınının böyle ihtişam içinde ve saygı görerek yaşaması Türk karakter ve kültürünün yüksek değerini ifade eder.

(Devam edecek.Yazi dizisi sonunda alınan kaynaklar belirtilecek)
Saygılarla.

Cumartesi, Ekim 18, 2008

NERDEN NEREYE !!! Bölüm I


Hanların ,hakanların önünde eğildiği şeref abidesi olan varlıkdan bahs etmek istiyorum.
Türk toplumunda ailenin temeli olan varlık.Destanlarda Türk felsefesinde taht kurmuş varlık.Olmazsa olmazların tek yoldaşı.
Duyularımızın dışında bir varlık olarak Türk destanlarının simgesi kadını yazmak istedim.


"Yaratılış Destanı'nda, Allah'a insanları ve dünyayı yaratması için fikir ve ilham veren "Ak Ana" adında bir kadındır. Oğuz Kağan'ın ilk karısı, karanlığı yararak, gökten inen mavi bir ışıktan, ikinci karısı ise kutsal bir ağaçtan doğmuş insanüstü varlıklardır. Yakutlar'da "Ak Oğlan" ağacın içinden çıkan nurlu bir kadın tarafından emzirilmiştir. İlk Türk yazıtlarından olan Bilge Kağan kitabesinde Kağan: "Sizler anam hatun, büyük annelerim, hala ve teyzelerim, prenseslerim..." hitabıyla söze başlar."

"En eski Türk inancına göre, "Han ile Hatun" gök ile yerin evlatlarıdır. Kadın burada yedinci kat göktedir. Kadına, böylesine bir kutsallık veren törede kadının dövülmesinin, horlanmasının imkanı yoktur. Zaten Türk kültüründe ve destanlarında böyle bir durum göze çarpmamaktadır. Türk destanlarında kadın erkeğin daima yanındadır. Onların güç ve ilham kaynağıdır."


Bu gün ise Türk toplumunda kadının yeri ve hakları nerelere gelmişdir.
Yasalarda Cumhuriyet ile verilen hakların toplum içinde uygulanması yaşam tarzı ne boyutlarda.
Bu yazı dizisinde Nereden nereye geldik nereye gidecek olarak yer alalım.
Bu gün Türk kadının bu topluma neler verebileceğini daha doğrusu neler vermek zorunda
olduğunu masaya yatıralım.
Yazacağınız yorumlar bu yazı dizisinin gerçek yüzü olacaktir."veya dizi olmadan bitecektir".
Saygılarla.

Cuma, Ekim 17, 2008

UH...



Adalet Bakanlığı’nda yapılan toplantılarda çok tartışılacak öneriler geldi

1) Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu’ndaki (TCK) evlenme yaşı 14 olsun. 2) Eşin tecavüzünde 7 yıl olan ceza 1 yıla indirilsin. 3) Reşit olmayanla cinsel ilişki suçunda şikâyet koşulu 15 yaşından 14 yaşa indirilsin...

Adalet Bakanlığı’nda yapılan bir toplantıda, evlenme yaşının 14’e indirilmesini öngören, tecavüzcüyle evlenme durumunda cezanın ortadan kalkmasını sağlayan ve reşit olmayanla cinsel ilişkide şikâyet yaşını 14’e indiren yasa değişikliği önerileri üzerine tartışmalar yapıldığı ortaya çıktı.K.Gazeteler.

Örnekler :MALATYA - Ü. G. Ö. 14 yaşındayken pazarcılık yapan 17 yaşındaki A.T. tarafından kaçırıldı ve tecavüze uğradı. Aileler araya girince sorun adliye yerine imamın önünde 'çözldü'.
Sonuc : Yaşadığı olaylara dayanamayan Ü. G. Ö'se önceki gün babasına ait kurusıkıdan bozma tabancayla başına ateş ederek hayatına son verdi. İlköğretim çağında tecavüze uğrayan Ümmi Gülsüm'ün "Arkadaşlarım okula gidiyor, ben ise anne oldum. Bunlar olmamalıydı" dediği öğrenildi.
Yedi kardeşin en büyüğü olan Ümmi Gülsüm'ün, cenazesi dün ikindi namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından Malatya Şehir Mezarlığı'nda ailesi tarafından sessiz sedasız toprağa verildi.

