Cumartesi, Mayıs 31, 2008

SALMONEL...


Yaz sezonuna girmemizle, beraberinde getirdiği sağlığımızla ilgili bir çok hastalıklar daha da aktiv duruma geliyor.Bunlardan en önemlisi ise gıda yolu ile bulaşan Salmonel 'dir.
SALMONEL NEDİR: Salmonel ishale yol açarak vücutta vitamin ve minarellerin kaybına neden olan bir bakteri. Salmonel bakterisini vücuda alan bir şahısa gerekli tıbbi müdahele yapılmaması halinde, bu mikrop hastanın ölümüne yol açabilir. Salmonel mikrobu genellikle yiyeceklerden bulaşıyor. Yiyeceklerin temizliği ve korunmasına özel özen göstermek gerekiyor. Bunun yanında mutfak hijyenine de dikkat etmek baş koşul. Salmonel mikrobunun üremesinde etken olgular: Su, oksijen ve asit oranı düşük ortamlar (salatalara bu nedenle sirke ve limon suyu ilave edilmektedir). Mikropların en çok sevdiği besin maddeleri: Et, balık, tavuk gibi çiğ besinler, yıkanmamış sebze, yumurta ve hazır yiyecek maddeleri olduğu gibi salmonel mikrobu dondurma gibi yiyeceklerde de görülmektedir.
Sık yapılan hatalar:
* Hazır ve çiğ besinlerin yanlış depolanması,
* Besin maddelerinin ve pişmiş gıdaların yeterli oranda soğutulamaması,
* Pişmiş gıdaların yeterli oranda (75 derece üzerinde) ısıtılmaması,
* Hijyenik bir ortamın sağlanamaması.
* Ayrıca gıda satın alırken, teslimat zamanını beklemek, gıda maddelerinin kontrolünü yapabilmek açısından önemlidir.
Salatamızı yaparken ne kadar yıkarsak yıkıyalım Salmonel bakterisinden arıtamayız.
Dünyada senede 1,5 Milyar insan gıda zehirlenmesi ile karşı karşıya kalıyor."WHO"
Şimdiye kadar bilinen gerçek Et gıdaları ve sebze ürünlerinde mikroplu sular tarafından üst tabakalara yerleşen bakteriler olduğu idi.Araştırmacıların yapmış oldukları yeni tetkikler, bu durumun tam olarak gerçeği yansıtmadığı yolunda olmuşdur.
Unité de Recherche en Génomique Végétale (URGV)deki uzmanlar ve Max F. Perutz Laboratories der Üniversität Wien'deki uzmanlar süpriz bir bulguya rastlamışlardır.
Salmonel'in sadece et ve sebze mamülleri ile teması yoluyla geçmediğini bu bakterinin bitkilerin hücrelerine de işlediği görülmüşdür.Bu durum karşısında yeşil ürünler çığ olarak tüketilmesi karşısında her ne kadar yıkansada bu bakteriden arınmadığı;gıda zehirlenmeleri bu şekilde devam edebilmektedir.
Araştırmacılar model bitkiler üzerinde yaptıkları çalışmaları PLoS ONE dergisinde şu şekilde açıklamışlardır.
İleriye dönük olarak bu durum karşısında besin maddelerimizi nasıl korumak zorunda kalacağız :
Uzmanlar bitki hücrelerine yerleşen bu bakterilerin sadece orada yerleşmediğini aynı zamanda ürereme yolu ile çoğaldığını tesbit etmişlerdir.Bilindiği gibi Salmonel bakterisi yüzeyde "toprak" 900 gün yaşıyabilmektedir.Şimdiye kadar pasif olarak görünen bu durum bitki hücrelerine yerleşip üremesi ile aktiv durum olarak görülmektedir.
Bitkilerin kılcal köklerine bu bakterileri protein olarak bıraktık.Önce kılcal kökler, 17 saat sonrada kalın köklerin bu bakteriler tarafından istila edildiği görülmüşdür.
Tabıki bitkilerinde kendilerine göre korunma metodları bulunmaktadır.Salicyl- ve Jasmon asidi, Ethylen'i aktiv duruma getirmektedirler.
Ne yazık ki böyle bir saldırı karşısında ancak 15 dakika karşı koyabilme durumunda oldukları görülmüşdür.
Bu yeni buluşla çiğ olarak tüketilen besin maddeleri karşısında mücadele yeni bir yön kazanmışdır.
Saygılarla.

Cuma, Mayıs 30, 2008

? MANZARALARI ?


Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, Kızılırmak’tan getirilen suyu, 21 gündür duyurmadan halka verdiği ortaya çıktı.

Gökçek, “Ankaralılar, 21 gündür Kızılırmak’ın suyunu içiyor, hiç kimse hastalanmadı” dedi.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, belediyede düzenlediği basın toplantısında, Kesikköprü’den gelen Kızılırmak suyunun 21 gündür halka verildiğini açıkladı. Belediye Başkanı Melih Gökçek, “Kimse de bunun farkına varmadı” dedi.



ÖNCEDEN HABER VERMEDİM, ÇÜNKÜ...

Bu durumu önceden duyurmaları halinde, bazı sivil toplum örgütleri ve bazı siyasi partilerin toplantılar düzenleyerek, ishal vakaları görüldüğü yönünde açıklamalarda bulunacağını öne süren Gökçek, “Bunu bozduğum için çok mutluyum. Hepimize afiyet olsun” dedi.

HALKTAN ÖZÜR DİLİYORUM

Belediye Başkanı Gökçek, “Ankaralılara hayırlı olsun. Böyle bir yola başvurduğum için halktan özür diliyorum” diye konuştu.
Kesikköprü’den verilen suyun sülfat oranının, hiçbir zaman sağlığı tehdit eder oranda olmadığını savunan Gökçek, “Bu oran hiçbir zaman 250’yi geçmez. Suyu da harmanlayarak verdiğimiz için sülfat oranı çok aşağıda kalır. Lezzetinde de bir fark ortaya çıkmaz” diye konuştu.

BİR BAŞHEKİMİ ARADIM, İSHAL VAKALARI NORMAL

Gökçek, Kesikköprü’den verilen suyun çeşitli noktalardan alınan analizlerinin yapıldığını ve herhangi bir sağlık sorunu yaratacak bir bulguya rastlanmadığını kaydetti.

Bu sabah Ankara’nın en büyük hastanelerinden birinin başhekimini arayarak ishal vakalarında geçen yıla oranla artış olup olmadığına ilişkin bilgi istediğini bildiren Gökçek, en ufak bir artış yaşanmadığını öğrendiklerini söyledi.

(*) HARMANLADIK, LEZZETİNDE FARK YOK

Kesikköprü’den verilen suyun sülfat oranının, hiçbir zaman sağlığı tehdit eder oranda olmadığını savunan Gökçek, “Bu oran hiçbir zaman 250’yi geçmez. Suyu da harmanlayarak verdiğimiz için sülfat oranı çok aşağıda kalır. Lezzetinde de bir fark ortaya çıkmaz” diye konuştu.

Vatandaşların sebze ve meyveleri çok iyi yıkamasını, gerekirse sirkeli sudan yararlanmasını rica ettiğini belirten Gökçek, bu durumun ishal vakalarını önlemede yarar sağlayacağını kaydetti.

"Yılmaz Ateş,söz konusu su verilmeden önce İvedik'e yeni
bir arıtma tesisi kurulmasının zorunlu olduğunu da belirtti."
"Ankara Tabip Odası uyardı: “Kızılırmak suyunu kaynatmayın. İyonları yüksek olan su kaynattıkça daha tehlikeli hale gelir".
"Kızılırmak suyundaki ağır arsenik ve metallerin özellikle bebeklerde, yaşlılarda, hamilelerde bağırsaklarda ve sindirim sisteminde olumsuzluklara neden olabileceği, yüksek klorürün de gözlerde tahrişe neden olabileceğini ifade etti. “Ortada bilimsel veriler var. Daha önce veriler açıklandı".
Biraz gerilere gidelim ...

Kuşkusuz Çernobil’den yayılan radyasyon serpintisinden en çok etkilenen Karadeniz’in çayıdır. Yetkililerce 58.000 ton çayın imha edildiğinden söz edilmektedir. Oysa kazadan sonra 8 ay boyunca çay denetlenmemiştir. Bu süre içinde halk kitleleri radyasyonlu çayı tüketmeye devam etmiştir.1986 Aralığına gelindiğinde TAEK çayın 89.000 bekerel/kilograma kadar radyasyon içerdiğini resmen itiraf etmiştir. Üstelik çaylar depolanmıştır ama çoğu ne hikmetse depolardan çalınmıştır. Bu yüzden sonraları çaylar hırsızlığı önlemek üzere boyatılmıştır. Ve radyasyon yayan bu çaylar ancak 7 yıl sonra toprağa gömülebilmiştir. Bu süre içinde radyoaktif izotoplar büyük ihtimalle dışarı sızmış, çevreye ve insanlara bulaşıp zarar vermiştir.
(*)Bu arada o dönemi yaşayanların anımsayacağı gibi çayın yıkanınca ve demlenince radyasyon etkisini kaybedeceği yollu “bilimsel” açıklamalar yapılmıştır. Özemre-Evren ve Aral çay içmenin tehlikesiz olduğunu söylemişlerdir. Gazete ve televizyonlara poz vererek çay içmişlerdir. 130.000 ton çay halk tarafından bu özendirmelerle tüketilmiştir. Özal;“Radyoaktif çay daha lezzetlidir” buyurmuştur. Aral; “Biraz radyasyon iyidir” demiştir. Eski bakanın birkaç yıl önce kanserden öldüğünü geçerken belirtelim.

Dönelim tekrar başa :

Kimya Mühendisleri Odası olarak Ankara’ya Kesikköprü Barajından içme ve kullanma suyu getirilmesi projesi ve bu suyun özellikleri ile arıtılabilirliği hakkında aşağıdaki gerçekleri kamuoyu ile paylaşma sorumluluğunu üzerimizde taşıyoruz. Saygılarımızla bilgilerinize sunarız.

Son söylenecek sözü, DSİ tarafından 2005 yılında hazırlanan bir rapordan kelimesini değiştirmeden aktararak en baştan söylemek yerinde olacak:

“Kızılırmak Nehrinin doğal yapısı itibariyle klorür, sülfat ve sertlik değerleri çok yüksektir. Bu parametreler içme ve kullanma açısından çok önemlidir ve ileri arıtma teknikleri kullanmadan düşürmek mümkün değildir...

Başlığı nasıl vermişdik ... (? MANZARALARI)

Yorum :
DÜN "O tarihlerde çay içenlerde ishal vakalarına rastlanmamışdı" !!!!
BUGÜN "21 gündür bu suyu kulananlarda da ishal vakanlarına rastlanmamışdır "!!!
YARIN " Ben kahin değilim... Bildiğim tek şey ishal vakasına rastlanmıyacağıdır.

Saygılarla.

Perşembe, Mayıs 29, 2008

DOYUMSUZLUK ....



Kuzey kutbunda soğuk savaş başladı.

Bir zamanların vahşi doğa filimlerindeki gibi altına hücum,Kuzey kutbunda daha tahminlerde yürütülen Petrol ve doğal gaz resrvelerine hücuma dönüşdü.Danimarka bu durumu önliyebilmek için hak sahibi olmaya karar veren ülkeleri toplantıya çağırdı.
Daha ortada bu reservelerin olabileceğine dair kanıt olmadığı halde soğuk savaş başlatılmış oldu.
Kuzey kutbunun şimdiden paylaşılması ve bununda 5 ülke diplomatları arasında kapalı kapılar ardında; salı akşamı Hotel "Arctic" başladı.
Bu toplantının içerikliği Kuzey Kutbunun erimesine karşı alanıcak önlemlerle ilgili olması sanılmasın.Geçen sene Rus araştırmacıların yapmış olduğu tahminler sonucu deniz dibine koydukları bayrakları ile başladığı da bir gerçektir.
Buzların iklim değişikliği nedeniyle tahminlerden daha da çabuk erimesi.Buzullardan arınan bölgelere bakış açıları değişmeye başladı.Buralarda Petrol ve Gaz reservelerinin olma ihtimali,erime neticesinde ulaşım yollarının açılması iştahları kabarttı.
Bilindiği gibi Kuzey Kutbunun büyük bir bölümü hiç bir ülkeye ait değildir.
Buralar açık deniz olarak geçmektedir.

Kuzey Kutbu'nun çevre ülkeleri kendi aralarında bu durumu değiştirerek her biri pastadan bir parça alma yolundadır.Bilindiği gibi geçen sene Danimarka yapmış olduğu davet de bu ülkeler "Kanada,Norveç,Rusya ve Amerika" erimenin ne kadar hızla yürüdügünün ve açılan alanların paylaşımı konusunda bir cözüm yolunun bulunması gerektiğini söylemeişlerdi.2001 senesi ile 2007 yılarrı arasında buzlar 10 kilometre geri çekilmişdir.
Bu toplantılara davet edilmiyen ülkeler "İsveç,Finlandıya,Island" itiraz etmektedirler.