Türkiye Birleşmiş Milletler Genel Merkezinde 1990- 29-30 Eylül tarihleri arasında toplanan “Çocuklar için Dünya Zirvesinde” ilk kez imzaya açılan Çocuk Hakları Sözleşmesini toplantıda bulunan dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal ın imzalamasıyla sözleşmeye ilk imza koyan devletler içinde yer almıştır.

Peki kimler çocuk sayılır ?

Madde 1: Bu sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, on sekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır.

Beni bağlıyan yorum :
Gazetelerin yazdığı gibi Adalet Bakanlığında böyle tekliflerin konuşulduğuna inanmıyorum.
Nedeni ne olursa olsun, neye hizmet ediyorsa bile.Hakikaten böyle bir teklifde bulunan
kisi 100 binlerce olaylardan bir tanesi olarak gösterdiğim örneğin suçlusu olur.
Nokta koymak zorundayım eğer devam etmeye kalkarsam yazacaklarımdan dolayı kendimi tanımaz olabilirim.
Erkek olarak değil insan olarak utanılacak bir durum.
Saygılarla.

Perşembe, Ekim 16, 2008

BAS GAZA...


Otoyollarda 135 duble yollarda 120


AKP, otoyollarda 120 olan azami hızın 135 km'ye, duble (bölünmüş) yollarda ise 90'dan 120 km'ye çıkarılması için düğmeye bastı.

Aşağıda bazı ülkelerdeki hız tablosunu verdim.Almanya hariçinde aşağı yukarı bütün ülkeler sürrat yollarındaki limiti 110 ila 130 arası tutmuşlar.Almanya 130 km için vermiş olduğu teklif ise çok az bir oyla meclisde kabul edilmemişdi.Fakat buna karşılık % 80 kadar yollarda limit 120 olarak sınırlandırıldı.
Çok yüksek güçde arabalar ürettikleri halde neden ısrarla 130 olarak limit sınırlaması getirmişlerdi.
- Her halde iyi araba kullanamıyorlar.
- Kaza oranına bakılınca bizden daha az ölüm oranına sahipler.
- Yeterli yollara sahip değiller diyeceğim ama ...
- Avrupanın her tarafını ağ gibi sürrat yolları ile kaplamışlar.
- Bunun nedenini sizler verin.
1. Aşırı sürrat fazla yakıta neden olmaktadır."Buda havanın kirlenmesi demektir."
2. Yüksek tempoda olacak olan kazalar ölümle sonuçlanıyor."Buda insan kaybı demektir"
3. 120 km.le 135 km.saate 7 dk gibi bir fark yapar eğer 10 saat yol aldığımızı düşünecek olursak ulaşacağımız noktaya sadece 1 saat gibi erken varacağımız demektir.
1 saat için bir kere sahip olduğumuz yaşamı rizikoya atmak; nefes aldığımız havayı kirletip yaşam alanlarımızı zehirlemek, yoksa havaya savurduğumuz yakıtı çok daha güzel yerlerde harcamak.

Saygılarla.
Sehir içi (in km/h)
Oto yol (in km/h)
Sürat yollari (in km/h) Romörk çekiciler için

Belcika

50 90
Sürrat yollari
120 120


Bosna Hersek

60 80 120 / *80 *


Bulgaristan

50 90/*70 130/*100 *


Danimarka

50 80/*70 130/*80 *


Almanya

50 100/*80 Limit yok
Tavsiye edilen 130/*80 *


Estland

50 90 110/*90 *


Filandiya

50 100/*80 120/*80 *


Frankreich

50
90 / *80
Sürrat yollari 110 / *100
Yagmurda 80
130 / *110

Yagmurda 110**
* 3,5 t


Yunanistan

50 90 (kismen 110)/*80 120 /*80 *


Ingiltere

48 96/*80 112/*96 *


Irland

50 80 / *100 120
Italya
50 90/*70
Sürrat yollari:
110/*70 130/*80
yagmurda 110 *


Hirvatisdan

50 80 Sürrat yollari: 100/*80 130/*80 *


Lettland

50 90 110/*80 *


Litauen

50 90 110

Luxemburg

50 90 *75
130/*und**90/
Yagmurda 110/**75
**


Malta

50 80

Mekodonya

50 / 60 80
Sürrat yollari 100 120/*80 *


Hollanda

50 80:Sürrat yollari 100/*80 120/*80 *

Norwec

50 80/*(Frensiz 60) 90/*80
*

Çarşamba, Ekim 15, 2008

ÖZLİYECEĞİZ.