Ortaya çıkan prüzleri bir an evvel cözüme ulaştırmak için çaba göstermeye çalışmaktadırlar.Bu günün petrol fiatları göz önüne alacak olunursa ortada büyük paraların döneceğidir.
Sorulması gereken bir numaralı soru ise, eğer tahmin edilenler ışığı altında bu reservelerin büyüklügü ne kadardır ?
Şimdiye kadar tam bir araştırma yapılmamışdır.Sadece Amaerikalı Geolog'ların 2000 yılında açıklaması Dünya üzerinde % 25 nisbetinde daha keşf edilmemiş yatakların olduğu yönündeydi.Kuzey Kutbu'nun altında olmasının tezini savunuyorlardı.
Bu gün ise biraz geri atarak bunun % 14 olarak açıklamaktadırlar.Bu da bu gün 80 giga ton olan petrol'ün %14 olarak 11 giga ton olacağını göstermektedir.
Son tahminler 10 giga ton Petrol 43 Giga ton gaz olarak hesaplanmışdır.Bu hesaplanmaya deniz kıyıları katılmamışdır.
2007 olarak Ruslar kendi bölgelerinde 9 Giga ton;Danimarkalılar ise 2 giga ton olarak hesaplamaktadırlar.
Açık denizlerde 2700 hatta 3000 metre derinlikden petrol ve gaz çıkartılmaktadır.
Kuzey Kutbun da bu derinliklerde veya daha fazla derinliklerde araştırma ve yatırım yapılması alınacak olan petrol veya Gaz'a değermi? Bu da ayrı bir soru olarak karşılarına çıkmaktadır.
İlk olarak yapılması gereken alanların paylaşımı ileriye dönük yatırım ve araştırmalar neticesinde önlerine pürüzlerin çıkmaması.

Yorum : Ne garipdir ki ; Dünya üzerinde rahat yaşam sürdüren ülkeler doğanın bir numaralı düşmanları olduğu halde.Beklenen felaketler karşısında İklim değişikliği,Buzulların erimesiyle suların yükselmesi,tatlı su reservelerinin yavaş yavaş azalmasını görmemezlikden gelerek buna karşı yapılması gereken önlemlere imza atmamakda direnen bu ülkeler.Felaket zillerin çalmasından bile senfoni yapma yarışındadırlar.
Bu gün Ekilen bu rüzgarları bundan sonra gelecek nesiller fırtına olarak değilde,birer orkan olarak biçeceklerdir.

Saygılarla.

Çarşamba, Mayıs 28, 2008

EDİSON NEYİ BULMUŞDU ?


Olayın kahramanları, iki üniversite öğrencisi. Koyu geyik muhabbetinin düğümlendiği durumlardan birinde, bu iki kafadar bir iddiaya girer.Delikanlılardan biri, odanın tavanında asılı olan ampulu ağzına tamamen sığdırabileceğini iddia eder.
Evet yanlış okumadınız, bildiğiniz 100 mumluk ampulu...
Sığdırır da; ancak bir sorun vardır. Ampulu ağzından geri çıkaramamaktadır.
Arkadaşı hayret eder bu nasıl iş diye, o da evdeki başka bir ampulu ağzına sokar ve tabii ki o da çıkaramaz.Bunun üzerine iki kafadar hastanenin yolunu tutmaya karar verirler.Ağızlarında ampul olduğu halde bir taksiye binerler. Konuşma zorluğu çekerek , taksiciye dertlerini anlatırlar.Taksici bir taraftan gülme krizi geçirirken bir taraftan da "nasıl olur arkadaş ya, uğraşsanız çıkar, bir asılın suna, şaka mı yapıyonuz?"
diye söylenmektedir. Neyse akşamın bir yarısında acile gelirler.Taksici ayrılır. doktorlar çocukları beklemeleri için bir odaya alır.
Veeee...Aradan 15 dakika geçmeden taksici kapıda görünür; tabii ağzında bir ampulle. Şöför amca çocuklara inanmamış, açık olan bir marketten ampul almış ve denemiştir !!
Sakın siz de denemeye kalkmayın !!!
Ampul girdi mi kesinlikle çıkmaz.
Geçmiş olsun , haydi hastaneye !
Saygılarla.

Salı, Mayıs 27, 2008

EKILEN TOHUMLAR MEYVE VERDI...


01.03.2007 Radikal

31 Ocak akşamı Ankara'nın Sincan ilçesi, Belediye Başkanı Bekir Yıldız'ın düzenlediği 'Kudüs Gecesi'ne ev sahipliği yapıyordu. Onur konuğu İran'ın Ankara Büyükelçisi Mohammed Reza Bagheri'ydi. Belediye salonunda düzenlenen geceye ek olarak, ilçe meydanındaki Atatürk büstünün karşısına, Kudüs'teki Kubbetüssahra'yı temsilen bir çadır kurulmuştu.

1 Şubat sabahı gazetelere ve sabah saatlerinden itibaren televizyon ekranlarına yansıyan görüntüler ülkedeki gerilimi biraz daha tırmandırdı. Kudüs gecesi müsameresinde çocuk yaştaki oyuncular Filistin ayaklanması 'İntifada'yı canlandırıyor, İsrail'i simgeleyen asker kıyafetindeki diğer oyuncuları taşlıyorlardı. Bekir Yıldız, yaptığı konuşmada "İran büyükelçisi bana şeriat için çalışıp çalışmadığımı sordu. Ben de yüzde 99'u Müslüman olan ülkede zaten herkes şeriat'ı tanır dedim" diyor, Erbakan'ın Başbakanlık Konutu'nda cemaat önderlerine verdiği yemeği savunuyor, zaferin sonunda kendilerinde olacağını öne sürüyordu.

Bagheri de durumdan hoşnut ve coşkundu. "Fundamentalist, Hizbullahi, şeriatçı insanlar en akil, en çağdaş, en mümin insanlardır. Zafer Müslümanların olacak" diyor, Erbakan'ın İsrail'le imzaladığı anlaşmalar nedeniyle de ona baskı yapan askeri suçluyordu.

Sincan'da sevgililer recm ediliyordu

27/05/2008
Sincan'da iki sevgili el ele tutuşarak oturdukları sırada önce sakallı bir adamın daha sonra mahalle sakinlerinin taşlı sopalı saldırısına uğradı
Sincan’da, biri 18 diğeri 17 yaşındaki iki sevgili, iddialarına göre el ele tutuştukları için aralarında kadınların da bulunduğu mahallelilerin saldırısına uğradı.

Hürriyet gazetesinin haberine göre 21 Mayıs’ta Sincan Mevlana Mahallesi’nde meydana gelen olayda, ÖSS’ye hazırlanan 18 yaşındaki E.Y., aynı dershanede birlikte eğitim gördüğü kız arkadaşı 17 yaşındaki N.E.’yi alarak, babasına ait otomobille gezmeye çıktı. Evlerinin yakınında bulunan bir sitenin arazisine aracı park eden iki genç, el ele tutuşarak kaldırıma oturdu. Villa tipi evlerin bulunduğu bölgede delikanlı ile kız arkadaşının yanına, elinde kalın bir sopa bulunan 35 yaşlarında sakallı bir kişi geldi. Gençlere, "Ne yapıyorsunuz l.. burada" diyerek bağıran saldırgan, elindeki sopayla genç kızın bacaklarına vurmak istedi. Delikanlı, sopayı tutarak kız arkadaşını korudu. Saldırgan, bunun üzerine sopayla bu kez delikanlının kafasına vurdu. Bu sırada çevrede bulunan evlerden gelen ve aralarında kadınların da bulunduğu yaklaşık 30 kişi, gençleri kuşattı. Elindeki sopalarla E.Y.’ye vurarak, "Burada fuhuş yapıyorsunuz değil mi?" diyen grup, gençleri kovalamaya başladı. Saldırganlar, kaçmaya çalışan E.Y. ve N.E.’yi taş yağmuruna tuttu. Bu sırada genç kız ayağından yaralandı.

Otomobili olay yerinde bırakıp kaçan iki genç eve sığındıktan sonra ailelerince Sincan Devlet Hastanesi’ne götürüldü. Kanlar içinde kalan delikanlının kafasına 15 dikiş atıldı ve 24 saat doktor gözetimi altında tutuldu. Genç kız ise ayağındaki yaralar tedavi edildikten sonra evine gönderildi. Olay yerinde kalan otomobil ise polis nezaretinde alınabildi. Olayın ardından delikanlının ailesi Fatih Karakolu’na giderek saldırganlar hakkında şikayetçi oldu.

Yaralan genç, "Kaçmasaydım öldürüleceklerdi" diyerek olayı şöyle anlattı: "Kafama sopayla vurulduğunda bayılıyorum zannettim. Kadınların da aralarında bulunduğu yaklaşık 30 kişi bizi kovalıyor ve arkamızdan taş atıyordu. Yüzüm kanlar içinde kalmıştı; ancak kız arkadaşıma sürekli koşmasını söylüyordum. İkimizde çok korktuk. Eğer birimiz yere düşseydik kesin öldürürlerdi. Eve nasıl geldiğimizi hatırlamıyorum."

'Oğlum kanlar içindeydi'

E.Y.’nin annesi S.Y. ise, Sincan’da hayati tehlikelerinin olduğunu ve evlerini taşımaya hazırladıklarını söyledi. S.Y. şunları söyledi: "Oğlum eve geldiğinde kanlar içindeydi. Hemen hastaneye götürdük. Ne olduğunu anlatamıyordu. Çok korkmuş görünüyordu. İlk önce kaza yaptığını düşündük. Tedavisinin ardından olayı anlatınca şok geçirdik.

İki genç el ele tutuştu diye adeta recm edilerek öldürülmek istendi. İki kişiyi öldürmeye çalışan bu insanlar hala aramızda yaşıyor."

Saygilarla.

Pazartesi, Mayıs 26, 2008

GÜNÜN HABERI...


İstanbul'da kene kabusu

Pikniğe giden yüzlerce kişiyi kene ısırdı...


İstanbul'da pazar gününü fırsat bilerek piknik alanlarına giden yüzlerce kişi, kene ısırması şikayetiyle hastanelere başvurdu.

Alınan bilgiye göre, hafta sonu tatilini fırsat bilerek yakınları ilebirlikte piknik alanlarına giden çok sayıda kişi, eve döndüklerinde vücutlarına kene yapıştığını fark ederek hastanelerin acil servislerine başvurdu.Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi yetkilileri, aralarında çocuklarında bulunduğu yaklaşık 500 kene ısırması şikayeti aldıklarını söyledi.K.Milliyet
Saygilarla.

Cumartesi, Mayıs 24, 2008

KADIN HİDDETLENİRSE !!!



Hiddet...
Eğer kadın kızarsa ?
Kadın birden sinirlerine hakim olamazsa diye başlasak !!!
Hayat arkadaşı için alışa gelmemiş bir durum ortaya çıkar. Nedeni ise, kadınların erkeklere nisbeten kontrolü ellerinde mükemmel şekilde ayarlıyabilmesidir. Uysal yaşam tarzı, onları bizlere çok başka yönde tanıtmıştır.
Peki kadının hiddeti ortaya çıkması bizlere neyi göstermekdedir ?
Bu durum yaşam tarzında ki birikimleri ve çok şeyi bastırarak, biriktirmesi olarak tanımlıyabiliriz.
En ufak bir olay karşısında; ani olarak görünmeyen düğmeye basılması, işten bile değildir. Bu durumu; gülme krizi, çığlık atarak ağlamak, kapıları çarpıp, eşyalardan hırsını çıkarmak olarak görebiliriz.
Bu durum; yalnız eşler için süpriz olmakdan ileri, kendisi içinde değişik bir tarzdır.Yapı olarak genç kızlık zamanından beri gelen uysal kadınca yaşam tarzı, bir anda onunda tanıyamadığı bir şekilde ortaya çıkabilir.
Uzmanların yapmış olduğu çalışmalar göstermişdirki. Kadının hiddetlenmesi, kontrolü kaybetmesi anlık olaylara bağlanamaz. Bu durum uzun zaman içersindeki yaşamış olduğu negatif periyodların birikimi olarak adlandırılmaktadır.
Yaşamış olduğu negatif olayları devamlı olarak frenlemiş, bir şekilde geçirmeye çalışmışdır. Tıpkı fay hattında ki birikimler gibi.
Bu demektirki problemler cözülmemiş, sadece kırılma noktasında ortaya çıkması beklenilmişdir.
Haftaların, ayların hatta senelerin birikimi olan beklentilerin tersi, taşıyabileceği yükten fazlası, umutsuz olma durumu, karşı tarafın vurdum duymazlığı ile büyük patlama ortaya çıkar.Bu günün kadını iş hayatının yükü "geçim", finans olarak evde ki dengeleri ayarlaması, çocuklar, kendisi için ayırabileceği zamanın eksikliği altında taşıyabileceği yükün ağarlığını her ne kadar dengelemeye çalışsa bile, onun altında farkında olmadan ezilebilmektedir.
Uzmanlar günümüz kadınında bu durumu; karşılaştığı problemlerle baş edemediği zaman hasır-altı yoluna gittiği, şartların getirdiği zorluklara karşı, biraz fedakarlık yapılması gerektiği düşüncesine kapılmakta; kaba tabirle dişlerini sıkmayı tercih etmektedirler diye yorumlamaktadırlar...
Esasında yeter artık demeyi tercih etmemektedirler. Problemler büyümeye devam ettikçe gereken sinyali vermeye çekinmekde direkt olarak anlatmakdansa dolaylı yollarla belirtmeye çalışmaktadırlar. Söylenmesi gereken üç ikelimeyi, bir türlü söylemeye çekinmektedirler."Ben artık dayanamıyorum" bu parantez içinde ki üç kelime esasında erkeklerden daha çok, kadınların kullanması gereken kelimelerdir. Bu da, kadınların iç güdülerini devamlı olarak frenlemesine neden olmaktadır.
Eğer kadın kontrolsüz olarak hiddetini ortaya koyduğu zaman; onun anlık bir kızgınlık olmadığı, birikimlerinin getirdiği patlama olarak görülmesi gerekir.Bu durum vücudun da yıpranmasına, yanında getrirebileceği çok vahim rahatsızlıklarada davetiye çıkarmaktadir.Başlangıç da miğde ağrıları, uyku problemleri, istek dışı titremeler, yaşam isteksizliğe kadar varabilmektedir.Böyle başlangıçlarda, durumun ne kadar vahim olduğu, karşı tarafça ele alınması gerekmektedir.
Bir anlık hiddet olarak görülmeyip, ortada büyük bir birikimin getirdiği problemlerin olduğu gerçeğidir.
Atılması gereken adımları sıralamaya kalkışacak olursak.
Kadınlar; beklentilerini ciddiye alması gerekmektedir. Bu durumu algılayabilmesi için kendine büyük oranda zaman ayırması gereklidir. Böyle bir patlamaya yol açmamak için, içine atmak yerine yakınları ile karşılaştığı olayları, paylaşması, gererektiği zaman hidetini kısmen göstermesi, beklentilerini açığa çıkarması gerekir.
Kısmi boşalmalar, büyük birikimi önliyebilir.
Bu gün uzmanlar hiddeti filme aldıklarında, kadın ve erkek guruplar arasında seyrettirmişler; neticede hiddeti erkekler positiv olarak görmelerine rağmen, kadınlar negatif olarak karşılamışlardır. Bu da kadınların hiddetlenmesinin kendi yapılarının statüsünü bozacağı kanısında olmalarıdır. Erkeklerde ise bu durum normal karşılanmaktadır. Kadınlar çoğunlukda red etmeyi olaylarda itirazı kullanmayı kendilerine yakıştıramamaktadırlar. Yapılan istatisliklerde açık olarak göstermektedir.
Bu gün, bu duruma yavaş yavaş yaklaşmaktansa, olayların akışı hakkında bilgi sahibi olmanız daha doğrusu gerkeni tam olarak teşhis edebilmeniz, tutacağınız günlük ile yerinde tesbit edebilirsiniz. Hiddetiniz eğer aylık olarak sizi zorlaması, hormonlarla da ilgili olabilir. O zaman Gynokoloğ'unuzla bu durumu paylaşabilir gereken yardımı alabilirsiniz. Ama bu, hiddetin en az yönünü almaktadır.Problemleri kendi yönünüzle cözmeyip, paylaşmak zorunda olduğunuzu unutmamanız gerekmektedir. Eşiniz aile ferdleriniz, çocuklarınız, yakın bir arkadaşınız olabilir.
Esas olan faktör paylaşmanızdır.
SOS erkeklerin tekelinde olamayıp. Kadınlarında ondan faydalanması gereken en önemli noktadır. İçinize atmaktansa, kendi başınıza cözümler aramaktansa, tıpkı basketboldaki gibi mola işaretini göstererek kendinize anlıkda olsa "düşünmeme" hakkını tanıyın.
Bu durum ister iş hayatınızla ilgili olsun, isterse aile hayatı ile olsun düğmeyi kapatma hakkınızı kullanın, bunu evden çıkarak, bir kaç sokak dolaşmakla bile yapabilirsiniz. Adrenalin'izin kontrolü ve ruhunuzun negatif düşüncelerden arınmasına çok faydası olacaktır.
Hiddetlenmek, kızmak erkeklerin tekelinde olmadığını kabul edin.
Sakin bir hafta sonu dileği ile.
Saygılarla.

Cuma, Mayıs 23, 2008

GÜNEŞ ve BİZ...


Önümüz yaz; güneşli günler bizleri bekliyor.
Peki ondan korunmak için gerekeni yapıyormuyuz ?
Bilmeden yaptığımız yanlışlar oluyormu ?
İsterseniz sizlerle 10 tanesini sıralıyalım :

1.Güneş koruyucu kremler sayesinde korunuyoruz !!!

Yanılgı bir.Bilhassa çocuklar üzerinde tehlike çok büyük.Hiç bir güneş den koruyucu kremler,sütler tam korumayı yapmamaktadır.AB birliği komisyonunun tesbiti kullanılan koruyucuların üzerindeki etiketlerde yazılanların sahtekarlıkdan ileri gitmediğini açıkladılar.Bu şekilde açıklamaların yasaklanmasını istemektedirler.Hakiki bir koruyucunun Işık faktörü 20 olması gerekmektedir.Bu durumda bile %20 lik bir geçiş olmaktadır.

2. Güneş yağları sürülürken iyice emdirilmelidir !!!

Yanılgı iki.Ne kadar emdirilmeye çalışılırsa o kadar koruyuculuğu kaybolmaktadır.Yapılan kuvvetli masajla deri hiç krem sürülmemiş gibi korumasız kalir.UV ışınları yanlız üst tabakada oluşturulacak bir tabaka ile korunabilinir.Emdirilmiş bir tabaka ise o ışınları durduramaz.

3. Tehlike kadın ve erkekler arasında aynıdır !!!

Yanılgı üç.Erkekler de kadınlara nisbeten riziko daha fazladır.ABD Ohio Ünüversitesi araştırma bölümü yapmış olduğu çalışmalarda erkeklerin kadınlara karşın 3 misli cilt kanserine yakalandığını tesbit etmişlerdir.Cünkü erkekler daha az Antioxidantı deri üzerinde üretibilmektedir.

4. Kullandığımız koruyucuların pahalı olması koruyuculuğunu da artırmaktadır.

Yanılgı dört.Yapılan araştırmalarda verilen notlar (Almanya için geçerli) Pız Buin
2,7 not almasına karşı diğer ürünlerden 26 defa fazla olması.Tıpkı marketlerde satılan Schlecker, Rossmann Aldı-Güney'deki ürünler pahalı markalardan Ambre Solaire ve L'Oréal'den fazla not.toplamışlardır.Bu gibi koruyucuları satın alırken test'lerden geçen ürünleri tercih etmeniz gerekiyor.

5. Neurodermitisli"Sinir bozukluğuna bağlı meydana gelen müzmin ve kaşıntı ile müterafık ve liken şeklinde dermatit, lichen planus circum scriptus." kişiler güneşe çıkmaları sakıncalıdır !!!

Yanılgı beş.UV ışınları kaşıntı ve iltihaplanmalara karşı faydalıdır.Genede koruyucu kremleri kullanılmalıdır."Dr.nuzdan daha geniş bilgi almanız da gerekmektedir".


6.Geçen seneden kalmış olan kremler koruyuculuğunu kaybetmişlerdir !!!

Yanılgı altı.UV işınlarını koruyan kremleri üç sene kullanabilirsiniz.Yenisini almaya ihtiyaç yoktur.Tek dikkat edeceğiniz konum onu nasıl saklandığına dair bilgilerin yerine getrilmesidir.Uzmanların tavsiyesi Buz dolaplarda saklanması gibi.Bu koruyucular Krem ve losyonlar için geçerlidir.Spreyler için değildir.

7. Önceden yanmalar faydalıdır "Yapay bronzlaşma stüdyolar,Solaryum"!!!

Yanılgı yedi.Solaryumlar da bronzlaşmalarla deriler koyulaşır "Melanin" böylece hücreleri koruyabilir.Ne yazık ki bu metodla çok az korunabilirsiniz.Unutmamak gerekir ki orada ki ışınlarda derinize zarar vermektedir.Dünya sağlık kurumu bu gibi yerlere gideceklerin en az 18 yaşı olması gerektiğini söylemektedir.

8. Elbiselerimiz % 100 koruyabilir !!!

Yanılgı sekiz.UV ışınları kumaşlardan da geçebilir.Bu gün giymiş olduğunuz beyaz bir T-şort ancak koruma derecesi 10 olarak görülmektedir.En sağlıklısı koyu renkli kumaşlardır.Giyiceklerinizi satın alırken UV ışınlardan koruyucu giyimlerden seçmeniz en sağlıklıdır.

9. İnfarot- ışınları da derilerimiz için zararlıdır.
Yanılgı dokuz.Bu sıcak ışınlar deri kanserini tetiklemez.Yapılan araştırmalar sadece derinin yaşlanmasına yol açabileceğini söylemektedirler.Bir çok firmalar bu ışınlara karşı filitreler sunmaktadırlar.Uzmanlar gereksiz olduğunu söylektedirler.


10. Başımız güneş ışınlarından maruz kalmaz !!!

Yanılgı on. Saçlarımız bile bu ışınlardan koruyamaz.Hayvan besliyicileri bu durumu çok daha iyi bilirler.Başımızı da korumamız gerekir.

Yukarda biraz yanılgılarımız hakkında bilgi vermeye çalıştım.Güneş ışınlarına ihtiyacımız vardır bu ışınlar bizlerin kemik yapımızın ihtiyacı olan Vitamin D 'yi vermektedir.Eğer bunu derecelerdirmemiz gerektiği taktirde; 10 dakikalık güneş
bir günlük ihtiyacımızı karşılamaktadır.

Saygılarla.

Perşembe, Mayıs 22, 2008

Beni bu hale kim getirdi?


İstanbul’da binden fazla yanlış budanmış ağacı fotoğraflayan Peyzaj Mimarı Prof. Dr. Cemil Ata, “kabak budama” adı verilen yöntemle ağaçların katledildiğini söyledi.
“Ağaçların dili olsa, ‘Beni bu hale kim getirdi?’ diye sorardı”
“Budamak güzelleştirme işidir. Senelerdir yapılan hatalı budama ağaçların şeklini bozdu. Ağaçlar ölüme götürüldü” , belediyelerin hatalı budamaya son vermeli.
TEKNİK EĞİTİM GEREK
“Ağaçlar bu hale yanlış uygulamalar sonucunda geldi. Dilleri olsa, ‘Beni bu hale kim getirdi, neden getirdi?’ diye soracaklar. Yapılan budamalar ‘kabak budama’ adı verilen ve hemen hemen dünyanın hiçbir yerinde uygulanmayan bir budama şekli... Bundan vazgeçilmesi ve yüzyıllık ağaçların daha teknik bilgilerin ışığında budanması gerekir ama ne yazık ki bunu göremiyoruz.”
“Kabak budama en kolay budama yöntemidir ve zaman içinde ağaçların ölümüne neden olabilir. İşin kolayına kaçılmış.”
DİKİM DE YANLIŞ
“Ağaçların dikim yerlerine göre tür seçimi yapılması lâzım. Mesela meydanlara farklı, dar yerlere farklı ağaçlar dikilir. İklime uygun ağaç türleri seçilir. Işık ihtiyaçları da gözönünde bulundurulur. Görüyoruz ki bu seçimler doğru yapılmamış. Tür seçimleri ve dikim aralıkları da yanlış.”
“Budamalar belediyeler tarafından yaptırılıyor. Bu işin başında mutlaka çok bilgili insanlar vardır ama uygulamanın özensiz olduğu belli.
Budama güzelleştirme işidir; bir kızın saçlarının taranması gibidir. Burada budamıyorlar, adeta katlediyorlar. 300-400 yaşındaki çınarlar, dişbudaklar, meşeler sopa haline getirildi, şekilleri bozuldu ve pek çok ağaç ölüme götürüldü. Bu budama şeklinin kesinlikle terk edilmesi gerekiyor.”

Gerçekler neden acıdır ?
Kimbilir önünden kaç defa geçmişizdir.
Onlar sadece ağaç, eh yaşlarıda Tarih kitabı gibi !!!
Saygılarla.

NE ALAKA....


Türkiye'de insan yaşamının ne kadar 'ucuz' olduğuna bir defa daha acı bir şekilde tanıklık etti İstanbul...

Geçtiğimiz hafta tüm basın organlarına konu olan 'Sıla bebek skandalı'nın aktörlerinden biri TEM Hospital'a, Sağlık Bakanlığı tarafından verilen 5 günlük ceza, bir gencin yaşamına mal oldu...