Ötelerde Aramak

Kaçmış uykum yabancı ormanlardan,
Dağlar mağaralarla ovalardan kaçmış.

Yağız at bir başka kişi, bir uzak,
Çözülür çözülmez kaçmış.

Soğuk, düzgün, anlamlı, taş, oyunsuz,
Dev okuldan mini mini çocuklar kaçmış.

Suçlama bu ak gövdeyi şimdicik,
Usu bilinmeze kaçmış.

Geceleyin çırılçıplak düşmüşüm ben ardına,
Yüz ölüm var, biri kaçmış.


Fazıl Hüsnü Dağlarca

Pazar, Ekim 12, 2008

PAZARIN SOHBETI.



Pazarın Sohbetinde; bu günlerde renklerin en güzellerini sunan, doğanın bir parçası olan bitkilerden bahs etmek istiyorum.
Onları ne kadar tanıyoruz ?
İnsan olarak onları ele aldığımız zaman nasıl algılayabiliriz...
Bitkilerin düşünme ve hissetme gibi yetenekleri varmıdır ?
İnsan mantığı bu soruyu nasıl cevaplandırabilir...
Bir çoğumuz çiçekleri okşıyarak onlarla konuşarak bu iki canlı birbiriyle bağlantı kurabildiğine inanmaktadır.
Hakikaten böyle bir bağlantının gerçeklik derecesi varmıdır ?

Uzun çalışmalar neticesinde Hücre Biyologlarının ortaya koydukları tezlerde; bitkilerin koku, tad,görme,duyma ve konuşma yeteneklerine sahip olduklarını görmüşlerdir.Bu durumun tıpkı hayvanlarda olduğu gibi.

Bir çok botanik uzmanlarının uzun çalışmalarında bitkilerin yapı sistemlerinin tıpkı insan yapısındaki sinir sistemi gibi çalıştığını gözlemişlerdir.Mısır bitkisinin salgıladığı bir koku sayesinde yeni doğan yabani arılarını kendilerine çekerek, diğer kendisi için zararlı haşerelerin yok edilmesini sağlaması gibi.Tabii bu binlerce örnekden bir tanesi.

Bu örnekler, çalışmalar; bitkilerin tıpkı insanlarda olan bu beş duygunun aynen bitkilerde de olduğu, hatta onlarda bu duyguların bizlerde olmıyan çok daha fazla artları olduğu, akıl olarak bizleri katlıyabileceklerini görebilmektedir.
Bunlardan bazılarını örnek göstermeye kalkacak olursak : 20 üzerinde faktör gösterebiliriz.İklim değişikliğini algılama ki "bizler hala bunu tam olarak çözebilmış değiliz" ışık,toprağın değer ölçüleri,yer çekiminin değerleri,yön tesbiti,zemin üzerinde magnetik ve elektrik değerlerin tesbiti gibi.

Bazı yazılarımda bu değerli canlı türüne elimizden geldiği kadar değer vermemizi defalarca yazıyorum.Bu canlı türünden öğreneceğimiz o kadar çok şey varki.
Uzayda yaşamın olup olmadığı, başka hayatların merakı içinde kıvranırken.Burnumuzun dibinde ki canlı türünü anlamamakda onları her fırsatta yok etmeye çalışmamızı gördükçe hayret ediyorum.Gözümüzün önünde bizden çok çok akıllı bir canlı türü duruyor.
Bu gün Hücre Bioyologların yapmış oldukları çalışmalarda bitkiler kökleri sayesi ile, bu gün bizlerin internet ağını çok zaman önce kurarak birbirleri ile ilertişimde olduklarını görmüşlerdir.Bir Roggen bitkisinde 13 milyon kökün olduğu, bununda uzunluk olarak 600 kilometreye eşit olduğudur.Bu her kök kılcallarının uçları ise tıpkı elektronik bir beynin çalışma sistemi olarak çalıştığı bilgi toplama ve dağıtma kapasitesine sahip olduğu tesbit edilmiştir.