Kalbinden bıçaklanan ve otomobille TEM Hospital'ın önüne bırakılan Özkan İmren isimli gence doktorlar ilk müdahaleyi, 'hastaneye hasta almaları YASAK olduğu için', kapı önünde yaptılar... Doktorlar kısıtlı imkanlara rağmen, gencin duran kalbini çalıştırmayı başardılar ancak yaralıyı başka bir hastaneye göndermek mecburiyetinde kaldılar... Acilen ameliyata alınması gereken İmren, yaşama sarılması için sadece bir kapı açılması gerekirken, 'ceza' nedeniyle ambulansa bindirilerek Özel Batı Bahat Hastanesi'ne götürüldü... Ancak İmren için artık çok geç kalınmıştı ve 27 yaşındaki genç bu hastanede yaşamını yitirdi...

Şimdi soruyoruz; Ne olursa olsun bir hastanenin acil servisi kapatılabilinir mi?

Ceza kime?


PARLE VU FRANSIZCA


Fransızcadan çevirdiğim romanı kitapçıya bıraktım, parasını da aldım. Beyazıt'a doğru yürümeye başladım. Önümde, dalgalana dalgalana, akar gibi bir kadın gidiyor, insanın önünde her zaman bir kadın gidebilir. Ama böyle bir kadın olursa, işte o zaman insan, önünde gidenin kadın olduğunun farkına varır. Kiminle olsa istediğine bahse girerim ki, bu kadın Fransız; saçının ucundan iskarpinin ökçesine kadar Paris kokuyor. Boynundaki beyaz puvanlı mavi eşarp, gelip geçenleri çağırır gibi rüzgârda pırpır kanat çırpıyor.

Ben dememiş miydim, bu kadın Fransız diye? Nasıl da anlamışım ama... Caddedeki trafik polisine gitti. Söylediklerini duyuyordum.

- Esküze muva Mösyö L'ajan... Parle vu Franse? Polis şaşırdı.

- Hıı? Efendim

- Parle vu Franse?

Trafik polisi bişeyler yapmak, bişeyler söylemek istiyor ama, elinden hiçbişey gelmediği için de, ne yapacağını bilmeden, telaşlı telaşlı boyuna elini kolunu oynatıyor. Genç Fransız kadınına yardım etmek için çırpınıyor.

Tüh, şu işe bak... Turist turist deyip dururken, turist ayağımıza kadar gelmiş, ama onun da dilini, derdini anlayamıyoruz. Polisin, Fransız kadına yardım için çırpınmasından turizm işini iyice benimsediği belli. Umarsız kalan polis, yoldan geçenlere,

- Heeey yurttaşlar, içinizde bir Fransızca bilen yok mu yahu? diye seslendi.

Aldıran olmadı. Yalnız bir yaşlıca adam,

- Valla, bilsem n'olacak yardım ederdim, ama bilmiyorum... dedi. Sonra ekledi:

- Çocukken "donne muva" filan diye bişeyler öğrenmiştik ama, "donne muva ön beze" mi neydi...

Trafik polisi, Fransız kadınına ille de yardım etmek istiyordu. Kadına eliyle, gel, işareti yaptı. Polisle kadın karşı yaya kaldırımına çıktılar. Ordan üç okul çocuğu geçiyor, onbeş onaltı yaşlarında... Polis, çocuklardan birinin kolunu tutup,

- Oğlum, parle vu Franse? diye sordu.

Oğlan, şöyle bir duraksadıktan sonra, yardım istercesine arkadaşlarına baktı. Polisin yan Türkçe, yan fransızca sözleri öğrencileri şaşırmıştı. Polis, öteki çocuğa döndü:

- Parle vu Franse oğlum? Öğrenci,

- No amca... dedi. Üçüncü öğrenci,

- Viy ama amca, konuşamam ki... dedi Fransız kadın,

- Par u il fo aile... diye söze başladıysa da, kadınla polisin çevresini birden çeviren meraklı kalabalığın gürültüsünden, kadının sözleri boğuldu.

Kalabalıktan biri,

- ingilizce olsa kolay, dedi, ben İngilizcenin elenikasını konuşurum...

Biri de ona,

- Ingilizceyi herkes bilir... dedi. Kalabalıktan konuşanlar arttı.

- Yahu, kadın pek sıkışmış gibi... Sakın helayı sormasın...

- Yazık kadıncağıza be...

- Yardım edelim zavallıya...

Türkçeyi Fransızmış gibi konuşursa kadının anlayacağını sanan bir delikanlı şöyle dedi:

- Madam... Pardon... Yani sen arıyor burda hela? Birisi,

- Hela deme yabancı kadına ayıp olur, deyip düzeltti.

- Tuvalet madam, tuvalet... Senin var tuvalet? Trafik polisi yine öğrencilere döndü:

- Tüh, bir de öğrenci olacaksınız. Yazıklar olsun, bir parle vu'ya karşı laf edemediniz.

Çocuklardan biri, şaşkınlıktan olacak, kadına sordu:

- Parle vu Franse?

Kadın gülümseyerek konuştu?

- Vıy... Natürelman... U e la müze d'arkoloji?

Polis bu konuşmadan öyle memnun olmuştu ki, çocuğu coşkuyla desteklemeye çalıştı:

- Hadi oğlum, susma! Cevap ver. Biraz daha parle vu Fransızca! Parle oğlum, parle! Hadi!

- Amca konuşamam, yalnız okurum... Arkadaşı bu öğrenciye yükleniyor:

- Hani Fransızcadan bir de dokuz aldın, konuş da görelim...

- Gramer sorsa bilirim. Baksana parle vu diyor.

Fransız kadın sorup soracağına pişman olmuştu, ama bikez sormuş bulunmuştu. Kendisine yardım için çırpınan bunca insanı bırakıp ordan gidemiyordu.

Polis, kalabalığa doğru yalvanrcasma sesleniyor:

- Yahu, içinizde bitek parlevu Fransızca yok mu be? Bir ses yükseliyor:

- Vıy ama, komsi komsa...

Birisi eleştiriyor:

- Ona komsi komsa denmez.

- Vay efendim, ya ne denirmiş?

- Ön pö denir, ön pö...

- Ha ön pö, ha komsi komsa... O kadar iyi Fransızca biliyorsan, gel sen konuş!

- Pratik yok, pratik.... Kitap olsa, çatır çatır çevireyim sana...

- Bey haklı... Çok haklısınız beyefendi. Çünkü efendim tradüksiyon başka, parle vu başka...

Öğrencilerden biri, arkadaşını yüreklendiriyor: ,;
- Vallayi sen istesen konuşursun hadi konuş be...

Öbür öğrenci uyanyor:

- Be deme yahu, kadın çakar da ayıp olur.

- Fransız kadın be'den ne anlasın be?

- Oğlum, be her dilde be'dir. Be'nin ayn Fransızcası yok ki... Turiste yardım edememekten canı çok sıkılan polis öğrencilere çıkışıyor:

- Bu kadar öğrencisiniz, içinizden biri de şu kadının parlevu'su-na karşı bir laf edemedi.

Fransızca sınavından dokuz alan öğrenci utana utana,

- Regüliye fiilleri sorsun, bak nasıl söylüyorum, su gibi... dedi. Tedirgin olmaya başlayan turist kadın, anlasınlar diye tane tane

konuştu:

- Pardon... Mösyö L'ajan, je mere aile o müze d'arkoloji En si

kö o pale do Topkapi?

Polis, çalışkan öğrenciye sordu:

- Ne diyor?

- Topkapi diyor. Bir yaşlı adam,

- Yani bu kadın taaa Fransa'dan Topkapı'ya mı gelmiş?..

- Turist değil mi beyim, size ne, ister Topkapı'ya gider ister Ahırkapı'ya...

- Orası öyle de, ne yapacakmış Topkapi'da diye merak ettim. Çok üzgün olan polis bir daha kalabalığa seslendi:

- içinizde iki kelime Fransızca bilen yok mu yahu? Bastonuna dayanmış duran bir yaşlı,

- Benim aklımda bikaç kelime kalmış eskiden ama, bu kadına söylenmez ki... dedi.

Polis,

- Söyle bişeyler de, ne söylersen söyle! dedi.

- Efendim, ben bunu otuz küsur sene önce Şehzadebaşı'nda bir tuluat tiyatrosunda duymuştum. Taa o zamandan aklımda kalmış: "Je vuzem je vuze do tu mon kör... Ah mon amur..."

Bir kahkaha atan Fransız kadın,

- Je vure mersi Mösyö... Me il... diye derdini anlatmaya çalıştı. Kimse neye güldüğünü bilmiyor, ama herkes kahkahadan kınlıyordu.

Polisin son umudu yine öğrencilerde.

- Hadi be oğlum, bunda sıkılacak ne var? Elli yaşlarında gösteren bir adam.

- Şimdiki çocuklar haylaz diyor, bizim zamanımızda, ben orta mektepteyken, vallahi Piyer Loti'yi tercüme ederdim. Değil böyle parle vu Fransızca filan, bülbül gibi konuşurduk beyim.

- Vallahi doğru... Ben kaç kere Fransızca hocasının bile yanlışını çıkarmıştım da, herif kızıp beni sınıfta bırakmıştı.

Bir delikanlı yanaklarını şişirip elini kapalı dudaklarına koyarak öyle ince bir ses çıkardı ki, bu alaylı sese herkes güldü. Ama

konuşan adam hiç bozuntuya vermeden sözünü sürdürdü:

- Bu zamanda insanın aklında Fransızca mı kalır, vallahi sabah ne yediğimi bile hatırlamıyorum.

- Kadında da kabahat var ya...

- Neden?

- Bre kadın, yabancı bir memlekete geliyorsun, iki üç kelime öğren be... Değil mi ama...

- Çok doğru. Yani biz olsak, kaşla gözle, işaret mişaretle azbu-çuk gene derdimizi anlatırız. Bu yabancılarda hiç iş yok..

- Yahu, çok ayıp oldu be...

- Hiç olmazsa kadına bir kahve ısmarlasak.

- Bir kahveyle olur mu hiç... Ben yemek bile ısmarlarım ama, kadına nasıl anlatacağız bunu?

Öğrenci,

- Yemek demek manje demek... dedi. Bir kadın,

- Mancayı herkes biliyor oğlum, salon-salamanca ordan geliyor işte... dedi.

Fransız kadın, kalabalıktan kendine yol açmaya çalışırken polis, dolmuş arabasına yolcu çağıran deynekçiler gibi,

- Hani bir kişi, parlevu Franse bir kişi?., diye kalabalığa seslenip bakındı.

Bir öğrenci birden,

- Vıy! diye bağırdı. Arkadaşı,

- Vıy demek kolay, gel de şimdi konuş bakalım... dedi. Çocuklar, aralarında fiskosla konuşmaya başladılar:

- Avuvar fiilinin endikatif prezanı nasıldı ulan?

- Jave, tu ave, il ave, nü zavon, vu zave il... zave mi, son mu?

- Değil be, senin dediğin passe sempl...

- Bir kere bu parle vu fiili, negatif mi, yoksa regülye mi? Kalabalığı yarıp gitmek isteyen kadına polis ille de yardım etmek istediği için, kadının elini tutmuş, söyleniyordu:

- Madam, pardon... ün münit... Çocuklar şimdi konuşacak... Çocuklara,

- Hadi be oğlum, gayret biraz... Bir öğrenci,

- Bir kere bunun başına Jö süvi gelecek... dedi.

- Jö süvi gelecek ama, ondan sonra?

- Ondan sonra süje, en sonra da verb... Fransız kadın yine bişeyler söyledi:

- Jö vu rö mersi mösyö L'ajan. Jö viyen do şanze L'ide si vu vule le son la disküisyon...

Öğrencilerden biri de,

- Vıy madam, jö süi parle Franse... dedi.

Kalabalıktan bir alkış koptu. Kadınla çocuğun konuştuğunu sanmışlardı, yada içlerinden öyle olmasını istemişlerdi. Kalabalık açıldı, Fransız kadın geçip gitti.

Anlıyorum, şimdi içinizden, bana soruyorsunuzdur:

- Madem sen Fransızcadan roman çeviriyorsun, neden kadınla konuşmadın?

Ben Fransızca bilmem ki... Öyleyse nasıl mı Fransızcadan roman çeviriyorum? Eski Türkçe zamanında Fransızcadan çevrilmiş biçok roman var. Ben işte eski Türkçe basılı Fransızcadan çevrilmiş romanları yeni Türkçeyle yeniden yazar, Fransızcadan çevirdim diye yaymevlerine satanm. Bana "Parle vu Franse?" diye sormak kimin aklına gelir?

Saygılarla.

Çarşamba, Mayıs 21, 2008

YAZISIZ !!!

Pazartesi, Mayıs 19, 2008

NEREDE YANLIŞ YAPIYORUZ !!!

Beslenmede nerelerde yanlış yapıyoruz ?
Masamıza doktoru, davet edene kadarmı !!!
Baktiğımız zaman, toplumun yarısı fazla kilolardan şikayetci...
Galiba yanlış beslenmeyi pek dikkate almadığımızı gösteriyor.
Uzmanlar öyle diyor ve diyorlarkı bir kaç kilo vermek o kadarda zor bir şey değil.
Bir kaç yanlışı sizlerle paylaşalım:
Önümüze gelen çeşitleri göz önüne alacak olursak iştahımızı frenlemek pek de kolay değil.
Böyle olunca kilo almamız gayet normal.
Tükettiklerimizin başında en çok şekerli ve yağlı maddeler geliyor.Öyle olmasına rağmen kilo verebiliriz.
Tabii bu da bilinçli beslenme ile olabilir.Nerelerde yanlış yapıyoruz.
Zayıf olmak sıhhatlı olmak fikri; ilk yanlış düsünce.Tıpkı kilolu olmak hastalığı davet etmek gibi.
Yapılan diatler neticesinde kilo verenler de neticede fazla kilo alanlar kadar tehlikelerle karşı karşıyadır.
En önemli olanı ancak siz karar verebilirsiniz.Bu da beslenmeniz ile günlük hareketliliğiniz arasında dengeli bir oranti olmalıdır. Burada spor yapmanızdan bahs edilmiyor.Normal günlük yaşantınızda yapmış olduğunuz hareketler.Tıpkı yürümek,bisikletle dolaşmak veya merdiven çıkmak gibi.Böylece pozitiv bir oluşum içinde kan dolaşımınız kalbinize yardımcı olmaktasınız.Bir kaç kilolu olmanızda size bir sıkıntı vermez.Günlük normal hareketleri devamlı aldığı besinle oranlı olarak harcıyan bir kişi,kendisinden daha zayıf olmasına rağmen hareketsiz bir kişiden çok daha sıhhatlı olduğu da bir gerçektir.
Yanlışlar...
Patates bizleri kilolu yapar: yanlış . Patates her şeyden önce bizleri tok tutar, bu arada da faydalı bir besindir.İçinde Kalsium,Vitamin C,Albümin ve yaşamımız için faydalı bir çok bileşimleri taşır.Vücudumuzun dengelenmesinde çok büyük rolü vardır.Yemeklerimizin yardımcı bir parçasıdır.Tuzlu suda,ateşte pişirilerek yenildiği taktirde bizleri hem tok tutar hemde ihtiyacımız olan besinleri alabiliriz.Eğer pişirilme metodunda kızartma veya kroket yolu ile yemediğimiz taktirde.Şimdiye kadar Patates insani şişmanlatır sözünün doğru olmadığı tam aksine olduğu da bir gerçektir.
Et yenmesi şarttır;yanlış İnsan vücudu et yemeden de mükemmel bir şekilde çalışabilir.Eğer damak zevki diye ısrar ediyorsanız haftada en fazla 500 gr.la yetinmelisiniz.Hakikaten şart değildir.Hayvani besinleri süt ,yumurta,balık yolu ile alabilirsiniz.Böylece albomin,Vitamin B12 / D gibi.
Zayıflamak için iyi bir kahvaltıdan vaz geçmek;yanliş..
Tam tersi,eğer ona zaman ayırarak iyi bir kahvaltı ile güne başlarsanız, gün içinde çok daha az acıkacağınız görülecektir.Bu da öğlen ve akşam yemeklerinin ağırlığını hafifletecektir.Acıkma karşısında ara ögünleri de faydalı olacaktır.Akşam yemeğinden katti surette vaz geçilmemelidir.İyi bir kahvaltı ile 3 ögün yemeniz arada açıkma karşısında hafif bir şeyler sizlerin kilo almanıza sebep olmaz tam aksine formunuzu
korursunuz.Tek dikkat edeceğiniz konum alacağınız gıda maddeleri günlük hareketliliğiniz üzerine çıkmamasıdır.Ne kadar harcanan enerji, o kadar yemek yiyebilmenizdir.
Glikoz bizleri dinç tutar; yanlış..
Şeker her ne kadar vücudumuzdaki hücrelerin yakıtı olarak görülse,beyine sağladığı enerji diye kabul etsek de vücudumuz direk olarak ihtiyacı yoktur.Cünkü almış olduğumuz karbonhidrat besinleri şekere çevirebilmektedir.Şeker partikilleri ne kadar ufak olursa o kadar çabuk kana karışır.Bu arada durum biraz karışıkdır.Şeker partikilleri karşısında vücud büyük miktarda İnsülin üretir.Böylece bu bileşimle şeker hücrelere çok çabuk ulaşır.Hücrelerin gerekli enerji fazlalığı ise yağa dönüşür.Şeker'in düşmesi ile vücud bir sinyal verir bu da açıktığımız sinyalidir.
Demek ki şeker kana karışması ne kadar çabuk olursa açıkmamızda o kadar çabuk olmaktadır.Bu durumu yavaşlatabilmek bizim elimizdedir.Karbonhidrat besinlerde seçici olmamız gerekir.
Örnek verecek olursak siyah ekmek,makarna,prinç ve patates gibi besin maddelerinin şekere dönüşmesi uzun sürmekde olup açıkmamızın süresini de uzatabilmiş olabiliriz.Enerji dengelerine yardımcı olarak biraz fındık,bir elma veya muz dan faydalanabiliriz.
"Fast Food"ayak üstü yemekler zararlıdır; yanlış.
Çabuk ve acele yenilen yemek sıhhatli değildir.Bu gün ara yemeklerde yediğimiz bir elma bile Fast Food'a girmiyormu ? Önemli olan ne yediğimizdir.
Bu gün bol salatalı bir hamburger, yağda kızarmış patates ve sosisden çok daha az kalori taşımaktadır.Bu gün bir çok hazır yemekler de, az kalori sınıflarının içindedir.Fast Food şurada tehlikeli olmaktadır.Bilindiği gibi yediğimiz yemeğin bizler için yeterli olduğunu, yani doyduğumuzu 20 dakika sonra vermektedir.Bizler de bu zamanı ayıramadığımız taktirde, bir tabak salata veya bir hamburger yerine, bu zaman içersinde devamlı yiyerek o sinyali alana kadar yeriz.Böylece istenilenin üzerinde besin alarak kiloları bir taraflarımıza dağıtırız.
Bio-besinler sıhhatlidir;yanlış.
Sıhhatli beslenme bio veya normal olarak değerlendiremeyiz.Esas olan ister bio alalım istersek normal alalım bu besinlerin taşıdıkları enerji faktörleridir.
Neden bio ? Eğer bu yolu seçtiğimiz taktirde çevreyi korumuş oluruz.Cünkü bio tarımcılık da kimyevi gübre ve yabani otlara karşı kullanılan Pestizide kullanılmaz.
Bu da çevre konumunda büyük rol oynamaktadır.Dikkat edilmesi gereken bir konuda bio tahılların bazı çeşitlerinde una dönüşüm sırasında bazı önemli faktörlerin kaybolduğuda görülmüşdür.Büyük bir gerçeğide göz önünde tutmamız gerekir ki bu da şeker hastalığı ve Kanser rahatsızlıklarında bu besinleri kullananlardan sonra gerileme görülmektedir.
Ölcülü alınan Alkol sıhhatlidir;yanlış..
Şimdiye kadar yapılan çalışmalar az miktarda olsa alınan alkolün vücuda faydalı olduğu kanıtlan-mamıştır.Biraz şarap; kan dolaşımı ve kalp rahatsızlıklarına iyi geldiği söylentisi gibi.Yapılan bütün çalışmalar bunun doğru olmadığını göstermektedir.Bu gün alkol zevk verici bir sıvıdan ileri gitmemişdir.Az miktarda alınması veya çukolata,tuzlu kurabiyelerin yanında, bizlerin kilo almasınada neden olduğunu unutmamak lazımdır.
Margarın tereyağdan daha sıhhatlidir;yanlış.
Bitkilerden üretilen yağlar hayvani yağlardan daha sıhhatlı olduğu doğru değildir.Mühim olan içindeki bulunan yağ asidinin miktarıdır.Bu gün insanın günlük olarak 60 ila 80 gr yağa ihtiyacı vardır.Bunuda açık ve gizli olarak alırız.Sosis çeşitleri,çukolata şekerlemeler yolu ile gizli olarak veya kahvaltı yemek yaparken alenen kullanırız.Bilmemiz gereken en önemli unsurda yağ asidini vücudumuz kendisi yapamaz.Bunu ancak % 50 olarak bitki yağlarından alabiliriz Soya.Zeytin,vb olarak.
Pişirdiğimiz sebzeler gereken besinleri kaybeder;yanlış.
Bir çok besin çeşitleri vücudumuza ulaşmadan evvel bir çok evrelerden geçmesi gerekir.Tıpkı sebzeleri pişirdiğimiz gibi.Örnek olarak havuçu ele alalım "Betacarotin".Kaybı önliyebilmek için dikkat edeceğimiz konum onları nasıl hazırlıyacağımızdır.Buhar yolu ile pişirilen sebzeler içindeki besinleri suda pişirilenlere nisbeten daha iyi muhafaza edebilirler.En önemli olan ise kullandığımız sebzelerin tazeliğidir.Eğer onu kaybetmiş ise içindeki besinler çoktan yok olmuşlardır.
Bilinçli beslenme çok zordur;yanlış..
Kim eğer beş ana kaideye sadık kalırsa sıhhatli beslenmenin o kadarda zor olmadığını görecektir.
1. Her gün sebze ve meyve yemek.
2. Her gün buğdaygillerden yemek.
3. Arada bir yağlı balık,ölcülü olarak et süt mamülleri.
4. Hareketli olmak.
5. Vücudunu tanımak dengeleri korumak,devamlı olarak bilgilenmek.
Bu kadar basit kalın sağlıcakla.
Saygılarla.













19 MAYIS 1919

Pazar, Mayıs 18, 2008

PAZARIN SOHBETI...


ERDIL



"- Bir insanın iyi ya da kötü yanlarını ortaya koyan çeşitli kıstaslar olabilir. Bu kıstaslardan biri de Mustafa Kemal'i sevmek ya da sevmemek.... anlamak ya da anlamamaktır.Mustafa Kemal'i sevmeyen ya da anlamayan adam, adam değildir. Türk, Türk değildir !..."

Savaşın nasıl sonuçlanacağı henüz belli değildir ama Mustafa Kemal daha 1921 yılında söyle konuşur:
"Siyasi başkentimiz Anadolu'nun ortasında kalacaktir.Batı'nin ve Doğu'nun temsilcileri bizimle burada temas edecekler,her türlü diplomatik meseleler bu başkentte görüşülecektir.Milletin sinesinden doğan Hükümet bu başkentte çalışacak,memleketin iç ve dış politikası buradan idare edilecektir."
İlk Meclis ve ilk Milli Ordu burada kurulmuş,aydınlık yarınlara buradan gidilmişdir.

19 Mayıs 1919 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki dönüm noktalarından biridir. Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 Mayıs aynı zamanda “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Atatürk Millî Mücadele sıralarında Türk milletini ileri götürecek olanların ve köhnemiş fikirlere karşı gelecek olanların genç fikirler olduğunu görmüştü. Bu nedenle de “gençlik” kavramı Atatürk için ayrı bir önem taşımaktadır. Atatürk gençlerden sık sık bahsederken, yaş sınırı dışında fikri olarak gençliği yani, fikirde yeniliği ifade etmiştir. O’nun şu sözü çok anlamlıdır:
“Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.”
İstanbul-Samsun yolculuğu öncesinde Atatürk’le Padişah Vahdettin arasında geçen konuşmayı Atatürk şöyle anlatır:

“-Paşa, Paşa!... Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin!Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (bu bir tarih kitabıdır)! Bunları unutun, dedi, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden daha önemli olabilir...Paşa, Paşa...Devleti kurtarabilirsin!...

Bu sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle içtenlikle mi konuşuyor?...O Vahdettin ki... bütün yaptıklarından pişman mı olmuştur?Aldatıldığını mı anlamıştı?Fakat, böyle bir yorum ile başka konulara girişmeyi ürkütücü saydım, kendine karşılık verdim:

-Kişiliğe güveninize ve bana bunca yüz verişinize teşekkür ederim...Elimden gelen hizmeti esirgemeyeceğime lütfen güveniniz...”

Atatürk bu konuşmada plânlarının sezilmiş olabileceği duygusuna kapılmıştı ama, O’nu bekleyen ve O’na güvenen bir“Türk Milleti” vardı.

Atatürk ile beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü başlayacak yolculuğa gemi kaptanı İsmail Hakkı Durusu dışında 18 kişi eşlik edecekti.
Atatürk beraberindeki kişilerle beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü öğleden sonra “Bandırma” adındaki eski bir vapurla Galata rıhtımından ayrılır. 17Mayıs 1919 Cumartesi günü Bandırma Vapuru saat 21.40 sıralarında İnebolu’ya varır. 18Mayıs 1919 Pazartesi günü beklenen yolculuğun sonuna gelinir. Yolcular Kalyon Burnu denilen yerden sandallarla Merkez iskelesine çıkarılırlar. Bu sandallardan birinin sahibi olan İsmail Yurtsever, o zaman için Atatürk’ü tanımadığını söyler,Atatürk’ü sandalda ve Samsun’da iken geniş yakalı lejyon kaputu ve başında kalpakla gördüğünü anlatır.
Atatürk, İstanbul’dan başlayan ve Samsun’da sona eren yolculuk esnasında görevli bir askerdi ve giyimi de buna uygundu ancak Samsun’a ayak bastığı günden birkaç gün sonra asker değil, sivil olarak hareket edecekti.
Kısaca vermeye çalıştığımız bu yolculuk Türk Milleti için bir dönüm noktası oldu ve kurtuluşun başlangıcıydı. Millî Mücadele’yi başlatmak üzere Samsun’da Anadolu topraklarına bastığı 19 Mayıs 1919 tarihinin önemi nedeniyle de 19 Mayıs’ı Türk gençliğine armağan etti.