Bu durum karşısında bitkilerin aralarında bir iletişim olduğunu görebiliyoruz.Toprakda bu bilgilerin su tarafından cözülmesi diğer bitki çeşitlerin kendilerine has tad faktörü ile çevrelerindeki bitki örtüsü hakkında bilgiye sahip olabiliyorlar.

Bu gün bu harika canlı türünü biraz olsun incelemekle bazı soruların cevaplarını bulmaya çalışılıyor.
Ama en çok merak edilen konuda bu canlı türünün acı duyup duymadığı?
Araştırmacılar bu konuda yapılan çalışmaların daha başında olduklarını söylemektedirler.İlmi bir bilgeye ulaşamadıkları için cevap verememektedirler.
Eğer bu konuda nacizane bir fikir yürütmem gerekirse; bu kadar harika duygulara sahip canlı türünün bu duyguya sahip olduğuna inananlardanım.Bir çevremize bakalım doğada açtığımız yaraları sarmaya çalışırken attıkları çığlıkları bizlere aktarmaya çalışan bir avuç insan gurubunun göz yaşları göstermiyormu.

Bir başka Pazarda bu harika canlı türünün bizlerin gözleri önüne serdigi renk cünbüşünden bahs edeceğim.
Iyi Pazarlar dileği ile kalın sağlıcakla.
Saygılarla "

Cumartesi, Ekim 11, 2008

Orda Bir Köy Var Uzakta...









Orda bir köy var, uzakta
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür.

Orda bir ev var, uzakta
O ev bizim evimizdir.
Yatmasak da, kalkmasak da
O ev bizim evimizdir.

Orda bir ses var, uzakta
O ses bizim sesimizdir.
Duymasak da, tınmasak da
O ses bizim sesimizdir.

Orda bir dağ var, uzakta
O dağ bizim dağımızdır.
İnmesek de, çıkmasak da
O dağ bizim dağımızdır.

Orda bir yol var, uzakta
O yol bizim yolumuzdur.
Dönmesek de, varmasak da
O yol bizim yolumuzdur.

Ahmet Kutsi Tecer

Aktütün saldırısı sonrası ekrana çıkıp köyünün sesi olan küçük Çiçek Aysal, ’susması tavsiyesiyle’ verilen onca hediyeye rağmen, susmadı.


İŞTE O "CESUR ÇİÇEK"

Star TV’de Uğur Dündar ile canlı yayına çıkmaması için emniyet ve jandarmanın Şemdinli’de bir süre ’misafir ettiği’ küçük Çiçek, dün evine dönerken, "Yine televizyona çıkar, köydeki durumumuzu yine anlatırım" dedi.

AKTÜTÜN Bayraktepe’de 17 askerin şehit edilmesi ile sonuçlanan hain saldırının ardından Aktütün İlköğretim Okulu 5’inci sınıf öğrencisi Çiçek Aysal ile konuşan STAR TV, 11 yaşındaki öğrenciyi canlı yayına çıkarmak için Şemdinli’ye götürdü. Ancak Şemdinli’de emniyet ve jandarma, küçük Çiçek’i alıp, kendisi ve kardeşleri için giyim, kırtasiye malzemeleriyle oyuncak verip, televizyonda yayına çıkmamasını tavsiye etti.
Dündar’la konuşacaktı...
Yayına çıkması engellendi

Ancak yayın öncesi Çiçek Aysal ile korucu olan babası Sami Aysal, ’çocuğun terör konusunda canlı yayına çıkması halinde psikolojinin bozulacağı’ gerekçesiyle polisler tarafından götürüldü ve yayına çıkması engellendi.K.Gazeteler.