Atatürk“Gençler!Benim gelecekteki emellerimi gerçekleştirmeyi üstlenen gençler!Bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnun ve mesudum” derken Türk gençliğine olan güvenini de anlatmıştır.

Atatürk’ün şu sözleri hepimiz için bir rehber olmalıdır:“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kâfidir”. Atatürk’ü anlamak, yaşadıklarını ve fikirlerini bilmekle mümkündür. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında yaşanan zorlukları her zaman göz önünde tutarak, 19 Mayısları Atatürk’ün emanetine daima sahip çıkarak kutlamalıyız.

19 Mayıs; 1981 yılından bu yana "Atatürk'ü Anma Günü" olarak da kutlanmaktadır. Bunun nedeni Atatürk’ün bir söyleşi sırasında: "Ben 19 Mayıs'ta doğdum" demiş olmasıdır.

Saygılarla.





Cumartesi, Mayıs 17, 2008

KAFALARI CÖPLE DOLDURURSAK !!!.



Atatürk’ün Sanat ve Sanatçı Hakkında Söylediği Özdeyişler :

“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”

”Yüksek bir insan topluluğu olan Türk Milleti’nin. tarihi bir özelliği de, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.”

”Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz... Hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz. Fakat sanatkâr olamazsınız.”

”Sanatkâr, toplumda uzun çaba ve çalışmalardan sonra alnında ışığı ilk duyan insandır.”

Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa, tam bir hayata sahip olamaz.”

”Bir milletin sanat yeteneği güzel sanatlara verdiği değerle ölçülür.”

“Sanat güzelliğin ifadesidir… Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık… olur.”

“Sanatkâr, toplumda uzun mücadele ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır.”


“Sanatçı, esaslı kültür sahibi olmalı ve tarihi iyi bilmelidir.”

Sanatkâr el öpmez; sanatkârın eli öpülür!”

“Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim.”

MADDE 17. – Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
MADDE 19. – Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.
MADDE 20. – Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.
MADDE 24. – Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.


“La Diva Turca” olarak da anılan soprano Leyla Gencer'in külleri, vasiyeti üzerine Dolmabahçe'den İstanbul Boğazına serpildi.

Dün, Bugün gazetesi yazarı Nuh Gönültaş'ın 'niye kirletiyorsunuz suyumuzu!' diyerek karşı çıktığı vasiyeti bugün Vakit Gazetesi aşağılama ve hakaret içeren bir haberle gündeme getirdi.

Dinimiz inançlara saygıyı öğütlerken, hoşgörü İslam'ın temeliyken, ülkemizi yırdışında başarıyla temsil etmiş bu saygın sanatçıyla Vakit'çiler aşağıdaki rezil ifadeleri layık gördüler.

Böylece yobaz kafaların inanç hürriyetinden ne anladığını da açıkça ortaya koymuş oldular...



'Türkiye çöplük mü' başlığıyla verilen haberde Leyla Gencer 'Türk halkının dinin beğenmeyip Hristiyan kalmakta ısrar eden' biri olarak tanımlanıyor 'Boğazı kirletmeye kimsenin hakkı yok' deniliyor.

İŞTE VAKİT GAZETESİ'NİN O HABERİ

Türkiye çöplük mü?

"Türk halkının "din"ini beğenmeyip "Hırıstiyan" kalmakta ısrar eden, "Türkiye'yi beğenmeyip ömrünü İtalya'da geçiren soprano Leyla Gencer'in, yakılan cesedinin küllerinin Boğaz'a serpilmesini istemesine büyük tepki var... vatandaşlar 'Boğaz'ı kirletmeye kimsenin hakkı yok!.. Türkiye çöplük mü?..
kaynak.Vatan Gaz.


Leyla Gencer, 1988 yılında "Devlet Sanatçısı" unvanıyla onurlandırıldı.
Leyla Gencer, "Ayşe Leyla Çeyrekgil" (d. 10 Ekim 1928, İstanbul , ö. 10 Mayıs 2008, Milano ) Türk Opera sanatçısı.

Dünya opera tarihinin en büyük sopranolarından birisiydi. Polonezköy'de doğan Gencer'in annesi Polonyalı aristokrat bir ailenin kızı olan Alexandra Angela Minakovska (eşinin ölümünden sonra Müslüman olup Atiye adını almıştır), babası Safranbolulu köklü bir ailenin oğlu olan Hasanzade İbrahim Bey'dir(sonradan Çeyrekgil soyadını aldı). Leyla Gencer'in babası İbrahim Bey, ağabeyi Hüseyin Çeyrekgil ile çiftçilik, balıkçılık, taşımacılık ve Çubuklu suyunun işletmesini yapıyordu; ayrıca Lale Sineması’nın işletmesini üstlenmişti ve Karaköy’de hanları bulunuyordu. Leyla, babasını küçük yaşta kaybetti.

Leyla Gencer, İstanbul İtalyan Lisesi'ni bitirdi ve bir süre İstanbul Devlet Konservatuvarı'nda şan eğitimi aldı. Konservatuar eğitimini yarıda bırakarak çalışmalarını Ankara'da İtalyan soprano Giannia Arangi-Lombardi ve onun zamansız ölümü üzerine İtalyan tenor Apollo Granforte ile sürdürdü. 1946'da bankacı İbrahim Gencer ile evlenen Leyla Gencer, Devlet Tiyatroları Ankara Operası'nda bir süre koroda görev yaptıktan sonra 1950'de "Cavallerina Rusticana" ile opera kariyerine başladı.

Batı ülkelerinde “La Diva Turca”, “La Gencer”, “La Regina” olarak ün yapan; Milano, Roma, Napoli, Venedik, Viyana, Paris, San Francisco, Köln, Buenos Aires, Londra, Rio de Janerio, Bilbao, Chicago’da sanatını dinleten; Lucia’nın, Norma’nın, Lady Macbeth’in, Queen Elizabeth’in, Filoria Tosca’nın, Lucrezia’nın, Madame Butterfly’ın, Alceste’nin, Aida’nın, Violetta’nın, Leonora’nın “Leyla la Turca”sı soprano Leyla Gencer, hem seçkin opera sahnelerinde hem resitallerinde hayranlık uyandırmış sanatçıların başında gelir. Onun opera repertuarı 23 bestecinin 72 yapıtını kapsamıştır.
2004 yılında Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü tarafından 1000 yılın Türkleri özel koleksiyonunda adına 15.000.000 TL değerinde 0.999 ayar gümüş hatıra para basıldı.

Yorum : Örümcekler ; doğada ağlarını yaparak yaşamlarını idame ettirirler.
Eğer insan ona özenip'de kafaların içinde ağ kurmaya başlarsa .......



Saygılarla.

Cuma, Mayıs 16, 2008

GÜNÜN SÖZLERI / FOTORAFI...


Yer Kütahya... Dün, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in de katıldığı Kütahya Ticaret Borsası tarafından türlü kişi ve kuruluşların desteğiyle yaptırılan Bölcek İlköğretim Okulu'nun açılış töreni yapılıyordu. Bakan Çelik, kürsüde konuşuyor, "Lafla Atatürkçülük, lafla çağdaşlık olmaz. Çağdaşlık da Atatürkçülük de icraatla olur"
Biz, bir şeyi programa koyarız, parasını ayırır, başlar ve bitiririz. Lafla Atatürkçülük, lafla çağdaşlık olmaz. Çağdaşlık da Atatürkçülük de icraatla olur. Atatürk'ün bize gösterdiği çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine sloganla çıkamayız.”
Yorum.Bende açılışda oradaydım resimde beni bulabildinizmi !!!.
Saygılarla.

YANLIŞ CEVAP ....


Atatürk'ün çocuğu var mı ?
İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in Cumhurbaşkanı Abdullah Gül onuruna İngiltere donanmasına ait uçak gemisinde dün akşam verdiği davette ilginç bir diyalog yaşandı.
Konukları gruplar halinde selamlayan ve sohbet eden Kraliçe’nin eşi Edinburgh Dükü Prens Philip gazetecilerin bulunduğu davetlilerin arasındaki İpek Çalışlar’a dönerek “Siz de mi gazetecisiniz” diye sordu. Çalışlar, “Eskiden gazeteciydim, şimdi biyografi yazıyorum” yanıtını verince, bu kez “Kimin biyografisi” sorusunu yöneltti. Çalışlar’dan “Atatürk’ün eşinin biyografisi” yanıtını alınca Prens’ten ilginç bir soru geldi:
“Atatürk’ün evlendiğini bilmiyordum, çocukları var mıydı?”
Çalışlar ise “Evet Latife Hanım’la evlenmişti. Çocukları yoktu” karşılığını verdi.

Yanlış bir cevap verilmişdir.
Onun adı ATATÜRK Türkçe karşılığı ise Türklerin Atası "Babası".
Ona bu adı canı gibi sevdiği Milleti vermişdir.
Doğru cevap ise 70 Milyondur.
Saygılarla.

Perşembe, Mayıs 15, 2008

KAHRAMANMARAŞ’TA NE OLMUŞTU?



19-26 Aralık 1978’de Maraş’ta meydana gelen olaylar, Cumhuriyet döneminin en önemli katliamlarından biri olarak tarihe geçti. Daha sonra, katliamın ortaya çıkarılması için özel bir ekip kuran İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’ya sunulan ve açıklanmayan rapora göre; Ülkücüler, “solcular attı” süsü vererek halkı, sol görüşlü ve Alevilere karşı kışkırtmak amacıyla, “Güneş ne zaman doğacak” adlı anti-komünist filmin gösterimi sırasında sinemaya dinamit atmış; daha sonra “Solcular attı” diyerek halkı kışkırtmış, halk tekbir getirerek sokağa dökülmüş; “Bugün cihat günüdür”, “Başbuğ Türkeş”, “Alevileri öldüren cennete gider”, “Komünistleri bırakmayın” sloganlarıyla Alevilere ve solculara ait ev ve işyerlerine saldırılmış; resmi kayıtlara gore 111 kişi öldürülmüş, binden fazla kişi yaralanmış; sonuçta Maraş’ta yaşayanların çoğu şehri terk etmek zorunda kalmıştı.

SIKIYÖNETİMDE YARGILAMALAR
Olaydan sonra sıkıyönetim mahkemesinde açılan dava da “hukuk skandalı” olarak tarihe geçti. Haftanın 5 günü yapılan duruşmalarda, yargılananlar arasında MHP milletvekili Mehmet Yusuf Özsaş’ın oğlu avukat Edip Özbaş’ın da bulunması üzerine yargıçlara saldırı düzenlendi. Davanın müdahil avukatlarından Ahmet Albay, Ceyhun Can, Halil Güllüoğlu peş peşe öldürüldü. Davanın bir numaralı sanığı, sinemaya dinamit attığı tanık ifadeleriyle söylenen Ökkeş Kenger’di.

Beraat ettikten sonra Şendiller soyadını alan ve daha sonra MHP-BBP milletvekili olarak Meclis’te bulunan Şendiller davada beraat etti. Katliamda birinci derece rolü olan 68 kişinin hiç yargılanmadığı dava, yargılanan 804 kişiden 379’unun beraatiyle sonuçlandı. 1-15 yıl arasında mahkûmiyet ile yargılanan 314 kişinin cezalarında önce 1/6 oranında indirim yapıldı, sonra hepsi mahkeme sürecinde salıverildi. 29 kişi hakkında verilen idam ve 7 kişi hakkında verilen müebbet hapis cezası da Yargıtay tarafından bozuldu. 1991’de çıkan Terörle Mücadele Yasası’nda yapılan değişiklikle de katliam sorumlularının hepsi salıverildi.

ECEVİT’İN SAKLADIĞI TARİHİ BELGE
Olayla ilgili tarihi gerçek, dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in arşivinde yıllarda sakladığı belgenin, gazeteciler Can Dündar ve Rıdvan Akar tarafından hazırlanan yazı dizisiyle ortaya çıktı. Ecevit’in yaklaşık 30 yıl sonra, arşivinde sakladığı bu belge, olayı MHP ve MİT’in tezgahladığını resmen kanıtlıyordu. Ecevit’in üzerine “Çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir” notu düştüğü, 1 Ocak 1979 tarihli belge şöyleydi:

“CHP iktidarı devraldıktan sonra vuku bulan büyük olayların (Malatya, Sivas, Kahramanmaraş) çıkacağına dair bir-iki ay evvelinden haber verilmediğinden yüzlerce vatandaşımızın can ve mal kaybına sebebiyet vermişlerdir. Önceden haber vermek bir tarafa olayın yaratılmasında en etkin rol oynamışlardır. Nitekim Kahramanmaraş olayı MİT’ten (...), (...), (...), (...)’in (isimler gazeteci Can Dündar ve Rıdvan Akar tarafından gizlendi) müşterek planlamaları ile çıkarılmıştır. Türkeş oraya ...’in tavassutuyla ....’u tayin ettirerek Güney Bölgesi’ni ele geçirmiş ve Maraş olayını rahatlıkla tertip ettirmiştir. MİT olayın içinde olmasaydı Maraş’tan her türlü istihbaratı aylar evvel alır ve olayın zuhur etmesine meydan vermezdi. MİT, CHP zamanında büyük olayları yapan ve yaptıran MHP’lilere ait bilgileri saklamış, sıkıyönetim mahkemelerine sadece sola ait raporların verilmesi hususunda Türkeş, MİT’teki elemanlarına talimat vermiştir.”

MHP ‘hatırlatılan’dan şikayetçi
MHP Kahramanmaraş Merkez İlçe Başkanı, ‘Hatırla Sevgili’ adlı TV dizisinin Maraş katliamına ilişkin bölümlerinde “milliyetçi-mukaddesatçı insanları cani olarak gösterdiği” iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.

İSTANBUL - MHP Kahramanmaraş il binasında basın toplantısı düzenleyen Merkez İlçe Başkanı Ömer Özkan, ‘Hatırla Sevgili’ adlı dizinin 2 ve 9 Mayıs’ta yayınlanan bölümlerinde Kahramanmaraş’ta 1978 yılında meydana gelen olayların anlatıldığını hatırlatarak, “Dizide geçen bir takım sahne ve diyaloglar toplumsal gruplaşmaların yoğun olarak yaşandığı şu günlerde ülkemiz ve milletimiz için büyük bir tehdit olarak algılandığını düşünmekteyiz” dedi.


“Kahramanmaraş’ta yaşanan üzücü olayların dizide tek taraflı bir bakış açısıyla yayınlandığını” iddia eden Özkan, “Adana Sıkıyönetim 1’inci Askeri Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararında açıkça Kahramanmaraşlıların bir iftiraya maruz kaldıkları açığa çıktığı halde hala dizide bu olaylardan katliam olarak bahsediliyor” dedi.

“Dizinin sonraki bölümlerinde de bu ve buna benzer kelimelerin sürekli işlendiğini” söyleyen Özkan, “milliyetçi- mukaddesatçı insanların cani olarak gösterildiğini” söyledi ve şöyle şu iddiada bulundu:

“Olaylar Ermeni ve dış güçler ile bağlantılı örgütlerin oyunudur. Dizide olayların bir Alevi Sünni meselesi gibi takdim edilmesi toplumumuzu daha çok germeye ve yeni ihanetlere zemin hazırlamasını sağlamaktadır. Zaten dış güçlerin bir takım tehdit ve baskıları ile zor bir dönemeçten geçmekte olduğumuz şu günlerde bu tür diziler ile birlikte halkımızın kafalarında soru işaretleri uyandırmaya, daha çok korku ve panik havasına sokarak bu cennet vatanımızın bölünmesine ve parçalanmasına müsaade edilmemesi gerekir.”

Basın toplantısının ardından Özkan ve diğer partililer dizinin yayından kaldırılmasını talep ettikleri suç duyurusunu Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim etti. Kaynak.ntvmsbc.

Gerçeklerle yüzleşmediğimiz taktirde her zaman benzeri olaylarla karşılaşacağımız bir gerçekdir.Gecenin gölgesi olamaz onlar karanlıklarda saklıdır.Yeni bir günle bizlerin peşi sıra gelirler.Gölgeleri tanımak bizlerin en doğal hakkı. Artık bizleri takip eden kendi gölgemiz olsun.
Saygılarla.

İLK KURŞUN ...




Selanik'te 1888 'de dünyaya geldi.Orada Fevziye Lisesi'ni, devlet sınavını kazanıp Paris'te Sourbonne Üniversitesi Siyasi İlimler Akademisi'ni bitirdi.

İstanbul'a döndükten sonra, Osmanlı Devleti aleyhine Balkanları karıştıran İngiliz Buxton kardeşlerin bu faaliyetlerini önlemekle görevlendirildi. Buxton kardeşlere Bükreş'te bir tünelde suikast düzenledi 10 yıla mahkum edildi. Birinci Dünya Savaşında, Bükreş'in Osmanlı Devleti ve müttefik Almanya tarafından alınmasından sonra , 2 yıl hapis yattığı bu yerden 1916 yılında kurtuldu.

Mütarekenin karanlık günlerinde İzmir'e geldi. Osmanlı Sulh ve Selamet Cemiyeti'nin sözcülüğünü yapan Hukuk-u Beşer (İnsan Hakları) Gazetesi'nin baş yazarlığını yapmaya başladı.Hukuk-u Bu genç , Recep oğlu Osman Nevres beyden başkası değildi.Hasan Tahsin takma adını kullanıyordu.Hukuk-u Beşer Gazetesi'nin başyazarı vatanperver Hasan Tahsin takma isimli Osman Nevres o güne kadar kalemiyle , eylemleriyle bu istila akıbetini göstermeye çalışmış bir gazeteciydi.

1919 Yılı 15 Mayıs'ında İzmir Limanını dolduran Yunan Donanmasının içinden karaya ayak basmak için sabırsızlanan Yunan Efzun alayını yaşlı gözlerle izleyen İzmirliler, tarihin en karagününü yaşıyordu. Mavi - Beyaz bayraklarla donatılmış Kordonboyu o sabah hiç de ışıldamıyordu. Rum kızları eteklerini savurarak şarkılar söyleyip dans ederken ,Yunan Efzun Alayı karaya ayakbastı. Bando önde Baş papaz Hristamos önderliğindeki Efzun Alayı arkada Kordon boyunda gövde gösterisine başlamıştı. Hemen orada bir kıraathanede saçları dağınık esmer tenı güneşten iyice yanmış bir genç kendi kendine söyleniyordu 'Kollarını sallaya sallaya mı girecekler? Olmaz... Olamaz ki. Sonunda ölüm var .. Kan var. .Bunu anlamalılar.


İşte korktuğu başına gelmiş , Efzun Alayı Kordonboyunda zafer çığlıkları atıyordu.Birden yerinden fırladı,aynı anda kendisini Yunan işgal askerlerinin karşısında buldu. Az önce kalemini hırsla kıran parmakları arasındaki Rovelver silahı ile ilk kurşunu attı. Kalabalığı yarıp tek başına fırlayan uzun boylu siyah elbiseli adamın attığı ilk kurşun Efzun Alayının sancaktarını yere serdi. Sancaktar boğuk bir sesle yere yıkılırken, o elindeki Rovelverle peşi sıra kurşun sıkmaya başladı. Hiç beklenmedik bu ateş karşısında, önce paniğe uğrayan Yunanlılar gerilediler , peşlerindeki Rum kalabalığı arasından denize düşenler görüldü. Fakat karşılarında ateş edenin yalnızca bir kişi olduğunu farkeden Yunan Efzun Alayı hemen karşı ateşe başladı. Silahlardaki kurşunlar biten Hasan Tahsin, süngü darbeleriyle şehit edildi. Hırslarını Hasan Tahsin'in vücudunu paramparça etmekle de alamayan Efzunlar, bu defa sağa sola tüfekle, mitralyözle ateşe başladılar, hatta denizden Yunan torpidolarıda ateşe katıldı. Bu sırada sivil halk arasından çok sayıda can veren oldu.

Hasan Tahsin şehit edildiğinde 31 yaşındaydı. Güler yüzlü, neşeli bir vatansever olarak tanımlanan Hasan Tahsin, işgal acısına dayanamayan yüreğinin sesini dinleyip tek başına da olsa bir alaya savaş açacak kadar cesurdu. Atılan bu kurşun Türk Kurtuluş Savaşının meşalesini yakarken, bütün dünyada Türk ulusunun bu işgali hazmedemeyeceğinin mesajını veriyordu.

Türk Kurtuluş Hareketinin ilk kurşununu sıkarak bir milletin destanını başlattı.

Bugün Konak Meydanı'nda bir elinde bayrağı diğer elinde Rovelveri ile anıtlaşan bu genç,Türk Basınının bir sembolü olarak tarihe gülümsüyor.

Saygılarla.

Salı, Mayıs 13, 2008

SMOKIN /FRAK



Tarih 13.Mayıs.2008 Akşam haberleri; sunucu İngiltere Kraliçesinin yurdumuza ziyaretini haber veriyor.Haberlerde Kraliçenin nereleri dolaşacağını ve akşam şerefine verilecek davetdeki protokoldan bahs ediyor.


Devam ediyor, bu davetde Smokin giyileceğini anlatıyor. Daha sonra Smokinin nasıl bir kıyafet olduğunu, tarihçesini anlatıyor.


Parantez içersinde bazı vekillerin Smokin yaptırdığını/kiraladığını anlatıyor.


Ne garipdir ki Smokin de haber olabiliyor.


Ve bizde Smokinin ne olduğunu öğreniyoruz.


Sonbahar aylarından Eylül sene 1936 Misafirimiz İngiliz kralı Edward VIII şerefine verilen

yemek.

O zamanlar televizyon yoktu.

Olsaydı her halde davetde nasıl giyinileceği daha doğrusu Smokinin ne olduğunu öğrenecektik.

Saygılarla.



Pazar, Mayıs 11, 2008

ANNELER GÜNÜ


Saygilarla.

Cuma, Mayıs 09, 2008

Yeşil ...


Kaçak villaları dikti şimdi 2B’yi bekliyor

Rizeli işadamı İsmail Yılmaz, Çavuşbaşı’nda 1998 yılında bir orman köylüsünden 250 bin YTL’ye 10 bin metrekarelik arsa aldı. Üzerine 3 kaçak villa yaptı. Şimdi tek sıkıntısı tapusu! “Elektrik, su hemen bağlandı. 2 yıl önce de doğalgaz geldi. 2B çıkınca tapuyu da alacağım. O zaman tek bir villanın değeri 700 bin YTL olacak” diyor

Yeşil renk elektromanyetik tayf'ın insan gözüyle görülebilen renklerinden biridir. Turuncu ve mor ile birlikte ara renklerden biridir. Dalgaboyu 550 nanometre kadardır.

Bitkilerin yaprakları klorofil maddesi yüzünden yeşildir. Yeşil renk, çevreci hareketler tarafından da kullanılmaktadır.

Yeşil renginin hex değeri "#00FF00", RGB değeri "0, 255, 0", ve CMYK değeri "100, 0, 100, 0" dır.
YEŞİL: Pasif
ARA RENKLER: Yeşil
YEŞİL:Kullanıldığı mekanda sakin, barışçıl, hassas, yumuşak bir etki yaratmaktadır. Neşe ve sükuneti ifade etmektedir.
İki ana rengin karışımıyla ortaya çıkan ara renk, karışıma katılmayan ana rengin tamamlayıcısıdır. Aynı zamanda birbirinin gerçek gücünü ortaya çıkartıp birbirlerini harekete geçirdiklerinden birbirlerine karşıt renklerdir.

Kırmızı Yeşil
KONTRAST / ZIT RENKLER Kırmızı ---Yeşil
ARMONİ / BÜTÜNLEYİCİ RENKLER Sarı --- Yeşil
RENKLERİN PSİKOLOJİK ÖZELLİKLERİ :- Yeşil rengi soğuk renk çağrışımını oluşturması.
SOĞUK RENKLER : Yeşil, mor, mavi
Ara renklerden mor ve yeşil kendilerini oluşturan sıcak vesoğuk renklerin miktarına bağlı olarak değişir. Kesin bir sınır koymak mümkün değildir.
Renkli görmemizi sağlayan üç farklı koni vardır. Kırmızımsı ( Uzun dalga ) ışıklara duyarlı olanlara L - konileri ya da kırmızı koniler, yeşilimsi ( Orta dalga ) ışıklara duyarlı olanlara M - konileri ya da yeşil koniler, mavimsi ( Kısa dalga ) ışıklara duyarlı olanlara S - konileri ya da mavi koniler denir.

Göze aynı anda gelen farklı miktardaki tek renk ışıklar bu konilerde bileşke bir renk olarak görülür. Tek renkli kırmızı ve tek renkli yeşil ışık eşit miktarda ve birlikte göze geldiğinde gözde oluşan algı sarı renktir.

Bu nedenle göz algıladığı sarı ışığın tek renkli ya da kırmızı-yeşil ışık karışımı olup olmadığını ayırt edemez. Renk körlüğü bu konilerden herhangi bir çeşidinin eksikliği sonucunda görülen bir göz kusurudur.

Işık Karışımlarının Görmeye Etkisi:

Işığın kırmızı, yeşil, mavi renklerinin farklı oranlarda karışımı göze geldiğinde bütün renklerin algısını oluşturur.