Devletin Bakanı, basını suçluyor.Basında bakana biz gördügümüzü, duyduğumuzu, kamu oyuna sunuyoruz diyor.
Bir uzman çıkıyor bu çocukların Tv.lere çıkması Psikolojisini bozar diyor.
Ahmet Kutsi Tacer seneler önce o köy bizim köyümüzdür diyor.
O köyün yani başında o çocukları koruyabilmek için Vatanın her kösesinden gelmiş
gencecik gençler kanlarını akıtıyor.
O çocuğun psikolojisi bozulmaz.O terör 30 yıldır sürüyor, o köyün sokaklarında tozlu topraklar arasında, o kovanlar senelerdir var.O çocuk ana rahmine düşmeden evvel de vardı.Bırakalım o hayallerinde arzu ettiği yaşamı ile başbaşa... Onu anlıyabilmek için
onun yaşında, o köyde yaşamayı öğrenelim.
Çocuk olmak güzel şeydir.Zor olan çocukken büyük olarak yaşamak.
Saygılarla.

Cuma, Ekim 10, 2008

DOKUNMAZLAR !

Evdeki hesap çarşıya uymadı...


Dün gazetenin birinde bu gün seçim olsa hangi parti ne kadar oy alır, diye bir anket yapmışlar.Baktımda karasızların oyları, yüzde olarak partilerin alacağı oy oranından fazla.
Esasında bu kararsızları da, neden kararsız kaldıkları için, ankete tabii etmeli.
Kimisi bekleneni göremediği amma halen umutları olduğu için diyenler,hepsi aynı telden çalıyor al birini vur birine diyenler,filanca partiye atarım amma başta filanca olmazsa,ben günü zor çıkarıyorum o gün gelsin birine veririm nasıl olsa aynı değilmi ? Daha neler neler.
Galiba millet olarak edebiyatı,riyaziye den daha çok sevdiğimiz için böyle cevaplar verebiliyoruz.
Bi yerde bozukluk varda; nerede acaba !!!
Hata yapanlar, hep bizleri idare edenler mi ?
Yoksa böyle gelir böyle gider diyenler mi yoksa ...
Benim bir oyum ne değiştirir.
Ben zaten ona vermemişdim ki...
- Biz, iktidarı enkaz olarak aldık.
- Biz, bıraktığimız zaman bu kadar borçla bırakmıştık; şimdi...
- Her şeyin başı eğitim...
- Dokunulmazlık kalksa, neler neler çıkar ortaya.
- Bu parti sistemi, demokratik padişahlık sistemi.
- Yasa ile Yargı...
- O günler ile bu günleri kıyaslıyamazsınız...
Yazmaya kalksak daha neler var neler, diyorumya milletçe edebiyatı, riyaziyenin üstünde tuttuğumuz müddetçe, son günü bir partiye oyumuzu veririz.
Keşke bir günde evdeki hesap çarşıya uymadı diyebilsek.
Saygılarla.

Pazartesi, Ekim 06, 2008

NE KADAR !!!


Gecenin karanlığını, üzerime yorgan misali çekerek, rüya alemine daldım.Güzel şeyler görmek, arzusu ile yatağamı girmişdim.
Nerdeee...
Daha toz pembe dünyama adım atmadan biri çıktı karşıma.
- Söyle bakalım ne kadar DEMOKRATSIN dedi...
- !!!!
O gitti diğeri çıka geldi.
- Söyle bakalım ne kadar MİLLİYETCİSİN dedi...
- !!!!
O gitti diğeri çıka geldi.
- Söyle bakalım ne kadar UZMANSIN dedi...
- !!!!
O gitti diğeri çıka geldi.
- Söyle bakalım ne kadar ŞİKAYETCİSİN dedi...
- !!!!
O gitti diğeri çıka geldi.
- Söyle bakalım SAKSAĞANIN KUYRUĞU YERE DEĞDİ/DEĞMEDİ TÜRKÜSÜNÜ biliyormusun dedi.
- !!!!
O gitti diğeri çıka geldi.
- Siz bu ADAMIN YAZDIĞI zırvayı hala okuyormusunuz dedi..
- Biz senelerdir yaşıyoruz /okuyoruz / dinliyoruz demeğe kalmadı.Uyanamadık hala uyuyoruz.
Saygılarla.