Bu nedenle bu üç renk, ışığın ana renkleri olarak kabul edilir. Işığın ana renklerinin aynı orandaki ikili karışımları ara renkleri oluşturur. Bu ara renkler sarı, cyan, magentadır.

Ana renklerdeki ışıklar göze aynı anda eşit miktarda geldiğinde gözde beyaz renk algısı oluşturur. Göze birlikte geldiklerinde beyaz algısı oluşturan iki renk ışığa birbirlerinin tamamlayıcısı denir.

Birbirinin tamamlayıcısı ışık renkleri kırmızı ve cyan ( yeşilimsi mavi ) Yeşil ve magenta ( kırmızımsı mor ) Mavi ve sarıdır.

Bu kadar Yeşil'i anlatmak yeter...


Başımız dertte.
Dünya ısınıyor, iklimler değişiyor, afetlerin sayısı ve şiddeti artmaya devam ediyor.

Dünyamız çölleşmeye, açlığa, susuzluğa doğru giderken doğal dengeler bozulurken çözüm, yeşil örtüyü korumak ve genişletmektir.

Ama biz ne yapıyoruz ?
Nefes almamızı sağlayan, topraklarımızı, suyumuzu koruyan, binlerce canlının yaşam kaynağı, yuvası ormanlarımızı korumamız gerekirken sözde “yasal” yollardan satmaya çalışıyoruz.

Ormanlarımız satılık değildir.
Anayasaya aykırı, ulusa ait ormanları satışa çıkararak mülkiyet hakkını hiçe sayan ve orman talanının önünü açan 2 B orman arazilerinin satışına geleceğimiz ve çocuklarımız için hayır diyoruz.

Ormanlarımızın satılmaması hep orman kalması için; aşağıda imzası bulunan biz Ülke Gönüllüleri, başta TBMM Başkanımız, Başbakanımız ile Çevre ve Orman Bakanı olmak üzere Yüce Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bütün üyelerinden, ilişikte yer alan 2 B ile ilgili çözüm önerilerimizi dikkate almalarını, 2 B orman arazilerinin satılmamasını ve tekrar 2 B’lerin yaşanmaması için gereken önlemleri almalarını istiyoruz.

Saygılarla.

Perşembe, Mayıs 08, 2008

YAŞLILIK


Uzun zamandır maratondayım, şakamaka !
Yarım asırı geçti.Bir bakıyorum bu yarışta geride kalmışım.Bir hamle yapıyor, öne geçiyorum.
Bu telaşta benle başlıyan bazı dostları da kaybediyorum; şakamaka !
Yorucu değil desem yalan söylemiş olurum.
Başlangıç da seyircim çoktu :
Dedem.Nenem.Anam. Babam.Hala. Teyze .Amca. Dayı,velasıl tüm sülale ne alkış, ne tezerruhat, şakamaka !
Sonra tek tek kayboldular.
Bir ara genç bir kız yanımda koşmaya başladı, sonraları gençler katıldı bu maratona ne koşuş bu Allahım; şakamaka !
Bir ara baktım ; yanımdaki kız gençliğini sormaya başladı bana ! Gençlerin de , gençlerini göstererek.
Diyecek bir şey bulamadım.
Son kelimeleri mırıldandım ; şakamaka !
Bilmem hiç farkına vardınız mı ?
Bu maratonda gece de koşturuyorlar adamı, kadını; şakamaka !
Bazen insanın gülesi, ağlıyası geliyor.Düşen kalkanı görünce.
Hele hele o ter içinde kalmışken sağdan soldan dökülen buz gibi sular yokmu tepeden aşağı ; şakamaka !
En çok bir de neye kızıyorum biliyormusunuz ?
O kürsüden ne söyledikleri anlaşılmayan adamlara.
Ağızlar da borazan yorulmuyorlar da; şakamaka !
Çok sükür bazen iki, bazen de dört sene de bir karşılaşıyorum o seslerle.
Tabii ben koşuya devam...
Bir ara söyle bir bakayım ne yol almışım diye .
Tuuu unutmuşum gözlüklerimi, seçemiyorum artık katetdiğim yolumu.
Eh böyle olunca ileriye bakmaya da cesaret kalmıyor; şakamaka!
Aman dostlar Maratona başlamadan evvel alın gözlüklerinizi yanınıza yoksa sizde olursunuz ilerde, benim gibi;
şakamaka !
Ortada.

Gününüz, maratonunuz, aydınlık, güneşlik olsun.

Beylerbeyli
" Sayın Tülay kardeşime "
Saygılarla.

Çarşamba, Mayıs 07, 2008

GÜNÜN FOTORAFI...


Pyotr Il'yich Tchaikovsky "İlyiç Çaykovski."





7 Mayis 1840 yılında Rusya’nın Votkinsk şehrinde babası devlet madenlerinde müfettiş, annesi yarı Fransız olan ailenin oğlu olarak doğdu.Çaykovski’nin müzik yeteneği aileden gelme değildi.
Fransız mürebbiyesi Fanny Dürbach müzik yeteneğini küçük yaşta fark ettiyse de, ailesi bu yeteneğini doğrudan desteklemedi.

Çaykovski 1850’de Petersburg’daki Hukuk Okulu’nun hazırlık bölümüne yazıldı.1859’da bu okulu bitirdi ve Adalet Bakanlığı’nda birinci sınıf memur olarak görev aldı.

Okul yıllarında ünlü koro şefi Lomakin’in öğrencisi oldu ve onun yanında koro dersleri aldı.Piyano çalışmalarını ise Kündinger ile sürdürdü ancak olağanüstü yeteneği keşfedilemedi.

20 yaşındayken doğaçtan vals’ler ve polka’lar besteliyor fakat bu deneyleri kağıda geçirecek cesareti kendinde bulamıyordu.Kısa bir süre sonra benliğindeki boşluğu hissetti ve yanlış bir meslek seçtiğini anladı.

1862’de yeni kurulmuş olan Petersburg Müzik Konservatuarı’na girdi.Daha sonra da memurluktan ayrıldı.

Çaykovski, konservatuarı 1865’de bitirdi ve diploma çalışmasına gümüş madalya verildi.1866’da Nicholas Rubinstein, Moskova Konservatuarı’nı kurdu.Çaykovski burada armoni öğretmenliği yaptı ve Koshkin, Albrecht ve Klindworth gibi müzikçilerin dostluğunu kazandı.

Çaykovski ilk operası “Voyvoda” da dahil olmak üzere tüm çalışmalarını Rus Müzik Kurumundaki konserlerde icra etti, şefliğini de Nicholas Rubinstein yaptı.

Çaykovski, “Kış Rüyaları” adlı eserinin üzerindeki aşırı çalışması sonucunda ruhsal bunalıma girdi.

1870lerin başlarındaki besteleri Petersburg’daki ulusalcı bestecilerin müziğine belirgin bir yakınlık gösterdi.Romeo ve Juilet fantezi uvertürünü yazdı.

1872’de Russky Viedomosti adlı yayın organının müzik eleştirmenliği görevine getirildi ve 1876 yılına kadar bu organa yazı yazdı.

Bestecilik, eleştirmenlik ve öğretmenlik görevlerinin yoğun stresi sonucunda 1875 yılında bir depresyon geçirdi.

1876’da Vchy’de tedavi gördükten sonra Russky Viedomosti tarafından Bayreuth Festivali’ne gönderildi.

1877’de dokuz hafta süren ve çevresi tarafından büyük bir hata olarak nitelendirilen evliliği yaptı.

Sağlığı ve ruhsal durumu bozuk olarak Moskova’dan Petersburg’a döndü.Beyin ummasının eşiğine gelen besteci doktorlar tarafından yurt dışına gönderildi.

Varlıklı bir dul olan Nadejdavon Meck’le dostluğu ilerdedi.Ancak bu dost kadınla hiç karşılaşmadı, dostlukları mektuplaşmayla oluştu.

Meck, Çaykovski’ye öğretim görevini bırakarak yalnızca besteyle uğraşma olanağını saplayan yıllık bir maaş bağladı.Bu cömetlik karşısında Çaykovski birkaç yıl aşırı üretken oldu.

Çaykovski 1885’de Moskova yakınlarında Maidanovo’da bir ev satın aldı.Bu dönemde Rusya’yı daha çok gezdi; 1889’da önemli bir yurt dışı turnesine daha çıktı.Hamburg, Berlin, Prag, Parisve Londra’da kendi yapıtlarını yönetti.Müziği her yerde takdirle karşılandı.

Çaykovski son ve kendisinin baş yapıtı olarak saydığı “Pathetque” senfonisini Ağustos 1893’de tamamladı.İlk Petersburg’da çalınışınıda kendi yönetti ama yapıtın fazla alkış almaması onu düş kırıklığına uğrattı.

Yaşamının son günlerinde oldukça düzgün ve ılımlı bir ruh hali içinde olan Çaykovski, çok sevdiği yeğeni Vladimir Dovidov ve kardeşi Modeste ile birlikteydi.

Kaynamamış su içmesi yüzünden koleraya yakalandı.Bu arada yeni bir depresyona girdi, tedavi olmayı kabul etmedi ve 6 Kasım 1893’te hayatını kaybetti.

Başlıca Eserleri: Kış Rüyaları, Küçük Rus, Polish, Pathétique, Manfred Senfonisi, Francesca Da Rimini, Fındıkkıran, Uyuyan Güzel, Kuğu Gölü, Maça Kızı, Eugene Onegin, Çaykovski Keman Konçertosu, Çaykovski Piyano Konçertosu No 1, Romeo ve Juliet, Rokoko Çesitlemeleri, Valse Scherzo, Mozartiana.

Salı, Mayıs 06, 2008

AYNALAR AYNALAR !!!






Aynalar,aynalar beşerin en aptalı benmiyim !!!





AKP'nin savunması belli oldu...
Yine iddianamenin girişinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten bahsediliyor ve onun gösterdiği çağdaş uygarlık hedefine doğru kararlılıkla yürüyen Türkiye'nin, "AKP yönetiminde yürüyen Türkiye'nin laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiğini ileri sürmek bir çelişkidir" deniliyor ve dayatmacı, dışlayıcı ayrıştırıcı bir siyasi anlayışa karşı bir hukuk devleti olan cumhuriyetin değer ve niteliklerini birleştirici olarak siyasi rekabetin üstünde tutan Ak Partinin cumhuriyetin niteliklerine karşı olduğunu göstermek ciddi bir paradoksu yansıtıyor"
İddianame de ayrıca "Cumhuriyeti demokrasiyi ve insan haklarını, laikliği ve hukukun üstünlüğü gibi değerleri koruyup geliştirmeye çalışan bir siyasi partinin demokrasiye aykırı bir siyasi projesinin olduğunu iddia etmek anlaşılabilir bir durum değildir" deniliyor.




İsmailağa cemaatinin yerleştiği Çavuşbaşı’nın AKP’li Belediye Başkanı Hanefi Dilmaç ise halkın büyük çoğunluğunun muhafakazar olması nedeniyle bu bölgenin seçildiğini söyledi. Dilmaç “Ustaosmanoğlu ve cemaati buraya ilk geldiğinde, halk benimsedi. Ancak ilerleyen yıllarda özellikle Fazilet Camii’ndeki cuma ve pazar günleri toplanan kalabalığın yolları kapatması, geçmek isteyen arabalara saldırılması insanların tepkisine yol açtı. Zabıta gönderip yolu açtırmak zorunda kaldık. Hatta güvenlik şeritleri çektirip, yolu kapatmalarını önledim” dedi.
Dilmaç, “Mahmut Ustaosmanoğlu’nun villalarının bulunduğu sokakta oturanlardan da zaman zaman şikayetler geldi. Ancak mülk hakkını engelleme yetkimiz yok” dedi.
Tarikatın merkezi konumundaki ve Mahmut Hoca’nın sürekli gittiği Fazilet Camii’nin bulunduğu sokağın adının “Cumhuriyet Çıkmazı” olması dikkat çekiciydi. Ancak Belediye Başkanı Dilmaç bu sokak isminin “gözden kaçmış” bir hata olduğunu belirtti.

TRABZON'un Beşikdüzü İlçesi Merkez Camii İmamı Sezai Yaşar, yakasında Atatürk rozeti ile gelen 80 yaşındaki Ömer Atalar'a, "Bunu takıp camiye gelmeyin, günah işliyorsunuz" dedi. İmam Sezai Yaşar, rozetle namaz kılmanın caiz olmadığını öne sürerken, Trabzon Müftüsü Ahmet Bulut, "Rozetle namaz kılmanın dinen sakıncası yok" dedi.


Şanslıyız ki siyasi partimiz yok!

Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı’nın AKP’nin kapatma davasıyla ilgili ilginç yorumu:

Ankara’ya ziyarette bulunan BAE (Birleşik Arap Emirlikleri) Dışişleri Bakanı Zayid El Nahayan, Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile görüştükten sonra ortak basın toplantısına katıldı. Konuk bakana, demokratik ülkelerde siyasi partilerin kapatılmasına nasıl baktığı soruldu. Nahayan soru üzerine “Şanslıyız ki herhangi bir siyasi partimiz yok.



Gazeteler, gazeteler...



Saygılarla.